Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

24 Temmuz 2010

HAZAN VE HÜZÜN

Temmuz 24, 2010 0
HAZAN VE HÜZÜN
Veda eder ağaçlar yapraklarına bu mevsim. Sevdalar inadına daha koyulur.
Ve doğanın hırkası sarıdır artık. Renklerin armonisi yaşanır ardı sıra.
Yeşil kırmızıya, kırmızı sarıya bırakır yerini gün be gün.Hazin bir yitişin ilk çağrısı mıdır sonbahar yoksa, yeniden oluşum kozası mı?
Ölü toprağı serpilmiş şehirlerin yalnızlığında uyanılır gecelerin sabahına.
Kelebek bakışlarında hayal edilir okyanuslar... Bir bir yüzüne kapanmıştır
kapılar kalabalığın. Kordon Boyundaki bank dost arar dertleşecek.
Deniz üstü sohbetler özlenir olmuştur. Çilingir sofrasının
kahkahaları yankılanır balıkçı iskelesinde. Ağaçlar yavaşça bırakır
yaprağını yere, asi çiçekler bekleşir toprağın eşiğinde. Sayfa
arasındaki gül yaprağıncadır hülyalar. Maviye, yeşile mersiyeler yazılır
çatlamış dudaklarca. Ellerinde topaçları yaz çocukları, kaçışır her biri bir köşeye.
Camdaki buğuya çizilince sıkıntıların resmi, son sıcağı da çekilince bedenden
yazın, eylül kuşlarına yüklendiyse menevişler artık hazana akmaktadır zaman.
Güneş, Kaf Dağının ardındadır umarsız.
Ve bir seyyahın zulasında bir dahaki dönüşe götürülür umutlar.
Beklemekse eğer yazgımız, hazanın sonunda elbet bahar olacak.

DEĞERİNİ BİLMEK..

Temmuz 24, 2010 0
DEĞERİNİ BİLMEK..

Vaktiyle ergin bir şeyh, yıllarca yanında yetiştirdiği müridini imtihan etmek ister. Onun eline iri bir pırlanta verip:
“Oğlum” der “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.”

Mürit elinde pırlanta bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu alır mısınız?” diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği mücevheri alır; elinde evirir çevirir; sonra:
“Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der. Mürit teşekkür edip çıkar.
Bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği mücevhere ancak beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü olarak semerciye gidir: "Buna ne verirsiniz?” diye sorar
Semerci şöyle bir bakar,
“Bu" der “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna on lira veririm.”

Mürit en son olarak bir kuyumcuya gider.
Kuyumcu mücevheri görünce yerinden fırlar.
“Bu kadar büyük pırlantayı nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?”

Mürit sorar:
"Siz ne veriyorsunuz?”
“Ne istiyorsan veririm.”

Mürit,
“Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:
"Ne olur bunu bana sat. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.

”Mürit emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker."
Şeyhinin yanına dönen mürit büyük bir şaşkınlık içinde macerasını anlatır.

Şeyh sorar:
“Bundan ne anladın?”

Mürit cevap verir:
“Bir şey, ancak değerini bilen için kıymetlidir.”

AYDINLIK...

Temmuz 24, 2010 0
AYDINLIK...

Hiçbir vakit tam karanlık değil gece
Kendimde denemişim ben
Kulak ver dinle
Her acının sonunda
Açık bir pencere vardır.
Aydınlık bir pencere
Hayal edilecek bir şey vardır
Yerine getirilecek istek
Doyurulacak açlık
Cömert bir yürek
Uzanmış açık bir el
Canlı canli bakan gözler vardır
Bir yaşam vardır yaşam
Bölüşülmeye hazır...

Paul ELUARD

15 Temmuz 2010

"CANIM BABAM " CENNET, MEKANIN OLSUN !!!

