Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

15 Aralık 2008

GUİDO CAVALCANTİ

Aralık 15, 2008 1
GUİDO CAVALCANTİ


Guido Cavalcanti (d. 1255, Floransa - ö. 29 Ağustos 1300, Floransa), İtalyan şair. Dolce Stil Nuovo (Tatlı Yeni Üslup) akımının önde gelen şairlerindendir.
Günümüze 52 şiiri ulaşmıştır. 13. yüzyıl İtalyan Edebiyatının Dante'den sonra en önemli şairi kabul edilir.








YAŞAMI

Cavalcanti'nin doğduğu Floransa şehrini gösteren bir 15. yüzyıl tahta kalıp baskısı


Guido Cavalcanti (y. 1255-1300), Floransalı varlıklı, seçkin ve siyasal açıdan etkili bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi; Ortaçağ İtalyan siyasetindeki katı Guelfo-Ghibellino kutuplaşması, yaşamını belirleyen en önemli etmenlerden biri oldu. 1260 yılındaki Montaperti yenilgisi üzerine, önde gelen Guelfolar (bu arada Guido’nun babası Cavalcante de' Cavalcanti) Floransa’dan sürüldü; 1266’da imparatorluk güçleri Benevento’da bozguna uğrayınca, bu kez Ghibellinolar Floransa’dan sürüldü. Yeni bir hükümet kuran Guelfolar, kısmen evlilikler aracılığıyla, karşıt grupları uzlaştırma işini üstlendiler; Cavalcanti'nin 1267’de, ünlü Ghibellino önderi Farinata degli Uberti’nin (ö. 1264) kızı Beatrice'yle evlenmesi bu çabanın bir sonucudur. Nüfus kayıtlarından, Beatrice’nin Tancia ve Andrea adlarında iki çocuk dünyaya getirdiği biliniyor. Cavalcanti, 1284 yılında, tarihçi Dino Compagni ve Brunetto Latini’nin de yer aldığı Floransa Komünü Genel Meclisi üyeliğine atandı.
13. yüzyılın sonunda Guelfolar da iki karşıt gruba ayrıldılar: Ghibellinolarla ittifaka giden Beyaz Guelfolar ile yayılmacı papalık politikasını destekleyen Siyah Guelfolar. Compagni’nin anlattığı bir olay, bu karşıtlığın ilginç bir örneğini oluşturur:
Guido Cavalcanti, Ortaçağ’ın ünlü hac merkezlerinden İspanya’daki Santiago de Compostela’ya giderken, karşıt gruptan Donati onu öldürtmeye kalkışır, ama başarılı olamaz. Floransa’ya dönüşünde olayı öğrenen Cavalcanti, yolda karşılaştığı Donati’ye elindeki kargıyı fırlatır, ancak isabet ettiremez; bunun üzerine çıkan kavgada elinden yaralanır.

Fortezza_di_Sarzana.
Cavalcanti'nin sürgüne gönderildiği Liguria bölgesindeki Sarzana kasabasının kalesi

Guido’nun hac yolculuğunu yarıda bırakarak Nîmes’de noktaladığı ve Toulouse’da bir süre geçirdiği (29 ve 30 nolu şiirler) hemen hemen kesindir; şiirlerinden Toulouse’da La Daurade kilisesine gittiği ve Mandetta adını verdiği soylu bir kadınla ilişki kurduğu sonucu çıkar. 1300 yılında Siyahlar ile Beyazlar arasındaki bir çatışma, iki grubun önde gelenlerinin sürülmesiyle sonuçlanır, Guido Cavalcanti’nin de aralarında bulunduğu bir grup Floransalı, Sarzana’ya sürülür; sürgüne gönderilenler, kısa bir süre sonra, bulundukları yerin sağlıksız olması nedeniyle geri çağrılırlar. Guido, Sarzana’dan hasta döner; olasılıkla orada yakalandığı bir hastalıktan ötürü bir süre sonra (29 Ağustos 1300) yaşamını yitirir. Gerek çağdaşları, gerek sonraki kuşaklar, Cavalcanti’den hırslı, ancak büyük entelektüel yetenekleri olan bir insan olarak söz ederler.
Dino Compagni’ye göre:
“Nazik ve cesur, ancak başkalarını hor gören, yalnız ve kendini çalışmaya vermiş” bir kişidir. Giovanni Villani’ye göre:
“Aşırı duyarlı ve kolay öfkelenen birisi olmakla birlikte, bir filozof olarak birçok konuda başarılı bir insan”dır. Boccaccio'ya göre (Decameron’da):
“Dünyadaki en iyi mantıkçılardan biri, en iyi doğa filozofu, . . . seçkin, saygılı, güzel konuşan bir insan”dır.




