Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

01 Şubat 2011

HAYAT

Şubat 01, 2011
HAYAT


Hayat;
Seni seviyorum inan !
Aldıklarına verdiklerine,
Sevdiklerime sevmediklerime inat
Seni seviyorum inan…
Her şeye rağmen yaşamaya değersin..
Mutsuzluk baş misafirimde olsa,
Gözyaşım her gün aksa da,
Yanımda tek bir dostum dahi kalmasa,
Yine de her şeye rağmen değersin yaşamaya …

Ölüm;
Korkmuyorum senden !
En çok sevdiğimi babamı almışken benden.
Adın bile aciz kalıyor yüreğimde.
Alacağın tek bir kuru cansa,
Canın ne zaman isterse,
Al onu da ;
Al onu da kat sevdiklerimin yanına…

Sevgili;
Hangisinden başlasam ki.
En çok sevdiğimden mi,
En çok özlediğimden mi.
Terk edenden mi, sevmeyip sevenden mi,
Sizleri de seviyorum inanın.
Kinim yok hiçbirinize ve ne de bedduam
Kendim için ne diliyorsam;
Sizin içinde aynısını istiyorum inanın...

Ve hayat;
Her şeye rağmen,
Aldıklarınla verdiklerinle,
Sevdiklerimle sevenlerimle,
Yaşamaya değersin yine de.
Herkesin yolu açık, kalanlar sağ olsun.
Yaşadıklarıma şükür, yaşayamadıklarıma eyvallah…
Sevenler benimledir, çekip de gidenlere elveda….


Mehpare ÖĞÜT
2011






UMUTSUZ VAKAYIM…

Şubat 01, 2011
UMUTSUZ VAKAYIM…


Bitti sözlerim zaten bir lütuf bile edip dinlemedin.
Yaralıydı cümlelerim, kanatsızdı kelimelerim.
Eremedi nihayete, bir sen diyemedi şöylesine yüreğim.
Sevemedi gönlüm senden sonra,
Yerinede koyamadı hiç kimseyi …

İhanetinin bedelini fazlasıyla ödedim.
Yıllara sığdıramadığım acıların eşliğinde.
Sevda kelimesini de defterimden sildim.
Kapattım kapılarımı da geride kalan her şeye.

Belki bir gün diyerek çıktığım tüm yollarda.
Senden kalan ayak izlerini takip ettim yıllarca.
Yok saydığım adının da üstüne bir çizik attım;
Ve dayandım dayanmasına ama,
Şimdi gel gör ki umutsuz vakayım sonunda…


Mehpare ÖĞÜT
2011



....

Şubat 01, 2011
....
Şöyle bir atıyorum kendimi boşluğa.. Düşünüyorum... Hayat aslında ne kadar da acımasızmış bana.. Herkes mutluluktan bahsediyor ya.. İşte onu bana hiç vermemiş aslında.. Ben hep umutsuzca yaşamışım hayatın en büyük acılarıyla.. Herkes takmış bir mutluluk koluna, kahkaha ata ata koşuyor bu hayatta.. Şöyle bir bakıyorum kol...uma da...... Hadi kolumu boşverdim de ya yüreğim ? Günü geldiğinde kolum dolu olsa da, yüreğim boşluklarda.. Gerçek mutluluğu hiç tattırmamış bana, beni boğmuş sahte sevgilerin yalnızlığında... Hep kandırmış beni, engeller koymuş huzuruma giden yollara.. Mutsuzluğa mahkum edilmiş bir kara sevda misali sürünüyorum hayatın bu kahpe yollarında... Şimdi ayağa kalkıp insafsızca bir hesap sormak isterdim bu hayattan da... Ama boş ver değmez, ciğeri beş para etmeyen insanların yaşadığı bu hayatta, hayatın düzeniyle uğraşmaya..