Temmuz 15, 2010 1
"CANIM BABAM " CENNET, MEKANIN OLSUN !!!
( 01.11.1926 / 01.07.2010)
Canım Babam, Kuzum, Biriciğim,,,

Seni öyle özlüyorum ki ve korkuyorum bu özlem gitgide daha fazla koymaya başlayacak bana.
Sadece bana mı ! ?
Elbette hayır; anneme ve kardeşime de…
Sensizliğe alışmak çok zor olacak bizim için biliyorum, ama yaşamaya çalışacağız ve nasıl
olacak bilmiyorum ama idare edeceğiz bir şekilde…



Hani sen hastalığının daha ilk zamanlarında demiştin ya bize,
“Üçünüzü nasıl bırakıp da gideceğim ben” diye.
Ama bak bırakıp gittin bizi ve biliyorum ki bu senin isteğin dışında bir gidiş oldu. Durdurmak elinde değildi, Allah’ın emriydi, kadere boyun eğmek vardı bir kere.
Çünkü ecel gelmişti kapına ve tüm bahaneler boşunaydı.

Canım Babam,
Seni ne kadar çok sevmişiz ve sana ne kadar bağlıymışız da farkında değilmişiz meğerse…
İnsan sevdiğini ya hastalandığında ya da kaybettiğinde anlıyor.
Aslında zaman o kadar hızlı geçiyor ve biz o kadar şeyi farkında olmadan kaçırıyoruz ki, sevdiklerimizle birlikte olduğumuz günlerin kıymetini bilmiyoruz ve bir türlü anlamak istemiyoruz; gün gelip de geçip giden o günleri bir gün arayabileceğimiz gerçeğini…

Ah Babam ! ,
Hastalandığın o ilk günü hiç unutamıyorum ve gözlerimden gitmeyecek bir ömür boyu..
Seni apar topar hastaneye kaldırıp da götürdüğümüzde demişti ki doktor ;
“Eğer bir gün daha geç kalmış olsaydınız, her şey bitmişti”…
O an sanki beynimizden kaynar sular dökülmüştü.
Bir gün daha geç kalsaydık eğer sen çok daha önceleri terk etmiş olacaktın bizi. Ama neyse ki öyle olmamıştı. Aylar süren tedaviler ve geçirdiğin ameliyatlar sonucunda yine bizimleydin
ancak eskisi gibi değildin. İlk başlarda azar azar olsa da yiyor ve içebiliyordun bir şeyler. Ya sonrası… Artık midene inen bir hortum sayesinde ve aslına bakarsan ağzına bile koymayacağın mamalar sayesinde besleniyordun. Canın bir şeyler istiyor mu diye sorduğumuzda ise, “hayır, ben tokum” diyordun. Demek ki seni doyuruyordu gerçekten de bu mamalar ama senin eskisi gibi sevdiğin şeylerden mahrum kalman çok üzüyordu bizi. Yine de şükrettik bizi Yaratana. Hastalığının başından beri asla isyan etmedik ve mutlaka Rabbimizin bir bildiği vardır dedik hep. Belki Yaratan bizi denemek istemişti. Bakalım babaları hasta olursa bakacaklar mı diye ya da isyan edecekler mi durumlarına diye.. Asla isyan etmedik ne annem, ne kardeşim ve ne de ben…
Doktorlardan birisi altı ay yaşar en fazla dediğinde ise sanki bunun bir şaka olduğunu düşünmüştüm ilk önce. Boğazımda bir şeylerin düğümlendiğini ve yutkunamadığımı, ağlamamak için ellerimi nasıl sıktığımı ve kendimi zorladığımı anlatamam. Ve ben hiçbir şekilde inanmak istemedim senin ancak altı ay yaşayabileceğin gerçeğine. Çünkü doktor dahi olsa kimse bilemezdi bir insanın ne kadar ömrü olduğunu. Hasta kanser olmuş olsa bile…
Ve aylar ayları kovaladı adeta. Yine birlikteydik. Artık sen eskisi gibi yürüyemiyordun, aslında biraz da tembelliktendi kendini yatağa mahkum etmen. Bazen birkaç gece uyuyamadığın, sersemlediğin ve bunun neticesinde halusülasyonlar gördüğün bile oluyordu ama, olsun varsındı, sen yanımızdaydın ya, yeterdi bize…
Eskisi gibi tuvalete bile gidemiyordun ve ne yazık ki bez takmak zorunda kalmıştık. Ama hiç gocunmuyorduk. Her ne kadar sen ilk başlarda utanıp sıkılsan da, kendimize bir görevden ziyade oyun haline getirmiştik bu işi de. Seni eğlendirmek adına ve yüzünde biraz olsun tebessüm yaratmak adına.
Her şey senin içindi ve yaptığım tüm şaklabanlıklar aslında seni rahatlatmak adınaydı baba.
Eğer seni bir nebze olsun mutlu edebildiysem ve senin için iyi bir evlat olabildiysem ne mutlu bana.

