Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

30 Ocak 2011

DÜŞÜNCENİN SIRRI

Ocak 30, 2011
DÜŞÜNCENİN SIRRI

Hayatta hiç bir şey için bunalmaya gerek yok sadece isteyin

Büyük beklentiler edinin ve umun

Şükür etmeyi bilin.
...
Bir şeyi zihinde canlandırmak gerçekleştiğine inanmaktır

Bütün varlığınızla, hayalini kurduğunuz şeyin gerçekleştiğine inanın ve kabul edin

Hayal kurmak, size getireceklerinin bir ön göstergesidir.

İstediğiniz şeye ulaşacağınıza inanın, hatta ulaştığınız düşünün ve zorluklarını unutun. Ulaştığınızı mutlaka görürsünüz. (Bunu basit bir örnekle deneyin, mesela akşam eve gittiğinizde hangi yemeklerin olmasının sizi mutlu edeceğini düşünün, evde size o yemeğin hazırlandığını düşünün ve isteyin, eve gittiğinizle istediğinizle karşılaşınca şaşıracaksınız.Veya evinizin önündeki park yeri her zaman dolumu? Akşam siz eve yaklaşırken aracınız için bir yer olduğunu düşünün, inanın ve isteyin, mutlaka istediğiniz yerlerde aracınıza bir yer bulacaksınız.Gerçekten inanın ama, olduğunu mutlaka göreceksiniz.Bir kere olmadı diye de olmuyor nasıl olsa diye vazgeçmeyin, ısrarla inanın ve isteyin…


Osman MÜFTÜOĞLU





BEN SENDEYİM, SEN…

Ocak 30, 2011
BEN SENDEYİM, SEN…

Yüreğim düştü bu gece sevgili
Yollarını sokaklarını parke taşlarını bile özlemişken
Artık alışmak zorunda olduğum yokluğunun acısındayım
Zaman nasıl geçer sensiz bilmiyorum
Bahar gelir mi yüreğime
Her çiçek inatla açar mı suskun yüzümde
İnan hiç bir şey bilmiyorum
Çok sevdiğim çocuklara bile şeker yok artık cebimde
Kederli bir hayatın başlangıcıysa eğer bu hal
Daha fazla yaşayamayacağım demektir ey yar
Siyah beyaz hayatımın ilk sabahında
Seninle beraber eflatun kalemim de gitti
Sayfalarım hüzün
Sayfalarım bomboş
Sayfalarım keder
Şimdi bir kır kahvesinde, sararan yapraklar arasında
Tek başıma dalıp gidiyorum
Elimde bir bardak çayım
Gözümün önünde sen varsın
Çayına tek şekeri atıyorum
Şeker yere düşüyor
Ben ölüyorum….
Ve hiçbir şey senden geriye getirmiyor yüreğimi


Akif AKTAŞ






AŞK

Ocak 30, 2011
AŞK

Her görenin aşık olduğu,uğrunda aklını kaybettiği bir kız vardı...
yanağı kafur gibi bembeyaz,saçları misk gibi simsiyah,şeker onun dudağının lezzetini bilseydi,erir yok olurdu...
Bu dilber bahçelerde gezinirken oralardan bir derviş geçti...
Bir fırıncının acıyıp verdiği yarım somunu tutuyordu elinde...
O ay yüzlüyü görünce ekmeği elinden düşüverdi...
Kız bu hale gülüp geçmişti ama ama o gülüş dervişin bedenindeki yarım canı yere çaldı...
O an dan itibaren ne gecesi ne gündüzü kaldı dervişin...
Tam 7 yıl yanıp yakıldı,ağladı inledi...
Kızın mahallesinden hiç ayrılmadı...
yok sulun bu hali kızın akrabalarının canını sıkmaya başlamıştı...
Bir gece onu ortadan kaldırmaya karar verdiler...
O dilber biraz insaflıydı...
Gizlice dervişi çağırıp dedi ki:"Git buralardan... elde edemiyeceğin bir şey için boşuna kapımda bekleme... Canına kast edecekler senin... durma kaç..."
O zaman derviş ağladı ve ilk kez içini döktü kıza:"Bencileyin bin aşıkın canı senin cemaline feda olsun... Ben canımı seni ilk gördüğüm gün kaybetmiştim... şimdi bir can için seni terk edermiyim sanıyorsun? yalnız meraktayım, madem bana acıyacaktın neden o zaman gülmüştün?"
"A ahmak derviş" demiş kız...
"a zavallı sen kendine bakıyormusun? gülünecek bir suratın var... insan sana bakınca elbet gülesi geliyor..."
"AŞKKK" diye karşılık vermiş derviş...
"AŞK SEVİLEN İÇİN BİR HİÇ İSE DE SEVEN İÇİN HEPTİR... eğer ey güzel sana gücenecek gücüm olsa duyduklarım için gücenirdim...
Amma bunun için aşkımdan geçecek değilim..."

