Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

17 Mart 2011

YAŞAMIN ANLAMI İLE İLGİLİ 3 SORU

Mart 17, 2011 0
YAŞAMIN ANLAMI İLE İLGİLİ 3 SORU

İlk soru: İnsanın yaşamının anlamlı olması niçin önemli?

Çünkü anlam insanın en temel gereksinmesi. Victor Frankel Avusturyalı bir Yahudi psikiyatrist ve temerküz kamplarında eşini ve çocuklarını kaybediyor. Kendisi kamplarda en kötü şartlar altında sefil, aç, pislik içinde sürünüyor; bedensel ve psikolojik işkence her gün var. Anılarını ve düşüncelerini “İnsanın Anlam Arayışı” adlı kitapta topladı. Bedenen kuvvetli olan değil, manen kuvvetli olanların hastalıklara dayanabildiğini gözlüyor o kamplarda.

Çocuk büyütmek ne kadar meşakkatli bir iştir. Yaşamın en zor, en sorumluluk isteyen, en yorucu işidir. Ama çocuğu olmayan çok insan nice zahmetlere girerek o meşakkatli işe soyunur, ana baba olmaya çalışır. Niçin? Çünkü anne ve baba olmanın bir anlamı vardır.

Bir arkadaşım, “Annem değişik hastalıklarla mücadele edip duruyordu, sanki ölmeyi bekliyordu, mutsuzdu. Ben çocuk doğurunca torununa bakmaya başladı, o hasta kadın gençleşti, dinçleşti, turp gibi oldu, hiçbir şeyi kalmadı; şimdi çok mutlu,” dedi.

Yaşamını anlamlı bulanlar mutlu oluyor ve mutlu insanlar ortalama olarak daha sağlıklı ve uzun ömürlü oluyorlar. Bu araştırmalarda ortaya çıkmış bir olgu.

İkinci soru: İnsan anlam verme sistemini nasıl inşa eder?

Doğuştan altı saat sonra anlam verme sisteminin inşası başlıyor. İlk duygusal bellek hipokampusta yer alıyor. Çocuk, “Güvende miyim?” “Seviliyor muyum?” sorularına yanıt arıyor. Ve yanıtları buluyor. Bulduğu yanıtlara göre anlam verme sistemini inşa ediyor. Anlam verme sistemi aşağıdaki yetişme ortamlarının birinde gelişir:

1- Umursamaz ortam: Bu ortam çocuğun ve çocuğun gereksinmelerinin farkında bile değildir. Çocuk bir ot gibi tesadüflere bağlı olarak ya ayakta kalır ya da ezilir, çiğnenir. Kafası karışık, etrafta gördüğü en baskın kişilerin anlam verme sistemini taklit ederek büyür.

2- Kalıplayan korku kültürü ortamı: Çocuğu yetiştirenler çocuğa sürekli şu mesajı verirler: “Her şeyin doğrusunu ben bilirim: “Sen kimsin?” “Neye, niçin, nasıl inanmalısın?” “Amaçların ne olmalı, neyi niçin isteyeceksin ve nasıl elde edeceksin? Kısacası, “Nasıl ve niçin yaşayacaksın?” sorularının cevabını sen aramayacaksın, ben sana öğreteceğim. Benden farklı düşünmeyeceksin, sana öğrettiklerimi sorgulamayacaksın. İnanman ve itaat etmen gerekir. Bizim gibi olursan seni severiz ve ödüllendiririz, bizim gibi olmazsan seni sevmeyiz ve şiddetle cezalandırırız. Yalnız ve çaresiz kalırsın.

3- Geliştiren saygı kültürü ortamı: Çocuğu yetiştirenler çocuğa sürekli şu mesajı verirler: Sen muhteşem bir potansiyelsin gözlem yaparak, soru sorarak, deneyerek yaşamı öğrenebilecek ve kendi anlam verme sistemini geliştirebilecek gücün var. Bu gücün var olduğuna inanıyorum; sen de kendine inan. Ben sana sürekli yardımcı olacağım, koçluk yapacağım, soruların olunca birlikte cevaplarını araştıracağız, ama anlam verme sistemini sen inşa edeceksin. Senin için en iyisini ancak sen kendin inşa edebilirsin.

