Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

06 Şubat 2011

VE YOLDA BİR MESAJ…

Şubat 06, 2011
VE YOLDA BİR MESAJ…




Bir gün geleceğim ve bir mesaj getireceğim,
Nur dökeceğim damarlara.
Ve “Ey sepetleri rüya dolu olan sizler!
Elma getirdim; güneşin kızıl elmasını.” diye haykıracağım.


...Geleceğim; bir yasemin çiçeği vereceğim dilenciye.
Cüzamlı güzel kadına bir küpe daha armağan edeceğim.
“Ne seyredilesi bir bahçe!” diyeceğim görmeyen insana.
Seyyar satıcı olacağım; sokakları dolaşacağım;
“Şebnem var, şebnem, şebnem!” diye bağıracağım.
“Gerçekten de karanlık bir gece!” diyecek, yoldan geçen biri.
Bir Samanyolu bağışlayacağım ona.
Ayaksız bir kızcağız var köprüde;
Büyükayı'yı asacağım onun boynuna.
Ne kadar küfür varsa, toplayacağım dudaklardan.
Ne kadar duvar varsa, yıkacağım temelinden.
“Yükü tebessüm olan bir kervan geldi.” diyeceğim haydutlara.
Bulutları parçalayacağım.
Düğümleyeceğim gözleri güneşle, gönülleri aşkla, gölgeleri suyla, dalları rüzgârla.
Ve cırcır böceklerinin sesiyle bağlayacağım çocuğun düşünü.
Uçurtmalar salacağım havaya.
Sulayacağım saksıları.


Geleceğim, okşayışın yeşil otunu dökeceğim; atların, ineklerin önüne.
Şebnem kovasını getireceğim, susuz kısrağa.
Ve kovacağım yoldaki yaşlı eşeğin üstünden sinekleri.


Geleceğim, her duvarın üzerine bir karanfil dikeceğim;
Her pencerenin dibinde bir şiir okuyacağım.
Bir çam vereceğim her kargaya.
“Ne kadar da muhteşemdir kurbağa!” diyeceğim yılana.
Barıştıracağım,
Tanıştıracağım,
Yürüyeceğim,
Nur içeceğim,
Seveceğim.




Sohrab Sepehri




KADINLARIN EMPATİK BECERİLERİ NİÇİN GELİŞMİŞ ?

Şubat 06, 2011
KADINLARIN EMPATİK BECERİLERİ NİÇİN GELİŞMİŞ ?

İletişimde mimiklere dikkat etmek, bazı canlı türlerinde, özellikle insanlarda ilginç özellikler ortaya çıkarıyor. Örneğin, yapılan araştırmalar genelde kadınlarda empatik becerisinin erkeklere oranla daha yüksek olduğunu gösteriyor. Kadınların empatik becerilerinin erkeklerin empatik becerisinden daha yüksek olması, "...kadın duyarlılığı" kavramıyla açıklanabilir. İyi de kadınlar niçin daha duyarlı? Niçin erkeklere oranla daha iyi empati kurabiliyorlar? Kadınların erkeklere oranla daha iyi empati kurmalarının çeşitli nedenleri bulunabilir. Bir görüşe göre bu nedenlerden bir tanesi şu: Bazı canlı gruplarında statüsü düşük olanlar saldırganlığa uğramamak için yüksek statülülerin, örneğin liderin davranışlarını sürekli gözlerler. Benzer şekilde insanlarda da nice toplumda aile ortamlarında erkeğin statüsü kadınınkinden üstün olmuştur. Kadın, erkeğin gözüne bakmak, onun sinirli olup olmadığını anlayıp kendini ona göre ayarlamak zorundadır. Aksi halde, sözel ya da fiziksel saldırıya uğrayabilir. Erkeğin şu andaki davranışlarına bakıp az sonraki davranışlarını tahmin etmek zorunda olan kadın, giderek onun yüz ifadelerine, vücut diline daha duyarlı olmuştur. Bu durum da kadının empatik becerisinin gelişmesine yol açmıştır.