Derviş yedi gece daha oralarda dolandı ve sonra onu bir daha kimsecikler görmedi..


Alıntıdır...






 



....

Ocak 30, 2011
....

Adına aşk koyduğun o büyük boşluğa
ben koca bir hayat sığdırdım...
Beni sevmemene isyan edip kaçmak,
sende aradıklarımı hayatla doldurmaya çalışmak,
ruhumun en büyük yanılgısıydı...
...Hayat bana en acımasız yüzünü
sevgini inkar ettiğim zamanlarda gösterdi...
Ve şimdi asıl olmam gereken yerde,
hayata başladığım yerde,
kalbindeyim.....
Vazgeçilmez oluşunun sırrı bu işte:

Senin olmadığın yerde ne olduğunu biliyorum...


Cezmi ERSÖZ











28 Ocak 2011

UMUDUMSUN …

Ocak 28, 2011
UMUDUMSUN …
Özlemekten olma özlem koydum adını. Gece yarıları kan ter içinde uykularımdan firar ettiren bir sevdanın hapsindeyim şimdilerde…Çaresizlik gardiyanım olmuş haberim yokken ve kelepçeler takılmış ellerime sensizlik denen. Kimi zaman zamansızlığa yenildiğimi düşünürken ben, evrimler geçiren yüreğime söz bile geçiremiyorum sensizken…Sana varacağım tüm yollar dikenli tellerle çevrilmişken, gölgesinden yoksun bir kimlikle hükümsüz bir aşkın izini sürmekteyim ben…Rutubet kokulu yollardan geçerken ve burnumun direğinde hissettiğim ızdırap bile umurumda olmazken, adının baş harflerini yazıyorum geçtiğim her yere. Ola ki bir daha geçmek zorunda kalırsam o yollardan; sensizliği hatırlatsınlar diye bir iz bırakıyorum geriye... Susuşlarımda gizlediğim sana ait cümleleri cebimde biriktiriyorum hala ve hala sana dair şiirler yazıyorum kendimce.. Senin okumadığın, duymadığın, duyamayacağın… Gözlerine tutulduğum bir Eylül akşamından kalma anılara dönüşler yapıyorum ve her dönüşün verdiği acıya bir bilet daha kesiyorum kendi ellerimle. Dönüşü olmayan bir yola girdiğimi hissettiğim anlarda bile vakitsiz öten kuşların sesini duymak bile kızdırmıyorken beni, vurgun yediğim gönlünden habersiz sevmelere devam ediyorum seni… Tek cümlelik aşklara inat çoğul cümlelerle seviyorum ben seni. Yediğim ekmek kadar kıymetliyken gözümde, içtiğim su kadar aziz oluyorsun gönlümde. Ve huzuru bulduğum gözlerinde kısa süreli yolculuklara çıkıyorum canımın istediği her saatte. Hesapsız ve kitapsız, sorgusuz ve sualsiz bir aşk’ı yaşamaya devam ediyorum gönlümce.. Belki bir gün gelirsin diye hala devam ediyorum cümlelerimi de biriktirmeye ta ki senden aldığım emaneti sana verinceye kadar. O güne kadar sen sağ ben selamet sevgilim diyorum sana. Bir gün karşılaşmak umuduyla, yaşamaya devam ediyorum sensizliği de katarak yanıma ve yine seni aramaya çıkıyorum bu akşamda….

Kim bilir belki de bir köşe başında karşılaşırız umuduyla…Umuduma umut ol istiyorum…


Mehpare ÖĞÜT
2011


SEVGİYE YER KALMADI MI?

Ocak 28, 2011
SEVGİYE YER KALMADI MI?