Üçüncü ortamda yetişenler birey olma olanağı ve özgürlüğüne sahip olurlar. Bu üç ortamdan en zararlısı umursamaz ortamdır.

Üçüncü soru: Anlam verme sistemlerinin türleri var mı?

Evet, var. Birçok yönlerden anlam verme sistemleri farklılaşabilir, ama ilişkiler yönünden üç farklı anlam verme sistemi tanımlayacağım.

a- Sen bilinci: Ben bilmem sen bilirsin, ben yokum sen varsın anlayışı. Mazlum kişi.

b- Ben bilinci: Ben bilirim sen bilmezsin; ben varım sen yoksun anlayışı. Zalim kişi.

c- Biz bilinci: Hem ben hem sen biliriz; hem ben hem sen, biz varız. Saygılı kişi.


Doğan Cüceloğlu

HOŞGELDİN

Mart 17, 2011 0
HOŞGELDİN

Hoş geldin ey suskun SEVGİLİM;
Tut sözünü; sus. Mühürle dudağımı sesimi tut lâl eyle çığlıklarımı. Nahoş avazların uçurumlarından çek dilimi. Yalanların kuyularından çekip çıkar nefeslerimi. Göklü söz ağaçlarının bengisuyuna kat hecelerimi.Hoş geldin ey yüzü gamzelim;


B/akışının menzilinde tut gözlerimi. Tir-i müjgan dokunuşlarınla delik deşik et kibrimi. Gör(e)meyip de seni göster(e)meyip de yanımda yöremde görür gibi huzurunda tut çaresiz yetimliğimi.


Hoş geldin ay yüzlüm benim;


Tut saçlarımın kakülünden kaldır yüzümü yerden. Utancımı tebessümünün kıvrımlarına dola yut. Pişmanlığımı gül yanağının yamaçlarına sar uyut. Dağıt neşemin saçlarını hüznün tenine yasla umarsızlığımı.


Hoş geldin ey hesapsız sevincim;


Tut elimi. Avuçlarında tut uzanamadığım uçurum çiçeklerimi. Geri ver uzak dal uçlarına terk ettiğim huzur meyvelerimi. Tut Ferhad’ımın elinden şirin vuslatların köyüne taşı yüreğimi. Tut Züleyha’mın elini önü/ardı yırtık gömleklerin kuyusuna zindanına düşürme nefsimi.


Hoş geldin ey ruh ikizim;


Tut ardında tutulduğum aynalara tut yüzümü… Tut ki aynalarda avuntu bulamayan bakışlarında kendini tanımayan özlediğinde kendine varamayan yüzünü yakmış bir hastayım. Gözbebeğinde tut beni. Ayıplamadan tiksinmeden bakışının ışığından yüz ver bana. Tut ki resimli el ilanları asılmış bir kayıp çocuğum; duvar diplerine asılı umarsız bakışların kovduğu bir lüzumsuzum. Tut kolumdan ardın sıra sürükle yuvama getür. Tut ki mürekkebin hiç hatırını sormadığı yırtık bir kâğıt kalemin hiç içmeyeceği unutulmuş bir sözüm. Aklında tut beni; diline dola dudağına değdir cümlede kullan tut bir şiire kafiye eyle beni. Tut ki üzerindeki rakamları ciddiye alınmayan kalp parayım. Elinde tut say beni inci mercana sat beni. Işığa tut yüzümü; sahih kıl beni.


Hoş geldin ey son tesellim;


Göz yaşımı yanağında tut taç yapraklarına taşı ağlayışımı. Şehvetin kirinden sıyır tenin tozundan ayıkla kalbimi.


Hoş geldin ey kalbimin göğü;


Tut kanatlarımdan rahmete yapıştır teleklerimi yücelere yükselt bedenimi. Yağmurları tut sakla hüznümün bulutlarında.


Hoş geldin ey bin bahar neşesi;


Tut elimden sımsıcak karanfillerin kûyuna getür beni güllerin suyuna kat demimi demkeş eyle gönlünün pervazına kalbimi.


