Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

27 Ocak 2011

DEĞİŞİM

Ocak 27, 2011
DEĞİŞİM

Hayatın iniş ve çıkışları vardır. Çoğumuz bu oyuna kapılır gideriz. İşler yolundayken kendimizi mutlu hissederiz, bozulunca üzülürüz. Yaşama bu tür bir yaklaşım güçsüz bir yaklaşım biçimidir. Dalgalarla sürüklenen dal parçası gibisin demektir. Akıntıya göre gidersin. Şu anda bir yönde gidiyorsun, bir sonraki anda başka bir yöne. Oysa yaşam oyununu iyi oynamanın yolu, tüm yargılardan olabildiğince kurtulmak ve hafiflemektir. Ve şöyle doğal bir duruşu gerektirir: “Başıma gelen her şey güzeldir. Kusurlu oluşumuz, yaptığımız yanlışlar ve onlardan aldığımız dersler yaşamımıza anlam katar..."
Başarılı olmak, daha çok şey yapmakla değil, daha çok şey olmakla ilgilidir. Aslında biz yaşamda istediğimiz yere varıyor değiliz, gerçekte olduğumuz şeyi gün yüzüne çıkarıyor ve onu madde dünyasına indiriyoruz.
Doğu Bilgeleri der ki; “Yaşamında sevmediğin, sinir olduğun ve sıkıntıya girdiğin şeylerin hepsi şu andaki sınıfında öğrenmen gereken dersleri içeren araçlardan başka bir şey değildir. Bu sınıfı geçmelisin ki bir sonrakine başlayabilesin.”
Özünde bütün insanlar iyidir. Saldırmak, suçlamak, yargılamak yerine koşulsuz sevgi ve anlayışa ulaşmayı hedef edindiğimizde, daha yüce ve aydınlanmış tepkiler vermek zorunda kalır, eskiden olduğu gibi davranmayı kendimize yakıştırmamaya başlarız. Yüreğinde gerçek sevgiyle karşılaşan hiçbir insan, yüreğinden uzak kalmaya dayanamaz. Işık girdiğinde, bütün gölgeler yok olur.

Biz davranışlarımızı değiştirdiğimizde, insanlar da davranışlarını değiştirmek zorunda kalırlar... Kendini değiştirmek, enerjini ziyan edip karşındakini değiştirmeye çalışmaktan çok daha iyi sonuç verir... Koşulsuz sevginin ilk temel şartı, karşı tarafı suçlamaktan vazgeçip, değişimi kendinden başlatmaktır ki, bu günümüz modern terapi yöntemlerinin de temelini oluşturur.
Olaylara ve yaşananlara bizim bakış açımızın değişmesi, olay veya kişinin değişmesinden çok daha önemlidir. Öfkeyle hareket eden ya da sevgisiz davranın bir insanın, bunun hemen öncesinde bir acı yaşadığını göz ardı etmemek, onunla empati kurmak, kendini onun yerine koymak anlamına gelir. Öfke sergileyen insanların bunu yapmalarının nedeni, incinmiş olmalarıdır. Koşulsuz sevgi incinmiş insanlara daha çok sevgi ve merhamet duymayı, şefkatimizi onlardan esirgememeyi gerektirmez mi?

“Birini bencil buluyorsan, senin içinde de biraz bencillik olmalı.”
Yaşam yolculuğu, zayıf noktalarımızı bulmak, onları iyileştirmek, sonunda da evrenle uyumlu, yasalarla bütünleşen biri haline ulaşmak yolculuğundan başka ne olabilir ki? “Amacın kalıcı huzur ve özgürlükse, seçebileceğin tek yol budur.”