Ve kaçınılmaz son hiç beklemediğimiz bir anda yakalayıverdi bizi.
Bir gün öncesi hastaneye getirmiştik seni kontrol ettirmek adına. Yorulmuştun haliyle. Ertesi gün ise sabah işe gitmek için çıkarken cin gibi açıktı gözlerin ve uyandın mı diye sordum sana. Ben işe gidiyorum akşama görüşürüz dedim ve öptüm iki yanacağından içime de çekerekten kokunu da…Nerden bilebilirdim ki bu öpmenin son öpüşüm oluşunu..
Gerçi onbeş gün öncesinden öyle farklı öpmeye başlamıştım ki seni doyamıyordum adeta. Hatta sen hep kızıyordun bana “çarık eskine döndü yüzüm” diye. Ama biliyordum ki seni ne kadar sevdiğimi / sevdiğimizi çok iyi biliyordun ve bunun son derece de farkındaydın da.
Kardeşimi öperken ben geriden baktığımda yine muziplik yapıp sırf seni güldürmek adına, annem sorardı Mehpare’yi sevmiyor musun diye ve yine sen her defasında aynı şeyi tekrarlardın bize ;

Gözlerini yukarı kaldırıp ve başını iki yana sallayıp “Onu Allah bilir” diye…

Sadece Allah değil biz de biliyorduk baba senin bizi ne kadar sevdiğini ve bizim üzerimize ne kadar titrediğini. Öyle olmasaydı acaba biz de sevebilir miydik bu derece seni.

Ve akşam iş dönüşü annem “babanın durumunu hiç beğenmiyorum, sabahtan beri gözünü hiç açmadı “dediğinde;

“Aman anne, uyuyor ne yapsın, uyuyamadığı günlere say” demiştim de bilemedim senin son anlarını yaşadığını. Hemen 112 yi arayıp kısa sürede geldiler. Bir battaniyeye koyup oturttular sedyeye. O an yüzün o kadar güzeldi ve o kadar aydınlıktı ki babam , görseydin eğer o halini sen bile şaşardın kedine. Hemen ambulansa koydular. Ama ambulans bir türlü kalkmak bilmiyordu. Beş dakika geçmişti ve ben daha fazla dayanamayıp açtım kapısını. Annem yoktu yanında meğerse ön tarafa almışlar onu. Doktora sordum “ ne var ?, ne oldu ? “diye .
Doktorlar kalbinin durduğunu söyledikleri an dünya başıma yıkıldı adeta. İşte aylardır kaçtığımız gerçek gelmişti başımıza..Doktorlar iğne yaptılar damarından ve atmaya başlamış olacak ki kalbin kontrollü bir şekilde gidelim en yakın hastaneye dediler. En yakın hastaneye giderken ve biz ağlarken karıştı ambulansın sesi hıçkırıklar arasına…
Hemen acil servise aldılar.. Seni bir odaya koydular. Ağzında hortumlar, başında monitör cihazı eşliğinde masaj yapmaya başladılar. Bir ara öksürdüğünü duydum ve “Oh “ Yarabbim sana şükürler olsun, babam döndü geriye” dedim ama bu sevincim kısa sürdü ne yazık ki. Yarım saat kırkbeş dakikalık tüm uğraşlara rağmen kurtaramadılar seni…
Anneme ben veremedim haberi. Eniştem söylemek zorunda kaldı ne yazık ki. Sonra senin yanına aldılar bizi. Çeneni beyaz bir bezle bağlamışlar ve seni beyaz kumaşlar içine sokmuşlardı. Sana ait olan eşyaları ise siyah bir çöp poşetinde yanımıza bırakmışlardı.
İşte sevgili babacığım bu seni son görüşümüzdü. Ağlamalar ve sızlanmalar içerisinde vedalaştık seninle. Artık yoktun ve bundan sonra da olmayacaktın bizimle. Her şey bitmişti sanki bizim için. Dünya bile durmuştu o an. Seni hastanenin morguna alıp bizde geldik senin olmadığın evimize. Duyanlar gelmeye başladılar birer ikişer ve onlarda eşlik ettiler acımıza. Herkes iyi şeyler söylüyordu seninle ilgili ve biz de dualar ediyorduk senin ardından. Sonrası, sonrası ise senin istediğin gibi memleketimize götürüp anneannem ile dedemin yanına defnettik seni. Artık senin evin orasıydı. Seni nasıl bırakıp geldik hala anlamıyorum ama sanırım Rabbim dayanma gücü veriyor biz kullarına. Her şey bizim için değil mi nasıl olsa.
Tıpkı doğum gibi ölümde yaşamımızın bir gerçeği ve en çok ne için seviniyorum biliyor musun baba. Duyduğum bir sürü şeylere rağmen senin hiç acı çekmemene. Yoksa dayanabilir miydik senin acı çekmene. Sen acılar içinde kıvranırken biz nasıl dayanabilirdik senin gözlerimizin önünde eriyip gitmene. Şükürler olsun ki Rabbime, çektirmedi sana. Her ne kadar biz sonuna kadar bakmaya razıysak da Yaratan’ın isteğine karşı gelmemiz mümkün değildi biliyordum / biliyorduk.