Senai DEMİRCİ


14 Mart 2011

DALAİ LAMA’DAN 18 MADDELİK YAŞAM DERSİ

Mart 14, 2011 0
DALAİ  LAMA’DAN 18 MADDELİK YAŞAM DERSİ
- Büyük aşk ve kazanımlar büyük risk almayı gerektirir.
- Bir konuda hata yapıp kaybedince aldığın dersi unutma.
- Üç ‘S’ kuralı: Kendine saygı duy. Başkalarına saygı duy. Herhareketinin sorumluluğunu taşı.
- Bazen istediğin şeyin olmamasının bir şans olabileceğini unutma.
- Nasıl yıkacağını bilmek için önce kuralları iyice öğren.
- Küçük anlaşmazlıkların büyük dostlukları zedelemesine izinverme.
- Bir hata yaptığını anladığın anda düzeltmek için elinden geleniyap.
- Her gün biraz kendinle baş başa kal.
- Değişime açık ol ama değerlerini kaybetme.
- Bazen susmanın en iyi cevap olduğunu unutma.
- Yaşlılığında hatıralarıyla keyif alacağın iyi ve onurlu bir yaşam sür.
- Yaşamının temeli, evindeki huzurdur.
- Sevdiklerinle anlaşmazlığa düşersen geçmiş defterleri açma. Sadece bulunduğun durumu dikkate al.
- Bilgilerini paylaş. Ölümsüzlüğe ulaşmanın yolu budur.
- Doğayı incitme.
- Her yıl daha önce görmediğin bir yere git.
- En iyi ilişki birbirinize duyduğunuz aşkın, duyduğunuzihtiyaçtan fazla olduğu zamandır.
- Başarılarını, onları elde etmek için feda ettiklerine bakarakdeğerlendir.

POTANSİYEL BİLİNCİ…

Mart 14, 2011 0
POTANSİYEL BİLİNCİ…

"Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum, görülmez bir elma bahçesidir. Ama bu tohum bir kayaya rast gelirse, ondan hiçbir şey çıkmaz."
Halil Cibran

Şimdi size, sol elimde bir meşe palamadu ve sağ elimde bir çakıl taşı göstermekte olduğumu varsayın.

...Sol elimde görmüş olduğunuz bu meşe palamudu, kendisi gibi kaç tane meşe palamudu üretme potansiyeline sahiptir?

Bu meşe palamudunun bir meşe ağacı olması olasılığı var mı?
Evet, var!

Peki bu ağacın yeni meşe palamutları üretme olasılığı var mı?
Evet, var!

Peki, bu meşe palamutlarının her birinin bir meşe ağacı olma olasılığı var mı?
Evet, var!

Demek oluyor ki sol elimde gördüğünüz bu meşe palamudu, kendisi gibi sonsuz sayıda meşe palamudu üretme potansiyeline sahiptir.

Öte yandan sağ elimde tutmuş olduğum çakıl taşının üretme potansiyeli sıfırdır. Çakıl taşı kendisi gibi çakıl taşı üretme olanağına sahip değildir.

Siz 'potansiyel' nedir bilmezseniz, bilinciniz 'potansiyel farkındalığıyla donanmamışsa, elimde tuttuğum bu iki şeyi potansiyel açısından ayırt edemezsiniz; her ikisini de bir 'nesne' olarak görürsünüz.

Potansiyelin ne olduğunu bilen biri, meşe palamudu ve çakıl taşını farklı algılar ve bunlarla ilgili farklı düşünür. Bu kişi, bir tek meşe palamudunda, tüm Türkiye'yi meşe ağacıyla donatacak bir potansiyel olduğunu bilir ve bu gözle meşe palamaduna bakar.

Potansiyelin ne olduğunu bilmeyen biri ise, çakıl taşı ve meşe palamudu aynı şeylermiş gibi düşünür. Örneğin, ona göre, her ikisi de fırlatılacak bir nesnedir ve eline geçirdiği zaman bilinçsiz olarak meşe palamudunu da çakıl taşı gibi fırlatır, atar.


DOĞAN CÜCELOĞLU
İLETİŞİM DONANIMLARI




11 Mart 2011

YÜKLEM'İ OLMAYAN ÖZNE'YİM ŞİMDİ !...

Mart 11, 2011 0
YÜKLEM'İ OLMAYAN ÖZNE'YİM ŞİMDİ !...

