Bu Blogda Ara
15 Şubat 2011
Yeryüzüne gönül indiremez onlar... Hayatı ve insanları anlarlar, hayata ve insanlara merhamet duyarlar ama hayatın ve onun içindeki insanların yaşadıkları gibi yaşayamazlar...
Aşk işaretiyle doğanlar, yaşarken dünyaya talip olamazlar... Bilirler ki ne isteseler, neyi alsalar, ne kazansalar, aşkın dışında hiçbir şey avutmaz onları, teselli etmez... Gönüllü sürgündür onlar... Gizliden gizliye, hissederler bunu... Sonsuz bir ışıktan kopup gelmişlerdir geldikleri yere. Kopup geldikleri ışığa olan inançları ne kadar büyükse, içlerindeki acı o kadar derindir... Bu acı, hatırlatır onlara kopup geldikleri yeri... Bu acı, hatırlatır onlara kim olduklarını ve niye var olduklarını...
Kalplerinde aşk işaretiyle doğsa da bazı günler yorulur insan karşılıksız sevgilerinden... Yorulur kendisini anlata-mamaktan... “Sevgilim!” der, “sevgilim!” ama sevgilim dediği yanında değildir, bilir... Bazı günler insan soluksuz kalır, içindeki sevgili olmasa bile, karşısındakine deliler gibi sarılır... O olmadığını bile bile, sonsuz bir umutsuzlukla sarılır... İnsan soluksuz kalmayagörsün, sevgili diye bütün yanlışlarına, bütün kaçışlarına, kendine yaptığı ihanetlere sarılır... İnsan bir kere içindeki aşktan umudunu kesmeye-görsün, her şey olmak, her yere yetişmek için bu hayata düşer... Her şey olduğunu, her yere yetiştiğini sandığı anda, ortada kendisi yoktur artık... Kaybolmuşluğa çok yakındır... Kopup geldiği ışığa inancı azalmıştır... Daha az acı çekiyordur artık... Ama artık daha mutsuzdur eskisinden... Daha mutsuzdur, o ışığı acı çekerek özlediği günlerden...
Soluksuz kaldığımı kendimden bile sakladığım bir gündü... Kaybolmuşluğa yakındım... İçimdeki acı hızla eksili-yordu... Işık soluyordu; soluyordu, tıpkı sesim gibi... Soluyordu içimdeki aşk işareti gibi... Öylesine kaybolmuştum ki bulamıyordum artık içimde neyi yitirdiğimi, neyi kirlettiğimi... Öyle uzaklaşmıştım ki kendimden, kendimi bulmak için birine ihtiyacım vardı... Onunla nerede ve nasıl tanıştığımız hiç önemli değil... Gerçekten değil... Kaybolmuş insanlar birbirini çabucak buluyor... Umutsuzluk, umutsuzluğu çağırıyor... Konuşmaya susamıştık... Sanki ikimiz de dilini, kültürünü bilmediğimiz uzak ülkelerden henüz dönmüş gibiydik bu ülkeye... Oysa böyle bir şey yoktu, hep buradaydık... Işığımızdan koptuğumuz yerde... O ışığı orada bırakıp bu dünyaya, bu hayata gönül indirdiğimiz, her şeyde, her yerde olduğumuzu sandığımız yerde... Hep o soluksuz kaldığımız yerde... Daha vakit var, o ışığa sonra dönerim, dediğimiz bu yerdeydik ikimiz de... Belki aynı gece, belki yıllar boyunca konuştuğumuz yerden bana geldik... Susuz ve yorgun... Yaşamaya köpekler gibi aç, ama ölüme dünden razı...
Bana geldik... Belki içimizdeki acıyı avutur, koptuğumuz ışığı ikna eder, biraz olsun hiç yaşamamış, hiçbir şey bilmiyormuş gibi yapar, içimizden bir ömür çalar, yitirdiğimiz ve anlayamadığımız ne varsa uzakta bırakır, buradan, bu hayattan yolumuza devam ederiz, sanmaya geldik... İçtik, şımardık, ağladık, hayatı özledik, çığlık attık; ardımızda bıraktığımız ve bir kez olsun sahiden dönüp bakmadığımız onca kırık kalp, onca vazgeçiş, onca erteleyiş, onca unutuluş, bir gecede bağışlanır sandık... Ama olmadı... Bunu ilk ve son kez sevişirken anladık... Birbirimizin çıplak bedenlerine dokunduğumuzda... Aynı andı, belki de peş peşe, derinden, çok derinden öksüz kalan bir çocuk gibi, kesik kesik, ağlamaya başladık... Engel olmaya çalışsak da yine de kahredici bir hoşluğu vardı, bu ağlayışın içimizde... Bu hayatta sevgili olarak birlikte gidecek bir yerimiz yoktu... Geçmişimiz bizi geri çağırıyordu... Gidecek bir yerimiz yoktu ama kaybolmamıştık... Bu yüzden, kahredici bir hoşluğu vardı gözyaşlarımızın...