Çevremizde vardı, maalesef hâlâ var: Erkek akşam eve geldiğinde karısı kaygılı bir şekilde onun yüzüne bakar. Kocasının sinirli olup olmadığını, diğer bir ifadeyle eşref saatinin yerinde olup olmadığını anlamaya çalışır. Eğer evin beyi sinirliyse hemen çocuklarını uyarır, "Babanız sinirli, aman ortalarda dolaşmayın" dermiş. Küçük şeylerin toplamı, doğada olsun, toplumda olsun daima büyük yekûnlar doğuruyor galiba. Yüzyıllar boyunca, on binlerce kadın, gökyüzünde karabulut gözleyen çiftçiler gibi, kocalarının yüzünde bir kararma, bir öfke belirtisi gözleye gözleye, duyarlı hale gelmiş, empatik becerilerini geliştirmiş olabilirler.

Erkeklerin büyük çoğunluğunda, "ya karım kızarsa" korkusu bulunmadığı için böylesine bir duyarlılık gelişmemiş olabilir. Kadınların empatik becerilerinin gelişmişliğinde, bir biyolojik temel, bir genetik yatkınlık da bulunabilir. Ama kadın--erkek ilişkilerinden kaynaklanan öğrenme, anneleri ve çevredeki diğer kadınları örnek alma da etkili olmuş olabilir.


Üstün DÖKMEN
KÜÇÜK ŞEYLER



RUHUMUZLA BULUŞMAK...

Şubat 06, 2011
RUHUMUZLA BULUŞMAK...

Meksika’da İnka tapınaklarına çıkmak isteyen Avrupalı bir grup arkeolog, birkaç yerli rehberle yola koyuluyor. Dağın tepesindeki tapınaklara giden uzun yolu, kısa bir sürede yarılıyorlar. Aynı hızla tempoyla biraz daha yol aldıktan sonra, yerliler kendi aralarında konuşup birden yere oturuyor ve böylece beklemeye başlıyorlar. Tabii Avrupalı arkeologlar buna bir anlam veremiyorlar.

Saatler sonra, yerliler kendi aralarında konuşup tekrar yola koyuluyor ve sonunda tepenin üstündeki görkemli İnka tapınaklarına geliyorlar.

Arkeologlardan biri, yaşlı rehbere soruyor; “hiç anlayamadım, niye yolun ortasına oturup saatlerce yok yere bekledik? “

Yaşlı rehberin cevabı o kadar güzel ki; “çok kısa sürede çok hızlı yol aldık, ruhlarımız bizden çok uzakta kaldı. Oturup ruhlarımızın bize yetismesini bekledik...”

Niye içimiz de hep bir eksiklik duygusuyla yaşadığımızı, niye mutlu olmayı beceremediğimizi, niye kendimiz olmayı başaramadığımızı ve “niye” ile başlayan daha bir dolu sorunun cevabını açıkça veriyor İnkalar’ın yaşlı torunu.

Çünkü bu aptal hayat içinde o kadar hızla yol alıyoruz ki, ruhumuz çok arkada kaldı, hatta onu nerelerde unuttuğumuzu bile hatırlayamıyoruz. Çocuğunu kaybeden annelerin çılgınlığında bir sağa bir sola saldırıyoruz hepimiz, ama bir farkla, biz neyi aradığımızı bile bilmiyoruz... Herkes bir arayış içinde, ama hiç kimse ne aradığını bilmiyor. Sanıyoruz ki cok paramız, sürekli yükselen bir kariyerimiz, bahçeli bir evimiz, spor bir arabamız olunca biz de çok mutlu olacağız.

Hadi maddeciliği bir kenara bırakalım; niye herkes aşktan şikayetçi? Çevremiz de kaç kişinin aşk hayatı iyi gidiyor? Eminim parmakla sayılacak kadar azdır. Ve eminim hic kimse yanlışın nerede olduğunu da bulamıyordur. Ben ten uyuşması kadar ruh uyuşmasının önemine inanırım. Hatta insanların eş ruhlarının olduğuna bile inanırım. Ama ruhları olmayan bedenler birbirleriyle ne kadar uyuşabilir ki?