Dil’i geçmiş zamanlarda kalmayasın diye
Miş’li zamanlarda yolculuğa çıkıyorum seninle.
Yüklem’inden mahrum bir yürekte,
Özne olarak dolaşıyorum dillerde…

Mehpare ÖĞÜT
Şubat 2011



YOL

Mart 11, 2011 0
YOL
Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma....
Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de...
Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
Yolcuya bakıp, yolunu tanıma.
Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.
Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil;
Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır;
Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal.....
"En doğru yol: en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar.
Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.
Aldırma....
Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir.
Dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır.
Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de sever.
Dostum, yollar yürümek içindir.
Fakat, şu gerçeği de hiç unutma:
Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
Yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri,
Yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları,
Yoldan metafizik uyuşturucularla keyif çatanları,
Tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları,
Maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50. metrede yola yatanları,
Yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları,
Yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları,
Ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları,
Beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları,
Yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin.
Aldırma, yürü.
Göğsüne yüreğinden başka muska takma.
Vahiy haritan,
Nebi kılavuzun,
Akıl pusulan,
İman sermayen,
Amel azığın,
Sevgi yakıtın,
Ahlâk karakterin,
Edep aksesuarın,
Merhamet sıfatın,
Şeref ve izzet adın olsun.

Doğru yol:
İnsanların çoğunun gittiği yol değildir, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.
Yolda vereceğin her molayı öz eleştiri durağında vermelisin.
Unutma, tevbe özeleştiridir.
Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini
Kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir.
Yön tayini sık sık gerekli olabilir.

"Haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir."



Halil CİBRAN



NE ÇIKAR ATEŞ BÖCEĞİ SANSALAR BİZİ !

Mart 11, 2011 0
NE ÇIKAR ATEŞ BÖCEĞİ SANSALAR BİZİ !


“Ne güzel bir laf Tanrım. Düşünüyorum da, sanırım en büyük korkumuz olduğumuz gibi görünmek. Yumuşacık kalbimizin fark edilmesi, naif yönlerimizin keşfedilmesi, cesaretsizliğimizin anlaşılması, korkularımızın paylaşılması sanki zarar göreceğimizin en büyük işareti.

Kabuklarımızın altında kendimizi saklamakta ne kadar da ustayız. Ve ne kadar güçlü korunuyoruz, kalkanlarımızın ardında. Hissedilmeden, el değmeden, sevgimizi göstermeden.

İstiridyeler, deniz minareleri, midyeler. Kirpiler ve kaplumbağalar gibi. Sahi koruyor mu bizi bu çatlamamış sert kabuk? Kimse incitemiyor mu duygularımızı, inançlarımızı, benliğimizi? Yoksa zarar mı veriyor bu ürkeklik, bu kabuk bize. Hissettiklerimizi gölgeliyor, yansıtmıyor mu gerçek kimliğimizi? Duygularımızı bastırıyor, el ele tutuşmamızı engelliyor mu?

Eğer bir yıldız gibi ışıl ışılsam ve bir yıldız kadar parlak. Ne çıkar ateşböceği sansalar beni. Belki en hoyrat yürek bile ateşböceğinin o uçucu, masum, sevimli çocuksuluğuna el kaldırmaya kıyamaz? Güçlü kapıların arkasına kilitlemesem kendimi, korkaklığımı, sevgi isteğimi en insani yönlerimi kayıtsızca sunabilsem bu sert kabuğun ağırlığından kurtulup bir kuş gibi uçacağım özgürce. Anlaşılacağım ve bir ayna gibi yansıyacağım karşımdakine. O da çözülecek belki.

Samimi ve güvenliksiz, silahsız biriyle göz göze gelince. Oysa bir görebilsek bunu. Kalmadı böyle insanlar demesek. Güven duygusuna bu kadar muhtaç olmasak. Kırılmaktan korkmasak. İncinsek, yaralansak. Ne olur bir darbe daha alsak. Yeniden açsak kendimizi, atabilsek o kabuğu. Denesek. Risk alsak. Yanılsak. Fark etmez. Tekrar, tekrar bıkmadan denesek. Ve kucaklaşsak yeniden. Tıpkı eskisi gibi. Ne olduğunu anlayamadığımız o onbeş yıldan öncesi gibi. O zaman fark edeceğiz. Ne kadar özlediğimizi birbirimizi. Neler biriktirdiğimizi, kaybolan değerlerimizi ne kadar özlediğimizi.

