Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

01 Eylül 2010

ŞEHİR

Eylül 01, 2010 0
ŞEHİR


Bu büyük şehirde, şimdiye kadar dünyada gezindiğim pek çok büyük şehirde olduğu gibi gezindim ve yine aynı sahneleri gördüm:


Bir adam cep telefonuyla konuşarak yürüyor, bir çocuk otobüsü yakalamak için koşuyor, bir anne bebek arabasını sürüyor, parkta genç bir çift öpüşüyor, boş bir arsada çocuklar futbol oynuyor, kiliseler, trafik ışıkları, billboardlar...


Bir grup insanla birlikte karşıdan karşıya geçmek için beklerken çevrede göze çarpan ve her daim tüm dünyanın yükünü sırtında taşıyormuş gibi derin düşüncelere dalmış halde resmedilen büyük adamların heykellerine göz atıyorum.

Dilini konuşamadığım bir büyük şehirde geziniyorum, ama bunun bir önemi yok.


Büyük şehirlerde kimse diğeriyle konuşmaz -herkes kendi dertleriyle meşguldür ve hep aceleleri vardır.


Eğer bir meydanda oturuyor ya da bir otobüs durağında bekliyorlarsa, yanlarına her kim yaklaşırsa yaklaşsın onu bir tehdit olarak görürler. Yabancılar şüphelidir, bu bize çocukluğumuzdan beri öğretilen bir şeydir ve bütün hayatımız boyunca da bunu hep hatırlarız.


Ne kadar mutsuz ya da yalnız olurlarsa olsunlar, zaferlerini, sevinçlerini ya da bunaltıcı üzüntülerini paylaşmaya ne kadar ihtiyaç duysalar da, sessiz kalmak her zaman daha iyi, daha güvenlidir.

Durum böyle olduğu halde birinin yanına yaklaşıyorum:


Ortak bir dil olmadığından konuşamıyoruz. İkinci bir kişide şansımı deniyorum, sonra üçüncüde -ve sonunda tıpkı diğerleri gibi acele içinde olan bir adam cevabını merak ettiğim soruya, her zaman tahmin ettiğim şekilde cevap veriyor:

''Bu sokağa ismini veren kişi kimdir?''

''Hiçbir fikrim yok. Kayıp mı oldunuz yoksa?''

Ona otelimin nerede olduğunu bildiğimi söyleyip teşekkür ediyorum. Benim yaşadığım yerde olsa ben de aynı cevabı verirdim: Sokağa ismi verilerek ihya edilen kişinin kim olduğunu bilmiyorum.


Tıpkı Aziz Paul''un mektubunda söylediği gibi, dünyanın sunduğu şeref geçicidir.



PAULO COELHO

MELEKLERİN ŞARKISI

Eylül 01, 2010 0
MELEKLERİN ŞARKISI


İçinin derinlerinde bir ışık parlıyor, sen bu yaşama girdiğinde seninle doğan bir ışık.

Bu ışık karanlıktaki deniz feneridir, soğuktaki sıcaklıktır, barınak ve sığınaktır. Ve bu ışık senindir, her zaman oradadır, duyguların altında, korkunun ve şüphenin altında, her zaman orda parlamakta.

Şimdi, derin bir nefes al. Ve sonra bir tane daha ve sonra bir nefes daha. Gözlerini kapat ve içinde merkezindeki ışığı gör. Onun genişlediğini izle. Genişlediğini izle ve bedenini tamamen doldurana kadar ışığı genişlet. Ve ışık genişlerken, onun sevgiyi nasıl kapsadığını hisset, sadece sevgiyi. Bu sevginin korku ve şüpheden ne kadar güçlü olduğunu hisset. Bırak ışık genişlesin ve seni tamamen doldursun ve sonra, daha da dışarıya doğru genişlemesine izin ver, öyle ki sen geceleyin ışığını uzaklara yayan bir fenere benzeyesin, parlak ve ışıltılı, sevgiyle dolu, ışıkla dolu, parlak enerjisel bir varlık.

Ve şimdi, meleklerin seni bir halka gibi çevrelediğini gör. Onların parlak, beyaz ışıkta parıldadığını gör. Onlar sevginin şarkısını söylüyorlar. Işığın şarkısını söylüyorlar. Bu yaşamanın harikalarının şarkısını söylüyorlar ve sana yaşaman, iyi yaşaman için cesaret gönderiyorlar.