ALINTI


26 Ocak 2011

SEVİLMEKTEN KORKMAYIN

Ocak 26, 2011
SEVİLMEKTEN KORKMAYIN


Bazen korkulan şey sevilmek değil, birisi tarafından sevilmenin getirecekleri ve götürecekleridir.
Sevmek kadar kolay değildir sevilmek!
Seven kişiye karşı sorumluluklar,yükümlülükler ekler insanın omzuna.
Hele de bu sevginin karşılığını veremeyecekse insan o zaman son derece doğaldır sevilmekten kaçması.
Sevmek nedir ki, ağlarsan kendi içinde ağlarsın, sevinirsen kendi içinde sevinirsin bireysel/platonik olarak da keyifle takılabilirsin.
Ama seviliyorsan işin rengi değişir, kafana göre davranamazsın (biraz olsun vicdan sahibiysen), yaptıklarının karşı tarafta yıkıcı etkiler oluşturabileceğinin bilincindesindir, parmak uçlarında yürümen gerekir kimi zaman.
Bu kadar külfeti de yüklenmek istemeyenler olabilir, hem hakkını veremeyeceğinden hem de karşısındakini üzmekten çekiniyorsa insan son derece doğaldır sevilmekten korkmak..

Sevmek kendine ait olabilir,ister seversin,ister sevmezsin.fakat sevilmek kendinle ilgili değildir.
Karşındaki insana beni sev veya sevme diyemezsin
Sevilmek karşındaki insanın senin için hissettikleridir
Bazen ne kadar kaçarsan kaç,ne kadar korkarsan kork,fayda etmez.

Sevilmişindir...

ALINTIDIR…




KURBAĞALAR…

Ocak 26, 2011
KURBAĞALAR…


Bir yaz günü bir kurbağa eşine dedi ki, “Korkarım o evde yaşayan insanlar gece türkülerimizden rahatsız oluyorlar.”

Ve eşi yanıtladı ve dedi, “Ya onlar gün boyu konuşmalarıyla suskunluğumuzu rahatsız etmiyorlar mı?”

Kurbağa dedi, “Geceleyin bazen çok fazla şarkı söylediğimizi unutmayalım.”

Ve eşi yanıtladı, “Onların da gündüzleri çok fazla konuşup bağrıştıklarını unutmayalım.”

Kurbağa dedi, “O lanet vaveylasıyla tüm mahalleyi ayağa kaldıran koca kurbağaya ne demeli?” Ve eşi yanıtladı, “Ya bu kıyılara gelip havayı gürültülü ve uyumsuz seslerle dolduran politikacı, rahip ve bilim adamına ne demeli?”

Ardından kurbağa dedi, “Pekala, biz insanlardan daha iyi olalım. Geceleyin susalım ve ay uyumumuzu, yıldızlar uyaklarımızı çağırsa da türkülerimizi yüreklerimizde gizleyelim. En azından bir-iki, hatta üç gece için suskun duralım.”

Ve eşi dedi, “Pekala, anlaştık. Cömert yüreğinin ne getireceğini birlikte göreceğiz.”

O gece kurbağalar suskundular; ve ertesi gece de, ve üçüncü gece de sustular.

Ve anlatması gariptir, göl kıyısındaki evde yaşayan konuşkan kadın üçüncü günün sabahı kahvaltıya indi ve kocasına bağırdı, “Şu üç gece gözlerime uyku girmedi. Kurbağaların gürültüsü kulağımdayken ne güzel uyuyordum. Ama herhalde bir şey oldu. Üç gecedir sesleri çıkmıyor ve ben uykusuzluktan neredeyse çıldıracağım!”

Kurbağa bunu duydu ve eşine dönüp göz kırptı, “Ve biz de kendi suskunluğumuzdan neredeyse çıldıracaktık, değil mi?”

Ve eşi yanıtladı, “Evet, gecenin tüm sessizliği sırtımızdaydı. Ve şimdi görebiliyorum ki, kendi boşluklarını gürültüyle doldurması gerekenlerin rahatı için türkülerimizi kesmenin hiç gereği yokmuş.”

Ve o gece, ay uyumlarını ve yıldızlar uyaklarını boşuna beklemedi.


Halil CİBRAN
(‘GEZGİN'den, Çeviren: Sibel Özbudun, e yayınları)







CÜMLE ...

Ocak 26, 2011
CÜMLE ...