Sonra, sabah oldu... Sonra, acı ve özlemin yerini, utangaç bir boşluk aldı... Bütün o eksik hazların yerini, derin bir suçluluk duygusu aldı... Sonra o gitti, yaramda hiç unutmayacağımız bir ürperti bırakarak gitti... Yaram ki kimse onun kadar beni anlayamaz; yaram ki kimse onun kadar beni sevemez... Gözlerimden çok, içimdeki yaramı sevdim... Çünkü ondan başka kimse, bana beni göstermedi. Herkese ama herkese yalan söyledim, ama bir tek o biliyor hepsini... Bir tek o gördü, beni kendimi aldatırken... Onu unutmaya çok çalıştım... Yok saymaya... Hayat diye, içine girmediğim akvaryum kalmadı... Her mevsim, mutluluk modaydı... O akvaryumların içinde mutluymuşum gibi yaptım... Yaramı unutup herkes ne yapıyorsa onu yapmaya çalıştım... Akvaryumun içinde, herkes gibi camların dışında bir yeri özledim... Bana ait olmayan bir hayatta, hiçbir ortak yanım olmayan insanlarla, akvaryumun dışını özledim... Yaramı unutup neyi özlediklerini bilmeyen insanların özleyişlerini sevdim... Bilmiyorum, belki bunu da kendi yaramı unutmak için yaptım hep... Sonunda anladım ki nereye gitsem, sonunda yarama dönüyorum... Ne yapsam, ne etsem, döndüğüm tek yer, yine o eski kalbim... Bütün o oyunlardan bana kalan o eski yadigâr... Ne kadar sevse de insan, tükenip yorulduğu bir saat var... Herkesin bencil bir ömrü var... İşte en çok o zaman hatırlarım o eski kalbimi, onca insana kendimden öç alırcasına dağıttığım kalbimi, çok sevdiğim bir yabancı gibi hatırlarım... Mahcup bir özlemle çağırırım onu dağıttığım yerlerden, hayatlardan, yorgun ve bencil sevgilerden utanarak... Sanki, kendi kalbimi geri çağırmak bir suçmuş gibi çağırırım... Güzellik ve soyluluk saklıdır o kalpte... Kalbimdeki kimsesiz kalmış güzelliğe ve soyluluğa vurgunumdur ben... Onu her arzulayışımda, karşıma Tanrı çıkar. Beni böyle eksik, böyle yarım, böyle susuz, böyle bir başına o bırakmıştır... Tanrı vardır ve benim sonsuz susuzluğum ondandır...
Bu susuzluğu hissettiğim andan beridir, hayattan korkmamayı öğrendim... Kime dokunsam, Tanrı ya sonsuz bir yakarış; kime dokunsam, o büyük kopuşun sancısıydı; kime dokunsam, kendimdeki ilk ağrıya dokunuş gibiydi... Kime dokunsam, eksik ve yanlış bir Tanrı’ya dokunmak gibiydi... Tanrı’yı unutmak, içimdeki aşkı unutmak gibidir bazen... Böyle zamanlarda, kalkıp giden her şeyin peşine takılırım... Bütün zamanların, bütün trenlerin, bütün vaatlerin ve hızların arkasından giderim... Farklı olmak adına, kendim olmak adına, herkes gibi olmak adına, koşarım giden her şeyin ardından... İçimdeki Tanrı’yı, içimdeki aşkı, soluksuz, kimsesiz bırakarak, koşarak giderim her şeyin ardından... Kendimi hatırlamamak için, her anımı, her dakikamı tıka basa, bu hayatla doldururum... İçimdeki aşkı, içimdeki susuzluğu unutabilmek için, bir projeye, bir yaz-boz tahtasına dönüştürürüm kendimi... Her yerde ve herkesle olmak için kendimi boşlukta bir yerde yeniden yaratmaya çalışırım... Herkesle ve her yerde olmak için, her yere bir an önce yetişmek için, kendime bana ait olmayan bir kalp, bir yüz alıp kimsenin bilmediği, uğramadığı bir boşluğa yerleşirim... Herkes ve her şey olmak için, beni çağırdıkları her yerde olmak için, bu boşlukta yaşadığım kimsesizlik, bu boşlukta yüzüme çarpan kapılar, bu boşlukta hızlandıkça geciktiğim, bu boşlukta çırpındıkça yitirdiğim her şey bana aşksız geçen yıllarımı hatırlatır... Bana Tanrı’sız ömrümü, yüzümden yoksun geçen anlarımı hatırlatır... Böyle zamanlarda defalarca çiğneyip geçerim kendimi... Verdiğim sözleri, ettiğim yeminleri... Atarım kendimi herkesin ortasına... Gözlerimi atarım hoyrat gözlerin önüne... Önce ben başlarım kendimi yağmalamaya... O güvenmediğim hayatı ve zamanı yanıma alarak gizlediğim ne varsa ortaya dökerim... Öç alırcasına kendimden... Dökerim her şeyi ortaya... Herkesin kendinden kurtulmak için, kışkırttığı yurtsuz ve kimsesiz bir gece için... Böylesi gecelerde herkes o eski yarasına haksızlık etmiştir, böylesi gecelerin sabahında herkes ezbere ve çabuk çabuk konuşur ve kimse kimsenin gözlerine korkusuzca bakamaz... Herkes bir an önce, eksik ve yanlış da olsa, bir gece önceki ömrüne dönmek ister... Herkes, susuz bıraktığı o eski kalbine dönmek ister...