Evet, önce göz görür fakat ancak ruh sever. Ayrıca ruhumuz olmadan eş ruhumuzu bulmak gibi bir şansımız olmadığına da eminim... İşte bu yüzden icimiz de sürekli bir eksiklik duygusuyla yaşıyoruz hepimiz. İşte bu yüzden sürekli duvarlara çarpıp,çarpıp kendimizi kanatıyoruz ve işte bu yüzden mutluluğu bir türlü yakalayamıyoruz... Gerçekte hIz çağında yaşıyoruz. Her şey o kadar hızlı geçiyor ki, ne işe , ne arkadaşlarımıza, ne ailemize, ne çocuğumuza, ne kendimize yeterince vaktimiz kalmıyor. Akrep ve yelkovanla yarış halindeyiz. Bu yüzden bütün ilişkiler yarım yamalak, bütün sevgiler bölük pörçük. Sevmeye bile vaktimiz yok bizim. Oysa teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanıyoruz. Ne çamaşır yıkıyoruz ne de bulaşık, çayımızı kahvemizi makineler yapıyor. İşlerimizi bir telefon, bir faksla hallediyoruz. Uçaklar bizi iki saat içinde dünyanın bir ucuna taşıyor. Hatta artık gitmeye bile gerek yok, internetle dünya elimizin altında. Ama yine de vaktimiz yok işte!

Bence doğanın kara bir laneti bu. Biz ondan uzaklaştıkça, o da bizden bütün zamanları çalıyor. Milan Kundera “yavaşlık” adlı kitabında; ”yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur” diyor.

Telefon hızlılık mesela, konusulanları, söylenenleri unutturur. Mektupsa yavaşlık, hep vardır ve hep hatırlatır. Ben kendi adıma her zaman yavaşlıktan yanayım. Mesela uçaklardan hiç hoşlanmam, yeni bir şehre, yeni bir iklime hazırlanmaya, hatta hayal kurmaya bile vakit bırakmıyor bana ”Küt” diye başka bir hayatın içine giriveriyorum. Ve en kötüsü de dönüşler, daha ayrılığın hüznünü bile yaşamadan İstanbul’da olmak sahiden de cok tatsız. Tabii ki ruhumun beni terk edip oralarda kalması da cok normal. Oysa trenler karanlık geceyi yırtan keskin düdüğü, uykuda olanlara yolculuk düşleri gösteren kara trenler... Dağları bölen, nehirlerle yarışan, köprülerden geçen, agaçları selamlayan, cocuklara el sallayan, güne bakanlara göz süzen, geçmişin hüznünü, geleceğin umudunu yaşatan, yolcularına yepyeni dostluklar hazırlayan kara trenler var bir de.

Uçak değil, tren olmak istiyorum. Böylece ruhum benden hiç ayrılmaz. Evet freni patlamış kamyon gibi yaşamanın hiç anlamı yok. Ayağımızı gazdan yavaş yavaş çekelim ve biraz mola verip ruhumuzun da bize yetişmesini bekleyelim artık. Aceleye ne gerek var?
Hayat yalnız biz izin verdiğimiz gibi geçer. İyi ya da kötü hızlı ya da yavaş...
Her şey bizim elimizde, sevgi de, aşk da, basarı da. Ama ancak kendi ruhumuzla buluştuğumuzda...


Can DÜNDAR





03 Şubat 2011

SANA NAZAR DEĞMESİN İKİ GÖZÜM...

Şubat 03, 2011
SANA NAZAR DEĞMESİN İKİ GÖZÜM...

♥♥♥♥♥♥♥♥
Sana nazar değmesin iki gözüm,
İki gözün ağlamasın sakın.
Varsa gelecek başına bir dert ,
Önce beni görsün…
Sen sakın üzülme, sıkılma oralarda.
Ben bir başıma yaşayıp gidiyorum nasıl olsa.
Zorlama kendini, sakın yorma;
Velhasıl hep aynı dileklerde bulunuyorum ama;
Kendine iyi bak oralarda…

Çalarsa bir şarkı düşün ve getir beni hatırına,
Adımı an, an ki çınlasın benim de kulaklarım burada.
O zaman derim ki yine beni anıyor adım geçmiş olacak laf arasında,
Madem ki bu kadar anıyorsun bari bir de selam yolla…

Hava soğuk mağlum kış’tayız;
Üşütüp de hasta etme kendini.
Sen şimdi oralarda bir başına, yalnızsın ya;
Yataklara düşüp de kalma bir başına.
Dikkat et kendine sıkı sıkı giyinmeyi de unutma…

Unutma,
Unutma ki ne kadar yol olsa da aramızda.
Seni düşünen biri var bu dünyada.
Belki senin hiç haberin olmayacak ama,
Ben günün yirmi dört saatini adamışım sana.
Sen sakın kafana takıp da bunları düşüncelere dalma.
Ben ikimizin yerinede düşünüyorum nasıl olsa.