Ve kuş olup uçtun başka alemlere…
Bundan sonra ki yaşantımızda fiziken olmasan bile ruhen yanımızda olacağının bilincinde, her anımızı sen varmışçasına yaşayacağız ve seni anarak geçireceğiz günlerimizi bundan sonra.
Ve yine biliyoruz ki; yanımızda olmasan bile yukarılarda bir yerlerden seyrediyor olacaksın bizi ve hatta üzüldüğümüzde sen de üzülecek, sevindiğimizde sen de mutlu olacaksın gittiğin yerde.

Artık ne diyebilirim canım babacığım…
Sana dua etmekten başka bir şey gelmez elimizden. Senin için bol bol dua edeceğim. Allah utandırmasın seni gittin yerde. Mekanın cennet, kabrin nur ile dolsun.

Ve şunu sakın ola ki unutma !

Biz seni öyle çok sevdik ki, asla unutmayacağız ölünceye dek.
Sen hep kalbimizde, aramızda, belki de yanı başımızda olacaksın biz göremesek bile ve belki bir gece rüyamıza gelerek hasret gidereceğiz seninle.
Ama hep bizimle olacaksın, olmaya devam edeceğiz kavuşacağımız güne dek…

SENİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM BABA…


Mehp@re

YAŞAMIN KURALLARI YA DA İNSAN OLMANIN KURALLARI

Temmuz 15, 2010 0
YAŞAMIN KURALLARI YA DA İNSAN OLMANIN KURALLARI


Doğarken dünyaya bir kullanma kılavuzu ile gelmediniz; aşağıdaki kurallar yaşamınızı daha iyi kılmak içindir.

İnsan Olmanın Kuralları

1. Bir vücudunuz olacak.....
Sevseniz de, sevmeseniz de hayatınız boyunca o vücuda sahip olacaksınız.

2. Hayattan dersler alacaksınız.....
Hayat adında gayrı resmi bir okula yazılacaksınız. Bu okulda her gün çeşit çeşit dersler alacaksınız. Bazı dersleri sevecek, bazılarını gereksiz bulacaksınız.

3. Hatalar değil, aldığınız dersler önemli olacak.....

Büyümek demek, denemek ve yanılmak demektir: Yeni deneyler yapmak. Başarısızlıkla sonuçlanan deneyler de en az başarıyla sonuçlanan deneyler kadar önemlidir.

4. Bir ders öğrenene kadar tekrar edilecekltir..... Ders siz öğrenene kadar çeşitli şekillerde karşınıza çıkacaktır. Onu öğrendikten sonra ikinci derse geçilecektir.