Cümleyi nereye kuralım, sokaklar hayli eski,
yenisi fazla evlerin odalarından geçtim, cümle
kapıları bile yok! Balkonu kursak da önce
yükseğe çıkarsak cümleyi, temiz bir dize
çıkmaz ya kirli bir cümleden:Balkon, evlerin yeni
hayvanı güneşe çıkaralım onu, cümleyi de
sokağa salalım ki sıyrılsın bütün imalardan
cümlemize sayıklayan o hayvan! Güneşe,
yağmura çıkmayışımızın sebebi o da,bulutlu
oluşumuz cümlenin tabiatından, göğe erken mi
bakmışız gönlümüzde bir ima battı, bir ima
doğdu bundan: İki kelimeyi olsun kavuşturamadık
birbirine, toplasan toplasan bir kasaba bile
etmeyen bu sıkıntıda cümle nasıl kurulsun
şemsin kamere gölgesi sayılan şu ikindiye!
"Cemil cümle bir sofrada" diyemedik ki daha,
kim ki aşk çarpıştırır biz kırılırız diyemeden
daha cümlemiz evlerde kırıldı da kurtuldu dilden
hayvan, balkon kurtuldu imadan, şu kibirli evleri de
haydin aşka kuralım da biz çekelim cümle derdini

Aşk olsun sana Tanrım, aşka kur cümlemizi.


Haydar ERGÜLEN



 




....

Ocak 26, 2011
....
Sana baktığımda gözlerinden yüreğine akmak isterdim.. Seni senden alırcasına sahip olmak isterdim sana.. Mesela sana hayat veren olmak için kanında dolaşmak isterdim.. Bu kanı tüm vücuduna ulaştırmak için yüreğin olmak isterdim.. Yüreğini harekete geçirebilmek için ruhun olmak isterdim.. Ruhunu senden alıp ruhuma ekleyebilmek için senin bir ömürlük sevdan olmak isterdim..

GERATABA






 

RENKLER ÖLMÜYORDU

Ocak 26, 2011
RENKLER ÖLMÜYORDU


Minibüsler vardı orda..
...Deniz uzaktan görünüyordu..
Çocuk, ağır çantasını öbür eline aldı. Burnunun ucu ve yanakları kızarmıştı. Okul çıkışında her gün buradan geçerdi. Bu kalabalığı bu hızlı hızlı yürüyen ve hiçbirini tanımadığı insanları seviyordu.
Bir an kentin bomboş olduğunu düşündü. Evler, işyerleri, vapurlar, sokaklar bomboş… Bir ürperti duydu. Aklına annesi ve babası geldi hemen.
Gazeteler!.. Ne çok gazete vardı! Taze gazete kokusu… Birinci sınıf alfabe kokusu…
Hava soğuktu ama yaşamanın, şu anda, şu caddede yürüyor olmanın bir sıcaklığı vardı.
Elbise temizleyicisine uğrayacaktı. Ayrıca fırından ekmek alacaktı. Güzeldi bunlar.
Martılar da çok hızlıydılar.
Renk renk otomobiller.
Bir adam öksürüyordu. Bin yaşında bir öksürük.
“Andersen’in Masalları”, Tv’de “Uçan Kaz”, “Uzun Çoraplı Kız”…
“- Pippi o kadar ileri gitmemeliydi!.”, diye düşündü.
“- Bütün gücünü hemen göstermesi gerekir miydi? Olan bize oldu işte…"…
Romalı giysileri, deniz fenerleri…
Bir an bütün ders kitaplarının sokakta yürüdüğünü düşündü.
İşte şu adam cebinden para çıkarıyor, karşılığında büfeciden kâğıt mendil alıyor. “Sosyal Bilgiler”den çıkmış ikisi de… Konuşunca “Dilbilgisi” çıkıyor ortaya. Büfeci paranın gerisini adama veriyor: Bu da “Aritmetik”.
Bir kadın, kızın elinden tutmuş sürüklüyor. Böyle kadınlar da var.. Kız ise annesinden bir şey istemiş belli ki. “Masal” işte o istediği.
Otobüsler tıklım tıklım dolu. İçlerindeki her insan ayrı kişi; ayrı özlemleri var hepsinin… “Roman” olmuyor mu bu?
Peki, “Şiir” ne? Bütün bunların kendisinde uyandırdığı karışık ama güzel duygu mu yoksa?
Çocuk, ağırlaşmış çantasını tekrar öbür eline geçirdi. Hayır, o kadar da ağır değildi.
Bir şey artık ağır gelmiyorsa, ya da daha az geliyorsa, o nedir bilir misiniz?
“- Yaşama Sevincidir.”.
Çocuk adımlarını sıklaştırdı.
Bir köpek kuyruğunu sallıyordu. Bir pencerede yan yana çiçek saksıları vardı. Bir adam, çocuk arabasından bozularak yapılmış yürür tezgâhında ev gereçleri satıyordu.
“- Ne alırsan 100 liraya!..”.
Düşündü çocuk: “Ne kadar sevgin varsa, o kadar iyi yaşarsın.” gibi bir şey geldi aklına. Bir yerde mi okumuştu? Hay Allah! Nerede okumuştu bu cümleyi?
Hava soğuktu.
Ama “Renkler! Kolay Kolay Ölmüyordu.” ..