Sana nazar değmesin iki gözüm.
İki gözün ağlamasın sakın.
Varsa gelecek başına bir dert;
Önce beni görsün…


Mehpare ÖĞÜT
2011


CAN YOLDAŞI

Şubat 03, 2011
CAN YOLDAŞI


Can yoldaşın olmazsa olmasın
Yalnızım diye hayıflanmayasın,
Eğilmiş üstüne gökyüzü masmavi
Bir anne şefkatine musavi.
Üç adım ötede deniz
Dosttur, ne öfkesi ne durgunluğu sebepsiz.
Bir derdin varsa açabilirsin ağaçlara
Ağac yaprak verir, sır vermez rüzgara
Ve kış yaz,
Dalda kuş eksik olmaz
Dağ başında duman
Yalnızlık nedir göreceksin
olduğun zaman.


Cahit Sıtkı TARANCI

 

SEN, BEN BİR DE...O

Şubat 03, 2011
SEN, BEN BİR DE...O


Ağlardık. Göz yaşlarımızı dışarı taşırmazdık. Sessizce içimize akardı. Yabancılığımız belki bundandı... Birikmiş tuzlu suların en dibinde ruhlarımızı yıkardık. Ve kendimizden en kolay göz yaşlarımızın üzerinden kaçardık. Sessiz hıçkırıklara yelken basardık. Yanaklarına süzülen yaşları titrek mum alevleri aydınlatırdı. Gecenin sessizliğinde genç bir adamın çığlığı yankılanırdı. O ne yapardı, ne zaman bağırırdı , ne zaman ağlardı bilmezdik.
Bilinmezlere gebe geceleri Onsuz geçirdik...

Sonra susardık. Zaten çok fazla konuşmazdık. Konuştuğumuzda neden sustuğumuzu suçluların telaşıyla birbirimize sorardık. Susuldu mu, dolu dolu susulurdu. Kimi anlar sessizliklerimizde yatıya kalırdık. O anlarda sen O’nun üzerini örterdin , ben sana sarılırdım, O tavandaki yıldızları sayardı. Gecenin içine doğru kaybolurdun , kaybolurdum, kaybolurdu... Kara bir delik bizi sonsuzluklara atar, bir çocuk ruhu kapkara bir kuyuya atlar, bir parantez karanlıklara kanat açardı.

O karanlıklar hiç aydınlanmadı.

Ve kaçardık. Kendimize yakalanmazdık. Yakalamak için çaba da harcamazdık. Yalnızlığımızı yalnızca kendimizle paylaşırdık. İşte o anlarda, dünya üç yalnızın etrafında dönerdi. Ve üç yalnız bedeni bir tek bulutlu geceler severdi. Birbirimizi ilk gördüğümüz anda, daha önce rastladığımızı ve daha sonra karşılaşacağımızı anlamıştık. Kim bilir, belki ilk kez bunu anladığımız anda yanılmıştık. Sen de bilirsin ya, insan bazen bir su birikintisinin üzerine düşen yansımaları gerçeğinden ayıramıyor. Ayırmamak işine geliyor, diyelim. Kendi silüetini karanlık bir suyun üzerinde hiç yapamayacağı gibi narin narin salınırken görmek, insana garip bir haz veriyor. Oysa yabancı ruhların üzerimize düşen gölgeleri her zaman da mutluluk getirmiyor. Ve bir “iz”den geriye hiç bir zaman, hiçbir “iz” kalmıyor. Ne dersin sen, ben ya da o, hangimiz birbirimizin üzerinde bir iz bırakmayı başardık ? Hangimiz, ileride çocuklarımıza anlatılmaya değecek anlar, anılar bıraktık?
Hayatın, kaçak ruhları yakaladığı bir kahve molasında, soğuk bir kış akşamında, “kırgınlıklardan” başka konuşacak ne kaldı ? Sonuçta Sen kaçtın, ben kaçtım, o kaçtı...

En iyi yapabildiğimiz birbirimizden kaçmaktı.
Başardık.
Hep kızgındık. Kırgınlıklarımızı özenle saklardık. Şeffaf örtülerin ardından gözlerimize bakamazdık. Hayat işte böyle ertelenirdi. Oysa çözülür sanılan düğümlerin üzerine hep yenileri eklendi. Ben seni bir kol saati gibi kolumda taşıdım, sen yelkovanı kovalayan akrebe takıldın, o ikimize de aldırmadı. Bir de ikimize inat bizim yapamadıklarımızı yaptı.

Hayatı bir kol saatinin dışında yaşamayı başardı.