Onların şarkısını dinle. Senin için ruhunun niyetinin şarkısını söylerlerken dinle, bu yaşam armağanına nasıl özlem duymuştun ve onu almıştın, sana yaşamın bir kıvılcımı nasıl verilmişti, şu anda merkezinde parıldayan aynı kıvılcım. Nasıl doğdun ve o zamandan beri nasıl sevildin ve kıymetli tutuldun, özgürlüğe doğru giden adımları atman için seni cesaretlendirmek için yardımcı eller sana nasıl uzatıldı, melekler kendi hayatını kendi şeklinde yaşamana izin verirken seni nasıl korudular. Ve şu anda da senin için buradalar, bu şarkıyı söylüyorlar, senin şarkını, yaşamının şarkısını, eğer onun senin için parlamasına izin verirsen senin için orda olan tüm harika sevgiyi, şimdi ve daima ve her günün her anında yoluna akan tüm rehberlik ve bilgelik.

Bu şarkıyı dinle ve seç. Şüphe yerine kesinliği ve inancı seç. Korku yerine cesaretli eylemi seç. Kendini bulmak ve kendini bilgelik ve neşeyle yükseltmek için ruhunla, bu meleklerle ve Tanrıyla bağlantına, derinlerine gitmeyi seç.

Tüm olduğunla, tüm harikalığınla, kendin ve başkaları için parıldayan bir fener gibi derin imanda yürüyerek parıldamayı seç. Sevmeyi seç ve bu değerli yaşamı ve her an sana getirdiği her kutsamayı kucakla.

Teşekkür et ve hoşnut ol. Sen canlısın ve bu iyidir.



CARRIE HART
ÇEVİRİ: SAFFET GÜLER

SENİN ÇİZGİN

Eylül 01, 2010 0
SENİN ÇİZGİN
Zamanında Çin''in küçük bir köyünde bir kung-fu okulu varmış.Okulun yaşlı ve bilge olan hocası öğrencilerine sadece bedensel eğitim değil zihinsel eğitiminde önemli olduğunu anlatırmış.Öğrencilerinden biri zeki olmasına
rağmen dersleri pek umursamayan vurdumduymaz bir karaktermiş.Onun bu hali hocanın gözünden kaçmaz ve devamlı kendini... uyarırmış. Günler böyle geçerken
bilge hoca bu öğrencisini başka bir öğrenciyle müsabakaya kaldırmış.Müsabaka başlamış.Haylaz öğrenci yaptığı her hareketin, attığı yumruk ve tekmelerin
rakibi tarafından ustalıkla savuşturulduğunu görünce dahada hırslanmış ve kural dışı hareketler yapmaya başlamış.Rakibi onları savuşturmuş. Dahada sinirlenen öğrenci hiçbirşeyin kar etmediğini görünce oturmuş hırsından ağlamaya başlamış.Müsabaka bitmiş.Haylaz öğrenci ağlarken omuzunda bir el hissetmiş.Kafasını kaldırıp baktığında hocasını kendisine gülümsediğini
görmüş.
Bilge hoca öğrencisinin yanına oturmuş ve toprağa 15-20 cm uzunluğunda bir çizgi çizmiş.
-Bu düşmanının çizgisi.Bunu nasıl kısaltırsın?demiş
Öğrenci bu soru üzerine çizgiyi ikiye bölerek:
-Böyle kısaltırım demiş
-Hayır, demiş hocası
Öğrenci bu sefer çizgiyi üçe bölmüş
-Böyle kısaltırım.
Hoca gülümsemiş.Ve yere aynı uzunlukta bir çizgi çizmiş.
-Bu düşmanın çizgisi.Sonra yanına onun iki katı uzunlukta bir çizgi çekmiş
ve eklemiş:
-Bu da senin çizgin.Sen düşmanının çizgisiniz kısaltmak yerine kendi çizgini uzatırsan düşmanının çizgisi doğal olarak kısalacaktır.Sen kendini geliştir.
Uğraştığın insanlar zaten o zaman geride kalacaktır...

ALINTI

YAŞAMIN GÜZELLİKLERİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...