Cemal Süreya








SENİN KORKULARINI BENİM İNCELİĞİMİ

Ocak 26, 2011
SENİN KORKULARINI BENİM İNCELİĞİMİ
Ayrılık ne biliyor musun?
...Ne araya yolların girmesi,
ne kapanan kapılar,
ne yıldız kayması gecede,
ne ceplerde tren tarifesi,
ne de turna katarı gökte.


İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık!


İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini,
birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine.
Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken,
duvarlara dalıp dalıp gitmesi.
Türküsünü söylecek kimsesi kalmamak ayrılık.
Saçına rüzgâr, sesine ışık düşürememek kimsenin.
Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun.
Güneşin bir ceza gibi doğması dünyaya.
İki adımdan biri insanın, sevincin kundakçısı,
hüznün arması ayrılık.


O küçük ölüm!


Usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.


Ayrılık, o köpüklü öpüşlerin ardından gidip ağzını yıkadığında başlamıştı.
Ben bulutları gösterirken,
“bulmacanın beş harfli yemek sorusuna” yanıt aramanla halkalanmış,
“Aşkın şarabının ağzını açtım, yar yüzünden içti murt bende kaldı”
türküsü tenimde düğümlenirken, odadan çıkışınla yolunu tutmuş,
Dağlarda öldürülen çocukların fotoğraflarını bir kenara itip,
“bu eteğin üstüne bu bluz yakıştı mı? ”
diye sorduğunda varacağı yere varmıştı çoktan.


Şimdi anlıyor musun gidişinin neden ayrılık olmadığını,
bir yaprağın düşmesi kadar ancak, acısı ve ağırlığı olduğunu.
Bir toplama işleminin sonucunu yazmak gibi bir değer taşıdığını.
Boşluğa bir boşluk katmadığını, kar yağdırmadığını yaz ortasında....


Ne mi yapacağım bundan sonra?


Ayak izlerimi silmek için sana gelen bütün yolları tersinden yürüyeceğim önce.
Şiir yazmayacağım bir süre,
Fotoğraflarını güneşe koyacağım, bir an önce sararsınlar diye.
Hediyelik eşya satan dükkanların önünden geçmeyeceğim.
Senin için biriktirdiğim yağmur suyunu, bir gül ağacının dibine dökeceğim.
Falcı kadınlara inanmayacağım artık.
Trafik polislerine adres sormayacağım,
Geleceğe ışık düşüren bir gülüşle gülmeyeceğim kimseye....


Ne yapacağımı sanıyorsun ki?


Tenin tenime bu kadar sinmişken,
ömrüm azala azala önümden akarken,
gittiğin gerçek bu kadar herkese benzerken..
Senin korkularını, benim inceliğimi doldurup yüreğime,
bıraktığın boşluğu yonta yonta binlerce heykelini yapacağım.


Şükrü ERBAŞ






" AŞK BENCİLDİR "

Ocak 26, 2011
" AŞK BENCİLDİR "
‘Seni seviyorum’ diyebilmek için; ilk önce ‘ BEN ’ demeyi bilmek gerekir
Aşk kendini bir başkası için feda etmek anlamına gelmez.
Aşk kendi ihtiyaç ve değerlerinizin en kapsamlı şekilde dışa vurulmasıdır.