GERATABA



31 Ocak 2011

KİMLER GELİR KİMLER GEÇER…

Ocak 31, 2011
KİMLER GELİR KİMLER GEÇER…

Söylenecek ne söz var da yetersiz kalıyor tüm kelimeler.
Aşkın gerçekliğini unutuyor insan da kurulamıyor cümleler.
Ne yalan, ne de gerçek, çaresi yok ayrılıkların,
Ne dersen de, ne söylersen söyle;
Hayat yalan, zaman boş,
Bir keşmekeş durumdur ahı çok…

Bahar sarhoşluğu yaşatır çoğu kez,
Gözlerde eksik olmaz nemler, kıvranır yürekler.
Yıkar geçer, bırakıp gider, terk eder.
Gönül hancı, seven yolcu olur da,
Kimler gelir kimler geçer…


Mehpare ÖĞÜT



KAYIP ŞEHİRLERİN KAYIP İNSANLARI

Ocak 31, 2011
KAYIP ŞEHİRLERİN KAYIP İNSANLARI

Kayıp şehirlerin kayıp insanları vardır;
Yüzlerinde herhangi bir zamanın herhangi bir yerinde alınmış izler.
Gözlerinde geçmişten kalan günümüze yansıyan acı tatlı hatıraların ışıltıları,
Sesleri, bir tüy kadar hafif ama bir o kadar da keskin,
Anlatmaya başlar dokunacak olsa bir el, sanki yüreğindeki yangınları…

Kayıp şehirlerin kayıp insanları vardır;
Ne adları bilinir, ne de geçmişlerini bir bilen vardır.
Kim bilir hangi diyarın hangi güneşin çocuklarıydı onlar ve ;
Şimdi bir zaman tünelinin içinde kaybolmuşçasına,
Ararlar eskiye dair her ne varsa, evlerini, geçmişlerini…

Kayıp şehirlerin kayıp insanları vardır;
Bazen bir sokak başında dilenirler, bazen de köprü altında tiner çekerler,
Belki de şu köşe başındaki karanfil satan çiçekçi,
Ya da arabamızın camını silmek isteyen şu elin sahibi.
Kayıp şehirlerin kayıp insanları…


Mehpare ÖĞÜT



İSTERSEN HİÇ BAŞLAMASIN BU HİKAYE,EKSİK KALSIN

Ocak 31, 2011
İSTERSEN HİÇ BAŞLAMASIN BU HİKAYE,EKSİK KALSIN

İstersen hiç başlamasın
Bu hikaye eksik kalsın
Onca yaraların ardından
Yeni bir aşk yaratamazsın
Örselenmiş bir çocukluk
İşte benim bütün hikayem
Kaç sevda geçse de yüreğimden
Bu yıkıntıları onaramazsın
İstersen hiç başlamasın
Geç kalmışız birbirimize
Yanlış kapılarda geçmiş bunca yıl
Dönemeyiz artık ilk gençliğimize
İstersen hiç başlamasın
Söz verelim kendimize


MURATHAN MUNGAN






UYKUNDA ÖPÜYORUM SENİ

Ocak 31, 2011
UYKUNDA ÖPÜYORUM SENİ
Uykunda öpüyorum seni... Korkmadan ağlıyorum seninle...

Senin için bir şey yapamayışıma, seni bu dünyada yapayalnız, kimsesiz bırakışıma ağlıyorum... Senin için gerçeklik yok, bu hayat, bu hayatın kuralları yok... Kendine nasıl derinden ve katıksız inanıyorsan, bu hayata, bu insanlara da öyle inanıyorsun... Bunu sana ben anlatamam. Bak bu sensin, bak bu da hayat, bu da kuralları; bak, insanlar seni aslında nasıl görüyor, yok bu hayatta duygularının karşılığı, diyemem. Seni sevginden uyandıramam... Yıllar önce senin olduğun yerdeydim ben de. Tam orta yerde. Benim de saçlarım sevecen bir kardeşlik kokardı.

Herkese koşarken açıkta kalırdı öldürülmeye en açık, en savunmasız yanlarım. Nereme bıçak saplanırdı bilmezdim, ama hep yersiz kanayan o zavallı saçlarıma dostluklara gölge düşürüyor, diye kızardım...Umudu ürkütüyor diye yaralarıma kızardım... Ben en çok beni yaralayanlara koşar; bir suç, bir yanılgı varsa, çoğunu omuzlamak için kendimden vazgeçerdim... Sırf sevgiler bitmesin, sırf hayatın sevinci gölgelenmesin, dostlukların son günü gelmesin diye üstüme alırdım bütün günahları, bütün yanılgıları, geçmiş ve gelecek bütün kötülükleri... Sevginin umutları sürsün diye, göze alırdım kalbime akıtılacak zehirleri... Göze alırdım eksik yaşanmış bütün sevgilerin tanığı ve sürgünü olmayı...