Anlatamazdık, anlatamadık da... Anlatılamayan uzaklıklardık. Bir şişenin içinde denize bırakılmış yardım mesajlarıydık. Dalgaların arasında kendimize bir yol aradık. Muhteşem fırtınaları , aydınlık yağmurları ve bir okyanusta batan güneşin ardından yaşanan o muhteşem anları kimseyle paylaşamadık. Oysa umudu hep içimizde yaşattık. Her görünen kayalık , ulaşılamaz büyük kıtalardı. Halimize köpek balıkları gülümser , yunuslar ağlardı. Biz açıkçası büyük kıtalar aramanın büyüsüne aldandık. Ardını görmediğimiz kıyıları ararken şişenin içinde yazılı mesaja bakamadık. Peki şimdi bak bakalım sonunda ne yaptık?

Bir kıyıya ulaşamadın , ulaşamadım , o da ulaşamadı...

Taşıdığımız mesajlar ve biz.. Her birimiz... kendi şişesinde mahsur kaldı.
Hayvanlardık. Bilmem bu yüzden mi insanlardan uzak kaldık . Dostluğu , nefreti aynı anda şehveti paylaştık. En büyük yalanları, en çok sevdiklerimize sakladık. Tutkularımızın gücünü aldatılınca anladık. Av’da, avlanan, avcılardık... Kendimizden korktuk, içimizdeki hayvanlardan saklandık. Saklanmayı görünmez olmak saydık.

O senden kaçtı, sen benden, ben zaten çaresizdim bu kaçak ikilinin sessizliğinden...

Uçamazdık.Bir süre sonra uçmayı da aklımızdan çıkardık. Kanat çırpıp uzaklaşamadık. Birbirimize katlanmak zorundaydık. Sonuçta işte bu yüzyılda , bu toprakların üzerine sıkışıp kaldık. 3 oda bir salon ahlak anlayışlarında kutsal hazineleri aradık. Sen üç adım ileri atacaktın , ben iki adım sola , O, kazmayı vuracaktı, yüzyıllık yalnızlığa.
Oysa ortada ne bir harita vardı , ne de işaret taşları... Bizim asıl bulamadığımız, koskoca yalnız bir çınar , koyu sarı bir sonbahar, bir de ondan geriye kalan dökülmüş yapraklar - dı...

Ne dersin, belki de kurbandık. Koyamadığımız kuralların altında kaldık. Umduklarımızı değil (biz de diğerleri gibi) umulanı yapmak zorunda kaldık. Adı yanlış telaffuz edilen ülkeler gibi kendimizi başkalarında ararken, hep bir yabancı ile karşılaştık. Ya adları yanlış söyledik ya da yanlış adlara farklı anlamlar yükledik. Konuşamadığımız diller bahanemizdi. En iyi bahaneleri yaşanmayan aşklar tüketti.

Görmediğim sen , ben, bir de hiç karşılaşmadığın o. Biz üç orospu, üç müşteri , üç pezevenk ya da, üç sağlıklı beden , üç hastalıklı ruh , üç doktor olmayı aynı zaman aralığında başardık. Geride kalanları kendi günahları ile baş başa yaşamaya bıraktık. Biz birbirini tanımayan şizofren dünyaları, paranoyak geçmişlerimiz eşliğinde paylaştık. Şimdi bir mektup estetiğinde hayatta (belki de) son hesaplaşmalarımızı yapıyoruz. Ve en özel duygularımızı nedendir bilmem başkaları ile paylaşıyoruz. Anlatılamayanları , anlaşılamayanları, anlatırken biraz tedirgin , biraz üzgün ,biraz ürkek ve biraz da hiç tanımadığın bir yabancıdan yardım istermişçesine samimi bir şekilde yazıyoruz. Yıllardır ulaşamadığımız ruhlara, yıllarca nasıl bir kadehte , bir bedende, bir yürekte teselli aradıysak, şimdi kendimizi yarım kalmış cümlelere vuruyoruz. Olmayan insanlara, olmayacak hayallerle , olan biteni şifreli cümlelerle sunuyoruz. Ne sen, ne ben, ne de o... bu şifreleri çözemedi. Belki bu yüzden üzerine bir isim yazma cesaretini gösteremediği mektupları gönderemedi. Yine belki bu yüzden önümüzde öylece duran büyük fırsatları da göremedik. Her seferinde elimizin tersi ile “kendimizi” bir kenara ittik.