Bunları bilince, bunları hissederek yaşayınca, kimseye kızamıyor insan. Öfke, dönüp dolaşıp geliyor, yine içte patlıyor... İçimde patlıyor... Çünkü kime kızıp kimi lanetlesem, en sonunda onu içimde buluyorum... Suçladığım herkeste, biraz ben varım... Kimi yargılasam, elimde kanı var... Kime bağlansam, onda haksızlık ettiğim ömrüm, susuz bıraktığım Tanrım var... Kime koşup sarılsam, onda kolları bağlı erdemim var... Başkalarını yargıladıkça, kendisini tutsak eden, başkalarını küçümsedikçe küçülen sevgim var... Oysa ne yapsam, o yurtsuz gecem, susuz bıraktığım aşkım beni hiç unutmaz... Sorar hesabını... Defalarca gelip geçerek ömrümden, kimlerdi, diye sorar o kanayan yüz bana; kimdi, bütün gece onca yargıladıkların... İtildiğin ve sığındığın hüzünden tek bir yanıt çıkar, tek bir ses... O sesler, o bütün gece yargıladıkların, aslında sensindir... Bilirsin ki o ıssız gecede, bunu sana söyleyen senin sesindir... Sahibini ancak bu ıssız gecede bulmuştur... İçinde soluksuz bıraktığın Tanrı’nın sesi, içinde öyle kimsesiz, öyle kanlar içinde bıraktığın sahipsiz yüzünün sesidir... Ne olur, sus ve öfkelenme der, bu ses bana... Boyun eğ, bu sese... Kabullen onu... Bir kez olsun, kendi sesinin önünde eğil, der... Bir kez olsun, kulak ver ona... Kulak ver ona, onun neleri yitirdiğini, neleri sonsuza dek kaybettiğini, bir kez olsun onun ağzından duy... Yüzünden akan kanı olsun öp... Sadece gözyaşı değil onlar, dokun onlara, dokun kendi kanına, yitirdiğin ve özlemini çektiğin her şeyi kendi kanında bulacaksın... Orada, bütün yargıladıkların var... Orada, reddettiğin bütün ömrün var... Bu hayattan tiksinip lanetlediğin ne varsa, hepsi kanında saklı... Seni terk edip ihmal edenler, seni bir türlü anlamak istemeyenler, seni yargılayıp dışında bırakanlar, orada... Orada, seni deliler gibi sevseler de senin içine bir türlü giremeyenler... Ne olur, bir kez olsun onca insana dağıttığın kendini geriye çağır!.. Ne olur, bir kez olsun anla, ömründen daha uzağa gidemezsin!.. Onca yıl susuz bıraktığın Tanrı’ndan daha uzağa gidemezsin... Ne olur, anla, onca yıl kimsesiz bıraktığın yüzünden daha uzağa gidemezsin!.. Ne olur, bir kez olsun anla, yaranı yok sayarak hiçbir yere gidemezsin!..
Yaşamak ne ki hem kendini, hem sevdiklerini durmaksızın kimsesiz bırakmak değil mi?.. Yaşamak, yüzünü onca yemine rağmen ortada bırakmak değil mi?.. Yaşamak, her gittiğin yerde bıraktığın yüzlerini özlemek değil mi?.. Yaşamak, içinde o sonsuz ve tesellisiz acının tesellisini aramak değil mi?..
Bu hayatın ne yengisi, ne yenilgisi teselli etti beni... Ne zaman kazandım, ne zaman artık kurtuldum, desem, daha derin bir boşluk açıldı önüme... Bu hayatın kurallarıyla ne zaman çıksam yola, kazandıkça kaybettim, yükseldikçe alçaldım... Ne aklımdan kurtuldum, ne delirdim... İçimdeki erdem öylesine soluksuz kalmış ki ne zaman aşkın bir güzellik görsem, ertelediğim hayatım gelirdi aklıma... İçimdeki erdemi, suç ve günahla sınamaya geç başlamıştım çünkü...
Çünkü ne zaman kirli, inançsız bir gece yaşasam, anlamsızca ve kimsesiz bir ağlayış gelirdi içimden... Ne zaman beni bana hissettiren birine sarılsam, çok uzaktan, çok eski bir duygu, bana rağmen, bana inat, yanımdan geçip giderdi... Kimi sevsem, hiç olmadığı kadar yalnızlaşırdı... Kimi anlamaya çalışsam, hayatımın boşluğu çarpardı yüzüme... Kime elimi uzatsam, o unutulmuş ömrümle karşılaşırdım... Kendimi daha fazla ne kadar tüketebilirdim?.. Kime sarılsam, verip de tutmadığım sözler çıkardı karşıma...
İnsan, her sabah doğan güneşten utanır. İnsan, er ya da geç gelen mevsimlerden utanır...
İnsan onca yıl susuz bıraktığı Tanrısı’ndan utanır...
İnsan, bunca işarete, bunca özleme rağmen bir türlü gidemediği yerlerden utanır...
İnsan, yanan bir hayattan onca yıl bir kurtuluş beklediğine utanır...
Cezmi ERSÖZ
13 Şubat 2011
12 Şubat 2011
Ben ki susuşlarımda gizli sevdalar yaşarım.