Beraber geldik beraber gidiyoruz oysa. Vakit az, paylaşmak, sarılmak için. Yaşadığımız coğrafya zor, şartları ağır. Yüreği daha fazla küstürmemek lazım. Sırtımızda ağır küfeler, her gün katlanan. Ve koşullar bir türlü düzelmeyen. Sevgiye çok ihtiyacımız var. Ufukta kara bir kış görünüyor. Ancak birbirimize sokulursak atlatırız o günleri. Kırın o sert, o ağır kabuklarınızı. Kurtulun bu yükten. Korumuyor o kabuklar, aksine zarar veriyor bize. Yalnızlığa mahkûm ediyor bizleri. Hem hepimiz bir yıldızız. Ne çıkar ateşböceği sansalar bizi.


Rabindranath TAGORE






08 Mart 2011

KADIN OLMAK…

Mart 08, 2011 0
KADIN OLMAK…
Kadındır; cefayı da vefayı da bilen, çeken…

Hangi kadındır ki analık ve eş olma duygularından yoksun olsun. Bu yüzden boşuna dememiştir Peygamberimiz “ Cennet anaların ayakları altındadır” diye ve yine değildir boşuna “yuvayı dişi kuş yapar” sözüde…

Kadın, koklanmayı bekleyen bir çiçektir; yalnız sulamak gerekir. Siz onu ne kadar sular ve ona ne kadar özen gösterirseniz, o da o kadar güzel kokmaya, açmaya ve açtıkça da etrafına güzellikler sunmaya devam eder.

Kadın bir hamurdur yoğurmasını bilene…Ona öyle şekiller verebilirsiniz ki bir tüy kadar hafif ve bir pamuk kadar yumuşak olabilir, eğer iyi ellerdeyse. Kısacası onu bir melek ya da şeytan yapmak sizin elinizdedir.

Kadın bir denizdir aslında, ucu bucağı olmayan… Ancak onu keşfe çıkmaya karar verdiğinizde bulabilirsiniz. Öylesine ki içinde her şeyi barındıracak kadar derindir. Acıyı, sevinci, hüznü, mutluluğu, neşeyi, terk edilmeyi… Bunların hepsi de onun en gizli hazinesidir yürek denen sandığının içinde. Yeri ve zamanı geldiğinde çıkarıp kullandığı.

Kadın cesurdur;Yeri geldi mi sevdiğini tüm dünyaya haykıracak kadar hem de. Yeter ki karşılık bulabilsin sevgisine. Eğer sevildiğini hisseder ve anlarsa ve siz de ona hissettirmeyi başarabilirseniz şayet, kendinizi şanslı hissedin çünkü; bir kadın tarafından seviliyor olmanın tadına varabileceksiniz demektir.

Kadın güven demektir verebiliyorsanız aynı şekilde. Ne verirse insan onu alır hesabıyla; eğer siz güven duymak istiyorsanız ona da bu güveni vermelisiniz ki zarar görmesin ilişkinizde ve her telefon çalışında ya da eve her geç gidişinizde sizi kapıda asık suratla karşılayıp; içinden çıkamayacağınız “neredeydin ?, kiminleydin ?” gibi binbir soruyla karşılamasın.

Kadın güçtür; her başarılı erkeğin arkasında yer alan.
Kadın, kadındır her şeyden önce de. Aşk, sevgi, romantizm eşliğinde… Ve yaşamak istedikleriniz yaşattıklarınızdır aslında.

Kadın güzeldir her yaşta. Eğer sizde katkıda bulunabiliyorsanız ona bir şekilde.

Kadın zekidir, tüm erkeklerle boy ölçüşebilircesine.

Ve kadın bir hazinedir… Bu yeryüzünde ki tüm elementleri kendinde barındıran paha biçilmez nitelikte.

Ve kadındır bir erkeği aslında adam eden; bundan adam olmaz denilse bile.

Ve kadın ki; Adem bile Havva’dan beri tüm erkeklerin gözdesi olmayı başarabilmiş yegane varlık bu evrende…

Eğer, bir kadını seviyorsanız ona iyi davranın… Unutmayın ki; sizin anneniz ve kız kardeşiniz / leriniz de bir kadın.