Ben , sen , bir de üç noktalı, O
yanıldık.

İsimsiz mektupları yanlış adreslere yolladık.


Cüneyt ÖZDEMİR
03.03.2004









GEÇTİĞİ HER ŞEYİ ÖPÜYOR ZAMAN

Şubat 03, 2011
GEÇTİĞİ HER ŞEYİ ÖPÜYOR ZAMAN
13.

bir yüzük verdi bana
hoşçakal sözcüğünden
yakarken ardındaki bütün harfleri

anlatmak uzun

kimbilir kaç yıl sürer daha
bende o gün


14.

kendime baktım da camda
aşk artık yüzümde
tek kat boya

en sevdiğim pencerem yitti
onunla birlikte
cumartesiler, pazarlar, sokaklar yitti
bense günlerdir
yerini yadırgayan bir sözcük gibi

kabzası parıldayan şu yalnızlığa
iki kurşun sıksam
iyi gelecek sanki


15.

koltuğunun yerini değiştirdim dün
yüzün beliriyordu camda
dudaklarından geçen güvercin
tozunu alıyordu sözcüklerin
sen ağzını açmıyordun ama

hadi çevir telefonu
bari dostluğunla oyala


16.

bu akşam da gülümsüyorsun fotoğrafta
gözlerinde taraf tutan bir sevgi
yüzün bana ayarlı
rüzgar almayan bir sabahtı
ama kokun hala odamda

hem içindeydim o anın
hem de dışında
sen yalnızca şaşırtmıştın
tutan bendim zamanı


17.

susmak da incitir sözcükleri
telefonlar kapanırken sessizce
dar kapımdın sen benim
yalnızca mektupların geçtiği
adresin sır tutmadan önce

hadi artık hadi
bir de benim sesimi dene


18.

artık ben kuruyorum gündoğumuna
başucunda bıraktığın saati
dalıp gidiyor sözcükler

sonra
yelkovan kuşlarını uçuruyor
yokluğunu öpüyorum yastığındaki

bilmem uyanıyor musun


19.

yağmur geceyi sağıyor hala
balığım az önce öldü
alıngan bir karanlık tuttu elimden
bir türlü değiştiremedim ampulü

bu gece sözcüklere ilişmem artık


20.

yalnızca kitaplarını okuyorum nicedir
dokunmak için ellerine
altını çizdiğin satırlarda

sonra gözlüklerim buğulanıyor
hiçbir sözcük harflerini
tutamıyor bir arada


21.

yüreğim kabarmış yalnızca
heyecan yapmışım biraz
haber alacakmışım
kuş ağzında
birden susuverdi
anladım
seni arıyor ama
fincanın aklından bile geçmedi
oysa kartlar herşeyi biliyor:
KILIÇ KRALİÇESİ
kınkanat sözcüklerin
adına vuran sesi
KUPALARIN KRALI
aşkın en keskin yeri


22.

bu sabah resmini kaldırdım raftan
günlerdir kaçırıyordu benden gözlerini

dargın beyaz
takvimlerden önce biten yaz
yalnızca
mutluluğa varsın
ha


23.

yaz bitti
ona özenen sonbahar da
senin alnında biriksin güneş
kış bana yeter
belki bir gün
yalnızlık
geldiğin yoldan gider
diyordum ki
sözcükler de dağıldı
bak
dikkatim gibi
'a s n
k o
ş s
u z
a
e
d
k
r'
b t e
i


24.

eylülle yaralı bir akşam üstü
tükürüp kurtuldu
beni
hangi harfi denesem
dilim acıdı
avucumda sözcük ölüleri

yüzüğümün izi kaldı benimle
yüzümü usulca yağmura dönüp
özenle silindim
nefretinden de


25.

avucundan havalanan
o öpücük vardı ya
dudağıma değdiğinde kanadı
o günden beri mendil gibi kullandım
bütün sözcükleri

ama artık öyle unutsan ki
diyorum
ben bile bir daha hatırlayamasam seni.


Enver ERCAN
Kaynak: Geçtiği Her Şeyi Öpüyor Zaman, Varlık Yayınları







NEDEN UTANIRIZ ?

Şubat 03, 2011
NEDEN UTANIRIZ ?

İç Bağlar konusunda bir hafta sonu çalıştayı yapıyordum. Katılımcılardan biri olan Amanda, grubun önünde benimle çalışıyordu. Üzücü bir konuya girdiğimizde, ağlamaya başladı ve hemen şöyle dedi: “Öyle utanıyorum ki ağlıyorum.”

