Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

09 Ekim 2010

BİR ÜNLÜ "LUCİANO PAVAROTTİ"

Ekim 09, 2010 2
BİR ÜNLÜ "LUCİANO PAVAROTTİ"
Luciano Pavarotti, 12 Ekim 1935'te İtalya'nın Modena şehrinde doğdu. Babası Fernando fırıncıydı ve aynı zamanda müzikle de ilgileniyordu. Annesi Adele Venturi ise sigara fabrikasında işçi olarak çalışıyordu. İki odalı bir apartman dairesinde yaşayan, fakir bir ailede büyüdü Pavarotti.
2. Dünya Savaşı nedeniyle aile 1943 yılında şehir dışına taşınmak zorunda kaldı. Bir çiftlikte küçük bir oda kiraladılar. Pavarotti'nin müzikle ilk tanışıklığı, babasının günün önemli tenorlarından oluşan müzik arşiviyle başladı. Bunların içinde Beniamino Gigli, Giovanni Martinelli, Tito Schipa ve Enrico Caruso vardı. 9 yaşındayken kasabalarındaki küçük kilisenin korosunda söylemeye başladı. Ayrıca, bu dönemde kısa süreliğine Professor Dondi ve eşinden ses dersleri almıştı.

Erkek çocukların pek çoğunda olduğu gibi küçük Luciano da futbola çok meraklıydı ve kaleci olmak istiyordu. Schola Magistrale'den mezun olduktan sonra kariyeriyle ilgili bir ikilemle yüzleşmek zorunda kaldı. O, profesyonel bir kaleci olmak istese de annesi onu öğretmen olmaya ikna etti. İki yıl öğretmenlik eğitimi alsa da ilerleyen yaşlarda müzik tutkusu baskın geldi. Müzisyen olmak istiyordu Luciano. Ancak müzisyenlik, günün şartları düşünüldüğünde riskli bir işti.

Bunun farkında olan babası, isteksiz ve gönülsüz kabul etti oğlunun isteğini. Fakat bir şartı vardı. Luciano'ya özel bir oda verilecek, ancak 30 yaşına kadar müzikte başarılı olamazsa kendi yaşamını ailesinin müdahalesi olmadan başka bir yolla kazanacaktı.
Profesyonel Müzik Yaşamına Doğru...

Luciano, 1954 yılında 19 yaşındayken müzik öğretmeni ve profesyonel tenor olan Arrigo Pola ile müzik çalışmalarına ciddi bir şekilde başladı. Arrigo ailenin maddi durumunu bildiği için para talep etmeden dersi verdi Luciano'ya.

Müzik çalışmalarına ağırlık veriği bu süreçte Luciano hayatını kazanmak için part-time işlerde çalıştı. Önce ilkokul öğretmenliği yaptı. Bunda başarılı olamayınca sigorta satıcısı olarak çalıştı.

Profesyonel müzik çalışmalarının ilk 6 yılında ücret almadan küçük kasabalardaki resitallerde görev aldı. Ses tellerinde bir nodül oluştuğu dönem Ferrara'da verdiği başarısız konser sonucunda müziği bırakma kararı aldı. Pavarotti, durumundaki ani düzelmeyi, bu kararla gelen psikolojik çözülmeye bağladı. Nodül yok olmuştu. Yıllar sonra otobiyografisinde de bu konuyla ilgili olarak şöyle yazacaktı: "Öğrendiğim her şey, benim için başarması çok güç olan sesime yeniden kavuşmak için bir araya gelmişti adeta!"
İtalya'da 1961 yılında tenor olduktan sonra başta Hollanda, Viyana, Londra, Ankara, Budapeşte ve Barselona olmak üzere birçok Avrupa tiyatrosunda görev aldı. Dünya genelindeki stadyumlarda on binlerce kişiye verdiği konserler ve düet albümleriyle iz bırakan "Büyük Luciano" Pavarotti, sanat çevrelerinin dikkatini ilk kez sahne aldığı Covent Garden'da 1963 yılında çekti.

Güney ve Kuzey Amerika, Asya, Afrika, Avrupa ve Avustralya'da birçok kez konser verdi. Böylece dünyanın birçok farklı yerinde en çok konser veren 3 tenordan biri olma unvanını kazandı. Ardından, Modena'da genç şarkıcıları eğitecek bir okul açtı.

Pavarotti, İtalyan lirik repertuarının gerçek yorumcusu olmasını sağlayan ince sesi ve karizmatik sahne performansıyla 1960 ve 1970'li yıllarda şöhret basamaklarını çıktı ve kendisine gerçek bir hayran kitlesi oluşturdu.
Ünlü tenor, Placido Domingo ve Jose Carreras ile düzenlediği "Üç Tenor" konserleriyle, birçok şarkıcıyla ortak söylediği düetleriyle ve hayır konserleriyle hayranlarının kalbinde taht kurdu.