Sonra baktım kimsesiz ve tesellisiz ölüyorum... Gördüm kendimi nasılsa. Gördüm anısız ve habersiz öldüğümü... Son kez baktım etrafıma, bir yakın, bir içten ses, bir kardeş kokusu aradım kendime. Bağlanmak istedikçe öylesine kopmuştum ki insanlardan, öylesine çok sevmiş, öylesine çok inanmıştım ki, nasıl oldu bilmiyorum, içimden bir kötülük, bir acımasızlık; içimden zavallı bir intikam duygusu çıkartıp, o yaralı kendimi, beni ben yapan o kimsesiz sevgimi o boşluktan çekip aldım... Aldım onu ve korumaya başladım.. O yaralı, o parçalanmış, o kimsesiz sevgimi, kötülükle, acımasızlıkla, hırsla, kıskançlıkla korumaya başladım... O da yetmedi, yazmaya başladım sevgili. Yazmaya... Ne hissedersem, ne hissedeceksem, hayatımda ne varsa, her şeyi yazmaya başladım... Yazmak, acılardan, aşklardan, yitirişlerden, itilip kakılmalardan kurtulmanın en geçerli yolu oldu benim için...

Kimse elimden söküp almasın diye o yaralı, o kimsesiz sevgimi ve bir daha o karanlık boşluğa düşmemek için yazmaya başladım...

Yıllar sonra şimdi sen o boşluktasın. O yaralı, o kimsesiz sevginle bir zamanlar benim olduğum yerdesin. Saçlarındaki kan kokusunu buradan duyabiliyorum. Bu kokuyu iyi bilirim. Çünkü yıllarca, sevginin peşinden koşulsuzca koştuğum o yıllar boyunca hep kendi kanımı, hep bu kokuyu koklamak zorunda kalmıştım... Arzuladığım ne varsa her şey karşılıksız kaldı bu hayatta. Saçlarımdaki kan kokusu şimdi içimde sahipsiz bir nefrete dönüştü...

Kin öyle bir şeydir ki sevgili, her şeyi; yaşanmış ve yaşanan bütün sevgileri, gerçek adına ne varsa her şeyi çamurunda gizler.. Gün gelir, artık hiçbir şey anlaşılmaz olur. Haklılar haksızlara, kurbanlar cellatlara, sevgiler nefretlere karışır... Ve bir bakarsın, sen de bu acımasız hayatın hakemliğini kabul etmişsin. O kanlı nehrin kenarına gider ve günlerce, hatta yıllarca oradan düşmanının cesedinin geçmesini beklersin... Bu bekleyişin sonu yoktur. Çünkü düşmanlarının sonu yoktur... Biri biter, diğeri gelir ardından. Ve sen düşmanlarınla uğraşmaktan bezgin ve kimsesiz sevginle uğraşmaya dayanamaz, öylece kalırsın...

Yalnızlığınla birlikte düşersiniz boşluğa. O çok korktuğun boşluğa... Öyle kirletirsin ki yalnızlığını, o kirlettiğin yalnızlığını sevsinler diye, dünyanın en samimiyetsiz insanlarına, kardeşim, diye sarılırsın... Biliyor musun, sen benim o çok eski halimsin... Sana bakıyorum yazılarımı yazdığım bu soğuk, bu uzak odadan. Bana umutsuzca sevdalanmanı seyrediyorum. Bende hiç umut yokken, beni vazgeçilmezin yapmanı seyrediyorum... Seni seyrediyorum sevgili, seni... Saçlarındaki kan kokusunu içime çekiyorum. Yıllar önceki kendi kokumu içime çekiyorum... Hayır, acımıyorum sana, sendeki kendimi özlüyorum en çok. Sendeki o çocuk cesaretini, o çıplak sevgiyi özlüyorum. Sendeki o kanayan, o kimsesiz, ama saf, o tepeden tırnağa sevgiye inanan kendimi özlüyorum... Bedelsiz, acıtmayan, hesap sormayan ve çok savunmasız bir güzelliğin vardı senin... Duygusuzlara göre çok kolaydın. Kurbanın o doyumsuz şehveti vardı sende. En kırgın, en yaralı insanları bile bir cellat yapardı o saf, o gerçeküstü sevgin...