Uzakdoğu'da bir Budist tapınağında geçmiş bir olayı anımsadım. Bu tapınak bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu ve burada geçerli olan incelik,anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, kapıda tokmak ya da çan, zil türünden ses çıkaran bir gereç yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı,içerdeki "bilgelik arayıcısı" kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı.

Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu.

İçerdeki bir süre kayboldu,sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve kabı yabancıya uzattı. Bu "Yeni bir aracıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz" demekti.

Yabancı tapınağın bahçesine döndü,aldığı bir gül yaprağını dolu kabın içindeki suyun üzerine bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı.

İçerdeki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı.

Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardır.

Bu sevgiydi ve sevgiye her zaman yer bulunurdu.

Nicedir hayatımızda sevgiye yer bulamadığımızı düşündüm. Bize sevgiyi anlatan bir olayı haber yapamıyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir kişiyi dinlemiyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir duyguyu görmüyoruz. Bize sevgiyi anlatan bir yazı yazmıyoruz, böyle bir yazıyı okumuyoruz.

Bir Polanya filminde Nazi dönemi anlatılıyordu.Nazi komutanı güzel bir evi komutanlık merkezi yapmıştı.Evin güzel sahibesi üst kata çıkmıştı ve az görünüyordu.Komutan bu kadına âşık olduğunu anladı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti:

- Madam, aşkımız beni zayıf düşürüyor.

- Hayır komutan, sevginiz sizi insan yapıyor.

İnsan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez. İçinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır.

Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız.

Nefret etmeden birini öldüremezsiniz.

Nefreti içinde barındırmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır.

İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir.

Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar.

Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür.

Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır.

Bağımlılık sevgi değildir,gereksinmenin karşılanmasıdır.

Sevgi, değer vermesini bilmektir.

Sevgi,yaşama hakkını kabul etmektir.

Sevgi, varolmaktan kıvanç duymaktır.

Sevgi, birlikte olmaktan sevinç duymaktır.

Sevgi, eşitliğin duyumsanmasıdır.

Sevgi, bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır.

Sevgi, bilinçtir.

Sevgi, insan olmaktır.

Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine parayı koyduk.

Para için yaşıyoruz, para için eğitim görüyoruz, para için meslek ediniyoruz, para için çalışıyoruz, para için birbirimizi çiğniyoruz, para için birbirimizi aldatıyoruz, para için savaşıyoruz.

Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve yerine üstün olmayı koyduk.

Üstün olmak için yaşıyoruz, üstün olmak için yarışıyoruz, üstün olmak için kendimizden başkasının aşağı olmasına çalışıyoruz.

Sevgiyi hayatımızdan kovduk ve nefreti içimize çağırdık.

Birbirimizden nefret ediyoruz nefretle yaşıyoruz, nefretle çalışıyoruz, nefretle dövüşüyoruz, nefretle öldürüyoruz.

Para, üstün olmak ve nefret etmek hayatımızı dolduruyor.

Hayatımız da savaşlarla, dünyayı yağmalamakla, birbirimizi boğazlamakla geçiyor.

Sevginiz olmadıktan sonra daha çok paranız olsa, daha üstün olsanız, daha çok toprağınız, eviniz arabanız, malınız olsa ne olur?

Yaşamınızda Sevgi yoksa hiçbir şeyiniz yok demektir.
Yaşamınız yavan ve anlamsızdır..

Belki de yeniden öğrenmemiz gereken budur.


Prof. Erdal ATABEK





....

Ocak 28, 2011
....



"sen benim görmek için bakmaya gerek bile duymadığım ezberimsin."
"ayrılık ayrı, aşk bitişik yazılır"



