Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

07 Aralık 2010

HERKES KONUŞTUĞUNU YAZAR, BENSE SUSTUKLARIMI...

Aralık 07, 2010
HERKES KONUŞTUĞUNU YAZAR, BENSE SUSTUKLARIMI...


Bir hayatın tozlu sayfaları içimi acıtan.
Ceplerimde kırık gece masalları duruyor,
Öksüzlüğümü avutuyor sonbahar.
Ne yana baksam sen oluyorum,
Parmaklarımı kanatıyor kirli duvarlar.
Kuşlar yuvalarından terk ediyor beni,
Bir sarsıntı geçiriyor yüreğim,sen şiddetinde...
Ellerime kar diye yokluğun yağıyor,
Aşk sorgusunda yüreğim can çekişiyor.
Yüzümde sensizliğin izleri,
Ayaklarımın altında bir yığın cam kırığı...

İçimden sökülen her kelime,
tekrar dönüp içime batıyor.
Ve her seferinde sana isabet ediyor.
Bir zindan karanlığı şimdi gecelerim,
Duvarlara sinmiş gözlerinin rengi...
Saatleri infaza çekiyor gelmeyişin,
Yavaş yavaş gidiyor benden hayat;
Damarlarımdan çekiliyor içimdeki sen !
Bense düşüyorum hiçlik ötesi bir hayata,
Kanıyorum sana, sende aşkı buluyorum
Hem de ayrılığa çarpa çarpa...

Suskunlukta sesler daha çok acıtıyormuş,
Bu yüzden senden harf harf kaçışım.
Yalnızlığıma esir düşüyorsun,
Bense kayboluyorum cümlelerinde.
Ve susuyorum sana, avaz avaz susuyorum.
Sende birikiyor içimin tüm sökülenleri
Ben dipsiz bir kuyu oluyorum.
Biriktiriyorum her harfimde seni...

Şimdi yokluğa düşüyor zaman,
Ben bir adımda düşüyorum senden.
Kuytularıma sokulma, bırak bana uçurumlarımı,
Kalemimden azat et beni,
Herkes konuştuğunu yazar, bense sustuklarımı...!!!


Kahraman Tazeoğlu


DİNLE !...

Aralık 07, 2010
DİNLE !...


 
Dinle! Ayrılıklardan nasıl şikayet etmede şu ney, ve nasıl anlatmada ayrılıkları, dinle:

"Erkek - kadın herkes ağlayıp inliyor feryadımdan; ağlayıp inliyor herkes beni kamışlıktan kestikleri gün başladığım feryadımdan...
Özlemimi açmaya bir kalp istemedeyim oysa ben, ayrılıktan parça parça olmuş, beni anlayacak bir kalp istemedeyim. Hani vuslat zamanını arar ya aslından uzak düşmüş kişi, durmadan aslını arar ya hani!..
Her toplulukta ağladığım bu yüzden benim, her yerde inlediğim bu yüzden. İyilerle dost olmam da, kötülerle oturup kalkmam da bu yüzden. Herkes dostum oluyordu zannımca benim, kendine yakın buluyordu çokları. Ne çare, araştırmadı kimsecikler içimdeki sırları, ve kimse anlamadı ayrılıktan şikayetimi...
Oysa Sırlarım Çığlıklarımdan Hiç de Uzak Değildir Benim!
Keskin bakan görür, ve dikkatle dinleyen duyar onları. Yazık, yazık ki her gözde yok o nur, her kulakta yok o dikkat!.. Gizli değildir elbette ten candan; ve can tenden gizli değildir. Lakin canı görmek için izin çıkmadı kimseye...
Hava değildir neyden çıkan bu ses, ateştir söyledikleri, nefes nefes ateştir. Ve yok olsun her kimde yoksa bu ateş! Bir aşk ateşidir içini yakan neyin; hani bir aşk coşkusu gibi içine düşen meyin!..
Sevgiliden ayrı düşmüşü teselli eder bir ney, yoldaş olur ve musiki perdeleriyle yırtar aşığın sır perdelerini, sırdaş olur. Kim gördü ney gibi hem zehir hem tiryaki, hem dert hem derman başı? Kim gördü ney gibi hem özlemde, hem sarmaş dolaşı?
Kanla dolu yoldan bahsetmede hep ney; aşk yolunun, Mecnun'un gittiği yolun öykülerini dillendirmede hep. Hani akılsızdır ya sırdaş olan akla, hani zordur ya müşteri bulmak kulaktan gayrı dile; işte o haldeyiz ki zaman erimede üzüntümüzden bizim; anlar yolunu şaşırmada... Ve günler yanışlara yoldaş durmada.
Geçip gidiyorsa varsın geçsin günler; korkumuz yok ondan... Ey temiz yaratılışın biriciği, hemen sen yanımızda kal yeter! Günler uzadıkça uzadı nasibi olmayan için, ve suya kandı balık dışında her şey. (Bencileyin, bir balık kaldı susuz)