"Nota Okumayı Bilmiyor" İddiası
2002'de 36 yıllık menejeri Herbert Breslin ile yollarını ayırdı. Bu öfkeli ayrılışın ardından 2004 yılında Breslin'in kaleme aldığı "The King & I" (Kral & Ben) isimli sansasyonel kitap yayımlandı. Breslin kitabında, Pavarotti'nin nota okumayı bilmediğini öne sürüyor ve operadaki performansını kıyasıya eleştiriyordu. Pavarotti, 2005'te BBC'nin yaptığı röportajda nota okumayı bilmediği yönündeki iddiaları yalanlayacak, sadece bazen bazı orkestra bölümlerini takip etmekte zorluk yaşadığını belirtecekti.

2001'de Kennedy Center Onur ödülünün sahibi oldu. İki dalda Guinnes Rekorlar Kitabı'na girdi: Perde kapandıktan sonra alkışlarla en çok sahneye çağrılma rekoru (165 kez) ve en çok satan klasik albüm.

SON'a Yaklaşırken…

2003'ün sonlarında "Ti Adora" isimli son derlemesi dinleyicilerle buluştu. 13 Aralık 2003'te asistanı Nicoletta Mantovani ile evlendi. Alice isminde bir kızları oldu.
2004'te 69 yaşındayken 40 yılı aşkın süre boyunca sahne aldığı yerlerde veda turuna çıktı. Operadaki son sahnesini 13 Mart 2004'te New York Metropolitan Opera'da aldı. Daha sonra aşırı kilo aldığı ve hareket güçlüğü yaşadığı için sahnelere veda etmek zorunda kaldı.

Mart 2005'te boyun ameliyatı geçirdi. Aynı yılın temmuz ayında larenjit nedeniyle Maksika'daki "3 Tenor" konserini iptal etmek zorunda kaldı. 2006 başlarında sırt ameliyatı geçirdi ve enfeksiyon kaparak Amerika, Kanada ve İngiltere'deki konserlerini iptal etmek zorunda kaldı. 10 Şubat 2006'da İtalya Turin'de 2006 Kış Olimpiyatları açılış töreninde son performansını sergiledi.

Performansının sonunda uluslararası seyircilerden gecenin en uzun ve en güçlü alkışını aldı.

Ünlü tenor, 6 Eylül 2007 günü pankreas kanseri sonucu böbrek yetmezliği nedeniyle hayatını kaybetti.

Dünya genelinde hayran kitlesi oluşturan Pavarotti, sıcak gülümsemesiyle, Napoliten folk şarkılarını söylediği sırada terini sildiği beyaz mendiliyle, pop şarkıcılarıyla yaptığı düetlerle, on binlerce kişiye hitap ettiği stadyum konserleriyle, Bosna savaşı sırasında U2'nin solisti Bono'yla düzenlediği konserle ve neşeli Noel şarkılarıyla Pekin'den Buenos Aires'e tüm sevenlerinin kalbinde iz bıraktı.




Pavarotti her yıl düzenli olarak Modena'da yapılan "Pavarotti ve Arkadaşları" adındaki yardım konserlerinde sunuculuk yapmıştı. Bu konserlerde müzik endüstrisinin her alanından katılan şarkıcılar Birleşmiş Milletler organizasyonları için para toplamaktaydılar. Bu yardımlar Bosna, Guatemala, Kosova ve Irak'taki savaş mağdurları ve aileleri için kullanılıyordu.
Bosna'da savaştan sonra Mostar kentinde Pavarotti Müzik Merkezi adını taşıyan bir merkez kurdu ve müzisyenlere yeteneklerini geliştirmeleri için şans tanıdı. Bu sebeple, 2006 yılında Saraybosna şehri kendisine fahri hemşerilik ödülü verdi.
1998 Aralık ayında 25,000 kişinin hayatını kaybettiği Ermenistan depreminde zarara uğrayanlar için yardım konserleri verdi.
Milenyum gelişim hedefleri, HIV/AIDS, çocuk hakları, gecekondu mahalleleri ve fakirlik gibi konularda halkı bilinçlendirdiği için 1998 yılında Birleşmiş Milletler Barış Elçisi seçildi.
2001'de Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komisyonu tarafından, tüm dünyadaki mülteciler için para toplama konusundaki gayretlerinden ötürü Nansen Madalyası'yla ödüllendirildi.



Pavarotti Hakkında Bilmediklerimiz

ABD'de kısaca "The Big P." diye anıldı.
Soyunma odası ile sahne arasında büyük mesafe bulunan mekânlar onun için özel tasarlanan ve hayranları tarafından "Pavamobil" olarak adlandırılan bir elektrikli golf aracından yararlanırdı.
Önemli konserlerden sonra konser salonu ya da kaldığı otel yakınlarında özel davetlilere yemek verirdi. Ancak kendisi bu yemeklere ya hiç katılmaz ya da çok kısa süre görünmekle yetinirdi.
Restoranlarda en çok siparişini verdiği yemek, jambonlu ve polentalı (mısır unu peltesi) dana şinitzeldir.
Perde kapandıktan sonra 165 kez sahneye çağrılma rekorunun sahibidir.