Romantik aşk bir insanın en büyük ödülüdür. Romantik aşkı tam manasıyla yaşamaya muktedir olabilecek tek insan; bütün ihtirası işi olan bir insandır. Çünkü AŞK bir erkeğin veya bir kadının karakterinde sahip olduğu en köklü değerlerden dolayı kendisine karşı duyduğu saygının bir ifadesidir. İnsan bu değerleri paylaştığı kişiye aşık olur. Eğer insanın açıkca tanımlanmış değerleri ve ahlaki bir karakteri yoksa başkasını da takdir edemez. İşte bu açıdan:" ‘Seni seviyorum’ diyebilmek için ilk önce ‘BEN’ demeyi bilmek gerekir" Kişinin kendi mutluluğu en yüksek amacıdır ve fedakarlık gayri ahlakidir. Bu ilke başka herhangi bir konuda olduğundan fazla aşkta geçerlidir. Eğer aşıksanız, bu aşık olduğunuz kişinin siz ve hayatınız açısından büyük kişisel ve BENCİL bir öneme sahip olduğu anlamına gelir.

Eğer kişiliğiniz yoksa, birine aşık olmanız o kişiyle beraber olmaktan ve onun varlığından hiç bir kişisel keyif ve mutluluk almadığınız;olsa olsa onun size olan ihtiyacına acıyarak, kendinizi onun isteklerine feda ettiğiniz anlamına gelebilir. Hiç kimsenin böyle bir durumdan dolayı gurununun okşanmayacağını veya böyle bir anlayışı kabul etmeyeceğini belirtmeme gerek yok.


Seks:Aklı olmayan bir vucudu feth etmek değildir!


Seks çok ciddi bir ilişki sonucu ortaya çıkmalıdır.
Çünkü seks:İnsanın kendine olan saygısının ve kendine biçtiği değerin ifadesidir.
Bir erkek kendi değerlerini ve varoluş görüşünü yozlaştırırsa, aşkın zevk değil, kendini reddetme olduğunu savunmaya başlarsa, iyilik ve sevap denilen şeyin gurur değil, acıma, acı, zaaf ve fedakarlık olduğunu söyler, en soylu sevginin beğenmekle değil, sadakayla başladığını, değerlere cevap olarak değil, kusurlara cevap olarak doğduğunu söylerse, kendini ikiye bölmüş sayılır.

Seçici ve ayrımcı olan bir seks hayatının düşkünlük olmadığını söyleyebilirim. Düşkünlük hafif ve üstünkörü ele alınan bir eylemi niteler. Ben seksin insan hayatının en önemli unsurlarından biri olduğunu ve hiç bir zaman hafif ve üstünkörü bir tavırla ele alınmaması gerektiğini savunuyorum. Cinsel ilişki insanoğlunun sahip olduğu en yüksek değerlere dayanarak yapıldığı zaman uygundur. Seks karşı tarafın sahip olduğu değerlere verilen bir karşılıktan başka bir şey olmamalıdır. Bu yüzden önüne gelenle girilen ilişkileri ahlaksız olarak nitelendiriyorum. Seksin kendisi kötü olduğu için değil, tersine seks çok iyi ve önemli olduğu için. Seks çok ciddi bir ilişki sonucu ortaya çıkmalıdır. Bu ilişkinin bir evliliğe dönüşüp dönüşemeyeceği duruma ve konu olan iki insanın hayatlarının seyrine bağlıdır.

Evliliği, iki taraf da hayatlarının sonuna kadar beraber olmayı isteyebilecekleri insanı buldukları zaman –ki hiç kimse bundan otomatik olarak emin olamaz- çok önemli bir kurum olarak kabul ediyorum.