Pişkinin halinden ne anlasın ki ham...

Öyleyse sözü kısa kesmek gerek vesselam!..."



İskender Pala
(Mesnevi I - B, 1 - 18 / Mevlana)





 

06 Aralık 2010

SEVMEK

Aralık 06, 2010
SEVMEK


Sevilende aşk yoksa,
Sevmek neye yarar…
Değil midir ki sevmek iki kişilik;
Aşk’ın suyu yüzü hürmetine,
Aşk’a bulamadıktan sonra kalbini;
Kuru kuru seviyorum demek nedir ki…
Aşk olsun demek yetmez insan olana,
Yürekli olmak gerekir sevmekten yana…
Sevmek üzülmek olsa da ara sıra,
Yaşamak güzel şey sevgiden anlayana….


Mehpare ÖĞÜT
2010



 

GÖNÜL ...

Aralık 06, 2010
GÖNÜL ...

Gönül !
Ya sabır de;
Gönlüne yük etme..
Seveni bekle,
Seyr-eyle hayatı
Gam ve hüzünden uzak tut kendini.
Her seveni seviyor sanıpta,
Her söze kanıpta
Ateşlere atma kendini…
Düşersen ki o ateş içine;
Erirsin bir mum gibi.
Yanarsın kızgın çöllerdeki kum gibi..
Ey gönül !...
Düşünmeden sevme,
Seveni kenara itme.
Bekle, bekle ki bulacaktır o aşk seni.
Sabreyle, ya sabır çek.
Kalbini ferah  tut sen.
Nasıl olsa gelip bir gün kapını çalacak
Seni seven…



Mehpare ÖĞÜT
2010



....

Aralık 06, 2010
....


Sevgi üstüne çok şey yazılmıştır. O, insanın kalbinde olan en saygıdeğer duygu. Sevmek ve sevilmek ne güzel. Bir çocuğu sevmek, bir çiçeği sevmek, işi, eşi, aşı sevmek. Hayat sevgi üstüne kurulmuş. Yunus ne güzel söylemiş: “Yaratılanı severiz, Yaratandan ötürü”. Bana göre sevebilen insan olmak büyük olmaktır.
Hepimiz de... büyük olmak istemiyor muyuz? O zaman sevgiyi neden ihmal edelim. Sevgi mutluluktur. Mutluluk uğrunda ne günlerimizi aç kalarak feda etmeye hazırızdır. Ne geceler uykusuz bırakır bizi sevgi. Oysa sevgi bir bakıştır. Bir gülüştür. Bir soluyuştur sevgi. Ciğerlerimize her soluyuşta sevgi dolar. Arzularsak tüm hücrelerimizin sevgiyle dolabildiğini görürüz.”





04 Aralık 2010

HAYDİ KALK YUSUF GİDİYORUZ..

Aralık 04, 2010
HAYDİ KALK YUSUF GİDİYORUZ..

Yusuf u kaybettim ben Yusuf şimdi nerede ?
Züleyha olmuş adım kalbim nerede ?
Hangi geceye sorsam da bulsam yanıtını
Arasam onu bilmem ki hangi irem ellerde….