ŞİİRİNİN KÖKLERİ



Cavalcanti şiirinin üç ana kaynağı olduğu söylenebilir:

Ortaçağ Provans Şiiri
Sicilya Okulu
Dolce Stil Nuovo
Şiirinin Özellikleri

AŞK
Cavalcanti’nin şiirlerinin önemli bir bölümü aşk hakkındadır: Aşkın gizemli başlayışı, yüceltilişi, yarattığı çeşitli ruh halleri ve yol açtığı acı çekiş ile yakınma. Bu niteliğiyle Cavalcanti’nin şiirleri, Ortaçağ Provans Şiiri'ne özgü büyük konu çeşitliliğinin kapsamının daraltılmasını gösterir; bu, öteki Tatlı Yeni Üslup şairleri üzerinde etkisini göstermiş, daha sonra Petrarca ve onun izinden giden sayısız şair, şiirlerinde aşk konusunu işlemeye devam etmiştir. Cavalcanti’nin günümüze ulaşan şiirlerinde de farklı temaları içerenleri olmakla birlikte, yapıtın temelini aşk hakkındaki şiirler oluşturur. İlk dört şiirine bakacak olursak, Cavalcanti'nin aşka yaklaşımını açıkça görebiliriz: Güzel bir kadın belirir; şair bunun yarattığı hayranlık, şaşkınlık ve coşkuyu dile getirir. Ne var ki, bu hayranlık yerini derin düşünmeye (contemplatio) bırakır; deneyimin yerini düşünme, kuşku, yeni bir niteliğe bürünen duygu-heyecanlar alır. Cavalcanti’yi asıl ilgilendiren, aşkın neden olduğu çeşitli ruh halleridir: Karşılık görme umudu, yakarma, değersizlik duygusu (acı çekme, umutsuzluk), kuşkucu bir yaklaşım ve neredeyse bilimsel bir gözlemcinin incelediği nesneye olan uzaklığı.

DÜŞÜNSEL ARKA PLAN






Cavalcanti şiirinin düşünsel kaynakları arasında, büyük bir olasılıkla Galenos’un tıp konusundaki görüşleri, Arap kültürü, klasik mitlerle karakterler ve Andreas Capellanus’un saraylı aşkı kavramının manifestosu kabul edilen De Amore'si (Aşk Üzerine) vardır. Keza, şiirlerinde sıkça rastladığımız tin (spirito) ya da küçük tin / tincik (spiritello) kavramı, Aristoteles’ten ve zihin-beden etkileşimini, dışsal dünyaya ilişkin algılamaların nasıl içselleştirildiğini açıklamaya çalışan Ortaçağ tıp fizyolojisinden alınmıştır.

KALP İLE GÖZ
Cavalcanti şiirinde aşkla ilgili iki temel organın, kalp ile gözün merkezi bir yeri vardır:

İlk olarak, imgenin göze doğrudan çarpması gelir.
Sonra, imgeyi algılama ve üzerinde düşünme şeklindeki psikolojik-fizyolojik süreç.
Cavalcanti, aşkın özünü keşfetmek amacıyla, aşk deneyimini, âşık olma adını verdiğimiz o gizemli anda askıda tutuyor gibidir. Araştırdığı gizemlerden biri, bu sürecin nasıl kaçınılmaz olarak beden ile ruhu işin içine kattığı, görülen fiziksel imgenin nasıl zihinsel bir imgeye dönüştüğü, bir varlığın nasıl bir arzu nesnesi haline geldiğidir. Daha sonraki Petrarca tarzında, güzel imgenin doğrudan gözlerden geçip, kalpteki yerini bulmasıyla, süreç hızlandırılıp basitleştirilmiş olacaktır. Buna karşılık, Cavalcanti âşık olma sürecindeki her evreyi tek tek ele alır, inceden inceye işler.