Taraflar nihai tercihlerine ulaştıklarından emin olurlarsa evlilik elbette arzu edilen bir durumdur. Fakat bu, tarif edilen mutlak kesinlikten daha azı üzerine kurulan herhangi bir ilişkinin uygunsuz olduğu anlamına gelmemelidir. Bir ilişki veya evlilik kararı ile ilgili sorunun sadece konuyla ilgili tarafların durumlarına ve bilgilerine bağlı olduğunu ve kararın onlara bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Çiftler karşılıklı olarak ilişkilerini ciddiye alıyorlarsa ve ilişkileri ahlaki değerler üzerine kuruluysa her iki durum da ahlakidir.. Seks insanın kendine olan saygısının ve kendine biçtiği değerin ifadesidir. Fakat kendini değerli bulmayan bir erkek bu ilişkiyi tersine çevirmeyeı çalışır. Kendine olan saygısını cinsel fetihlerinin ona kazandırmasını bekler; ki bu imkansızdır. Kendi değerini onu değerli bulan kadınların sayısından anlayamaz. Buna rağmen bu umutsuz uğraşıda ısrar eder. Öncelikle, insanoğlunun güdüleri yoktur. Fiziksel olarak seks sadece bir kapasitedir. Fakat insanın bu kapasiteyi nasıl kullanacağı ve kimi çekici bulacağı kendi ahlaki değer standartlarıyla ilgili bir şeydir. Tercihlerini kontrol eden, bilinçli veya bilinçsiz olarak sahip olduğu önkabullerine bağlıdır. Bu şekilde kişisel felsefesi cinsel hayatını yönlendirir. Kişi belirli bir tip fiziksel mekanizmaya ve ihtiyaçlara sahiptir. Fakat bunları nasıl, hangi yoldan tatmin edeceğinin bilgisine sahip değildir. Mesela insanın yiyeceğe ihtiyacı vardır. Açlık hissi duyar. Fakat önce bu hissi açlık olarak tanımlayıp sonra yiyeceğe ihtiyacı olduğunu ve nasıl yiyecek elde edebileceğini öğrenene kadar aç kalacaktır. İnsan dünyaya belirli fiziksel ve psikolojik ihtiyaçlarla gelir. Fakat aklını kullanmadan bunları ne keşfedebilir ne de tatmin edebilir. İnsan rasyonel bir varlık olarak kendisi için neyin doğru neyin yanlış olduğunu keşfetmek zorundadır. Sözde dürtüleri ona ne yapması gerektiğini söylemeyecektir.

Kendinden tiksinen insan, özsaygısını cinsel serüvenlerden kazanmaya çalışır.
Aklın yerine, akıl ürünlerini çalıp onları koymak isteyen adamlar...Kendinden tiksinen adam da, özsaygısını cinsel serüvenlerden kazanmaya çalışır. Buda yapılamaz, çünkü seks bir neden değildir, insanın kendi değerleriyle ilgili kanaatinin bir etkisi ve ifadesidir. Aslında ikisi de aynı konu...
Paranın maddesel kaynaklardan geldiğini, zihinsel bir kökü ve anlamı olmadığını düşünen insanlar...
Aynı zamanda ve yine aynı nedenle, seksin de fiziksel bir kapasite olduğunu, zihinle, seçenekle ve değer sistemleriyle ilgili olmadığını düşünürler. Bedeninizin bir arzu yarattığına ve seçimi sizin yerinize yaptığına inanırlar. Demir cevheri kendiliğinden tren rayı haline geliyormuş gibi, aşkın gözü kördür, derler. Seks mantığa bağışıktır ve tüm filozoflarla alay eder, derler. Oysa aslında bir erkeğin cinsel seçimi, kendi temel inançlarının sonucu ve toplamıdır. Bana bir erkeğin neyi çekici bulduğunu söyleyin, bende size o adamın tüm hayat felsefesini söyleyeyim. Bana onun hangi kadınla yattığını gösterin, size o kişinin kendini nasıl değerlendirdiğini bir bir sayayım. Ona kendi benliğini silmenin bir sevap olduğuna dair ne saçmalıklar öğretilmiş olursa olsun, seks tüm eylemler içinde en derin bencillik içerendir. O eylemi ancak ve yalnızca kendi zevki için yapacaktır. Bunu kendini silerek, bir iyilik, bir ilham, bir ihsan olarak yapmayı düşünebiliyor musunuz? Kendini alçaltarak yapılmaz, ancak kendi zevkiyle, arzulandığını ve arzulanmaya layık olduğunu bilerek yapılabilir. Ruhu çırılçıplaktır o anda. Tıpkı vücudu gibi. Kendi gerçek egosunu, değer standardı olarak kabul etmektedir. Ona çekici gelecek kadın, kendi en derin vizyonunu yansıtan kadın olacaktır. O kadının teslim olması, ona bir özsaygı duygusu yaşatacaktır ya da böyle olduğuna inanacaktır.
Kendi değerinden emin olan ve bundan gurur duyan adam, bulabildiği en yüksek kadın tipini isteyecektir.
Beğeneceği kadın güçlü olacak, fethetmesi zor bir kadın olacaktır, çünkü ancak bir roman kahramanını fethettiği zaman bunu bir başarı sayabilecektir, beyinsiz bir sürtüğü fethetmeyi başarı saymayacaktır. Onun aradığı, kendi değerini bulmak değil, kendi değerini ifade etmektir. Zihnin standartlarıyla bedeninin arzuları arasında hiçbir çelişki yoktur. Ama kendi değersizliğine inanan adam da en nefret ettiği kadın tipini cazip bulur, çünkü o kadın onun gizli benliğinin yansımasıdır. Kendisinin sahtekar olduğu yolundaki objektif gerçekten o kadın sayesinde kurtulur. Kadın ona bir aylığına bir değerlilik hayali kazandırır, o da kendi benliğini lanetleyen ahlak sisteminden bir süre kurtulmuş olur. Çoğu erkeğin kendi hayatını nasıl çirkin biçimde mahvettiğine bakın. Manevi felsefemiz dedikleri çelişkiler karmaşasına bakın. Biri diğerini getiriyor..