Tüm ülkem kadınlarının ve dünya kadınlarının, 08 Mart Dünya Kadınlar Günü Kutlu olsun. hak ettiğiniz tüm değerlere ve güzelliklere sahip olabilmeniz dileklerimle…


Mehpare ÖĞÜT
08 MART 2011



CUMHURİYET VE KADINLARIMIZ…

Mart 08, 2011 0
CUMHURİYET VE KADINLARIMIZ…
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk, 30 Mart 1923 tarihinde Vakit gazetesine verdiği demeçte;

"Dünyada hiçbir milletin kadını, ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte, Anadolu kadını kadar emek verdim diyemez. Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken..., kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakâr, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim" demiştir.

Bu nedenle medeni ülkeler seviyesine çıkmak isteyen Türkiye Cumhuriyeti, kadınlara ikinci sınıf muamelesi yapamazdı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nde yer alan kadınların erkeklerden hiçbir farkı yoktu. Tek fark cinsiyetleriydi ama bu onların erkeklerden sonra yer aldığının ve ikinci sınıf insan olduğunun bir göstergesi değildi. Öyle ki Türkiye Cumhuriyeti’nde yer alan kadınlar milli teşkilatlar kurarak çalışmalar yapmışlar, cepheye silah ve mermi taşıyarak erkeklerle birlikte vatanları için omuz omuza çarpmışlardır…

Medeni Kanunun kabul edilmesi ile birlikte, kadın erkek eşitliği sağlanmış; erkeğe tanınan haklar kadınlara da tanınmıştır ki bunlardan en önemlisi de seçme ve seçilme hakkının dünya da ilk kez Türk kadınına verilmesiyle gerçekleşmiştir. Bunun yanı sıra medeni kanunun kabulüyle birlikte evlenme tarafların isteğine bırakılmış ve vekil sistemi kaldırılarak sadece nikâh memurunun yaptığı evlilikler geçerli sayılmıştır. Ayrıca eskiden Allah’ın hakkı üç’tür deyip birden fazla kadınla evlenilmesinin önüne geçilmiş ve tek eşlilik sistemi getirilmiştir. Miras ve şahitlik gibi konularda da erkeklerle aynı haklara sahip olmuşlardır…

Aradan geçen zaman içerisinde pek çok saldırıya, eleştiriye maruz kalmış olsa da artık hakkını arayabilen, kendi ayakları üstünde durabilen ve her alanda erkekle aynı seviyede yer alabilen bir konuma gelmiştir…

Tüm bunlara rağmen günümüzde hala geleneklere bağlı kalmaktan kurtulamamış ve kadını ikinci sınıf vatandaşı olarak gören, kadını isteği dışında gönül rızası olmadan evlendiren ve daha çocuk yaştayken çocuk büyütmeye mahkûm eden ve erkek egemenliği altında zoraki yaşatılmak zorunda bırakılan, her türlü cinsel tacize ve şiddete maruz bırakılan kadınlarımızda yok değildir. Bu da kültürel eksikliğin, bilgisizliğin ve cahilliğin ve de köhnemiş geleneklere bağlılığın göstergesidir ki; bunun önüne geçmek de kadının önce kendine değer vermesi, kendinin bir köle değil bir insan olduğunu kabul ettirmesiyle mümkün olabilecektir…

Tüm kadınlar birer çiçektir aslında… İlgiye, şefkate, sevgiye ihtiyaç duyarlar…

Aslına bakarsanız her kadında biraz çocuktur aslında… Sevmek ve sevilmek, şımartılmak ister çoğunlukla…

Ve her kadın gönlüyle yürekten sever erkeğini… Ama o da bekler karşılığını fazlasıyla…

Ve her kadın güzeldir; akıllıdır; annedir; çalışandır; emektardır; cefakârdır; vefakârdır; tüm zorluklara göğüs gerebilendir aslında…


Mehpare ÖĞÜT



05 Mart 2011

HAYATIMIZIN ORTAĞI...

Mart 05, 2011 0
HAYATIMIZIN ORTAĞI...
Günümüzün "ergen Dünyası"nı, bu dünyada geçerli olan "ergen Kültürü"nü anlamaya çalışıyoruz. Çünkü bu yeni oluşumu anlayamazsak "günümüz ergenleri" ile erişkinler arasındaki uzaklık daha da artacaktır.