Yaşadığım bu kent, bu ev, yatağım;
Kokularında gizli kalmış bir şeyler saklarcasına,
Hasretliği ve umudu anlatırcasına bakarlar yüzüme;
Ve yalnızlığım çıkar gelir bir köşe başından,
Ağlamaklı gözlerle bakar etrafa.
Üşümüş ve yorgundur;
Aramaktan sevdiğini her köşe başında.
Ellerim;
Ne zamandır tutmuyor bir başka eli bilir misin.
Ellerim tek başına benim değil ki;
Ellerim ve ben.
Bir de gözlerim.
Ve gözlerim deler geçer geceyi.
Hüzünlüdür bakışlarım her daim.
Ve kaybettiğinden başka gözleri
Eksiktir nicedir.
Yarımdır ağlayışları…
Yaşamak nedir ki !
Tek ve hür olabilmek midir her zaman.
Kalbinde de tek ve hür olmak mıdır aşk’ı tadamadan.
Sevmeden ve sevilmeden geçirmek midir bir ömrü çoğu zaman.
Yaşamak sevmek değil midir aslında;
Severken ağlamak, ağlarken gülmek…
Kırılsa da kalbin her defasında ayağa kalkıp,
Seviyorum diyebilmek değil midir aslında…
Ve sen ne hayaller kurarsan kur,
Gerçekleşmeyeceğini bilsen dahi,
Asılıyorsan hayata ben varım diye,
Ve haykırıyorsan yüreklice seviyorum diye.
Tutabiliyorsan bir eli
Ve koyabiliyorsan bir omuza başını,
Çaresizlik benim kaderim değil diyebiliyorsan,
Umutlarının peşini bırakmıyorsan hiçbir zaman.
O zaman sen yaşamayı biliyorsun demektir.
Hem yaşamayı hem de sevmeyi becerebilenlerdensindir…
Mehpare ÖĞÜT
2011
Bizler hayat yolculuğunda, isteklerimiz doğrultusunda, karşımıza çıkan yollardan birine karar veririz.
Ve istediğini bilen kişiler olarak, büyük bir enerjiyle, yola çıkarız. Baştaki o isteğin yeterli olacağı düşüncesi, bizi dinlenmekten ve durum değerlendirmesi yapmaktan uzaklaştırmaya başlar.
Bazen gerçektende istediğ...imiz şey için almamız gereken mesafe çok zorlayıcı olmayabilir.
Ama bazen de isteklerimiz, bir kol boyu uzanabileceğimiz mesafelerde olmayabilir.
O sebepten de “Onca hıza rağmen, Onca çabaya rağmen olmuyor” diye düşünmeye başlayabiliriz.
Bu düşüncelerle birlikte de, artık kendimize olan, yola olan inancımızı yitirmeye başlarız. Ve farklı yollara girmek zorunda kalırız. O yollardan giderek, istediğimiz adrese ulaşabileceğimizi zannederiz.
Halbuki, yola çıktıktan sonra bizi yolumuzda tutacak olan geri bildirimlerdir. Ama ne yazık ki, eyleme dönüştürdüğümüz kararlara ulaşmak için, yapmamız gereken sonuç değerlendirmeyi, hep gözden kaçırırız. Sonunda da yoldan sapar ve istediğimiz şeyle pek alakası olmayan sonuçlarla karşılaşırız.
Evet hepimiz, hayatımızda bir şeylere ulaşırken, birçok hatalar yapabiliriz. Bu kötü bir şey değildir. Kötü olan, bizi yolculuğumuzdan alı koyan asıl şey, hatayı tekrar etmemizdir.
Ulaşmak istediğimiz noktaya doğru ilerlerken hatalar yapmak en doğal hakkımızdır. Fakat daha önce deneyimlemediğimiz hatalar olmak şartıyla.
Çünkü yanlış olan, aynı hataları tekrarlamaktır. Yoksa her yanlış bir doğruya götürür bizi.
Yaşarken aslında, karar verdikten ve eyleme geçtikten sonra, istediğimiz noktaya ulaşabilmemiz için; neleri yanlış, neleri doğru yaptığımızı fark etmemiz gerekir.
Eğer bizler bu yolculukta sonuç değerlendirmeyi yapamazsak, bir süre sonra o istek ve inancımız yıkılmaya başlar. Ve yerini hayatın bizi mecburi bıraktığı istikamet alır.
Hayat yolculuğunda, yaşadıklarımızı, hayatımıza yerleştirmeden önce, bize bir çok sinyaller gönderirler. Ama biz o kadar hızlı gideriz ki bu yolculukta, bazen kenara çekip dinlenmemiz gerektiğini fark etmeyiz. En sona doğru artık önümüze mecburi istikamet tabelası çıkıncaya kadar bunu düşünmeyiz.
Sonuçta herkesin arabasının bagajında kendi hayat hikayesi birikmeye başlar. Ve mecburi istikamette ilerlerken, gözümüz takılır bazen geride bıraktıklarımıza, yaşadıklarımıza.
Ondan sonrada gittiğimiz yönde hayatın bize neler sunduğunu fark etmek için etrafımızı dört gözle seyretmeye başlarız. Ve yolumuza çıkan her park alanını değerlendirmeye çalışırız. Ama yolun üzerinde de hiçbir park alana rastlamayabiliriz, o saatten sonra...