Aşk bizim en yüce değerlerimize cevaptır...Başka bir şey de olamaz.

Bir erkek kendi değerlerini ve varoluş görüşünü yozlaştırırsa, aşkın zevk değil, kendini reddetme olduğunu savunmaya başlarsa, iyilik ve sevap denilen şeyin gurur değil, acıma, acı, zaaf ve fedakarlık olduğunu söyler, en soylu sevginin beğenmekle değil, sadakayla başladığını, değerlere cevap olarak değil, kusurlara cevap olarak doğduğunu söylerse, kendini ikiye bölmüş sayılır.

Bedenine söz dinletemez. Seviyorum dediği kadının karşısında iktidarsızlığa düşer, bulabildiği en bayağı orospuya doğru kayar. Bedeni her zaman en derindeki inançlarının nihai mantığını izleyecektir. Kusurların sevap olduğuna inanırsa, varoluşu kötü diye damgalamış sayılır, kendisinin ancak yozlaşmışlıklardan zevk almaya layık olduğuna inanır. Sevabı acıyla bağlamıştır, zevkin ancak günahlarda bulunabileceğini sanır. Bu sefer, bedeninizin kötü arzuları olduğunu, zihninin bunları etkileyemediğini, seksin bir günah olduğunu, gerçek aşkın katıksız bir ruhsal duygu olduğunu haykırmaya başlar. Ondan sonra da, aşk neden bana yalnızca can sıkıntısı getiriyor, seks de yalnızca utanç getiriyor diye merak eder. Para ve seks, ikisinin aynı şey olduğunu anlıyorsunuz değil mi?