Kahraman TAZEOĞLU












ÖLÜ KELEBEKLER…

Ocak 28, 2011
ÖLÜ KELEBEKLER…


Hiçbir sevgi yetmiyordu bize... Başkalarının kalplerinde yarattığımız, ateşlediğimiz sevgilerle yaşayabiliyorduk ancak... Çünkü birileri bizi ilk ve gerçek sevgiden yoksun bırakmıştı... Ve bu boşluk hiçbir aşkla, hiçbir sevgiyle dolacak gibi değildi... Birinden, öbürüne, sonra bir başkası daha... İşte tam bulduk, derken, elimizde soluk, hüzünlü cam kırıkları kalıyordu...
Sevgi arsızıydık sanki... Doğumumuzla birlikte verilmemiş olan o ilk ve gerçek sevginin yeri hiçbir insanın sevgisiyle dolacak gibi değildi...
Dünyanı zihnimizde taşıyorduk sanki... Karşılaştığımız, bizi sevsinler, bize bağlansınlar, diye uğraştığımız insanları ayrı birer varlık olarak tanımaya, anlamaya çalışmıyorduk... Onlardan isteğimiz sadece içimizdeki o büyük boşluğu doldurmalarıydı...
Bu boşluğu doldurmaları için bize hayran, sonsuz sevgili dolu, ve itaatkar insanlar olmaları gerekiyordu... Bir uzantımız olmaları...
Belki bu güne dek gerçek anlamda hiç varolmadığımız için, kendimizden kurtulup başkalarının hayatlarına, kalplerine girmediğimiz, yüreklerimiz hep bizde kaldığı için çekici, parıltılı insanlardık... O yaralı, o hasta varlığımız çekiyordu sanki insanları bize... Hiç gerçek anlamda yaşamamışlığımız...
Gerçek anlamda yaşamadığımız için bize yaklaşan insanı önce hiç olmadığı kadar yüceleştiriyor, kafamızda yarattığımız o sahte idollerden birinin yerine koyuyorduk... Çünkü onu olduğu haliyle anlayıp sevmek çaba isterdi... Onu zayıflıklarıyla sevmek bizi kendimizden kuşkuya düşürürdü... Bir insanı zayıflıklarıyla sevmek bize o derin boşluğumuzu hatırlatırdı...
Bu karşılaşmada içini açmayan, kendinden vazgeçmeyen, adını hiç unutmayan taraf biz olmalıydık... Çünkü içimizi açarsak, kendimizden vazgeçersek, adımızı unutursak içimizdeki o büyük boşluk görünebilirdi... Hiç varolmadığımız... Kendimizi bugüne dek bir başkası için hiç feda edemediğimiz o hiç yaşamamışlığımız ortaya çıkardı... İçimizdeki o katil ortaya çıkardı... Onla yaşamaya mecbur olduğumuz... Mahvolmamak için mahvetmek zorunda olduğumuz...
Evet... İçimizdeki katil... Çünkü bizi sevenlerin sevgisini onları öldürmek için kullanıyorduk... Onların önce varlıklarını gizleyen perdelerini, kapaklarını, zırhlarını açmalarını sağlıyor, çırılçıplak bırakıyor, sonra en zayıf, en kırılgan yerlerinden zehirli dudaklarımızla öpüyor ve o halde bırakıyorduk... Sonra da bir daha hiç aramıyorduk... Onlardan avuçlarımıza dökülen cam kırıklarına bakıp: Hayır aradığım bu değildi, o da diğerleri gibiydi, beni istediğim gibi sevmedi, deyip bir başkasına gidiyorduk...
Birkaç gün önce yüceleştirdiğimiz insanları bize koşulsuz bağlandıklarını hissettikleri anda istediğimize kavuşuyor ve onu beklemediği bir anda küçümseyip aşağılıyor, sonra yolumuza devam ediyorduk... Aradığımız o değildi, diyorduk, o uymuyor yarattığımız idolümüze, o içimizdeki boşluğu dolduramazdı diyorduk...
Öyleyse bir başkasını, bir başkası daha denemeliydik... Ta ki içimizdeki boşluk dolana dek... Ama dolacak gibi değildi... Bize kendisini sunan her sevginin bir buz kovasına atılmış küçücük bir kor parçası kadar hükmü oluyordu ancak... Ama biz kazanmayı terk etmek sanırken içimizdeki boşluk daha da büyüyordu...
Bize sevgiyle yaklaşan insanları öylesine çaresiz, öylesine çıplak anlarında terk ediyorduk ki, birçoğu adeta sevme yeteneğini yitiriyordu... Önce bir süre o zehirli ateşle bir başlarına için için yanıyorlar, ateşleri dinerken bize ışıkla açılan kalplerine kasvetli bir gölge iniyor ve ardından içlerine doğru kırgın bir nefretle dönüyorlardı...
Kimi geceler boşluğumuza aşık ettiğimiz, sonra da yapayalnız bıraktığımız kurbanlarımızın çığlıklarıyla uyanıyorduk.
İşte biz birbirimizle böylesi gecelerden birinde karşılaştık...