Önceden öğrenenler, indirimli fiyatından öğrenirler.
Otoriteden öğrenenler, özgürlük bedeliyle öğrenirler.
Deneyerek öğrenenler, etiket fiyatından öğrenirler.
Yaşamdan öğrenenler, gecikme zammı ile öğrenirler.
Yaşamdan da öğrenemeyenler, boşa gitmiş yaşamlarıyla öğrenirler.
"İşim mi?.. Eh işte..." Caddede, kalabalık arasında kulağıma çarpan söz, bu. Bu kadarcık İşim mi? Eh işte... Öyle, sapı kırık, taç yaprakları dökük bir ses.
Dönüp bakmadım. Kim olduğunu görmedim.
Küçük bir işmiş. Önemsiz bir iş!
Kasa yapımında çalışan kaportacı arkadaşı, sabah akşam karşısına geçip de, inatlı, sabırlı, ona bunu öğretmeye kalkana dek, önemsiz bir iş yapmakta olduğunu bilmezdi. Kendisi için önemliydi, güzeldi, iyiydi. En iyi bildiği işti.
Atlı araba, kamyon kasalarını süslüyordu. Yeşiller, sarılar, maviler, kırmızılar, akarsular, göller, dağlar ve karanfiller onun da için süsler, günlerini güzelleştirirdi. Bu arabaları, kamyonları sürenleri de sevindiriyor olmalıydı. Yoksa, önünde neden sıraya girsinler, neden, gölün içinde bir kuğusu da mutlaka olsun, desinler?
Önüne getirilen her kasa tahtasını boyardı. Çiçekler, böcekler, dantela kıvrımlarla çektiği çerçeveye bir karanfil kendinden katardı. Dedesinin işiydi. Sonra, babasının da işiydi. Dalları boyarken, göl kıyılarına sazları atarken, dedesi gecenin bir ortasında, ak donuyla çıkar gelir, denir ki hâlâ sağ, başının ucuna dikilirdi
"Gölün şıpırtılarını unuttun. Suların salışını unutma. Boyayı da iyi ov. Renkler sevinsin" derdi. "Baştan savma! Doluyanı suya düşürmeyi unutma!"
Gözleri çakmak çakmak ona bakardı. Hoşgörmez bakışlarına karşın, babası gibi, dedesinin de kendisiyle övündüğünü bilirdi. Dağbaşlarına döne döne çıkan yolları, maviliklerde süzülen bir tepkili uçağı ikisi de akıl etmemişti. O yolların dönemeçlerini ne de yumuşak alıyor kamyon!.. Kamyon kasası üstündeki, bu yolları döne döne çıkan kamyon da çok süslüydü. Çiçek demeti gibi... Tepkili uçağın ardındaki ak çizgiyi pamuksu bulutlar böler. Böylece, dereleri hevesle oğar parlatır, suları gümüşsü yansımalarla çıldırtırdı. Derken gözleri bulanır, sırtı ağrırdı. Şimdi, gözbebeklerine oturmuş bulanıklık aynı şey mi, bilinmez.
Babası, fırçayı eline verirken
"Gönlünce yap. Başka şeye kulak asma" demişti.
Artık babası da yok. Kasa yapımında çalışan arkadaşı ise tepesinden hiç eksik olmuyor. Ne ki, "Çiçeğin göbeğini unuttun, mavinin dengesini kaçırdın" demiyor. Daha küçükken, işte bu kasa yapımına girmeden önceleri; sularına, karanfillerine duyduğu hayranlık eksile eksile bitmişti. Nicedir ak kanatlarını şişirmiş bir kuğuya coşkuyla el çırpmıyordu. "Şuraya da bir yelkenli..." demiyordu. Dudağının kıyısında aldırışsız bir gülümseme takılı oluyordu. O, önceleri bu gülümsemenin, süsleme işini küçümseme demeye geldiğini bilmiyordu. Aldırmıyordu. Her bir yanı renklere, ışınlara, biçimlere batmış bulanmıştır. Boyaları kendisini savunur. Gönlünde yepyeni karanfiller uçverir. Taç yapraklarının kıpırdanışını, sapların yumuşacık eğilişini, çağlayanların sesini değiştirir durur. Kaportacının "cık cık cık..." deyişlerini işitmez.
Bir akşamüstü, aynı biçimde karşısına dikilmişti. O ise, derenin üstüne küçük bir köprü atıyor, köprüyü ıslıklarla geçiyor. Ağzında bir türkü. Karanfillerse kulaklarının arkasına takılı. Dereyi, dolunayın sulardaki şavkını onlarla taçlandıracak. Hazırdılar. Çerçeveyi çekecek, köşelere birer de yıldız konduracak.
Kaportacı
"Boşuna çaba" dedi. "Boya, boya. Hepsi süs için!"
İlkin şaşırdı. Onun kasa yapımındaki yorgunluğunu şurdaki serin sularla giderdiğini, içini dışını ovup yıkadığını sanmıştı. Derken ürktü. Yüzüne bakmadı onun. Direndi. Karanfillerden birini kulak ardından çekip resimli tahtanın üst başına kondurdu. Birini de, henüz tomurcukta olanı, gönlünden çıkardı, alt yana kondurdu.