Eylül 01, 2010 0
YAŞAMIN GÜZELLİKLERİ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ...
Şarkılar hepimizin vazgeçilmezlerindendir,ama şarkıları dinlerken çoğunluğumuz şarkının sözlerinden çok ezgisini,tınısını,melodisini hatırlarız.Ama şarkıların güzelliği asıl sözlerinde gizlidir,sizinle bir tanesini paylaşıyorum,müziksiz okunduğunda anlamını daha iyi kavrayacağınıza eminim..Güzel bir güne uyanmanız dileğimle....... Dost Bildiklerim Sanırım gündüzdü onlarla gecem İçimde ümitti dost bildiklerim Ne zaman yıkılıp yere düştüysem Bırakıp da gitti dost bildiklerim Hepsi varken baharımda, yazımda; Kışın bir burukluk kaldı ağzımda Seneler senesi oysa gözümde Cihana eşitti dost bildiklerim Nerde o sözlere kandığım günler? Her gülen yüzü dost sandığım günler Acıdan kahrolup yandığım günler Ta canıma yetti dost bildiklerim Meydana çıkalı asıl çehreler Aydınlanmaz oldu artık geceler Yalanlar tükendi, indi maskeler Birer birer bitti dost bildiklerim Korkar oldum bana "dostum" diyenden Yoksa yok olandan, varsa yiyenden Ne onlardan eser kaldı ne benden Beni benden etti dost bildiklerim



Ümit Yaşar OĞUZCAN

HAYAT BİR .... ONU....

Eylül 01, 2010 0
HAYAT BİR .... ONU....
Kanadalı siyaset adamı Horst A. Schmid, 1985 yılına girerken dostlarına gönderdiği tebrik kartlarında, hayat görüşünü aşağıdaki güzel ve gerçek sözlerle sıralıyordu:

Hayat bir aşktır... Onu yaşayınız.

Hayat bir hediyedir... Onu alınız.

Hayat bir bilmecedir... Onu çözünüz.

Hayat bir görevdir... Onu yapınız.

Hayat bir yarışmadır... Ona katılınız.

Hayat bir amaçtır... Onu başarınız.

Hayat bir fırsattır... Onu kaçırmayınız.

Hayat bir üzüntüdür... Onu yeniniz.

Hayat bir mücadeledir... Onu kazanınız.

Hayat bir yalnızlıktır... Onunla yüzleşiniz.

Hayat bir güzelliktir... Devamına dua ediniz.

Hayat bir şarkıdır... Siz de söyleyin.

Hayat bir dostluktur... Değerlendirin.

Hayat bir sözdür... Yerine getirin.

Hayat bir yolculuktur... Onu "mutlulukla" tamamlayın.

Bu önerilerin geçerliliğine inanmamak mümkün değildir. Ancak önemli olan; hangi yaşta olunursa olunsun, bu önerilere açık olmak lazım...




MEVLANA'DAN..

Eylül 01, 2010 0
MEVLANA'DAN..


Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.

Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Tanrı dendi mi evvele aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. "Aman sakın kendini" diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: "bırak kendini, ko gitsin!"
Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!


Tebrizli Şems / Mevlana...

24 Ağustos 2010

AŞKIN RENGİNE BOYANMAK

Ağustos 24, 2010 0
AŞKIN RENGİNE BOYANMAK

Bir gece pervaneler dernek olmuş, bir mumu nasıl bulabileceklerini tartışıyorlardı. İçlerinden biri önerdi: ''Hepimiz birden gidip niye yorulalım ki, birimiz gidip mum bulsun, sonra gelip bize haber versin.''

Öyle yaptılar. Seçtikleri pervane hayli gittikten sonra uzakta bir köşk gördü, içinde de parlak yanan bir mum vardı. Sevinçle geri dönüp arkadaşlarına mumun ne olduğunu, nasıl olduğunu bire bin katarak anlatmaya başladı.
Yaşlı bir pervane vardı aralarında, tecrübeli, güngörmüş, mumun ne olduğunu bilen. Habercinin bu sözlerinden sonra onu kınadı ve ''Senin mumdan haberin bile yok, yanılmışsın'' dedi. İkinci pervaneyi gönderdiler. O da bir mum buldu ve ona şöyle bir dokunup geldi. Sonrada ona nasıl kavuştuğunu önceki arkadaşından daha beter, ballandıra ballandıra tasvire koyuldu. Yaşlı pervane yine sözünü kesti: ''Azizim, bu senin anlattığın mum değil. Sen de bilmediğin şeyleri anlatmaya çalışıyorsun.'' Son gönderilen pervane mumu görünce sarhoş oldu, sevgiliyi kucaklar gibi kendini mumun ateşine attı. Bütün bedeni kıpkırmızı kesildi. Geri döndüğünde yaşlı pervane daha onu uzaktan görür görmez ;