Hangi kör kuyulara baksam da seslensem Yusuf diye;
Hangi çöllere salsam da kendimi olsam deli divane.
Bir gün bilsem ki çıkıp gelecek Yusuf “Züleyha” diye;
Beklerim ben onu cehennem ateşinde bile…

Yusuf oldu köle,
Yusuf satıldı ellere,
Yusuf olamaz köle,
Yusuf şimdi nerede….

Yusuf’u kaybettim kaç yüzyıl geçti üstünden,
Dokundu şöyle bir kalbime baktı yüzüme,
Daldım onun seyrine kayboldum gözlerinde.

Yusuf oldu köle,
Yusuf satıldı ellere,
Yusuf olamaz köle,
Yusuf şimdi nerede….

Buldum Yusuf’u kör bir kuyuda
Kan revan içindeydi eli yüzü.
Yusuf dedim, “buyur” dedi;
"Ben kimim" dedim;
"Sen, Zülayha"sın dedi..
Tuttu ellerimden kapandı dizlerime
"Seninim" dedi..
Bir daha sevdim;
"Haydi kalk Yusuf gidiyoruz" dedim…



Mehpare ÖĞÜT
 2010




KAPALI KALPLER

Aralık 04, 2010
KAPALI KALPLER


Bir zamanlar bir adam tanıdım, bir ilişkiye doludizgin başlar fakat karşısındaki kadın ona kalbini açar açmaz, kendi kalbini kapatmadan edemezdi sanki. Bu tür davranıştan, ilişkide -çekim aşamasına bağımlılık- olarak söz edildiğini duymuştum. Bu adamın kadınları incitmek gibi kötü bir niyeti yoktu. Gerçek ve sorumlu bir ilişki içinde olmayı içtenlikle istiyordu. O sadece, eşit bir eş ile somut bir beraberlik kurabilmesini sağlayacak kadar uzun bir süre ilişkiyi sürdürmesini sağlayacak spiritüel becerilerden yoksundu. Bir kadında insani kusur ve zayıflıklar görür görmez hemen oradan kaçıyordu. Narsis ( Özsever ) kişilik mükemmelliyeti arar ki bu, sevginin asla büyüyüp çiçek açma fırsatı bulamamasına yol açar. Başlangıçtaki coşku öyle çarpıcı ve öylesine boşuna umut verici olabilir ki bu ilk çekim aşamasını izlemesi gereken gerçek büyüme aşaması, öncekine kıyasla fazla renksiz, donuk ve üstlenilmesi çok zor bir durum gibi görünebilir. Diğer kişi gerçek bir insan gibi görünmeye başladığı andan itibaren, ego kendini geri çeker ve oynayacağı bir başka yer bulmak ister.

Böyle biriyle ilişkinin sonunda, kendimizi kokain almış gibi hissederiz. Çok hızlı ve heyecan verici bir gezi yapmışızdır ve o sırada çok anlamlı bir şeylerin cereyan ettiği duygusuna kapılmışızdır, Sonra birden bir yerlere çarparız ve anlamlı hiçbir şeyin cereyan etmemiş olduğunu fark ederiz. Bütün olanlar yakıştırma imiş. Şimdi bize kalan sadece baş ağrısıdır ve görebiliriz ki bu tür şeyler iyi değildir, sağlıklı değildir ve bunu bir daha yapmak istemeyiz.

Fakat bu tür ilişkilere çekilişimizin bir nedeni vardır. Bir anlam illüzyonuna çekilmişizdir. Bazen, gerçek bir ilişkide verecekleri hiçbirşeyi bulunmayan kimseler sanki Dünyayı sunuyorlarmış gibi çıkıp gelirler. Onlar kendi duyguları ile öylesine ilişiksizdirler ki çok yetenekli oyuncular haline gelmişlerdir, fantezilerimizin önerdiği her türlü rolü bilinçleri dışında oynarlar. Fakat çektiğimiz acının sorumluluğu yine de bize aittir.Çünkü ucuz bir heyecan arıyor olmasaydık, o yalana karşı o kadar savunmasız olmazdık.