Yeni ergen kültürünün özellikleri içerisindeki "hedef seçememe", "geleceği planlayamama" "sorumluluk almak istememe", "kendini hiçbir şeye zorunlu saymadan çevresini her şeye zorunlu sayma", "çaba harcamadan elde etmek isteme" gibi özellikleri nasıl açıklayacağız?

En önemli etkenler arasında "sahip olma, elde etme ve kullanma" ile bunları yapabilmek için "çalışmak ve kazanmak gereği" arasındaki bağı kopartan tüketim toplumu İdeolojisi"dir.

Bu ideoloji, henüz çalışmayan ve kazanmayan gençlere kredi kartı vermekte cep telefonları olmasını normal olduğunu söylemekte, otomobil kullanarak özgürleşmeyi önermektedir.

Gençler de bütün bunlar için yıllarca beklemek yerine bütün bunları
sağlamanın anne babanın görevi olduğunu düşünmekte, bunların "kendi hakları" olduğunu öne sürmektedirler.

Bizim yaşam kültürümüzün iki özelliği de "tüketim toplumunun ideolojisi" ile buluşmaktadır.

"çocukların aşırı korunmasının ailenin görevi" olduğuna inanan yaygın tutum ile "çocuklarla gurur duyma isteği". Bu iki özellik de, çocukların "yaşam standartları"na ailelerin -kimi zaman ekonomilerinin üstüne de çıksa- destek vermelerini sağlayan bir tutum yaratmaktadır.

Anne babaların şu sözlerini çok sık duyuyoruz:

- Biz (ya da ben) çocuklarımız için yaşıyoruz.
- Ne yapıyorsak onlar için yapıyoruz.
- Biz çok sıkıntı çektik, onların bu sıkıntıları çekmesini istemiyoruz.
- İlerde hayatın birçok haliyle karşılaşacaklar, bari şimdi mutlu olsunlar.
- Mutlu bir çocukluk dönemleri olsun.
- Biz gençliğimizi yaşamadık, bari onlar doya doya yaşasınlar.
- Bizim yapamadıklarımızı onların yapması bizi memnun ediyor.
- Her şeyleri var, neden çalışmadıklarını anlayamıyorum.
- Hiç sıkıntıya gelmiyorlar, istedikleri hemen olsun istiyorlar.
- Her istediklerini yapıyoruz ama o bizim ne istediğimize aldırmıyor bile.
- Çok iyi çocuktur ama arkadaşlarına uyuyor.
- Aklına hiç kötülük getirmez, ne söylense inanır.
- Böyle giderse nasıl yapacak bilmiyorum.

Bu sözlerin hepsi de birbiriyle bağlantılıdır. Bu sözlerin oluşturduğu merdiven basamak basamak çıkılmaktadır. Sonuçta erişilen yer de hiç kimsenin düşünmediği, hiç kimsenin istemediği bir yer olmaktadır.

Neden?
Çocuklarımızı hayatımızın ortağı değil, refahımızın ortağı yapıyoruz da ondan.

Neden "hayatlarınızı çocuklarınıza adıyorsunuz?". Neden çocuklarınız için yaşıyorsunuz?
Neden çocuklarınıza istemedikleri şeyleri vermek için bunca çaba
harcıyorsunuz?
Neden çocuklarınıza hak etmedikleri şeyleri elde etmeleri için yükümlülük duyuyorsunuz?
Neden çocuklarınıza sorumluluk vermiyorsunuz? Şimdi almıyorlar çünkü sorumluluk vermekte çok geç kaldınız.

Neden çocuklarımızı yaptıkları yanlışların sonuçlarıyla
karşılaştırmıyorsunuz? Bu durumda çocuklar ve gençler "ailelerin onları her koşulda koruyacaklarını" biliyor.

Çocuklar ve gençler kendileri hiçbir şey yapmasalar da ailelerin onlar için her şeyi yapacaklarını öğreniyor.

Çocuklar ve gençler geleceklerinin aileleri tarafından hazırlanacağına güveniyor.

Onun için de kendine güvenmiyor, sorumluluk almıyor, kendisini hiçbir şey için zorlama gereği duymuyor. Yapılması gerekenler yapılmaz, yapılmaması gerekenler yapılırsa sonuçlara neden şaşmalı?

Lütfen biraz düşünür müsünüz?


Prof. Erdal ATABEK