-''İşte'' dedi,yalnızca o başardı mumun ne olduğunu öğrenmeyi, yalnızca o erdi hakikate. Çünkü mum onu kendi rengine boyadı, onu onurlandırdı.

Eğer aşk iddiasındaysan cisminden geçmelisin, bedeni ve varlığı aşk ateşinde yakmalı, aşkın rengine boyanmalısın.!


Aşkname/İskender PALA





RUHUMUZLA YOL ALMAK...

Ağustos 24, 2010 0
RUHUMUZLA YOL ALMAK...
Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla, tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.


Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyor ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; “hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? “

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; “çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetişmesini bekledik...”

Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve “niye” ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar’ın yaşlı torunu.

Çünkü bu hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz... Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki çok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

Haydi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hic kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur. Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki?

Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden içimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz. İşte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz.

Gerçekte hız çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe , ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim.

Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!

Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor. Milan Kundera “yavaşlık” adlı kitabında; ”yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur” diyor.

Telefon hızlılık mesela, konusulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana ”Küt” diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de cok tatsız.

Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da cok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler... Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, agaçları selamlayan, çocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan, yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de.

Uçak değil, tren olmak istiyorum. Böylece ruhum benden hiç ayrılmaz. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var?

Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş... Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, başarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda...


Alıntıdır..


MEVLANA'DAN...

Ağustos 24, 2010 0
MEVLANA'DAN...


Ayrılıktan parçalanmış bir yürek,
İsterim ben derdimi dökmem gerek..
Şayet biraz ayrılsa can,
Öyle bekler vuslata ersin zaman...

...Ağladım her yerde hep ah eyledim,
Gördüğüm her kul için dostum dedim,
Herkesin zannında dost oldum.
Ama...
Kimse talip olmadı esrarıma.

Ney sesi tekmil oldu ateş,
Hem yok olsun kimde yoksa bu ateş!
Vakt-erip mevsim geçer,solmuş gülün...
Derdi ok feryadı çıkmaz bülbülün.

Ney zehir,hem panzehir,
Ah nerede var böyle bir dost ,böyle bir özlemli yar?
Kanlı yoldan ney sunar hep arzuhal...
Hem verir Mecnun'un aşkından misal.

Sırf keder,gam gitti kaç gün,kaç gece?
Geçti yanlışlarla günler öylece.
Ey oğul hür olmalı bahtın senin?
Hep gümüş,altın mıdır ahdin senin?
Tut ki deryayı boşalttın testiye,
Kısmetinden fazla olmaz bil,niye?

Dost dilin şavkınca bulsaydım visal,
Ah ne sırlar anlatırdım,ney misal.
Maşukun sırrıyla aşık örtülü,
Sağ olan maşuktur,
Aşık bir ölü.

Vermedikçe sevgili etrafa nur,
Çevrenin idraki elbet yok olur.
Kim ki aşka meyli yoktur
Vah ona!
Kuş misal vermez kanat
Allah, ona.


HZ. MEVLANA




SEVGİ..

Ağustos 24, 2010 0
SEVGİ..


Ben senin en çok gülüşünü sevdim
Sevindiren, içimde umut çiçekleri açtıran
Unutturur bana birden acı...ları, güçlükleri
Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman
...
Ben senin en çok davranışlarını sevdim
Güçsüze merhametini, zalime direnişini
Haksızlıklar, zorbalıklar karsısında
Vahşi ve mağrur bir dişi kaplan kesilişini

Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
Tüm çocuklara kanat geren anneliğini
Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
Sensin, her şeyin üstünde tutan sevgini

Ben senin en çok bana yansımanı sevdim
Bende yeniden var olmanı, benimle bütünleşmeni
Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim
Ben seni sevdim, ben seni sevdim, ben seni sevdim


Ümit Yaşar OĞUZCAN