İkimizde birbirimiz için fazlasıyla çekici ve parıltılıydık. Kafamızda yıllardır gezdirdiğimiz idollerin içine hemen yerleştirdik birbirimizi... Sanki daha yüz yüze gelmeden önce böyle bir şeyin olacağını sezmiş gibiydik... İkimizde güçlü, sevecen ve kendimizden emin gözüküyorduk... Fark etmiyorduk daha birbirimizin içindeki o derin boşlukları... Ama birbirimize öyle çekici ve parıltılı görünüyorduk ki içimizdeki boşluklar henüz acı vermeye başlamamıştı...
İkimizde birbirimizi hiç olmadığı kadar yüceltiyorduk... Henüz, bu aradığım insan değil, bu o değil, aşamasına gelmemiştik. İki karanlık orman birbirini ne kadar severse o kadar seviyorduk işte... Daha önceleri başkalarına yaptığımız gibi, birbirimizi tanımaya, anlamaya, öğrenmeye çalışmıyor, durmadan kendimizi anlatıyorduk... Başkaları için ne kadar önemli ve vazgeçilmez olduğumuzu... Ne çok sevildiğimizi, ama gerçek anlamda bizim sevgimize kimselerin layık olmadığını... Gerçekte kim olduğumuzu, ne olduğumuzu, ne için yaşadığımızı anlamaya çalışmadan birbirimizin aynasında kendimize hayran olup duruyorduk.
Sonra biz değil, söylediklerimiz değil, hayatın kendisini usulca hissettirmeye başladı, başka dünyaların insanı olduğumuzu, çok başka şeyler özlediğimizi...
İşte o zaman birbirimizi kendimiz için değiştirmeye başladık...
Kim kimi kendisi için daha uysal, daha itaatkar, daha evcil yapacaktı... Herkes kendisini diğerinden daha kusursuz buluyor, böyle gördüğü için her şeyi kendisinde hak olarak görüyordu... O beni kıskandığı zaman bunu sevgi diye gösteriyor, ben onu kıskandığım zaman bu onun gözün hiç de soylu bir davranış olmuyordu... Durmadan birbirimizde suçluluk duyguları uyandırmaya çalışıyorduk...
Aramızdaki gizli bir savaş başlamıştı... Birbirimiz için yarattığımız o sahte idoller çatlamaya başlamıştı bir yerlerinden...
Çünkü ne o benim istediğim gibi oluyordu, ne de ben onun istediği gibi... Kimse kendi düzenini değiştirmiyordu. Ben böyleyim beni böyle kabul et, sen bana uy, diyorduk birbirimize durmadan...
Kimse bir diğerine içini açmıyor, zayıflığını, çaresizliğini, asıl önemlisi o büyük boşluğunu göstermeye yanaşmıyordu.
Zayıflıklarımızı birbirimize göstermemek için usta bir taklitçi gibi kılıktan kılığa giriyor, durmadan benlik değiştiriyorduk...
Kendimiz için acı çekiyorduk, birbirimiz için değil. Anlamak değil, anlaşılmak istiyorduk. Bu trajik karşılaşma değil, o deva bulmaz dertlerimiz için değil kendimiz için ağlıyorduk, ağladığımız zamanlarda...
Birbirimizi özlediğimiz için değil, kendimize duyduğumuz o derin hasretle koşuyorduk buluşma yerlerine...
Yorulmaya, tükenmeye başlamıştık... İkimizin de beklediği o an yavaş yavaş gelmeye başlamıştı...
Kim kimi en çıplak, en zayıf anında o zehirli öpücüğüyle öpecek ve onu orada bir başına, o en çaresiz anında bırakıp gidecekti... Kim kazandığı anda öbürünü terk edip gidecek ve bir daha aramayacaktı...
Durmadan birbirimizin en kırılgan, en çaresiz anlarını gözlüyorduk. Benliklerimizi zayıflatmak, güçsüz bırakmak için hiç olmadık sebepler yaratıp birbirimize ayrılık senaryoları hazırlıyor, bu senaryolarda karşımızdakine terk edilmiş rolü veriyor, onun bu roldeki gücünü sınıyorduk, ama bunlar hiçbir işe yaramayınca yeniden bir araya geliyorduk.
Kimse yenik ayrılmak istemiyordu... Kimse bu beraberlikte katilinden, kazanma hırsından ve adından vazgeçmek istemiyordu..
Bu oyunları oynarken, kanlarımızı kimsesiz gecelere akıtırken gizliden gizliye birbirimize bağlandığımızı anlayamıyorduk bile..
Çünkü asli rollerimiz vardı bizim... Kazandığımızı anladığımız anda terk edip gitmekti bu... İçimizdeki o büyük üşümeye küçücük bir kor parçası daha atıp yürüyüp gitmek.
Nasılsa geride bizi her şeyimizle kabullenip ömür boyu koşulsuz sevmeye hazır insanlar vardı. Kolay kolay boşluğa düşmezdik.
Kim daha önce davrandı bilmiyorum, ama artık şimdi bunun ne önemi var ki....Bir gün birbirimizi o en zayıf, o kırılgan yanlarımızdan öptük... O zehirli öpücüklerimizle... İşte o zaman anladık birbirimize ne kadar çok benzediğimizi.