Nasıl bu kadar budala olabilmişizdir? Böyle deneyimlerin sonunda kendimize sorduğumuz soru daima budur. Fakat bir kez onları yeterince yaşadıktan sonra, hiç de o kadar budala olmadığımızı kendi kendimize itiraf ederiz. Biz bunun bir uyuşturucu olduğundan pekala kuşkulanmıştık. Sorun şu ki onu istemiştik. Bu insanla oynanan oyunun ne olduğunu daha ilk onbeş dakika içinde görmüştük, fakat duyduğumuz büyük keyif bize öyle çekici gelmişti ki onu görmemiş gibi davranmaya razı olmuştuk, belki bir gece, bir hafta ya da ne kadar sürecekse. Sizi ancak bir saatten beri tanıyan bir kimsenin - Olağanüstü güzelsiniz. Ne harika bir kadınsınız. Bu büyük bir buluşma. Sizinle çıkan adam ne kadar şanslı olmalı- yolundaki sözlerinin, düşünen bir kadına kırmızı ışık yakması gerekirdi. Sorun şu ki, yaralarımız o kadar derin olabilir ki, derinlerde bir yerlerde, onların doğru olmadığından kuşkulandığımızdan, o sözleri işitmek için öyle büyük bir açlık içinde olabiliriz ki; onları işitmek için tüm akılcı yaklaşımları bir kenara bırakmamıza neden olabilir.Açlıkla kıvranırken çaresiz halde oluruz.

Kadınlar bazen bana şöyle derler, - Marianne, ben niçin her zaman duygusal bakımdan kırıcı erkeklerle karşılaşıyorum?- Yanıtım genellikle şu oluyor: - Sorun, senin onunla karşılaşmış olman değil; sorun ona telefon numaranı vermiş olman.-Sorun; bir başka deyişle, belli tipteki insanı kendimize cekişimiz değil, bizim belli tipteki insana çekilişimizdir. Duygusal bakımdan mesafeli olan biri bize, örneğin, annebabamızdan birini ya da her ikisini hatırlatabilir. -Onun enerjisi mesafeli ve biraz eleştirici. Sanırım evimdeyim.- Şu halde sorun yalnızca bize acı vermesi değil, fakat o acı ile kendimizi rahat ( evimizde ) hissetmemizdir. Bu öteden beri bilip tanıdığımız halimizdir çünkü.

Bize sunacak hiçbir şeyleri bulunmayan insanlara tehlikeli çekilişimizin öteki yüzü, bize verecek şeyleri bulunan kimseleri iç sıkıcı bulma eğilimimizdir. Bizim bünyemize yabancı olan hiçbir şey içimize giremez ve orada uzun süre kalamaz. Bu, ister bedenimize, ister zihnimize aldığımız bir şeyden söz ediyor olalım, doğrudur. Eğer bir parça alüminyum kağıdı yutacak olsam, bedenim o rahatsız edici nesneyi atıncaya kadar kusacaktır. Eğer benimle bağdaşmayan bir fikri yutmam isteniyorsa, o zaman psikolojik sistemim o rahatsız edici fikri atmak için aybı kusma sürecinden geçecektir.

Eğer ben yeterince iyi olmadığım kanısında isem, bunun tersini düşünen bir kimseyi hayatıma almakta zorluk çekeceğim. Bu Grouche Marx sendromudur; beni kulüplerine almak isteyen herhangi bir kimseden hoşlanmayı istememek. Bir kimsenin beni harika bulmasını kabul etmemin tek yolu, benim kendimi harika bulmamdır. Fakat kendini kabul ego için ölüm demektir.