Beriki kıs kıs gülüyordu. O, başını hiç kaldırmıyordu. Coşkusu yırtılır diye ürküyordu. "El değmiş coşkuya yama vurulmaz!" dedesinin sözüydü.
Kaportacı, bir başka gelişinde
"İş mi bu senin yaptığın?" dedi.
"Kötü mü boyuyorum? Kuğular çirkin mi? Kuşlar ölü mü?"
Yine başını kaldırmamıştı. Öteki yine güldü. Gülüşü
hoyrat. Böyle, güle güle
çekilip gitmişti. O da, kuğuları daha ak, kanatları daha parlak yapayım derken, bozdu. İlk bozuşuydu. Arkadaşı giderken "Bizim atölyede tabancayı sıkarsın, bir saatte boyar geçersin koca bir kasayı" demişti. Aklı buna takılı kaldı. Güneş biraz solgun doğdu. Keçiyolunun ucunda açan gül yaşlı oldu.
Bir de bayrak gerekliydi. Bayrağı nereye sıkıştıracağını bilemedi. Gönlünde karanfiller. Yine hazırda. Yine ordan alınıp kulak ardına takılmayı, ordan da çekilip köşelere iliştirilmeyi bekliyor. O gün buna yüreklenemedi. Karanfilleri olduğu yerde bıraktı.
Kaportacı tanışı, bir başka gelişinde
"Ne işe yarar bu çocuk resimleri?" dedi.
O da gönlündeki bir karanfile öfkeyle sarıldı, çekip alırken sapını kırdı. Fırçasını bir yana koydu
"Nilüferli sularım, ayın şavkı vurmuş dağbaşlarım, bitmez yolları kısa etmeye yetmez mi?"
"Yolun daha kısası var" dedi beriki de. "Araba, kamyon sahiplerinin ise zamanı dar. Bak, gittikçe azalıyorlar önünde kuyruk olmaya. Bizim atölyede çarçabuk teslim ediyoruz kasalarını. Niye beklesinler? Bu işten murat tahtayı çürütmemekse!.."
Murat, tahtayı çürütmemek ha!.. Bu kadarcık mı? Nilüferli göller hiçbir şey demek değil mi? Sapları tomurlu al al karanfiller?..
"Bu resimleri hâlâ seven sürücüler var" dedi, sesi ölgün.
Çayır çimenleri, çimenlerdeki ak kuzuları boyamaya koyuldu. Öteki yine gülmüş, yine güle güle çekilip gitmişti. O da, gümüş suların aktığı ovaları daha iri karanfillerle çerçeveleyip bezedi. Sapların boynu biraz büküktü. Şaştı. O gece, eli ayağına dolanarak dört bir köşeye altın sarısı birer yarımay kondurdu. "Gönlünce yap, başka şeye kulak asma!" Babasının sesiydi. O da başını kaldırdı, kuşkuyla baktı babasına. "Dünya gönlümüze mi kalmış baba?" diye sordu. Yanıt alamadı. Renkleri ovdu, fazla ovdu.
Kaportacı birkaç gün hiç uğramamıştı yanına. Onun da içindeki kuşku biraz yatışır gibi oldu. Gönlünde tomur tomur yeni, pembe karanfiller açtı. En pembelerini tahtaya geçirirken fes rengine boyadı. Boyarken kendini yorgun duydu. Bu kasayı bugün bitirmeliydi. Yetişmesi. Kasa resimlemede ününü duymuş biri, eski boyaları dökülmüş kasasını süsletmeye getirecekti, getirmedi. Belki yarın...
O yarın olunca, boyanacak kasa değil, yine kaportacı çıkageldi. Günbatımıydı. Dosdoğru atölyeden geliyordu. Günboyu tam altı kasa boyadığını söyledi. Tek renk üstüne. Tabanca boyayı sıkıyorsun, vızzt, vızzt, vızzt, bir uçtan giriyor, öteki uçtan çıkıveriyorsun. "Erkek işi!" dedi. Ona, fırçasının ucunu şaşırttıracak denli çok konuştu. 'Erkek'in altını iyice çizmişti. Üstüne bastıra bastıra söylemişti.
Fırçanın ucu iyice titredi. Bir kuşun kanadı kırıldı. Kanat, başını alıp gitti. Onu yakalayamadı. Kulağının arkası yandı, kaşındı.
"Hem, kasa boyamak yetmez" diyordu beriki. "Kasayı yapmak da gerek."
Neden yetmezmiş, anlamıyordu. Erkekliğinden ne artmış, ne eksilmiş? Kasa yapmasını bilmiyordu. Kasaları süslemesini biliyordu. Gönlünün karanfillerini...
"Boyaları dökülmüş eski kamyon var ya? Hani adam senin şu kuşların, çiçeklerinle bezetecekti?.. Kasayı bize getirdi. En aşağı bir hafta işinden olmak istemiyormuş. Yük çekecekmiş. Resimletmektense... Biz bir günde yeşili çekip verdik. Boydan boya... Pırıl pırıl... Sevine sevine gitti. Hem de ucuz."