"Donna me prega" Şiiri
Cavalcanti şiirlerinin modern basımlarındaki 27 nolu şiir, genellikle Donna me prega ("Kadınım emrettiği için bana") olarak bilinen canzone'dir. Şiir şu dizelerle başlar:
Kadınım emrettiği için bana, bir ârazdan
söz edeceğim, çoğu zaman dizginlenemez o,
ve öyle yücedir ki aşk derler adına:
inkâr eden, hakikatini hissedebilse!

Bu dizeler, bir bakıma, şiirin konusunu da açıklar: Aşkın ne olduğu. Cavalcanti'nin şiirinde bu temayı şu sekiz soru çerçevesinde irdelediği söylenebilir:

Aşkın nerede bulunduğu
Aşkı kimin var ettiği
Aşkın “erdeminin” ne olduğu
Aşkın “gücünün” ne olduğu
Aşkın “özünün” ne olduğu
Aşkın “etkilerinin” veya “hareketlerinin” ne olduğu
Aşkın verdiği zevkin ne olduğu
Aşkın görünüp görünemeyeceği

Decameron'un Bir Öyküsünde Cavalcanti
Boccaccio'nun Decameron'undaki öykülerden birinde (6. Gün, 9. Öykü) Cavalcanti’den söz edilir. Calvino'nun Amerika Dersleri'nde belirttiği gibi, Boccaccio şairi bize, "bir kilisenin önündeki mermer mezarlar arasında dolaşan, derin düşüncelere dalmış, ağırbaşlı bir filozof olarak sunar. Floransa’nın zengin ve şık gençleri atlarıyla şehirde dolaşıyor, kendilerine hep yeni davet imkânları yaratma peşinde, toplu halde bir eğlenceden ötekine gidiyorlardı. Bu gençler, Cavalcanti’den pek hoşlanmıyorlardı; çünkü zengin ve zarif bir kişi olmasına karşın, onlarla yiyip içip eğlenmeyi asla kabul etmiyordu. Ondan hoşlanmamalarının ikinci bir nedeni de, gizemli felsefesinin tanrıtanımaz olduğu yolundaki kuşkulardı":


Cavalcanti ile neşeli ya da savurgan çete olarak bilinen soylu, varlıklı, "şamatacı" gençler (Decameron'un Cavalcanti'den söz eden öyküsünü gösteren 15. yüzyıl minyatürü)

Şimdi, bir gün Guido, Orto San Michele’den yola çıkıp, Corso degli Adimari’den geçerek San Giovanni’ye kadar geldi; bugün Santa Reparata’da bulunan büyük mermer lahitlerin ve San Giovanni civarındaki başka birçok mezarın arasından geçtiği için, sık sık bu yoldan yürürdü. Guido, orada dikili duran porfir sütunlar, lahitler ve San Giovanni’nin kilitli kapısı arasında dolaşırken, Messer Betto ve arkadaşları atlarına binmiş, Santa Reparata Meydanı’ndan geçiyorlardı. Guido’yu o mezarların arasında görünce: “Gidip şuna haddini bildirelim,” dediler. Ve atlarını mahmuzlayıp, daha Guido ne olup bittiğini anlamadan, şaka yollu bir saldırıyla yanında bitiverdiler. “Guido, grubumuza katılmayı reddediyorsun; iyi güzel de, Tanrı’nın var olmadığını kanıtladığında, eline ne geçecek?” dediler. Guido çevresinin sarıldığını görünce, hemen karşılık verdi: “Beyler, kendi evinizde istediğinizi söyleyebilirsiniz bana.” Sonra elini o yüksek mezar taşlarından birine dayadı, çok hafif olduğu için, bir sıçrayışta kendini öteki tarafa attı, ellerinden kurtulup kendi yoluna gitti.
Gene Calvino yukarıda sözünü ettiğimiz yapıtında, buradaki jesti Cavalcanti'nin İbn Rüştçü felsefesine bağlar; Cavalcanti, gençlere şöyle demek istiyor gibidir:
Bireysel ruh, evrensel anlığın bir parçasıdır: Mezarlar sizin evinizdir, benim değil, çünkü zihnin düşünme yetisiyle evrensel düşünceye ulaşan kişi, bedensel ölümü aşmış demektir.