Ona sordum: “Şu anda kendine söylediğin ve utanmana neden olan şey nedir?”

“Ağladığım için bir aptalım ve bur...adaki herkes aptal olduğumu düşünecek.”

Çalıştayda öğretilen konulardan birinin duygularınızla temasta olmayı öğrenmek olduğu düşünülürse, herhangi bir kimsenin Amanda’yı ağladığı için yargılaması pek olası değildi. Amanda’nın utanmasının nedeni, kendi kendini yargılamasıydı.

Hissettiğimiz, yaptığımız ya da başkalarının önünde yapmış olduğumuz birşeyle ilgili olarak kendimizi yanlış ya da kötü diye yargıladığımızda, utanırız. Bir başka kişi tamamen aynı şeyi yapabilir ve utangaçlık hissetmez. Örneğin, çalıştayda benimle çalışmaya gelen bir sonraki kişi genç bir erkekti ve o da ağlamaya başladı. Ama, gözyaşlarından dolayı hiçbir şekilde utanmadığı belliydi. Aslında, ağlayabildiği için rahatlamış gibi görünüyordu.

Kendinizi yargıladığınız ve utanmanıza neden olan davranış türleri nelerdir?

Bir hata yaptığınız için kendinizi yargılıyor musunuz? Utanmanıza neden olan bir hata yaptığınızda, kendinize ne diyorsunuz?

“Şimdi herkes aptal olduğumu düşünecek.”
“Şimdi insanlar beni sevmeyecek.”
“Böyle aptalca birşeyi nasıl yapabildim?”

Elbette, bu ifadelerden herhangi biri utanmanıza neden olacaktır. Ama, ya kendinize şöyle birşey söylemiş olsaydınız, ne olurdu?

“N’apalım, ben de insanım. Herkes bazen hata yapar.”
“Hata yapmamın kötü bir yanı yok. Bu şekilde öğreniyorum.”

Bu tür ifadeler, yargıdan ziyade şefkatten kaynaklanır. Başkalarının önünde kendinize insan olma -ağlama, hata yapma, birşeyi bilmeme, birşey hakkında yanılma, her şeyi berbat etme, bazen kötü davranma, ara sıra birşey unutma, bir kelimeyi yanlış telaffuz etme, araba kullanırken kaybolma, duyarsız olma, ayrılma, sinirlenme, terleme ve kötü kokma ya da diğer vücut fonksiyonlarıyla ilgili sorunları olma, söylemekte olduğunuz şarkının sözlerini unutma, oynadığınız oyunda replikleri unutma, kötü not alma, düşme, dansta adım kaçırma, vb.- izni verdiğinizde utanmazsınız.

Kendinize insan olma iznini verseydiniz, mükemmel olmaz mıydı? Kendinize kendinizi yargılamadan her şeyi berbat etme izni verseydiniz, kendinizi daha özgür ve rahatlamış hissetmez miydiniz? Kendinize insan olma izni vermek, kendinize kimseniz o olma izni vermek demektir: hata yapabilen, her şeyi berbat edebilen, kırılgan olabilen mükemmel bir insan...

Başka insanlardan farklı olsanız, kendinize değer verebilir misiniz? Bir arkadaşım kendinden utanıyor; çünkü, Barry Manilow’u beğeniyor ve “gerçek erkekler”in bu tarz müzikten hoşlanmayacaklarını düşünüyor. Kim olduğunu yargılamak yerine kabul etmeyi öğrense, kendinden utanmayı bırakacak ve kendine değer vermeye başlayacak.

Bizim kültürümüzde, pek çok insan, kendilerine “Çok büyük” ya da “Çok küçük” diyerek, bedenlerinin çeşitli yönlerinden utanmayı öğrendi. Birşey daha büyük ya da küçük değilse tam olamayacağımızın öğretilmesi ne kadar üzücü.

Hepimizin kendimizi olduğumuz gibi kabul etme seçeneğimiz var. Bu seçimi yaptığınızda, artık utanmayacaksınız.