Seyrederdim seni o uzak odamda, bir şey yapamadan seyrederdim seni yazarken... Buruk bir sevinçle izlerdim cellatlarınla sevişirken aldığın hazzı. Nasıl da kıskanırlardı seni, kendilerine duyduğun sevgiyi bile kıskanırlardı... Seninle sevişirken aldığın o inanılmaz hazzı kıskandıkları gibi... Sen o çıplak, o bedelsiz sevginle bütün dengelerini bozardın onların. Aldığın o hazla kendilerine duydukları o bütün sahte güvenlerini derinden sarsardın... Senin bu sınırsız hazzı, bu çıplak sevgiyi, bu derin ve çılgın bağlanışı onca yitirişler, onca göze alışların sonucunda kazandığını anlamazlıktan gelirlerdi... Ne kadar zevk alsalar da bu kimsesiz sevginden, her yakınlığa hazır oluşundan, çabucak bağışlamandan, yine de seni kendilerine benzetmek, dahası yorulmanı, güce ve gerçeğe teslim olmanı, onları bütün o kayboluşlarında, tükenişlerinde, yani her durumda, her şekilde kabullenmeni isterlerdi...

Onları her halleriyle kabul ettiğinde ise senden korkmaya başlarlardı... Çünkü öylesine korunaklı, öylesine derinlerde saklıydı ki sevgileri, seni anlaşılmaz, tuhaf, hatta bulaşıcı bir hastalığa yakalanmış, tehlikeli biri gibi görmeye başlarlardı... O çıplak, o sahipsiz sevgin yıllar önce terk ettikleri kalplerini, düşlerini, inançlarını hatırlatırdı onlara. Çekiciliğine kapılıp yanına geldikleri anda ve seni anlar anlamaz ölümcül bir ürküntüye kapılmaları bu yüzdendi...

Çünkü bugünün insanı kimden korkuyorsa, kim ona yok ettiği kendisini hatırlatıyorsa onu öldürmek ister sevgili.

Safı, çıplağı, koşulsuz seveni, kendisine yitirdiği insanlığını hatırlatanı öldürmek ister... Kabul et artık, kimi sevsen, kimin özgürlüğünü istesen ölümünü istemedi mi senden. İstemedi mi... Kabul et artık...

Ben onlardan hiç olmadım. Ben gözümü senden hiç ayırmadım. Çünkü sen benim saf çocukluğumdun. Sen benim o yaralı, o kimsesiz gençliğimdin...

Hayatı bitirdiğim yerde sen yeniden başlıyorsun.. Dokunurken içimi acıtan başında benim kanım var... Anla artık, seni değil, en çok kendimi yalnız bırakıyorum o rutubetli evde... Senin o affedemediğin kalbinde yatıyor benim tek ve gerçek sevgim... Tek umudum senin bu savunmasız halin. Senin bu kimsesizliğin... Uyumsuzluğun. Tek çıkışım senin bu deli, bu çıplak sevdan...

Kötülüklerin yok muydu, yok muydu hırsların... Vardı elbet. Ama öylesine acemiydi ki hırsların; kötülüklerin bu hayat karşısında öylesine çaresiz ve öylesine masum kalırdı ki, sonunda yine sana dokunurdu zararı; karşındakileri değil seni engellerdi o kimsesiz öfken... Kötülüklerinin zararı sonunda sana dokunmasaydı, yenseydin karşına çıkanları, yenseydin kalbini, hayat senin için hiçbir zaman böyle olmayacaktı... O kutsal, o hiç sönmeyen ışık nereye gitsen ardından gelmeyecekti... O sevinçli ıstırap kalbini hiçbir zaman böylesine içtenlikle ısıtmayacaktı.

Bu şehri ebediyen terk edip giderken, bana söylediğin o son sözde saklı olmayacaktı hayatımızın gerçeği: 'Hayatın kuralları derdin hep, biliyor musun, bu hayatta hiçbir şeyi başaramadım ben...


Cezmi ERSÖZ


 

....

Ocak 31, 2011
....
Varoluşsal yalnızlık, insanın kendisiyle diğerleri arasındaki aşılmaz boşluktur, kişiler arasındaki derin ve doyurucu ilişkilerde bile var olan bir boşluk. İnsan yalnızca başka varlıklardan değil, kendi dünyasını oluşturduğu ölçüde dünyadan da yalıtılmış durumdadır. Bu yalnızlığın diğer iki tür yalnızlıktan, kişilerin arasındaki ve ki...şinin içindeki yalnızlıktan ayırt edilmesi gerekir.

İnsan kişiler arası yalnızlığı, yakın sosyal etkileşime olanak veren sosyal becerilerden ya da kişilik yapısından yoksun olması halinde yaşar. Kişinin içindeki yalnızlık ise benliği oluşturan parçaların birbirinden kopması halinde, örneğin insanın duygularını bir olayın anısından koparıp ayırdığı zaman olduğu gibi, ortaya çıkar.

Irvin YALOM
Aşkın Celladı

30 Ocak 2011

SEVMEK VE SEVİLMEK ADINA…

Ocak 30, 2011
SEVMEK VE SEVİLMEK ADINA…
"Sevmek aci çekmektir, sevmemek ölmek. Sevmek zevktir ama yalniz sevilmenin hiçbir zevki yoktur" Aristo TALES

Yıkıp gittiğin bu şehirde yani kalbimde, senden geriye kalan harabeler arasına sığınmış, yardım elini bekleyen nefessiz kalmış, sensiz kalmış bir depremzedeyim ben… Yarınlarıma ait tüm umutlarımı yitirdiğim, korkularımın sevinçlerimi bastırdığı bu şehirde, merhamet dilenen sesime, yüreğime kulak ver… Kulak ver ki alıp kurtarasın bu yığınlar arasından beni. Nefretle bakmasın gözlerin. Bir yıkım daha kaldıramayacak kadar yaralarım var çünkü. Üst üste gelen sarsıntılar yaratıp da iyice yıkma beni. Azrail’im olup da boş yere günaha sokma kendini. Küçük bir ışık yetecek oysa bana, küçük bir bakış, küçük bir söz kurtulmam için. Veda değil istediğim bir merhaba senden. Sıcak bir dokunuş, güvenli bir omuz aslında. Beklenti değil ümit adında. Savaşmak değil yaşamak sonsuza. Kaldır hadi kendini, kalk ve gel yanıma. Yaralarımı sarmak adına uzat ve tut ellerimi bir daha bırakmamacasına. Bileyim var olduğunu, hissedeyim seni. Isınıp bakışlarınla, avuntular yaratayım geleceğe dair. Kırma ümitlerimi, bırak öfkelerini, dönüp bakma geride bıraktıklarına; yeter ki sev beni…Ve doğayım yeniden küllerimin arasından, sıfırdan başlayabilmek adına. Yaralarımı sarayım sil baştan ve seni seninle yaşamak varken öldürme beni, ezdirme ayaklar altında… Kır zincirlerini kır ve bitsin bu ayrılık da…

Ve tek gerçek olan ölümdür aslında. Bir tek ölüm ayırır ancak insanları da. Ve biz hala yaşıyorken niyedir bu ayrılıklar. Nedendir sevmek dururken yaptığımız bu kavgalar.. Değmez mi yoksa uğrunda yaşanacak hiçbir sevdaya…Yazık değil mi yalnızlıkla tüketilen zamana..Varken sevmek durmak niye…Paylaşmak varken yitirmek niye.. Hadi kurtul tüm negatif düşüncelerinden, sevgiye dön yüzünü, sevdiğinle olmak adına, düş sevda yollarına…

Ve unutma ! Sevmek ve sevilmek herkese nasip olmayan en güzel şeydir bu dünyada…



Mehpare ÖĞÜT
2011



ŞANS FAKTÖRÜ

Ocak 30, 2011
ŞANS FAKTÖRÜ


Neden bazı insanlar inanılmaz derecede şanslıyken, diğerleri hak ettikleri olanaklara asla sahip olamaz? Bir psikolog, yanıtı bulduğunu söylüyor. "10 yıl önce, şansı araştırmaya başladım. Neden bazı insanların hep doğru zamanda doğru yerde olduğunu, diğerlerinin ise sürekli olarak şanssızlıklarla boğuştugunu merak ediyordum. Ulusal gazetelere ilan vererek kendilerini her zaman şanslı ya da şanssız hisseden insanların benimle temasa geçmelerini rica ettim.

Yüzlerce erkek ve kadın, araştırmam için gönüllü oldu. Yıllar boyunca, onlarla söyleşiler yaptım; yaşamlarını gözlemledim ve deneylere katılmalarını sağladım. Sonuçlar gösterdi ki insanlar, neden şanslı ya da şanssız olduklarını tam olarak bilemeseler de düşünceleri ve davranışları, bu durumu büyük ölçüde etkiliyor.

Bir şans ya da bir fırsat gibi görünen durumları düşünelim. Şanslı insanlar bu tür firsatlarla sürekli karşılaşırken şanssız insanlar pek karşılaşmazlar. Bu durumun, fırsatları fark etme yeteneği ile ilgili olup olmadığını bulmak için basit bir deney yaptım. Hem şanslı, hem de şanssız insanlara bir gazete verdim ve onlardan gazeteyi iyice inceleyip içinde ne kadar fotoğraf olduğunu bana söylemelerini istedim.

Gazetenin ortalarında bir yere, üzerinde şu not yazılı olan büyük bir mesaj yerleştirdim:
"Deney görevlisine bunu gördüğünüzü söyleyin; 250 dolar kazanın."

Bu mesaj, sayfanın yarısını kaplıyordu ve büyüklüğü 5 cm'in üzerinde olan bir fontla yazılmıştı. Herkesin yüzünü sabit bakışlarla süzüyordum: Şanssız insanlar, ilanı fark edemezlerken, şanslı insanlar hemen fark ettiler. Nedenini bulmaya çalışırken şanssız insanların, daha gergin olduğunu gözlemledim ve bu endişeli ruh hali, beklenmeyeni fark etme yeteneklerine zarar verdi. Sonuç olarak, fırsatı kaçırdılar; çünkü başka bir hedefe odaklanmışlardı. Bu durum gerçek hayatta pek çok alanda gözlemlenebilir örneğin; şanssız insanlar genelde partilere, mükemmel eşlerini bulma düşüncesiyle giderler; bu yüzden de iyi arkadaşlar edinme fırsatlarını kaçırırlar yada belli iş ilanını bulmak için gazeteleri incelerler ve diğer iş olanaklarını farkedemezler. Buna karşılık şanslı insanlar, daha geniş bir çerçeveden bakarlar, beklenilmeyene karşı daha açıktırlar. Dolayısıyla, yalnızca aradıklarını degil, orada başka neler olduğunu da görürler.

Araştırmam, sonuç olarak şunu gösterdi: Şanslı insanlar, dört ilke sayesinde şanslarını yaratıyorlar.
1. Fırsatlar yaratma ve fark etme konusunda becerikliler;
2. Sezgilerini dinleyerek şanslı kararlar veriyorlar;
3. Olumlu beklentilere sahipler ve bu sayede doğru çıkan tahminlerde bulunuyorlar.
4. Şanssızlığı şansa dönüştüren esnek bir yaklaşım benimsiyorlar.

Deneylere katılan birçok şanslı katılımcı hayatlarında çeşitlilik ve değişime yer verebilmek için bolca çaba göstermişlerdi. Önemli bir karar vermeden önce bir şanslı katılımcı işe giderken sürekli kullandığı yolu değiştiriyordu. Başka bir kişi değişik tipte insanlarla tanışmaya kendini mecbur etmek için kendi geliştirdiği bir tekniği anlattı. Rutini kırmak ve hayatı daha eğlenceli hale getirmek için bir partiye gitmeden önce bir renk düşünüyor ve partide yalnızca o renk kıyafeti giyen insanlarla konuşmayı seçiyordu. Bazı partilerde sadece kırmızı giyen kadınlarla konuşurken başkalarında sadece siyah giyen erkeklerle konuşuyordu.

Tuhaf gelse de aslında bazı durumlarda bu tip davranış insanların hayatındaki şans olasılıklarını arttırır. Bir elma bahçesinin ortasında yaşadığınızı düşünün. Her gün elma bahçesine girip büyük bir sepet elma topladığınızı düşünün. İlk birkaç sefer nerelere gitmeye karar verdiğiniz fark etmez. Bahçenin her yerinde elma vardır ve nereye giderseniz gidin elma bulursunuz. Ancak zaman geçtikçe daha önce gittiğiniz yerlerde elma bulmanız zorlaşır. Aynı yerlere ne kadar çok dönerseniz oralarda elma bulma ihtimaliniz o kadar azalır. Bahçenin daha önce hiç gitmediğiniz yerlerine giderseniz ya da sadece nereye gideceğinize rasgele karar verseniz bile elma bulma şansınız ciddi oranda artar. Şans için de aynı şey geçerlidir.

İnsanlar için hayatlarındaki fırsatları tüketmek kolaydır. Aynı insanlarla aynı şekilde konuşmaya devam edin. İşe aynı yoldan gidin. Tatilde aynı yerlere gidin. Ancak yeni, hatta rasgele deneyimler hayatınıza yeni fırsatlar için potansiyeli çeker.

Ama şanslı hayat sadece şans fırsatlarını yaratmak ya da fark etmek değildir. Başka bir önemli bir prensip de şanslı ve şanssız insanların hayatlarındaki kötü talihle nasıl başa çıktığıdır. Olimpiyat oyunlarında ülkenizi temsil etmek için seçildiğinizi hayal edin. Oyunlarda yarışıyorsunuz, çok başarılı sonuçlar alıyorsunuz ve bronz madalya kazanıyorsunuz. Bunun sizi ne kadar mutlu hissettirirdi? Çoğumuzu hissettirdi, muhtemelen çok neşeli olurduk, başarımızla gurur duyardık.

Şimdi zamanı geri alalım ve aynı olimpiyatlarda bir kere daha yarışın. Bu sefer daha da iyi sonuçlar alıyorsunuz ve gümüş madalya kazanıyorsunuz. Şimdi ne kadar mutlu olurdunuz? Çoğumuz gümüşü kazanmanın bronzu kazanmaktan daha mutlu hissettireceğini düşünür. Bu şaşırtıcı değil. Ancak araştırma gösteriyor ki bronz kazananlar gümüş kazananlardan daha mutlu. Bunun nedeni de atletlerin performansları ile ilgili düşündükleri. Gümüş kazananlar biraz daha iyi olsalardı, altın alabileceklerini düşünürler. Bronz alanlarsa biraz daha kötü olsalar hiç madalya alamayacaklarını düşünürler. Psikologlar ne olduğuna değil de ne olabileceğine bakmaya "counterfactual" "ya öyle olsaydı" derler.

Şanslı insanların "ya öyle olsaydı" düşünce şeklini, hayatlarında deneyimledikleri kötü talihin duygusal etkilerini yumuşatmak için kullanıp kullanmadıklarını merak ettim. Bunu bulmak amacıyla, nasıl tepki vereceklerini görebilmek için şanslı ve şanssız insanlara bazı talihsiz senaryolar verdim. Şanslı ve şanssız insanlara bankada sıra beklediklerini hayal etmelerini istedim. Birden silahlı bir soyguncu bankaya giriyor, ateş ediyor ve kurşun kollarına isabet ediyor. Bu olay şanslı mıydı şanssız mıydı?

Şanssız insanlar bunun çok şanssız olduğunu ve bankada bulunmanın kötü şansları olduğunu söylediler. Aksine şanslı insanlar olayı şanslı olarak gördüler ve çoğunlukla kendiliklerinden olayın çok daha kötü olabileceğini söylediler. Bir şanslı katılımcının dediği gibi "Şanslı çünkü kurşunu kafadan da vurulabilirdin. Ayrıca hikayeni de gazetelere satıp biraz para da kazanabilirsin." Şanslı ve şanssız insanların arasındaki farklar çarpıcıydı.

Çalışmanın sonuna doğru, bu ilkelerin, şansı yaratmada kullanılıp kullanılamayacağını merak ettim. Bir grup gönüllüden, bir ay boyunca, şanslı bir insan gibi davranmalarına yardımcı olacak egzersizler yapmalarını istedim. Bu egzersizler, şans fırsatlarını fark etmeleri, sezgilerini dinlemeleri, şanslı olmayı ummaları ve şanssızlığa karşı daha esnek olmalarında onlara yardımcı oldu. Gönüllüler, bir ay sonra döndü ve neler olduğunu anlattılar. Sonuçlar, çarpıcıydı: Bu insanların % 80'i, artık daha mutluydu; yaşamında daha çok tatmin oluyordu ve belki de en önemlisi, daha şanslıydı.

Sonuç olarak, asla akla gelmeyecek "şans faktörü"nü bulmuştum.

Aşağıda, Profesör Wiseman'ın şanslı olmak için önerdiği dört temel egzersiz bulunuyor:

1. İçsel sezgilerinizi dinleyin; normalde doğru çıkarlar.
2. Yeni deneyimlere ve normal rutininizi bozmaya açık olun.
3. Her gün birkaç dakikanızı iyi giden şeyleri hatırlayarak geçirin.
4. Önemli bir toplantı ya da telefon görüşmesi öncesinde kendinizi şanslı olarak hayal edin.



Profesör Richard WİSEMAN,
Hertfordshire Üniversitesi