5. Hayattan alınan derslerin sonu yoktur..... Hayatın hiçbir dönemi yoktur ki ders alınmasın. Yaşadığınız sürece öğreneceksiniz .

6. “Orası” “buradan” daha iyidir diye bir şey yoktur.....
Size göre “orası” olan “burası” haline geldiğinde, “buradan” daha iyi görünen “orası” olacaktır.

7. Diğer insanlar sizin aynanızdır..... Sizin kendinizle ilgili sevdiğiniz veya nefret ettiğiniz bir şeyi yansıtmadığınız sürece başka birinin herhangi bir şeyini sevmeniz ya da nefret etmeniz mümkün değildir.

8. Hayatta ne bulduğunuz size bağlıdır.....
İstediğiniz kaynaklara ve araç gereçlere sahipsiniz. Bunlarla ne yapacağınız sizin bileceğiniz iş. Seçim size ait.

9. Yanıtlar içinizde saklıdır.....
Hayatta karşınıza çıkacak sorulara yanıtları kendi içinizde bulabilirsiniz. Tek ihtiyacınız dikkat etmeniz, dinlemeniz ve güvenebilmeniz.

10. Bütün bunları unutmayacaksınız.....

11. İstediğiniz zaman hatırlayacaksınız.....



Jack CANFİELD

KALBİNİZE BİR BAKIN

Temmuz 15, 2010 0
KALBİNİZE BİR BAKIN

Önce sevdim. Sevdiğimi öğrendim, sevebileceğimi farkettim. Sevdikçe kendimi kainatla topladığımı gördüm.

Affetmeyi öğrendim: Affetmenin,dostlarımı 10la çarpmak olduğunu fark ettim.

Pişman oldum: Pişman olduğumu itiraf ettim; pişman oldukça hatalarımı küçük, anlaşılır ve bağışlanabilir parçalara bölebildiğimi gördüm.

Ha...tırlamayı öğrendim: Hatırladıkça sevgilerimin kare kökünü bulup, onlardan hüzün çıkardığımı fark ettim.

Değer vermesini öğrendim: Değer verdikçe sevgilerin küpünü bulup,onları mutlulukla çarpabileceğimi gördüm.

İltifat etmesini öğrendim: İltifat ettikçe insanlarla aramdaki en kısa mesafenin bir tebessümün resmettiği bir çizgi olduğunu gördüm.

Özür dilemeyi öğrendim: Özür diledikçe nefretin ve öfkenin sonsuza bölündüğünü böylece dargınlıkların limit sıfıra giderken yok olduğunu fark ettim.

Hüzünlendim: Hüznü sevdim,hüznün kalbime dokunmasına izin verdim.
Böylece bütün mutlulukların ve zevklerin sonunda ayrılık çizgisine teğet geçip geri döndüğünü gördüm.

Ve bir gün öleceğim: Kesinlikle öleceğim ve öldüğüm gün anlayacağım ki; yaşadığım hayat,paydası sonsuzluk olan basit bir kesirden ibaretmiş.

Tüm bu işlemlerin sağlamasını yapmak isterseniz, kalbinize bir bakın.

Dr.Senai DEMİRCİ

MEVLANA'DAN...

Temmuz 15, 2010 1
MEVLANA'DAN...

Hz Mevlana "Ne Arıyorsan Kendinde Ara"...

Kişinin değeri nedir?
- Aradığı şeydir!

Eğer sen, can konağını arıyorsan, bil ki sen cansın.
Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin.
Bu gizli, bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen, anlarsın ki
Aradığın ancak sensin, sen.

Madendeki inciyi aradıkça madensin.
Ekmek lokmasına heves ettikçe ekmeksin.
Şu kapalı sözü anlarsan, anlarsın her şeyi;
Neyi arıyorsun, sen osun.

Senin canın içinde bir can var, o canı ara!
Beden dağının içinde mücevher var, o mücevherin madenini ara!
A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara;
Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara.

SEVGİNİN MEVSİMİ VAR MI ?

Temmuz 15, 2010 0
SEVGİNİN MEVSİMİ VAR MI ?