DR. Margaret PAUL



BİR DEDEM VARDI VEFALI, ŞİMDİ HİNDİSTAN

Şubat 03, 2011
BİR DEDEM VARDI VEFALI, ŞİMDİ HİNDİSTAN


Sen Elmayı Güldürürsün
Senin Elmaya Su Verdiğin Gündü
Camı Sevindiren Yelkenlinin
Denizcilik Kitabından Kaçtığı Gündü

Cam Daha Başka Kardeşlikleri De
Açığa Çıkarır, Hatta Onları Unutanları Da
Yokluk İçinde Elmayla Aydınlatır

Yoksa Bir Ermiş Niye Çıkarsın
Sakinlerin Denizinden Aynı Balığı

Su Da Çiçekten Nasibini Alır
Elma Da Yeraltı Ermişinden
Camdan Çekilen De Aramızdan Sayılır
-Usta Bu Tahtalar Boyasız
Ellerini Yüzüne Göürme Usta, Hem
Biz Kaldık, Onları Suya Yollarız -

Yüzünü Güldürdüğün Bütün Elmalarla Buradayız
Camdan Bakıyoruz, Sana Bakıyoruz
Kardeşlik Hatalarla Birikir, Biliyorsun
Kardeşliğin Bir Hata Olduğunu Da..
Hatayız, Fazlayız, Camdayız, Aynada
Yüzümüz Bizden Sonra Da Kalıyor
Yalan Söyleyecek Kadar Senden Yanayız

Ermişin Gözü Hiçbir Şey Görmüyor
Elmayı Gözden Geçirecek Kadar Şaşkın
Altın Gölün Üzerinde Bir Mistik
Hala Balık Yanlış Hala Şaşkın

Sen Elmaya Ara Verme, Gülmeye Hazır
Bir Dedem Vardı Vefalı, Şimdi Hindistan
Sayılır Bizi Terkettiği Rüya

Hatalar Sahilinde Birbirinden Üşümeyen Kardeşler;
Suya Bakanı Var, Aynada Bakılanı,
Denize, Bana, İçindeki Karşı Odaya,
Hepsi Camda, Hepsi Fazla, Hepsi Sana
Düşkün, Elindeki Ermişi Onlara Bıraktın

Ermişin Tahtalarını Kim Boyayacak, Yeraltında
Gül Ol, Hoş Kal, Bir Su Ismarla
Şu Elmanın Üstüne Dökül Bir Zaman



HAYDAR ERGÜLEN
Kaynak: Eskiden Terzi, Şiir Atı Yayınları



01 Şubat 2011

VE NE ZAMAN DÜŞ/SEM BİR AŞK’A

Şubat 01, 2011
VE NE ZAMAN DÜŞ/SEM BİR AŞK’A

Ne zaman düşsem bir aşk’a ardından yetişir ayrılık...
Sanırım ki mutluluk haram bana / kaderim yalnızlık…
Ve ne zaman bir el tutmak istese gönlüm / etrafım hep karanlık,
Bilirim ki o eller her zaman yabancı bana…
Vakit ne zaman gece yarısını gösterse / gözlerime perdeler iner sessizlikte.
Kapım çalınmaz olur, hüzünlerim yas tutar sensizlikte.
Ve ne vakit düşünmeye başlasam aşk’a dair bir şeyler;
Yoluma engeller koyar gölgede kalan düşler…
Hatıralar uçup gitmiş olur nicedir uğramazlar yanıma.
Zaman bir anlık gaflete boyun eğer düşmüşsem uykusuna.
Can çekişir durur ruhum yitirilmiş sevdalarda,
Felaket tellalı gibidir yalnızlık söylemeye başlar ayrılık şarkılarını geçip de karşıma.

Ve ne zaman düşsem bir aşk’a ardından kaçar mutluluk…
Gözlerim yağmura kardeş olmuşçasına peşinde dolanır durur.
Gecikmeli sevdalara gönlüm hasretlik damgası vurur.
Ve uyanırım ki bir sabah gördüğüm hayal; yalnızlığa eş olur…

Ve ne zaman düşsem bir aşk’a içimde hep o korku;
Telaş içinde yüreğim; kaybedecekmişçesine bir şeyleri.
Ve ayaklarım yetişmek istercesine bir yerlere;
Ve de yüreğim her daim sen.
Ne zaman aynada baksam kendime,
Gözlerim sen, dudaklarım sen, yüzüm sen.
Ve ne zaman düş/sem senin hayaline;
Avuçlarımda ter,
Yüreğim titrer…
Her an seninle olmak ister…

Ve ne zaman düş’sen aklıma;
Ayrılık da gelir peşin sıra….


Mehpare ÖĞÜT
2011