" Kavrayamadığı varoluşta; kendisini çaresiz bir yaratık " olarak gören bir insan: Önce kendisinden tiksinmeye mahkum olur.
Hayatını, maddeyi zihninin ihtiyacına göre biçimlendirmeye adamış bir adam ise, fiziksel eylemde ifade bulmamış bir fikrin değersiz bir sahtelik olduğunu, platonik aşkın da aynen öyle olduğunu bilir. Bir fikrin güdümünde olmayan fiziksel eylem nasıl sersemlerin kendini kandırma biçimiyse, kişinin değerler sisteminden kopuk bir seks de öyledir. İkisi de aynı konu... Aşkın saflığını arzudan koparan insan, aşksız arzunun ahlaksızlığına da inebilen insandır. Ama çevrenize bakınca, çoğu insanların ikiye bölünmüş yaratıklar olduğunu, bir o yana, bir bu yana savrulup durduğunu görürsünüz. Bir yarı, paradan, fabrikalardan, gökdelenlerden, kendi bedeninden nefret eden adamdır. Hayatın anlamı ve iyi bir insan olmanın gereği olarak, akıl almaz konularla ilgili tanımlanmayan duyguları ön plana çıkarır. Umutsuzca çığlıklar atar, çünkü saygı duyduğu kadına karşı hiçbir şey hissetmemekte, çirkefler içindeki yosmaya karşı konmaz bir ihtiras duymaktadır. İnsanların idealist dediği biridir o. Öbür yarı ise herkesin pratik insan dediği kişidir. İlkelerden, soyutluklardan, sanattan, felsefeden, hatta kendi aklından tiksinen adamdır. Maddesel objeler elde etmeyi, kendi varlığının en önemli amacı sayar. Bunların nedenini ya da kaynağını düşünme gereğine gülüp geçer. Bunların kendisine zevk vermesini bekler. Daha çoğunu elde ettikçe neden daha az zevk almaya başladığını görünce şaşar. İşte vaktini kadınları kovalamaya harcayan adam, o adamdır. Kendine yönelttiği üç kandırmacaya bir bakalım: Bir kere, özsaygı ihtiyacını kabullenmez, çünkü ahlaki değerler gibi kavramları küçümser. Ama beri yandan, kendini bir et parçası saymaktan ötürü, kendine büyük bir tiksintiyle bakmaktadır. Seksin kişisel değerlere bir saygının fiziksel ifadesi olduğunu kabullenmese de, aslında bilmektedir. Bu nedenle, öyleymiş gibi davranarak, sebep sayılması gereken şeye ulaşma çabasına girer. Kendine saygıyı, ona teslim olan kadınlardan kazanmaya çalışır, ama seçtiği kadınların karakteri de, yargısı da, değer standardı da olmayan kimseler oluşunu görmezden gelir. Kendine yalnızca fiziksel zevk peşinde olduğunu söyler, oysa bu kadınlardan bir haftada, bazen bir gecede bıkar. Profesyonel fahişelerden tiksinir, temiz bakireleri baştan çıkardığına dair hayaller kurar. Bu onun hep aradığı, ama hiç bulamadığı başarıdır:


Oysa: Aklı olmayan bir vücudu fethetmekte ne şeref var ki?


AYN RAND








25 Ocak 2011

VE DER Kİ KALBİM…

Ocak 25, 2011 0
VE DER Kİ KALBİM…


Özledim dersem bir anlamı var mı senin için,
Karşılık verebilir misin hislerime.
Anlatamadığım duyguların esiri olduğumu söylersem,
Ben de diyebilir misin kendine..
Aşk sarhoşluğu değil inan bende ki,
Bu saatten sonra dünkü çocuklar gibi,
Flört edecek yaşta da değilim hani,
Ama tarifini yapamadığım duygular içindeyim inan ki…

Sana baktığımda kendimi gördüğümü söylersem,
Gözlerin de bana ait dersem;
Bir ellerin kaldı tutmadığım, tutamadığım,
Onları da verir misin istersem…

Sana yazılmış sözlerim var;
Yüreğimden coşan kelimeler hiçbir yere sığdıramadığım.
Zamana yenik düşmeyen hayallerim var;
Seninle birlikte yaşadığım..

Ve der ki kalbim,
Ümitsiz olma, sabretmeyi öğren, vazgeçme sakın.
Sevmeye devam et gönlünce…
Eğer ki geçmezsen bu sevdadan yana,
İnan ki gün gelir bulur seni hiç beklemediğin bir anda..
Ve hiç beklemediğin anda düşersen sevdiğinin gönlüne,
Unutma !
Sana gelmesi yakındır O’nun da…


Mehpare ÖĞÜT
 2011



24 Ocak 2011

YAŞIYORUM !...

Ocak 24, 2011
YAŞIYORUM !...


Yaşıyorsam ve nefes alabiliyorsam
Hala ümidim varsa mutlu olmaya dair,
Beklediğim bir şeyler var demektir…
Kalbimde hala bir umut varsa;
Sevmekten vazgeçmediğimdendir…
Unutmak eskisi kadar zorlamıyorsa;
Kapanan yaralarım var demektir.
Ve tüm bunlara rağmen şükredebiliyorsam;
Yaşıyorum demektir…


Mehpare ÖĞÜT
 2011