Çiçekler, meyveler gibi...
Yaz, sonbahar ya da kış.
Nedense duygu rüzgârları hep ilkbahara yakıştırılır.
Coşkular, tutkular hep baharı simgeler.
Gürül gürül akan sel sularına pek yaraşsa da
bir mevsimle sınırlandırılamaz duygular.
Ne zamanı ne de yeri vardır sevginin. Ne de kuralı...
Ilık bir rüzgârda olabilir, savurup götüren bir fırtına da.
Buz gibi yalnızlıkları da yaşatır, sıcacık özlemleri de...
Gün ışığı olur, süzülür yüreğinize, ısıtır kavurur belki de yakar.
Yine de onu arar, ona koşar insanoğlu.
Yakınsa da bıkmaz.
Ya yüreğinde saklar sımsıkı
ya da kaçırır parmaklarının arasından...
Çünkü özgürdür sevgi.
Tutsak edilmeyi sevmez.
Neden ille de ilkbahar rüzgârları?...
Oysa hemen ardından yaz gelir.
Ve gerçek sevgi yaza daha yakındır.
Yakan, kavuran yine de iyi ki var denilen sevgi...
Buğday güneşsiz olgunlaşamaz.
Ve sevgi, ekmek gibi,
su gibi gerçeğidir insanın...
Acı da çektirse, ısıtır, yüceltir, olgunlaştırır sizi.
Anılarınızda neler var?
Neler kaldı kocaman yazdan?
Yüreğinizde sakladığınız yıldızlar mı?
Yoksa bir mevsimlik Yaz duygusu mu?
Hani yaz yağmurları gibi geçiveren...
Olsun...
Yaşanılan her güzelliğe saygı göstermek gerek.
Yaşamının baharında olan da,
Sonbahara doğru yol alan da ıslanabilir bu yağmurlardan.
Olsun varsın.
Sevgi yağmur gibi yağacaksa ve sırılsıklam ıslatacaksa sizi,
bırakın yağsın gönlünce...
Sevebilen bir yüreğiniz varsa,
sevgiye saygınız da varsa eğer,
dört mevsim bahar ve yazdır sizin için.
Kışlardan korkmanıza hiç gerek yok!
Sevgi kaynağınız ısıtır sizi...

Suna TANALTAY

YAŞAMA NASIL BAKIYORSUNUZ ?

Temmuz 15, 2010 0
YAŞAMA NASIL BAKIYORSUNUZ ?

Fransa’da, ağır isçilerin isleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere
araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir.
Görevli, ilk isçiye yaklaşır ve sorar :
“Ne yapıyorsun?” “Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır isçi.
“ Bu parçalanması imkânsız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun
emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde
kalıyorum. Bu çok ağır bir is, ölümden beter.”
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci isçiye yaklaşır. Ayni
soruyu sorar :
“Ne yapıyorsun?”
İsçi cevap verir : “ Kayaları mimari plana uygun şekilde
yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir sekle getirmeye çalışıyorum. Bu
ağır ve bazen de monoton bir is, ama karim ve çocuklarım için para gerekli.
Sonuçta bir isim var. Daha kötü de olabilirdi.”
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü isçiye doğru ilerler.
“ Ya sen ne yapıyorsun?” diye sorar.
“Görmüyor musun?” der isçi kollarını gökyüzüne kaldırarak.
“ Bir katedral yapıyorum.”

Bu hikâyenin enteresan tarafı her üç isçinin de ayni isi yapıyor
olmaları.

Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır.
Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi?
Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi?
Bardağın yarısı bos mudur, yarısı dolu mu?
Yoksa bardak olması gerekenin iki kati büyüklükte midir?
Seçim size ait…

Yazar : Allen Klein

SON YAPRAK

Temmuz 15, 2010 0
SON YAPRAK



Ülkenin batisindaki küçük bir mahallenin bir sokaginin neredeyse tamami ressamlardan olusmaktaydi.
Bu mahallede, üç katli bodur bir tugla yigininin tepesinde iki kiz arkadasin stüdyolari bulunmaktaydi. Alt katlarinda ise yasli bir ressam otururdu.