PAULO COELHO'DAN...

Ekim 09, 2010 0
PAULO COELHO'DAN...

Yazarı bilinmeyen töre metinlerinden birine göre, her insan yaşamdaki iki yoldan birini seçebilir.
İnşa etmek, ya da toprağı ekmek.
İnşa etmeyi seçenlerin işi yıllarca sürebilir ama günün birinde yaptıkları inşaat biter...
O zaman kendilerini kendi ördükleri duvarların içinde hapsettiklerini görürler...
İnşaat durunca yaşa...m anlamını yitirir.
Diğerleri ise toprağı ekerler...
Fırtınalara, mevsimlerin getirdiği bütün koşullara göğüs gererler ve hemen hemen hiç dinlenmezler...
Ama yapının tersine, bahçenin gelişip büyümesi hiç bitmez.
Bahçe bahçıvanın sürekli ilgisini, dikkatini, bakımını gerektirirken bir yandan da yaşamını büyük bir serüvene dönüştürür.
Bahçıvanlar her zaman birbirlerini tanırlar; çünkü her bitkinin tarihçesinde bütün Dünya’nın gelişiminin yattığını bilirler.



Paulo COELHO


HAYAT AĞACI...

Ekim 09, 2010 0
HAYAT AĞACI...


 
Her insanın içinde keşfedilmemiş bir yetenekler hazinesi vardır. Bundan bütünüyle yararlanabilen insanların sayısı ne yazık ki çok azdır. Bunun sebebi ya bu hazinenin farkına varamayışımız, ya da onu geliştirmek için gerekli bilgiye sahip olamayışımızdır.

Büyümemiz ve gelişimimiz tıpkı bir ağaç gibidir. Bu ağacın, üzerinde pek çok d...al ve yaprakları olan sağlıklı bir ağaç mı, ya da bodur bir bitki mi olacağına karar vermek sizin elinizdedir.

Hayat ağacınız 4 Bölümden oluşur.

1-KÖKLER: Hayata bakış açınız

2-TOPRAK: Çevreniz

3-GÖVDE: Kişisel hedefleriniz

4-DALLAR: Bilgi ve becerileriniz


KÖKLER: Hayata bakış açınız

Ağacınızın pek çok kökü vardır ya da başka bir deyişle birbirinden farklı birçok tutumunuz vardır. Bazı kökler diğerlerine oranla daha çabuk büyürler.

En etkin kökler hayata en olumlu bakış açısı; “daha pozitif olmaya çalışacağım, kendimi işe adamak istiyorum, iyiyim, hayatımın sorumluluğunu taşıyorum ve ben kazanan bir kişiyim”, sözlerini söyleyip yaşamaya başladığınız anlardır.

En verimsiz kökler ise; “hayata negatif bir yaklaşımım var, kendimi herhangi bir şeye adamayı düşünmüyorum, ben kaybeden bir kişiyim” sözleriyle yaşamaya başladığınız zamanlardır. Kökleriniz ne kadar etkin? Gelişiminize katkıda bulunuyor mu?

Gelişim için köklerin kendi içinde güçlü iletişimi ve etkinliği şarttır. Güçlü kökler ağacın gelişimini, fırtınalarda sapasağlam ayakta kalmasını ve uzun yıllar yaşamasını sağlar. Bu felsefede olumlu tutum yaratmaya verilen önemin bu derece ısrarla üzerinde durulmasının sebebi budur.

TOPRAK: Çevreniz

Ağacınızın büyümesi sadece köklerin güçlendirilmesine değil aynı zamanda içinde yetiştiği toprağın kalitesine de bağlıdır. Toprak gübrelenmek ister. Bir kök özellikle gelişiminizi, etkinliğinizi ve mutluluğunuzu belirler. Bu kök sizin öz saygınızdır, kendinizi iyi hissetmenizdir. Eğer kendinizi iyi hissederseniz iyi sonuçlar ortaya çıkartırsınız. Kendinizi ve başkalarını geliştirme ve olumsuz durumlarla başa çıkabilme becerinizi güçlendirirsiniz. Başkaları tarafından kabul edilmeniz, ”ben iyiyim” hissinizi geliştiren en uygun topraktır. İnsanlar için başkaları tarafından kabul edilme, onanma tıpkı bir ağacın ya da bitkinin toprağa duyduğu ,ihtiyaç kadar gereklidir. Doğal olarak herkes kendi gelişiminden sorumludur ve bazı insanlar başkalarından gördükleri küçücük bir ilgi ile bile kendilerini çok iyi hissedebilirler. Yapmanız gereken kendi kendinizde güven duygusunu kuvvetlendirerek ben iyiyim duygusunu geliştirmektir. Başkalarının hayat ağaçlarını besleme ve geliştirme gücü de sizin kendi elinizdedir.