Bizi istemeyen kimselere çekilişimizin nedeni budur. Biliriz ki onlar ana kapıdan girmeyeceklerdir. Ve sonra, kendimizi ihanete uğramış bulduğumuzda ve onlar çok yoğun fakat hayli kısa bir beraberlikten sonra bizi bırakıp gittiklerinde, sözde şaşırmış gibi yaparız. Onlar egomuzun planına mükemmel surette uyarlar. Ben sevilmeyeceğim. İyi huylu, erişilebilir insanların bize iç sıkıcı görünmelerinin nedeni, onların bizi deşmeleridir. Ego, duygusal tehlikeyi heyecan ile eşit tutar. İyi ve ulaşılabilir insanın yeterince tehlikeli olmadığını iddia eder. İşin mizahi tarafı şudur ki, doğru olan bunun tersidir. Ego için tehlikeli olanlar asıl o ulaşılabilir, el altında olan kişilerdir, çünkü onlar bize gerçek bir yakın ilişki olanağı sunarlar. Onlar belki bizi tanıyacak kadar yeterince uzun bir süre çevremizde dolaşırlar. Onlar şiddet kullanarak değil, sevgi yoluyla bizim savunmamızı ve direncimizi kırabilirler. İşte ego bizim bunu görmemizi istemez.

Erişilebilir olan insanlar ego için korkutucudurlar. Onlar egonun kalesini tehdit ederler.Bizim onlara çekiliş duymayışımızın nedeni, aslında bizim ulaşılabilir olmayışımızdır.



Sevgiye Dönüş
Marianne Williamson









 

ÖYLE SABAH UYANIR UYANMAZ YATAKTAN FIRLAMA"SAN NASIL OLUR?

Aralık 04, 2010
ÖYLE SABAH UYANIR UYANMAZ YATAKTAN FIRLAMA"SAN NASIL OLUR?

Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin.
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin...
Pencereni aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin.
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin.
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..

Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis, önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin.
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden, hatta daha da eskiden
Yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla, oh şöyle bir hafifle.

Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasada öğle üzeri dışarı çık.
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..

Sonra, şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı,

hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı?
Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..

Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun..
Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç
değil, şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik
bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbet mezen, kahkahan içkin olsun..

Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?
Ama en önce ve illaki sağlık olsun!