O zehirli kanlarımız birbirine bulaştı... Hastalıklarımızın birbirine bulaştığını anlamadan kazanmış olmanın verdiği o lekeli gururla bizi koşulsuz sevenlerin yanına koştuk hemen. Birbirimizde açtığımız yaraları sarmaları için... Onlar yaralarınızı sararken biz birbirimizi en derin mezarlara gömdüğümüzü düşünüyor, bu işten yakamızı sıyırmış ve sanki hiçbir şey olmamış gibi her şeye yeniden başlayacağımızı sanırken geceleri ansızın birbirimizin çığlıklarıyla uyanmaya başlamıştık...
Birbirimizi gömdüğümüz yerden yükselen ve bizi geceleri hiç uyutmayan çığlıklarla.
Bazen bu çığlıklara daha önce terk edip gittiğimiz insanların çığlıkları da karışıyordu... Sanki bizim de kendileri gibi zehirlendiğimizi anlamışlar gibi...
Benim boşluğum ona geçmiş, onu boşluğun bana geçmişti...
Artık çaresizliklerimiz, zayıflıklarımız bize ait değildi, bizde sır değildi..
O kendimize sevdalı, kendimize saplantılı kanlarımız birbirine karışmıştı...
Birbirimizdeki o uzun, o büyük geceyi öpmüştük... Gecelerimiz birbirimize karışmıştı.
Senin yüreğin benim olmuştu, benim yüreğim senin olmuştu...
İsimlerimiz birbirine karışmıştı... Artık kendimi sen, diye anar olmuştum. Sen kendini ben, diye sorar olmuştun....
Birbirimizi öperken görmüştük o büyük boşluklarımızı... Birbirimizi zehirleyip gidecekken aslında hiçbir yere gidemeyeceğimizi anlamıştık...
Baksana günler ne çabuk kararıyor artık... Sonra o uzun geceler başlıyor. Asıl dayanılmazı bu... Hep soruyorum kendime şimdi benim gecemle, benim yüreğimle, benim kanımla orada, uzaklarda ne yapıyorsun, diye... Asıl dayanılmazı bu...
Geceleri çığlıklarını duyup birden uyanıyorum yatağımdan... Çünkü aynı soruları sen de bana soruyorsun, biliyorum... Benim gecemle, benim yüreğimle, benim kanımla orada, o uzaklarda ne yapıyorsun, diye...
Yüzümün yarısı sende kaldı... Yüzümün yarısı öbür yarısına ağlayıp duruyor şimdi...
Benim zamanım sen de kaldı, senin zamanın bende kaldı.
Benim geçmişim senin geleceğinde, benim geleceğim senin geçmişinde kaldı... Başlangıçlarım sende kaldı, bitişlerin bende.
Sığındığımız limanlardaki bizi koşulsuz seven hiçbir sevgili teselli edemez artık bizi..
İçimizdeki o büyük boşluğu onlar bilemez ki... Doğumumuzla birlikte verilmesi bize verilmesi gereken o ilk ve gerçek sevginin yokluğunu onlar ne yapsalar kapatamaz ki.
Geceleri birbirimizi gömdüğümüz mezarlardan yükselen çığlıkları onlar duyamaz ki..
Onlar sadece geçecek, derler... Zaten olmayacak bir ilişkiydi, sürmezdi, sürmeyecekti, bekle, zamanla unutursun, derler...
Yüreklerimizin birbirimizde kaldığını onlar bilemezler ki.
Kiminle öpüşsem sende ki yüreğimi seyrettiğimi, sen kiminle öpüşsen bende ki yüreğini seyrettiğini onlar hissedemezler ki...
Yokluğunu varlığa çevirirsem, biliyorum o artık ben olmayacağım.
Ama sensiz mahvolmaktansa seninle mahvolurum, daha iyi...
Sensiz isimsiz kalacağıma seninle isimsiz kalırım daha iyi.
Bu hayatta yapmak istediğimiz her şey eksik, her şey yarım kaldı.
Artık birbirimizden başka kim tamamlayabilir ki bu eksikliği, bu yarım kalmışlığı... Bu büyük boşluğu...
Çok kırdık, çok incittik, çok insanın sevgisinin önünü kestik, onları yarı yolda bıraktık...
Şimdi onları ödüyoruz..
Artık hiçbir ev, hiçbir yuva almaz bizi içine..
Lanetlendik... Artık nereye gitsek yokluğumuz karşılayacak bizi... Nereye gitsek dışarıda kalacağız...
Yokluğumu varlığa çevir, gel artık benimle mahvol... Bensiz isimsiz kalmaktansa, benimle isimsiz kal, daha iyi... Bak yüzünün yarısı öbür yarısına ağlıyor.
Eksik ve yarım kalmasın artık hayatımızda hiçbir şey...
Bari bunu tamamlayalım...
Gel birlikte mahvolalım...
'Yüzünün yarısı çocuk / yarısı geçkin bir kadın / yüzünün yarısı öbür yarısına ağlıyor / yüzün kendisini arıyor... / Aşk kaçmış gözlerine / yaşanmamış yılların sana ağlıyor / zaman parçalanırken ellerinde / ölü kelebekler yastığın oluyor... / Ölü kelebekler / hepsi daha değerli erkeklerinden erkeklerinin kanıyla beslenen / ölü kelebekler... / hepsi daha değerli ömründen....'