GÖVDE: Hayattaki hedefleriniz

Hem tüm hedeflerinizin tanımı ve hem de bunları başarmak için gösterdiğiniz çaba yaşamınızda çok önemli bir rol oynar. Bunlar gelişiminizin, verimliliğinizin ve mutluluğunuzun temel taşlarıdır. Kişisel hedefleriniz hayat ağacınızın gövdesidir. İnsanların çoğu hayatları için daha fazlasını ister ancak daha fazlanın ne olduğunu bilmezler. İnsanlar “büyük bir hedefim var” dediklerinde bu genellikle yeni bir ev, iş ya da araba gibi maddi yeterliğe dayanan hedeftir. Hayattan daha çok keyif almak ya da insanlarla daha iyi ilişkiler kurmak gibi maddi olmayan hedeflerin tanımlandığına çok nadiren rastlanır.

Hedeflere ulaşabilmenin en etkin yolu çok iyi tanımlanmasından geçer. Hayatın her evresi farklı değişiklikler geçirdiği için hedeflerin düzenli olarak ve sık sık gözden geçirilmesi gerekir. Burada öğrenmemiz gereken, sağlığımız, mutluluğumuz, eğitimimiz, becerilerimiz işimiz, kariyerimiz gelirimiz, tutkularımız, ailemiz, arkadaşlarımız hakkındaki tüm hedeflerimizi tanımlayabilmek ve güncelleştirmektir.

DALLAR: Yaşam becerileriniz

Büyüyüp gelişebilmek için insanların bir dizi temel hayat becerisine ya da dallara ihtiyacı vardır. Nasıl plân yapacakları, öncelik belirleyecekleri, değişiklik yapmayı, farklı bakış açıları oluşturmayı, karar vermeyi ve yorumlamayı, öğrenmeyi, hatırlamayı, özetlemeyi, iletişim kurmayı, problem çözmeyi, kalite üretmeyi, delege etmeyi ve hatta öz disiplini kullanmayı, yaratıcı ve esnek olmayı, tolerans göstermeyi ve stresle yaşayabilmeyi öğrenmeleri gerekir. Bu dalların hayat ağacının gelişiminde çok önemli bir rolü vardır. Dallar gelişerek yeni dallara dönüşürler. Yaşam becerilerinin geliştirilmesinin kişisel gelişim için ne kadar önemli olduğunu görmek ve bu becerilerin gelişimi ile yaşam kalitenizi yükseltmek sizin elinizde olacaktır.



Claus Molle

“Hayat Ağacım”




03 Ekim 2010

....

Ekim 03, 2010 0
....

SENİNLE…

Ekim 03, 2010 0
SENİNLE…


Bardağımdaki çay kadar koyu olsun yalnızlığım
Yeter ki kalbinin bir köşesinde bana da yer olsun.
Sevda sözcüklerinin en az ikisi benim için
Ve bakışlarından en fazla bir tanesi benim için olsun.
Derin derin baksın değsinler tenime,
Soysunlar bedenimi sürsünler yüzüme
Ellere inat seveceğim bende
Ve dile gelsin ki yüreğim konuşsun seninle.

Sünger çektim geçmişteki izlere,
Mesafeler koydum seninle arama giren her şeye…
Bir umut, bir ses, bir nefes ol yüreğime.
Yeter ki , yeter ki birlikte yürüyelim seninle…

Darağacında sallandırsalar son isteğim olursun.
Zincirlere vursalar zindanım sen olursun.
Yakmaya kalksalar bile son nefesim olursun,
Yeter ki beni vermesinler başka ellere…

Sevmek çekmekse, sabır beklemekse
Değil ölünceye kıyamete dek hazırım çekmeye..
Yolunda ölmekse, ölüp ölüp dirilmekse,
Çoktan vazgeçtim ben yaşamak yoksa seninle.



Mehpare ÖĞÜT
2010

AŞK !

Ekim 03, 2010 0
AŞK !