Ucuz ha? Hem de ucuz!
Dedesi de, babası da çok silik geçtiler gözlerinin önünden. Sanki hiç yaşamadılar. Gülleri, nilüferleri hiç açtırmadılar. Sular hiç yaldızlanmadı. Tepsi gibi bir ay hiç doğmadı dağbaşlarından. Sular hiç çağıldamadı.
Yokluğa karşı durdu; çimenlerde iri papatyalar açtırdı. Önündeki son kasaydı.
Yarın yenileri olur. Yeni kasalar gelir.
İşi uzattı. Bitmesin diye sandığı bildiği bütün renkler, biçimler, pırıltılarla donattı. Karanfiller bu kalabalık arasında yitti, gitti. Yine de bir türlü bitirmedi önündeki işi.
Caddeler, sokaklar ne kadar kalabalık. Dükkân, vitrin önleri omuz omuza insan. Yüzler pek renksiz, ışıksız, gözler pek pırıltısız
İşim mi?.. Eh işte...
Adalet AĞAOĞLU
11 Şubat 2011
Adım sevgi, soyadım yalnızlık…
Suçum sevmek, cezam terk edilmek...
Karar müebbet hapis…
Seviyorum işte var mı diyeceği olan.
İdam bile etseniz sevmeyi seviyorum herkesten daha çok.
Yaşım tutuyor ne de olsa,
Kapatsanız da beni bir hücreye.
Seviyorum işte aç – susuz bıraksanız da…
Gökyüzünü göremesem de bundan sonra.
Ellerime vurulsa da kelepçe.
Yaksanız da bedenimi şu musalla taşının üstünde.
Sevmekten vazgeçmeyeceğim işte…
Nefessiz de kalsam ve kurtaranım dahi olmasa.
Arayanım soranım olmasa ve bir mektup dahi gelmese
Merak etmeyin siz ;
Ben avunmayı bilirim yüreğimdeki sevgiyle…
Ve şimdi atın beni istediğiniz yere.
İster gömün isterseniz yakın keyfini sürün gönlünüzce.
Ola ki bir gün doğarsam küllerimden yeniden.
Bilin ki yine karşınıza geçip haykıracağım.
Sevmeyi seviyorum diye…
Mehpare ÖĞÜT
2011
10 Şubat 2011
Ben ki apaçıktım sana aşiyandım yollarına.
Gecenin suyu yüzü hürmetine sevdanla uyanıktım rüyalarımda.
Demedim bir gün bile, “sen de sev beni” diye..
Lakin anlamadın / anlamakta istememiştin ya demek istediğimi.
İşte senden sonrası yüreğimde kaldı bir enkaz...
İşte senden sonrası yüreğimde kaldı bir enkaz...
Sözler yok olur gider silinir,
Suya yazsan izi bile kalmaz.
Desen ki yüreğine yaz..
Yazsam da ne değişir ;
Sen gittikten sonra,
Sözün hükmü bile kalmaz…
Düşsem yollarına ne çıkar.
Yollar ki bana dar.
Hangi ev, hangi kapı ve hangi şehir senin.
Söylesen de ben gelsem yanına olmaz mı yar.
Cümle alem duydu seni sevdiğimi de;
Bir sana duyuramadım yar.
Her ağlayışımda nice kahır;
Kahırlarımda ümitsizlik, yalnızlık ve sen varsın ey yar.
Yar deyip de seni bağrıma basamadım ya,
İşte bana en çok da bu koyar…
Mehpare ÖĞÜT
2011
Yalnızlık Vardı Erkeklerın İçinde. Dumanın Ardından “Kadınlar Yalnız Değil. Kadınlar Yalnız Olamaz. İçtiğinde Bile,” Dedim. Duman Parçalandı. Yalnızlık Vardı Erkeklerin İçinde. Kadın, Dumanların Arasından Sıyrılıyor, Süzülüyordu. Işıklar Karadı Sonra.
Ayrılacağız Nasıl Olsa Buluşmak Boş
Kadın, Dumanları, Akışıklıklarıyla Yırtan Kuşlara Dikmişti Gözlerini. Kuşlar Ortada Dönüyordu. Sonra Bir Kadının Kolları Karanlığın İçinden Geçti, Onlara Katıldı, Kuşlar Bu Kollara Uydu, Kuşlar Yalnız Değildi. Kadının Kollarında Yaşıyorlardı Hep Birlikte. Yalnız Olan Erkeklerdi. Kadın Yanlarındaydı, Yalnız Olamazdı.
Yarın Ayrılacak Olan O Değil Benim
İspanyollar Dönüyordu Ortada.
Kabına Sığmayan Kıvranışlar İçindeler Kurtulmak İstemiş Gibi Kutulmanın
Boş Olduğunu Akıllarına Bile Getirmeden
Erkekler Kuşlardan Daha Kuş, Ayaklarının Yerden Kesileceği Anı Bekliyorlardı.
Kadınlarsa Yayılıyor Yerde Dağılıyorlar Dönmeler İçinde
Topunun Topukları Sağır Ediciydi. Erkekler Basşlarını Gene Önlerine Eğdiler.