CAN YÜCEL






SENİ SIRRA VAKIF ETTİM

Aralık 04, 2010
SENİ SIRRA VAKIF ETTİM


"Yaklaş" diye fısıldadı Dağın Şeyhi. "Daha yakına. Buraya otur."
Başları neredeyse aynı yükseklikteydi. Yüzlerinin arasında sadece bir karış mesafe vardı. Quaim şaşılacak denli güçlü bir sesle konuşuyordu: "Tanrıya inanıyor musun?"
"Sadece inanmakla kalmıyor, onu görüyorumda" diye karşılık verdi Orlando.
"Onu görüyor musun?"
"Yarattıklarıyla her gün karşımıza çıkıyor."
"Demek bir yaratıcıya inanıyorsun! Neden?"
"Bunu nasıl sorabilirsiniz? Göğü ve yeri ondan başka kim yaratabilir?"
"Demek her şeyin birileri tarafından bir zamanda yaratılmış olduğunu düşünüyorsun."
"Elbette, başka türlü nasıl olabilir ki?"
"Peki onu kim yarattı?"
"Kimi?"
"Yaratıcını?"
"Tanrıyı kimse yaratmamıştır. o her daim var olmuştur."
"Tuhaf" dedi Hasan Sabbah. "Söz konusu Tanrı olduğu zaman, başı ve sonu olmayan, her zaman var olan ve var olacak olan bir şeyi tasavvur etmekte güçlük çekmiyosunuz. Ancak sıra Kainata gelince, onu yaratmış olan birine ihtiyaç duyuyorsunuz. Sayısız yıldızla dolu kainatın sonsuzluğuna bak. Ne zamana, ne mekana bağlı olmadan, ezelden beri var ve sonsuza dek var olacak. Bir tanrı olsa bile, böyle bir şeyin birisi tarafından yaratılmış olabileceğine aklın yatıyor mu gerçekten?"
"Ama tanrı..."
"Kaşfol as-Rar, son sır işte bu: Tanrı Yoktur! Tanrı sadece bir düşten ibarettir. Ancak insan düş görmek zorundadır. Aksi takdirde aklını yitirebilir. Biz hepimiz şifa bulmaz birer din budalsıyız."
"Tanrının varlığından şüphe mi duyuyorsun?"
"Varlığından şüphe duymuyorum. onun varolmadığını biliyorum. Yüksek ateşten dolayı sayıkladığımı sanma sakın. Aklım başımda. Şimdi beni iyi dinle! Üç tür insan vardır: Tanrıyı arayan ve bulduktan sonra ona hizmet edenler, Tanrıyı arayan ama bulamayanlar ve ihtiyaç duymadıkları için onu aramayanlar. İlk grup mutlu ama mantıksızdır. Son grup belki mutlu değildir ama mantıklıdır. Durumu kötü olanlar ise ortadakilerdir, çünkü hem mutsuz hemde mantıksızdırlar."
"Tanrıya inanmanın mantıksız olduğunu mu söylemek istiyorsun?"
"Var olmayan bir şeye inanmak mantıklı bir davranışmıdır?"
"Hayatta gerçekleştirilmesi en güç olay imandır."
"İman gerçek olan her şeyi gerçek olmayana dönüştürür."
"Tanrı varolan her şeyin yaratıcısıdır."
"O bizi değil, biz onu yarattık."
"Ya Muhammed ve İsa?"
"Onlarda da bunu biliyordu. Sırra vakıf olmuşlardı."
"Yani Tanrının varolmadığını bildiklerinimi söylüyorsun?"
"Evet"
"Demek onların birer yalancı olduğunu düşünüyorsun."
"Hayır, onlar insanlara yalan söylemediler. Onlara, insanlığa verilebilecek olan en değerli şeyi sundular: Ölümsüzlük hayali. Bunun yanında gerçeğin ne inemi kalır ki? Biz gerçeğe sahip olduğundan daha büyük önem veriyoruz. Bir düşüncenin gerçeğe dönüşmesinden daha büyük bir hayal kırıklığı var mıdır?"
"Nasıl olur? Tanrı uğruna yaşamlarını feda eden bunca insan, bir hiç uğruna mu öldü?"
"Tanrı uğruna savaşmak mümkün değildir. Kuran'ın 29. suresinde şöye yazar: 'Allah uğruna savaşan, kendi ruhunun kurtuluşu için savaşmış olur. Allah kendi yarattıklarına ihtiyaç duymaz.'"
"Fakat neden..."
"Yaşamın nasıl olması gerektiği konusundaki görüşlerimiz, yaşamın gerçekte nasıl olduğuyla örtüşmüyor. Etimizin yaşlanması, geçiciliği, çürümüşlüğün pis kokusu midemizi bulandırıyor. Demek insan Tanrının suretinde yaratılmış! Ne büyük bir yanılgı! İnsan, varlığının sadece kısa süreli olduğunu kabul etmek zorunda değil. Suya ve havaya nasıl ihtiyaç duyuyorsa, ruhu da ölümsüzlük düşüncesine o denli ihtiyaç duymakta. Kendisini kotuyan yüce bir varlığa iman etmek, en zayıf insana bile muazzam bir güç kazandırır. Mesele Tanrının var olup olmaması değil. Esas önemli olan, ona duyulan inanç. Dinler bu nedenle bu kadar büyük önem taşır. Onlar olmasaydı, insanın hayvandan farkı olmazdı. Tanrının suretinde yaratıldığı inancı, insana onur ve sorumluluk duygusu kazandırmıştır."