Aşk!..
Tıpkı nefes gibi, zaman gibi, güzellik gibi...
Hep var ve ebedi var olacak. Çünki kaynağı ezelidir onun. "Canlar canını bulan"dır elbette "Bu canıma yağma olsun" diyebilen.
Bestami Hazretlerinin diliyle: "O, aramakla bul...unmaz; ancak bulanlar, yine de arayanlar"dır elbet.
Yunus Emre bir aşk adamı, bütün çağların en muhteşem aşıklarının ser-halkası. Allah aşkına tutulmuş, sonra da o ummanlara sığmayan aşkını insanlar için coşturup taşırmış, bütün mutasavvıf şairler gibi baştan sona aşkı tekellüm etmiştir onu. "Aşk gelicek cümle eksikler biter" demesi bu yüzdendir. O, iç dinamizmini bu aşk ile diri tutup halk arasında kendine bir aşk mabedi inşa eden adamdır. Bu mabedde cümle yollar hakikate çıkar ve bütün aşklar Mutlak varlığa ulaşır.
Kendi basit hayatı içinde yalın bir anlatım ve ritmik bir eda ile devamlı aşkı tekrarlar ve "aşksız olımazın" dediği gibi kimseciklerin de aşksız olmasına gönlü razı gelmez. "Benden benliğim gitti hep mülkümü dost tuttu" diye dalıp içinde kaybolduğu o yüce sevgide Vahdet-i vücud'u yaşayıp bütün ikilikleri inkar ile bir Tek olana vuslatı arayan Yunus, insanlığın manasını aşkta bulur. Dünya aşk üzerine kurulmuştur ve aşk olmadan durması mümkün değildir. Yaratılanın Yaratıcı'yla tamamlanması, varlığın sırrı, kainatın idraki ve kemal, ancak aşk ile mümkündür.
Aşk ki hakikattir, ölüm ona ilişemez.
Yunus'a göre aşk, İlahi'dir ve yaratılışın sırrını taşır. Bu bakımdan bütün cihanı kuşatmıştır.
Sarhoşluğu ve coşkunluğu ile insan olmanın tecellisi aşkta görülür.
Aşık bir harabeye dönmedikçe aşkı hissetmiş sayılmaz.
Aşkı hissettikten sonra da bütün kınanmışlıklar, bütün ayıplamalar onun için boştur.
Aşk çıplak hakikattir ve ne dünyayı, ne de maddeyi ayakta bırakır.
Aşktan şikayet edilemediği gibi aşka yine ancak kendisinden derman erişebilir.
Aşk, sahili olmayan bir deniz misali benliği yutar, kendinde eritir ve sırrını asla ham gönüllere açmaz.
Aşkın olduğu yerde ilim bir hiçtir ve aşksız iman taş misali kurudur, katıdır.
Bilineni unutturan da, boşaltıp yeniden dolduran da aşktır.
Aşkta menfaatten söz edilemez; ancak uğruna feda olunabilinir.
Böylece bütün menfiler müspete dönüşür, kuruları yeşertir, durgunu coşturur.
Aşk bir güzel ahlaktır.
Aşık ki idrak eder, o asla yok olası değildir.
Aşk, bir hakikattir ki bütün hakikatleri ortaya çıkarır.
Kısacası aşk varlığı eriten varlıktır ve
"Aşk oldur ki Hakk'ı seve."



İskender Pala


ŞİMDİ

Ekim 03, 2010 0
ŞİMDİ


Sevgililer;
Şimdi birleşmenin, bir olmanın, birbiri ile anlaşmayı öğrenmenin, birbirini anlamanın, tanımanın vaktidir. Bu da öyle kendi kendine oluvermez. Bu size bağlıdır, birbirinizi o kadar çok sevmelisiniz ki, iç aleminizde neler olup bittiğini ve zahiri olanın altında, gerçekten mühim olanı bulmayı ve anlamayı gerçekten isteyesiniz.

Sizi birleştiren işler ve bütün şeyler üzerinde konsantre olmayı ayrılığa ve ahenksizliğe yol açan her şeyden kaçmayı öğrenin, bir ruhun içindeki en iyiyi görebilmeyi gerçekten özlerseniz, onu elbette bulacaksınız. Oraya varmak sabır, sebat ve gayreti gerektirebilir, fakat bulunmaya değer olan herhangi şey zaten sabır ve zaman gerektirir, öyle ise onu bulabilmeniz için kendinizi bir kenara koyun, bunu yapabilmek için, alıştığınız yolun dışına çıkın. Bu hiçbirinizin pek o kadar kolay bulamayacağınız bir şeydir. Alışkın olduğunuz rutin’in dışına çıkmak ve bir başkası uğruna gerçek bir gayret sarf etmeye mecbur olmak hoşunuza gitmez, ama işte O’nun sizden istediği şey budur.

Birbirinize karşı çok daha büyük bir hassasiyet geliştirmeniz ve birbirinizi asla “Olsa da olur, olmasa da” tarzında düşünmemeniz lazım. Böyle bir düşünceye kapılmak çok kolaydır ve bu, bir ruhtaki bütün sevinci ve spontaneliği öldürür. Sevilmediğiniz, övülmediğiniz ve öylesine önemsenmezlik gördüğünüz zaman, içinizi nasıl ölü gibi hissettiğinizi hepiniz bilirsiniz. Bir bitki büyüyebilmek, güzelliğini ve mükemmelliğini ortaya koyabilmek için sevgiye muhtaçtır. Her biriniz, yaptığınız iş her ne olursa olsun, yapabileceğinizin en iyisini ortaya koyabilmenize yardım edecek sevgiye ve takdire muhtaçsınız. Bu demek, durmadan birbirinizin sırtını sıvazlayarak, birbirinizin en iyi kişiler olduğunuzu birbirinize söyleyip durmanız demek değildir. Övgü, kalbin derinliklerinden gelmelidir. Ancak o zaman gerçekten hissedilebilir ve hedefini bulur ve harikalar yaratabilir.