İkimizin De Üzerinde Ayrılık Asılı İspanyollar Dönedursun Neden Onlara
Bakmaktan İçmekten Gözümüzü Örtünün Ak Üstüne Ak Nakışlarına Dikmekten
Daha İyi Bir Şey Yapamıyoruz.
İspanyollar Yay Büklümleri Şçşnde Toprağa Bütün Ağırlıklarıyla Bastılar.
Uçmaktan Bu Gecelik De Vazgeçtiler
Erkekler Kadını Unutmuştu Bir Ara. Birden Hatırladılar. Ağır Ağır İçiyordu.
Herhangi Bir Gece Onun İçin İçer De Bakar Da. Bakıyordu, Ortaya Gelen Barlini’ye. Baktık. On Parmağında Sekiz Çubuk, Çubukları Dengede Tutuyor, Tabaklara İsteğince Can Veriyordu. Tabaklar, Çubuklar, Makaralar, Sepetler, Şapkalar, Havaya Uçtu, Döndü, Fırıldadı, Kondu; Eline, Alnına, Burnuna, Kıçına. Herkes Ona Bakıyordu. O, Tabaklarına Dikmişti Gözünü. Onlara Karşı; Yalnızlığın Örten Dalgası İçinde. Işık Çevresinde Dalgalanırken Bile. “Çocukluğunda Anasından Dayak Yemiştir,” Dedim. “Okula Gitmemiştir Bu İşleri Kavramağa Çalıştığı Günlerde. Anasını Ağlatmıştır Belki. Dövünmüştür Arkasından Kadın, Oğlum Serseri Oldu Diye.” Duman Çekilmiyordu Sözlerimin Üstünden. Sustum O Zaman.
Üçümüz De İçiyoruz Boş Lakırdılara Gülmekten Kaçınmak Olsa Gerek
Güldü Karşımda, Ağzının Yalnız Bir Köşesiyle. Konuşmamak En İyisi.
Yalnızlığı Oyalamak Yakışık Kalmaz Ama Yarını Düşünmeli Yüz Adım Ötede
Bir Yerde Ayrılacağız Yarın Yarın Da Değil Bugün Onsekiz Saat Sonra Yatıp
Uyumak Bu On Sekiz Saati Böler De Uzatır Da
İrkildik.
İşte Bundan Fazlasını Hiçbir Zaman Göremeyeceğim Üçü De Zenci Kırması
Böyle Bebopu Anlarım Bir Gövde Bundan Fazlasını Yapamaz Uçuyor Bunlar
Kadın Bodur Erkekler Sırım Gibi Konmadan Uçuyorlar Uçtular
Kadın Doygun Bir Küskünlük İçindeydi. Adamlar Gene Üzünç Çalıyorlardı Çalgılarında. Ortada Dönenler Vardı.
Biz Yalnızız Bu Kedi De Kucağıma Çıktı Sapsarı Tüyleri Dökülüyor Bahar
Geldi Mırıltısından Boğulacak Bu Yabancı Yerde Bile Yalnız Değil
Kucağımda
Trenler Artık Uzaktan Değil Yakından Ötüyordu. Çanın Sesi Duvarın Arkasında. Paralar Alındı Paralar Verildi. Otomobil Karanlıktı.
Açık Pencerelerinden Baharla Birlikte Ölümü Görüyorum Bu Ölüm Aylarında
Bu Yıl Da Öleceğiz Yarını O Düşünmüyor Sarhoş Belki Ben De Çok İçtim Önce
Evde İçtik Sonra Orada Yarını Ben Düşünüyorum
Öleceğimizi Bilmeliydik. Bileti Üç Saat Önce Aldım. Durmadan Ölümler İçinde Ufalanır Dururdum, Öyle Kaldım. Her Ölümden Sonra Daha Yoksul, Her Ölümü Daha Doğumunda Hazırlayarak, Sürükleme İçinde, Sürüklendiğimi Bile Bile, Ölümü En Kısa Gönenç İçinde Bile Beklemek. Dost, Ölümdedir. Bileti Birkaç Saat Önce Aldım. Ama Dünden Beri, Aldığımı Söylüyordum. Ölüm Gerek Bana. Varsınlar Evlensinler. Ölümü Ararım Ben. Ayrılık Öncesi Aksar Her Zaman. Boş Boş Bakılır Dolu Gözlerin İçine. Sırıtılır, El Sıkışılır, Sigara İçilir. Üst Üste. Aynı Şeyi Yapar Dururuz, Aynı Hareketi, Aynıyı Yenilemektir Elimizden Gelen. İki Saat Önce Yabancılar Karıştı Aramıza, Tren Kalkıncaya Değin Ayrılmadılar. Onlar Ayrılmadı, Onlar Kaldı Ben Gittim. Yabancıların Yanında Büsbütün Yabancılaştık. Sırıtıldı, El Sıkışıldı, Sigara İçildi. Tiksindim. Ayrılmadık, Ayrıldılar. Hepsi Sevinç İçindeydi. Kimse Kimseyi Kıskanmıyordu. Ben Kıskandım.
Bahar Havasında Vagonların Penceresi Açılır. İçeriye Ölüm Esiyor. Yenisi, Yenilecek Olanı. Baharın Mavisinde Ölmeliyim.
Bilge Karasu
1954