Günlerden bir gün kiz arkadaslardan biri zatürree hastaligina yakalandi. Genç kiz günden güne eriyordu. Bir gün, arkadasi resim yaparken O da yataginda pencereden disari bakiyor ve sayiyordu... geriye dogru sayiyordu.
"Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan "on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi". Arkadasi merakla disari bakti. Sayilacak ne vardi acaba? Görünürde sadece kasvetli, bombos bir avlu ile alti yedi metre ötedeki tugla evin çiplak duvari vardi. Budakli köklerinden çürümüs, yasli mi yasli bir asma, tugla duvarin yari boyuna kadar tirmanmisti.
Dönüp arkadasina"Neyin var?" diye sordu. Hasta kiz fisilti halinde" alti" dedi. "Artik hizla düsüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardi. Saymaktan basima agri giriyordu. Ama simdi kolaylasti. Iste biri daha gitti. Topu topu bes tane kaldi simdi."
"Bes tane ne?" diye sordu arkadasi.
"Yapraklar, asmanin yapraklari. Sonuncusu da düsünce, ben de mutlaka gidecegim.Hissediyorum bunu."
Arkadasi ona saçmalamamasini söyleyip içmesi için çorba götürdü. Fakat O; "Iste bir tanesi daha gidiyor. Hayir çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldi. Hava kararmadan sonuncusunun da düstügünü görmek istiyorum. Ondan sonra ben de gidecegim."diyerek cevap verdi.
Genç kiz uykuya daldiginda arkadasi da alt katta ki yasli ressama ziyarete gitti. Bu sirada yaprak olayini da anlatti yasli adama. Yukari çiktiginda arkadasi uyuyordu. Ertesi sabah hasta kiz hemen arkadasina perdeyi açmasini söyledi. Ama hayret!
Hiç bitmeyecekmis gibi gelen upuzun gece boyunca araliksiz yagan yagmur ve siddetle esen rüzgardan sonra, bir asma yapragi hala yerinde duruyordu. Sapina yakin taraflari hala koyu yesil kalmakla birlikte, testere agzi gibi tirtilli kenarlarina ölümün ve çürümenin sari rengi gelmis olan yaprak, yerden alti yedi metre yükseklikteki bir dala yigitçe asilmis duruyordu.
"Bu sonuncusu" dedi hasta kiz."Geceleyin mutlaka düser diye düsünmüstüm. Rüzgari duydum. Bugün düsecektir, o düstügü an ben de ölecegim."
Agir agir geçen gün sona erdiginde onlar alacakaranlikta bile, asma yapraginin duvarin önünde sapina tutunmakta oldugunu görebiliyorlardi. Derken siddetli yagmur tekrar basladi. Hava yeteri kadar aydinlanir aydinlanmaz, genç kiz hemen perdenin açilmasini istedi.
Asma yapragi hala yerindeydi. Genç kiz, yattigi yerden uzun uzun yapragi seyretti. Sonra arkadasina seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan oldugumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yapragi orada tuttu. Ölümü istemek günahtir. Simdi biraz bana çorbaverebilirsin."dedi.
Aksamüstügelen doktor ayrilirken; simdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yasli bir ressammis sanirim. O da zatürree. Yasli adamcagiz çok agir bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldiriliyor dedi. Ertesi gün doktor: "Tehlikeyi atlattiniz, siz kazandiniz." dedi. O gün ögleden sonra arkadasi artik iyilesmis olan arkadasina alt kattaki yasli adami anlatti. Yasli adam iki gün hastanede yattiktan sonra ölmüs.
Hastalandigi günün sabahi kapici onu asagida, odasinda sancidan kivranirken bulmus. Pabuçlari, elbisesi bastan asagi sirilsiklam, her yani buz gibi bir haldeymis. Öyle korkunç bir gecede nereye çiktigina akil sir erdirememisti kimse. Sonra, hala yanik duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çikarilmis bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karismis sari, yesil boyalarla bir palet ve saga sola saçilmis bir kaç firça bulmuslar.
O zaman o son yapragin sirri da çözüldü. Rüzgar estigi zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yasli ressamin saheseriydi. Yasli adam, son yapragin düstügü gece oraya bir yaprak resmi yapip yapistirmisti.

O.Henry