Sevgililer; birlikte geçirdiğiniz bu zamanların, belirli bir sebep ve maksat için size verildiğini hatırlayarak, bundan azami istifade etmeye çalışın ki, birbirinizi gerçekten tanıyabilesiniz ve hiçbir sonuca varmadan boşuna gün geçirmeyesiniz. Çoğunuz işte bunu yapıyorsunuz. Siz, sadece durumu idare etmek istiyorsunuz, bir kilometre fazladan yol kat edip, kendinizi şu veya bu şekilde ortaya koymakta isteksiz gösteriyorsunuz. Kendinizi ele alın ve bunu hemen şimdi yapın. Birliğe ulaşmak, ahenkleşmek ve birbirinizi anlamak için size verilmiş bu kıymetli zamanı kullanın ki ilerde, sizden sevgi ve ihtimam bekleyecek pek çok kişi yüzünden birbirinize ayıracak zaman bulamayacağınız gelecek günlerde pişmanlık duymayasınız. Şimdi bunun zamanıdır. Şimdi.



Eileen Caddy

.YAY HAYATTIR, OK NİYET, HEDEF İSE AMAÇTIR

Ekim 03, 2010 0
.YAY HAYATTIR, OK NİYET, HEDEF İSE AMAÇTIR

Hepimiz ilâhi iradenin okçularıyız. Bu sebeple hangi aletleri nasıl kullanacağımızı bilmeliyiz. Benden size önemli birkaç tavsiye…
YAY
Yay hayattır… Bütün enerji ondan gelir. Ok bir gün mutlaka terk edecektir. Hedef ise uzaklardadır. Ama hayat her zaman sizin yanınızda kalır, bu yüzden ona nasıl iyi bakacağınızı bilmeniz gerekir. Durgun kalacağı dönemlere ihtiyacı vardır. Her daim kuşanılmış ve gerilmiş halde tutulursa gücünü kaybeder. Bu yüzden gücünüzü tazeleyebilmek için dinlenmeyi kabul etmelisiniz. Böylece yeniden yayı germek için asıldığınızda gücünüz eksiksiz olur.Yayın bilinci yoktur: O okçunun elinin ve arzularının bir uzantısıdır. Öldürmeye ya da düşünmeye hizmet eder. Bu yüzden her zaman amacınızı net olarak belirleyin.Yay esnektir ama yine de onun da sınırları vardır. Kapasitesinin ötesinde herhangi bir girişim onu kıracak ya da onu tutan elleri tüketecektir. Bu durumda yayın yanı sıra kendi bedeninizden de size verebileceğinden fazlasını talep etmeyin. Ve unutmayın, bir gün yaşlılık zamanı gelecek, bu bir lanet değil bir nimettir. Yayı zarifçe gerin, her iki tarafın da kendine düşen payı gerektiği biçimde yapmasını sağlayın, enerjinizi boşa harcamayın. Bu sayede yorgun düşmeden pek çok ok atabilirsiniz.
OK
Ok sizin niyetinizdir… Yayın gücünü hedefin tam ortasına bağlayan araçtır. Niyetimiz her zaman son derece net, açık ve iyi dengelenmiş olmalıdır. Ok bir kez yaydan ayrıldı mı artık asla geri gelmez, bu yüzden sürece müdahale etmek – oka yön verecek hareketler doğru ve düzgün olmadığında – sırf ok gerilmiş ve hedef bekliyor diye eski kafalı bir şekilde hareket etmekten daha iyidir.Sizi durduran tek şey hedefi tutturamamak korkusu ise, bu durumda niyetinizi açıkça göstermekten çekinmeyin. Doğru hareketleri yerine getirin ve elinizi açıp yayın telini bırakın, gerekli adımları atarak girdiğiniz mücadele ile yüzleşin. Hedefi vurmayı başaramasanız bile bir dahaki sefere daha iyi nişan almaya muktedir olacaksınız. Eğer hiç risk almazsanız bir dahaki sefere neleri değiştirmeniz gerektiğini asla bilemezsiniz.
HEDEF
Hedef ulaşılmak istenen amaçtır… Sizin tarafınızdan belirlenir. İzlenen yolun güzelliği de işte burada yatar. Asla bahaneler uydurmaya ya da rakibinizin daha güçlü olduğunu söylemeye hakkınız yoktur. Çünkü hedefi seçen sizsiniz ve tüm sorumluluk size ait.Eğer hedefinizi bir düşman olarak görürseniz belki iyi bir atış yapabilirsiniz ama kendinizi geliştirmeyi asla başaramazsınız. Tüm hayatınız boyunca okunuzu, kağıttan ya da tahtadan yapılmış, anlamı olmayan şeylerin ortasına atmaya çalışırsınız. Ve diğer insanlarla bir araya geldiğinizde hayatta hiç ilginç ya da heyecanlı bir şey yapmadığınızdan yakınırsınız.İşte tam da bu yüzden bir amaç belirlemeniz gerekir, ona ulaşmak için elinizden gelenin en iyisini yapmalı, ona saygıyla ve önemseyerek bakmalısınız: Onun sizin için anlamını ve onun için ne kadar çaba, eğitim ve sezgi harcadığınızı iyi bilmelisiniz.Hedefinize nişan alırken sadece ona odaklanmayın, onun çevresinde olup biten her şeyi de görün; çünkü ok fırlatıldığında, rüzgâr, ağırlık, uzaklık gibi kolay kolay hesap edemeyeceğiniz etkenlerle karşılaşacaktır.Bir amaç, sadece insan ona ulaşmayı hayal edebildiği sürece vardır. Onun varlığını gerçek kılan insanın tutkusudur, aksi taktirde amaç ölü bir şey, uzak bir hayal, tatlı bir düş olur.Ve tıpkı niyetin bir amaca ihtiyaç duyduğu gibi, amaç da bir insanın niyetine ihtiyaç duyar. Çünkü varlığına anlam veren şey budur; bu sayede o artık sadece bir düş değil, bir okçunun dünyasının merkezidir.