Cezmi ERSÖZ


27 Ocak 2011

...

Ocak 27, 2011
...

ÖYLE ÇOK ''SEVDİĞİM '' VAR Kİ...

Ocak 27, 2011
ÖYLE ÇOK ''SEVDİĞİM '' VAR Kİ...


Çocukların gözlerini sevdim... içimde huzuru, mutluluğu yaşattığı için...

Dinmeyecek sanılan fırtınaları sevdim... yaşamın her döneminde, savaşmam gerektiğini öğrettiği için...

Başarısızlıkları sevdim... başarıya giden yolu gösterdikleri için...

Geceleri sevdim... tüm günümü nasıl geçirdiğimi değerlendirme olanağı verdiği için...

İnsanların sorunlarını dinlemeyi sevdim... yaşamın gerçeklerini görüp, daha olgun insan olacağımı bildiğim için...

Duyulan eksiklikleri sevdim... her şeye sahip olmanın, insanı ne kadar mutsuz ettiğini bildiğim için...

Sabahın erken saatlerinde çalan çalar saatimin sesini sevdim... bana bugün de yaşama olanağı verildiğini gördüğüm için...

Buzlu yollarda yürümeyi sevdim...yaşamda da atılan yanlış bir adımın, insana ne denli acı vereceğini anımsattığı için...

Uzaklıkları sevdim... özlemlerin duyguları pekiştirdiğini bildiğim için...

Yaşamın renklerini sevdim... yaşanılan tüm duyguları tablolara döktüğü için...

Bir şeylere inanmanın mutluluğunu sevdim...kendimi iyi duyumsadığımda, yanımda olacak insanların varlığını bildiğim için...

Her ne olursa olsun bir şeyin bittiği için üzülmek yerine yaşandığı için sevinmeyi sevdim... üzüntülere liman olursak, mutluluğun başka yerlere demir atacağını bildiğim için...

Sevmekten ve sevilmekten korkmayan insanları sevdim... sevme ve sevilmenin yapaylıktan değil, doğallıktan geldiğini bildikleri için...

Arkadaşlarımla geçirdiğim zamanları sevdim... içten bir sohbetin, tüm ağrılara iyi geldiğini bildiğim için...

Ve sevdiklerimin ellerini tutmayı sevdim...
Avucumun içine bıraktığım yüreğime dokundukları için...



Alıntıdır..