Quaim bitkin bir ifadeyle sustu. Uzun bir moladan sonra tekrar konuşmaya başladı:
"Dinleri bu kadar büyük yapan şey, insanların onlara bağladıkları umuttur. İyi ve adil bir varlığa inanmak, insanları daha soylu kılıyor. Tanrı sadece bir ideal, ama ideallerimiz varlığımızın iyi kısmı değilmidir? Gerçek o kadar acınası, o kadar zavallı ki! Tanrının varolmadığı firkinde insanı avutan bir şeyler var. En büyük vahiy sessizliktir, hiçliktir. Yaşamımızın en önemli anlarında etrafımızı sessizlik kaplar. bir insana sevgiyle baktığımızda, yada onun için matem tuttuğumuzda sessizliğe bürünürüz. Dinlerken, okurken, düşünürken ve dua ederken de suskunlaşırız. İnsan aklının ulaştığı belli bir merhalede, düşünceler bile bizimle konuşmatan vazgeçer. Aydınlanma karanlıktan, varlığın en yüksek konumuda hiçlikten doğar. Bu, Tanrı içinde geçerlidir. İşte Aşa Atu as-sırra, seni sırra vakıf ettim..."
"Peki eğer Tanrı yoksa geriye ne kalıyor?"
"Sen. Eskisinden daha da büyük olarak sen kalıyorsun geriye. çünkü artık ipleri Tanrının elinde olan bir piyon değilsin. Güneşin her doğuşunda kutsallık bulunur. Kutsallık yağmurdadır, kutsallık dağların zirvesindedir, çöllerin derinliklerindedir. Kutsallık yaşlı ağaçlardadır, mağrur çehrelerdedir, her tatlı su kaynağındadır. Kutsallık başkalarına armağan ettiğimiz gülüştedir, döktüğümüz yaşlardadır. Çocuklarımızın gülümseyişindedir. Dünya, insanı hayretten hayrete düşüren mucizelerle dolu. Mesela yıldızlarla kaplı göyüzü, bunların en güzel örneği. Ve sen hala bir Tanrıya ihtiyaç duyuyorsun öyle mi? Yaşamın amacı Yaşamın ta kendisidir. Aşa Atu as-sırra..."

Hiçbir şey ümit etmiyorum.
Hiçbir şeyden korkmuyorum.
Ben özgürüm...

O gece Orlando'nun gözüne uyku girmedi.
Tanrı yok. Ne müthiş bir düşünce! İnanılmaz! Çılgınlığın ta kendisi!
Bir cevap bulmak ister gibi bakışlarını gökyüzüne çevirip duruyordu. Tanrı olamdan ne kadarda boştu dünya! şöyle düşünüdü ve karar verdi; Kendim olabilmek için, Tanrıya ihtiyaç duyuyorum...


Hiçbir şey gerçek değildir, her şey serbesttir!!



GÜVERCİN GERDANLIĞI İBN HAZM





 


28 Kasım 2010

AYRI KALMAK OLSA…

Kasım 28, 2010
AYRI KALMAK OLSA…

Hala susuyorum sevgili,
Sessiz kelamlar tüketiyorum yokluğunda…
Virgülle başlayıp, noktayla sonlanan;
Yüklemi başında ve öznesi olmayan
Cümleler kuruyorum yalnızlığımda…

Avuntularıma ortak olan şiirler yazıyorum.
Bazen birkaç satır seni anlatan,
Ya gözlerin gözlerime değiyor,
Ya aklım sana düşüyor zamansızca,
Üşüyorum yokluğunda…

Öyle anlar geliyor ki,
Duvarlara çarpıyor sessiz çığlıklarım,
Göz yaşlarıma en büyük şahidim yastığım.
Ve ne vakit geçsen yüreğimden,
Kayan bir yıldızdan seni diliyorum ben…

Vazgeçmek değilmiş zor olan,
Unutamamakmış asıl yoran.
Severken sevdiğini söyleyememek,
Ve sevdiğini görememekmiş
Yürekte derin yaralar açan…

Her gidişin dönüşü olsa diye düşünüyor insan.
Ve gidenin yeri dolmadan,
Ayrılıklar yalan olarak kalsa.
Sadece okunan kitaplarda yer alsa,
Ve sen hiç gitmemiş olsan da,
Bunun adı ayrılık değil de, “ayrı kalmak” olsa…


Mehpare ÖĞÜT
2010