Paulo Coelho


AŞKSIZ YAŞAMAK

Ekim 03, 2010 0
AŞKSIZ YAŞAMAK
Duygularını bastıran insanlar hayatın en güzel anlarını kaçırırlar. Meselâ, eşini ya da çocuğunu çok sevdiği halde küçük düşeceğim endişesiyle bu hissini zapturapt altına alanlar o anda yaşanacak büyülü andan nasiplenemezler. Etraflarındaki insanlara sıkıntı verecek kadar düzenli, gereğinden fazla mükemmeliyetçi ve ayrıntıcı kimseler diğer insanlara nazaran iç dünyalarını daha fazla gizler ve birçok güzelliği tatmadan yaşayıp giderler. Bu tip kişiler, herşeyin ölçülü ve net olmasını ister, belirsizliğe tahammül edemezler. Bunun sonucunda da duyguları hasar görür. İnsanın pasifleşmeden mahcup ve çekingen olması, sade yaşaması bir noktaya kadar güzeldir. Ancak hareketsizleşmemek kaydıyla. Haddini bilen, kendinden emin aynı zamanda da başkalarının hakkına saygı duyan bir kimse hissettiklerini bastırmasına lüzum kalmadan da özgüven sahibi olabilir. Düşüncelerini makul sınırlarda ifade etmekten kaçınanlar gergin, kendileriyle çatışan, mutsuz insanlardır. Bu tip kişilerin beyninde stres hormonu fazla salgılandığından devamlı olumsuz senaryo yazarlar ve bu da onları gerilime sürükler. Neticede ortaya çıkan negatif enerji, sevdikleri insanı kendilerinden uzaklaştırmalarına sebebiyet verir. Halbuki duyguları bastırmak yerine beden dili ile ifade etmek böyle bir problemle karşılaşmayı önleyecektir.


Prof. Dr. Nevzat Tarhan


YAS KAYIPLARIN KABULLENME SÜRECİDİR

Ekim 03, 2010 0
YAS KAYIPLARIN KABULLENME SÜRECİDİR


“Önemli bir kayıp yaşayan kişi, hayatını yeniden organize edip kurmadan önce, daha düne kadar hayatında çok önemli yer tutan ama şimdi kaybolan kişiyle vedalaşmak, hayatın ağırlığı karşısında yeniden soluklanmak ve kimi zaman çok zor olan gerçekleri sindirmek için yas tutmaya ihtiyaç duyar. Kaybın acısı insanın her yanını sarar, insanın içini ‘Artık hayat bir daha hiç eskisi gibi eğlenceli bir yer olmayacak’ hissi kaplar.

Yas, içimizden bir parça kopması hissinin iyileştirilmesi sürecidir. Yaşamımıza devam etmemizi, yine başkalarını sevebilmemizi ve kaybımızı kabullenebilmemizi sağlar. Tabii ki yas süreci sonrasında kaybetmiş olmanın verdiği üzüntü hala vardır ama bu artık hayatımızı sürdürmeye engel olacak boyutlarda olmayacaktır. Ancak kaybın sadece sevilen birinin ölümü olmadığı, kişinin sağlık, güç, ya da fonksiyon kaybından da kaynaklanabileceği unutulmamalıdır.”