Wikipedia'ya sonsuz teşekkürlerimle...


14 Aralık 2008

BENİMLE EVLENİR MİSİN ?

Aralık 14, 2008 0
BENİMLE EVLENİR MİSİN ?

Bu kaçıncı gündü onunla tanıştıkları hatırlamıyordu. Aradan kaç gün, kay ay geçmiş bilmiyordu. Aslında bir önemi de yoktu zaten. Önemli olan birlikte olmalarıydı.
İlk başlarda hiç istememişti onu. Görmeden, tanımadan daha vermişti notunu. Şansıma iyileri çıkmaz diyordu, istemem diyordu, diyordu da, yüreğindeki bir başka ses de ona dur, diyordu. Durdu, düşündü gecenin bir yarısında. Nasıl biri olduğunu, neye benzediğini canlandırmaya çalıştı hayalinde. Belki de tam aradığı gibi biriydi. Belki de yıllardır özlemini duyduğu bir aşka yelken atma vaktiydi ve bu bir şanstı belki de en yalnız olduğu bir zamanda karşısına çıkan.
Düşüncelerin ve hayallerin arasında kaybolduğu bir anda, telefonun sesiyle irkildi bir anda. Saat oldukça geçti, uyumamıştı ama bu uyumayan da kimdi gecenin bir yarısında. Telefonunu açtı, alo dedi. Karşıdaki ses merhaba, kusura bakmayın biliyorum geç bir saat ama, aramak istedim. Daha fazla dayanamadım sesinizi duymak, sizinle konuşmak istedim. Arkadaşlar bahsetmiştir benden size. Bizi birbirimize yakıştırmışlar, ama siz kabul etmemişsiniz ve ben de bu yüzden kendim aramak istedim, bir kere görüşsek ne çıkar diye. Görüşebilir miyiz acaba, lütfen, kırmayın beni. Eğer sonra istemezseniz başlamadan bitiririz olmaz mı ?
Genç kız, bu yumuşak sesin etkisinde kalmıştı. Söylenenleri duyuyordu ama, sanki bir hayal aleminde yaşarmışçasına ve hiç farkına varmadan daha evet deyivermişti karşısındakine. Peki öyle olsun ama bir süre verin bana. Bu süre içinde telefonla görüşelim ve ben kendimi hazır hissettiğimde buluşalım ne dersiniz ? Kabul eder misiniz ?
Delikanlının sesindeki heyecan, onun kalbindeki heyecanla çarpışmıştı adeta. Telefonu ikisi de aynı anda kapattılar ve gecenin sessizliğinde yüreğinde uçuşmaya başlayan kelebeklerle birlikte uykuya daldı ardından.
Ertesi gün ve takip eden diğer günlerde hep telefonlaştılar ve sonunda bir gün buluşmaya karar verdiler. Akşam üzeri iş çıkışı gelecekti delikanlı onun yanına. Bekle beni demişti. İkisi de oldukça sabırsızdı belliydi. Zaman sanki durmuşçasına bir türlü vakit geçmiyor, akşam olmuyordu. Herkes çoktan çıkmıştı işten, ama o bir türlü gelmemişti. Belki de vazgeçmişti görüşmekten. Kim bilir, belki de diye düşündüğü bir anda telefonu çalmıştı sanki acı acı. Heyecan içerisinde açmıştı telefonunu ve karşıdan tanımadığı bir ses “Ben arkadaşıyım, trafik kazası geçirdi ama merak etmeyin O iyi. Sizi aramamı istedi benden merak etmemeniz için. Biz şimdi hastaneye gidiyoruz…Gelmek ister misiniz “ Genç kız, gözlerinden akan yaşları elinin tersiyle silerek, “gelirim, tabi gelirim dedi, bana hangi hastanede olduğunuz söyleyin” Adresi alır almaz koşmaya başladı. Yoldan geçen bir taksiyi çevirdi hemen ve adresi verdi şoföre. Yol boyunca düşündü. Ne garip, daha onu hiç görmedim ve hiç tanımıyorum ama onun için ağlayabiliyorum diye… Bu düşünceler içerisinde hastaneye varmıştı, taksinin parasını fazladan vererek indi ve koşmaya başladı. Acilden içeri girdiğinde bir sürü insan vardı ama kimdi, hangisiydi bilmiyordu. Yan tarafta bulunan hemşire deksine yürüdü ve arkadaşının adını soyadını vererek, bir trafik kazası geçirmiş olduğunu söyledi. Hemşireler onun bulunduğu kısmı tarif ettiler. Yürümeye başladı uzun koridor boyunca. Kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu adeta. İşte gelmişti, odanın önündeydi. Kapıyı hafifçe arkaya doğru itti. İşte o ilk bakışma, o ilk görüş, elleri terlemeye başlamıştı. Ağır adımlarla yürümeye başladı. Arkadaşı yanı başındaydı. Kalktı ve hoş geldiniz dedi. Durumunun iyi olduğundan, sadece ayağının kırıldığından ve alçıya alınacağından bahsetti. Sonra da bir şeyler içmek istediği bahanesiyle dışarı çıktı onları yalnız bırakmak için.
Konuşacak bir şey bulamıyordu ikisi de. Genç kızın yüzü üstündeki kazağın rengi gibi al al olmuştu. Ben diye başladı söze. Çok üzüldüm ve çok korktum. Ve ardından gözlerinden sicim gibi yaşlar süzülmeye başladı. Delikanlı, doğruldu yattığı yerden, uzanarak o yaşları sildi eliyle. Kollarıyla hapsedercesine sarıldı ona, sıkı sıkı, sımsıcak… Sonra alnından öptü ve gözlerinin içine bakarak, “bundan sonra ölene dek sevdiğimsin dedi. Genç kızın elini kalbinin üstüne koydu ve bak burada, şu andan itibaren ve dünya döndüğü ve ben ölene dek çarpacak, sana ait bir kalp var burada, tam şuramda. Sadece senin için atacak, sadece senin için yaşayacak, var mısın birlikte atsın yüreklerimiz, var mısın birlikte yürüyelim bu yolda. Ne dersin, Benimle Evlenir misin ?”
Genç kız, hem şaşkın, hem mutlu, hem de ağlayan gözleriyle tek bir kelime söyleyebildi ancak “Evet”…
Bulmuştu hayatının erkeğini, birlikte yaşlanacaklardı ve birlikte paylaşacaklardı bundan sonra her şeyi. Acısı tatlısıyla birlikte geçireceklerdi bir ömrü ve bunun için yemin etmişlerdi. O günden sonra sadece birbirleri için yaşadılar ve birleri için çarptı yürekleri taki ölene kadar…

Her kalp yarımdır aslında ta ki diğer yarısını bulana kadar. Eğer bulmuşsanız o yarınızı sakın bırakmayın ve tek bir kalp olarak sonsuza değin sevgi içinde mutlulukla yaşayın…

Mehpare ÖĞÜT
ARALIK 2008

HAYAT BİR OYUNDUR ASLINDA…

Aralık 14, 2008 0
HAYAT BİR OYUNDUR ASLINDA…
Bazen silkelenmek lazım omuzlarımızdaki yükü atmak için,
Bazen karşımızdakilere de şans vermek lazım dinlemek için.
Her şeyi ben bilirim dememek ve başkalarının da bileceğini düşünerek,
Hayata bir şans daha vermek lazım yaşamak için…

Daha genç sayılırım, henüz otuzların başındayım.
Ama yorgun bir yürek ve yorgun ayaklarımın üstünde durmakta zorlanmaktayım.
Kanatlarımsa çoktan kırıldı ya işte o yüzden uçamamaktayım,
Oysa bir uçsam, bir kanat çırpsam, ne çok yer var gideceğim.
Görmek istediklerim, özlediklerim, hepsini bir bir dolaşacağım.
Ama hayat yükünü atıp da gitti ya bana,
İşte ben o yüzden kanadı kırık bir kuş misali;
Böylesine yorgun ve böylesine yastayım…

İnsan çocukken anlamıyor ve varmıyor farkına hiçbir şeyin.
Sanki hep o yaşta kalacakmışız gibi tüketiyoruz ya günlerimizi,
İşte bütün yanılgımız da ondan…
Oysa hayat çabuk geçiyor tıpkı bir kuşun kanadını çırpması kadar veyahut
Bir su misali gibi akıp da gidiyor ellerimizin arasından.
İşte bu yüzdendir ki geçip giden yıllara dönüp bakamıyorum,
Ve işte değilmidir ki bu yüzden tüm ağlamalarım, tüm hayıflanmalarım…

Bazen kader ağlarını örmek için acele eder, bazen de örmeden geçer.
Bazen hayat kimine ağır kimineyse kolay geçer.
Kimi zaman düşünürüm bu haksızlık ve bazen de düşünürüm Tanrı beni sınıyor diye !
Ara sırada olsa hep aklımdan geçer, sınanacak bir ben mi kaldım diye…

Aslında bir oyundan ibaret değil mi yaşamak,
Hayat saklambaçsa ben körebe,
Nerde bulursam orda sobe.
Evet bir oyun aslında kurallarına göre oynamak gerek,
Kimseyi kırmadan, üzmeden, yargılamadan sevmek gerek.
Ve değilmi ki bir oyundur yaşamak, ÖZGÜRCE YAŞAYABİLMEK…

Mehpare ÖĞÜT
ARALIK 2008

AYRILIK SAHNESİ

Aralık 14, 2008 0
AYRILIK SAHNESİ
Düşün ki bir ayrılık sahnesi, perde açılıyor,
Oyuncular sen ve ben…
Seyirciler oturmuşlar birer ikişer yerlerine,
Meraklı gözlerle bizi izliyor.
Hepsi de daha önce yaşamışlar gibi bu sahneyi,
Bir duygu fırtınasına kaptırıyor kendini...
Gülüşlerin yerini hıçkırıklar alıyor,
Alkışlar yerini koyu bir yalnızlığa davet ediyor.
Ve düşün ki spot ışıklar sönmeye başlıyor;
Seyirciler birer ikişer gidiyor…
Ve düşün ki sahnede yalnızca sen ve ben,
Bil ki perde kapanıyor…

Bu son perde, son kapanış hayatımızda ki.
O günden sonra ayrılıyor yollarımız.
Alışmak zor olsa da ilk başlarda,
Ben hep ümit ediyorum sensiz geçen yıllarımda.
Ne zaman bir yıldız kaysa gökyüzünden
Ve ne zaman açık olsa dilek kapım kendiliğinden,
Dudaklarımdan dökülen sen oluyorsun yine.
Ve bir tek sen lazımsın, hayatımın bu son finalinde…

Hayat zordur zor olmasına,
Bazen taşlar takılsa da ayağına, yıldıramaz hiçbir şey,
Yüreğinde bir ümit varsa hala.
Ve bir ümit çoşarak çoğalıyorsa,
O zaman daha çok şey vardır yaşanacak hayatında.
Dikeni olan bir gülü sevmek kadar zor olsa da aşk,
Ve aşk acı çekmekse eğer;
O zaman ben tüm acılara razıyım,
Yanımda bir tek sen ol yeter…
Ve kapanırken bu son perde,
Birlikte selamlayalım tüm seyircileri,
Yan yana, kol kola ve aşkla…

Mehpare ÖĞÜT
ARALIK 2008