Yas sürecini herkes aynı şekilde mi yaşar?

“Kaybın doğası genellikle kişinin tecrübe ettiği yasın niteliğini belirler. Örneğin çok yaşlı ya da uzun zamandır hastalık çeken sevilen birinin ölümünü kurtuluş olarak gören biri, çocuğunu aniden kaybeden birinin hissettiği endişe ve kederi aynı şekilde hissetmeyebilir. Çocuğunu kaybeden anne bu durumla hiçbir hazırlık ya da uyarı olmaksızın karşı karşıya kalmıştır. Doğal ölümlerde yaşanan yas ile travmatik ölümlerde yaşanan yas farklıdır. Travmatik ölüm diye tanımlayabileceğimiz ölümler; ani, beklenmedik, başka birisinin neden olduğu bir kaza, saldırı, ya da doğal afetler ve amansız hastalıklar sonucunda yaşanan kayıplardır. Kişinin ailesi yakınları yoğun bir haksızlık hissi yaşar. “Hayat adil değil, iyi insanların başına böyle şeyler geliyorsa artık dünya güvenli bir yer değil.” gibi düşünceler insanın aklından çıkmaz.

Travmatik ölümlerde yaşanan yas çok daha uzun süreli ve yoğun olur. Olağan yas sürecinin basamakları vardır ancak travmatik yasta, bu süreç benzeri bir şekilde fakat süre olarak daha uzun bir zamana yayılmış olarak işler.”

Yas süreci hangi aşamalardan geçerek gelişir?

“İnkar ve şok; Başlangıçta, sevdiğimiz birinin ölümünü kabul etmek zordur, ölümün gerçekliğini inkar edebiliriz. Yakınınızın ölümüyle ve genel olarak ölümle ilgili duygularınızı yakınlarınızla paylaştıkça, kabullenmek kolaylaşır.”

“Pazarlık; Kayıp gerçeğinden kaçınma amacıyla yapılan bu son girişimde kişi Tanrı’yla pazarlık etme girişiminde bulunur. Bu aşamada temel düşünce “evet, başıma gelenleri kabul edeceğim ama bazı şartlarım olacak” şeklindedir; artık kayıp kabul edilmeye ve kayıp sonrası yeni hayatın koşulları gözden geçirilmeye başlamıştır.”

“Kızgınlık; Sizi geride bırakıp gittiği, yaşamdayken yaptığı ya da yapmadığı şeyler için ölen kişiye kızgınlık duyabilir, bu kızgınlığınızı başkalarına yöneltebilirsiniz. Ölen birine kızgınlık duymak sizi dehşete düşürebilir, oysa olanları kabul ederek ve paylaşarak zaman içinde daha az kızgın olursunuz.”

“Suçluluk; Bir yakınınızı kaybettiğinizde, onunla yaptığınız ya da yapmadığınız şeylerden ötürü pişmanlık ve suçluluk hissedebilirsiniz. Yaşananları değiştiremezsiniz, hata yapmış olsanız da insani yanınızı kabul edin, kendinizi affedin.”

“Adalet arama; Bu aşamada en çok sorulan soru şudur: “Neden ben?” Ölümün adaletsizliğine karşı çıkar ve yaşadığınız kaybın bir şeyin bedeli olup olmadığını anlamaya çalışır, bulamayınca isyan edebilirsiniz. Ölümü hak edilecek bir ceza değil, yaşamın akışının bir parçası olarak görmeye çalışın.”

“Depresyon; Başlangıçta büyük bir kayıp ya da boşluk hissi yaşayabilirsiniz. Ruh halinde düzensizlikler, yalnızlık duygusu ve sosyal çevreden uzaklaşma bunu izleyebilir. Yas tutan biri olarak eski halinize dönmek ve sosyal çevrenizde olup bitenlerle eskisi gibi ilgilenmek zaman alabilir. Unutmayın ki bu aşamada cesaret verme ya da güven tazeleme gibi teselliler değil, acıya saygı ve sosyal destek yardımcı olur.”

“Yalnızlık; Kaybınız nedeniyle sosyal yaşamınızda oluşan değişiklikler, kendinizi yalnız ve korku içinde hissetmenize neden olabilir. İnsanlarla görüşür, yeni arkadaşlar edinirseniz, bu duygularınız zamanla azalır.”

“Kabullenme; Kaybı kabullenme, ondan mutluluk duymak demek değildir. Kaybedileni unutmak ya da önemsememek de değildir. Tam tersine, durumun gerçek olduğunu kabul ederek, onunla başa çıkmaya çalışırsınız.”

“Umut; Zamanla hatırlamanın daha az acı verdiği bir noktaya gelecek, geleceğe ve daha güzel günlere umutla bakmaya başlayacaksınız. Değiştiremeyeceğimiz gerçeklerle başa çıkmada kendinize zaman tanıyın.”



Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz