Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

04 Haziran 2011

DRAUZİO VARELLA'DAN...

Haziran 04, 2011 0
DRAUZİO VARELLA'DAN...
Saklanan veya baskılanan heyecan ve duygular gastrit, ülser, bel fıtığı, bel ağr...ıları gibi hastalıklara yol açar. Zamanla, duyguların bastırılması kansere dönüşür.
Öyleyse, sırlarımızı, hatalarımızı birileriyle paylaşmalıyız! Diyalog, konuşma, kelime çok güçlü birer ilaç ve mükemmel birer terapidir!
...
Karar Vermelisin:
Kararsız kişi güvensiz, endişe ve ızdırap içinde olur. Kararsızlık, sorunları, endişeleri ve çatışmaları çoğaltır.
İnsanlık tarihi kararlardan oluşur. Karar vermek, diğerlerinin kazanması için vazgeçmeyi ve avantajları kaybetmeyi kesinlikle bilmektir.
Kararsız kişiler mide rahatsızlığı, sinir hastalıkları ve cilt sorunlarının kurbanıdırlar.
...
Farklı Yaşama:
Gerçeği saklayan, rol yapan, her zaman mutlu olduğu görüntüsü veren, mükemmel görünmek isteyen kişi tonlarca ağırlığı biriktirmektedir.
Ayağı kilden olan bronz bir heykeldir. Aldatıcı görünerek yaşamak kadar sağlık için kötü bir şey yoktur. Kaderleri ilaç, hastane ve acıdır.
...
Çözümler Bul:
Olumsuz kişiler çözüm bulamazlar ve sorunları büyütürler. Üzülmeyi, dedikoduyu ve kötümserliği tercih ederler.
Karanlığı kovmak için kibrit yakmalı.
Arı ufacıktır fakat var olan en tatlı şeylerden birisini üretir. Biz ne düşünüyorsak oyuz.
Olumsuz düşünce, hastalığa dönüşen negatif enerji üretir.
...
Üzgün Yaşama:
Mizah. Tebessüm. Huzur. Mutluluk.
Bunlar sağlığa güç verir ve daha sağlıklı bir hayat getirir. Mutlu kişi yaşadığı çevresini geliştirir.
“İyi mizah bizi doktorun elinden korur.”
Mutluluk sağlık ve terapidir.

 
Dr. Drauzio VARELLA






....

Haziran 04, 2011 1
....


ßir dilek tut şimdi... Gözlerini kapat ama seni sevdiğimi aklından çıkarma.. Aç ...gözlerini yavaşça, farzet önünde bir demet papatya başla yapraklarını koparmaya seviyor... Sevmiyor... Seviyor diyen yaprakları kendine sakla, sevmiyor diyenleri ßana yolla.. Onlara seni nasıl çok çok çok sevdiği'mi anlatayım da ßilmeden konuşmasınlar...



03 Haziran 2011

ARİSTOTELES'İN İDEAL İNSAN TARİFİ

Haziran 03, 2011 1
ARİSTOTELES'İN İDEAL İNSAN TARİFİ

Kendini boşuna tehlikeye atmaz. Çünkü onu kaygılandıran pek az şey vardır. Fakat önemli durumlarda hayatını bile seve seve verir. Bazı şartlarda , yaşamanın anlamı olmadığını da bilir.

İnsanlara yardıma koşar, kendisine yardım edildiğindeyse utanır. İyilik bağışlamak bir üstünlük belirtisidir. İyilik görmekse bir alçalmadır.

Kamu göster...ilerine katılmaz. Sevdiği sevmediği ortadadır. İnsanları ve nesneleri umursamadığından dürüst davranır, açık konuşur.

Gözünde hiç bir şey fazla büyük olmadığı için, hiç bir şeye karşı da fazla hayranlık duymaz. Fakat dostuna karşı alttan alır, yoksa bu tür davranış bir köle özelliğidir.

Garez nedir bilmez, hadiseleri unutur, yürek incitecek şeyler üstünde durmaz. Konuşmak için can atmaz.Övülmesi yahut yerilmesi onu ilgilendirmez.

Düşman da olsa, başkaları hakkında kötü konuşmaz , ancak o kişi kendi kendinin düşmanıysa iş değişir. Ağır başlı davranır, sesi toktur, sözleri ölçülüdür; telaşlı değildir, çünkü pek az şey onu kaygılandırır; hiç bir şeye fazla önem vermediği için de hiddete kapılmaz. Cırtlak ses, acele adımlar, kaygı içindeki adama yakışır.

Hayatın cilvelerini vakar ve sükünetle karşılar, az sayıdaki askerlerini büyük bir savaş stratejisi ile idare eden usta bir general gibi, içinde bulunduğu durumdan elinden geldiğince yararlanır.

En iyi dost kendisidir, yalnız kalmaktan hoşlanır, erdemi ve yeteneği olmayan kişinin en büyük düşmanı ise kendisidir, yalnızlıktan o korkar.



26 Mayıs 2011

....

Mayıs 26, 2011 0
....
Bizler evrensel zamana göre bu dünyada
bir göz açıp kapama süresi kadar bulunur
ve tekrar asli yuvamıza döneriz.
Ve bu geliş-gidişler daima ruhumuzu
...test eder niteliktedir .,.


Bu dünya;
kimisi için dershane,
kimisi için hastane,
kimisi için laboratuvar,
kimisi için deneyim yeri,
kimisi için tatil yeri .,.


Yaşam; sonsuzluğun içine uzanan, sonsuz
bir yolculuk olmuştur insanlar için hep .,.


Alıntıdır

23 Mayıs 2011

SEVDİM İŞTE SUÇ’MU !...

Mayıs 23, 2011 0
SEVDİM İŞTE SUÇ’MU !...
Ben seni sevdiysem, yazdığım şiirlere ya da bir iki satır cümleye konu olasın diye değildi !...
Ben seni göz gördü, yürek seçti diye sevdim…
Ben seni görmeden ve tutamadan ellerini bir gün dahi olsun, ruhumla sevdim, tenine dokunamadan.
Nasıl oluyordu bilmiyorum ama görmeden de sevebiliyormuş bir insan yaşıyordum ve anlıyordum…

Biliyordum kalp her önüne gelene verilmezdi ve hatta verilemezdi. Sevmek için yürek ne kadar gerekliyse, yürütmek içinde emek isterdi. Vakit zamana eriştiğinde girmiştin ya bu yüreğe ve ben de başlamıştım ya seni sevmeye, acayip bir duyguydu anlayacağın; uzun zamandır unuttuğum bir duygunun kapısından girmek üzereydim anlayacağın ve girdimde… Başladım seni sevmeye; ağır ağır her gün biraz daha artan bir sevgiyle… Gün geldi sığmadı bu yüreğe, fırtınalar kopartırcasına çoştu … Gün geldi sakindi, sessizliğinde avundu… Gün geldi, çok acımasızdı bitirecek kadar ama bir türlü kıyamadı ve gün geldi anladı ki bu beden, bu ruh, bu yürek sadece sana ait olmuştu…

Yürek seni seçmişti bir kere, seçtiyse ne olmuştu sanki… Suç muydu birisini sevmek, elbette değildi. Hem hesap sormak düşmezdi sevdiyse bir kere. Sadece onun emirlerine uymak gerekiyordu yani “sev” diyordu bana ve ben de “seviyordum” seni, zorlamadan, hiç kimsenin ve hiçbir şeyin tesiri altında kalmadan…
Sevmiştim işte, seviyordum da… Anlamasan da, bilmesen de ve hatta görmesen de seviyordum işte. Seviyordum ya suç’muydu !... Keşke bütün suçum seni sevmekten ibaret olsaydı. Ruhumu seninle yıkarken, prangalar vurmasaydın da yüreğine, keşke benim gibi sevebilseydin sende !...

Bilirim sevmediğin birine kendini zorla sevdiremeyeceğini ve yine bilirim ki zorla birisinin sevilemeyeceğini. Bu yüzden ne kızgınım ne de kırgınım sana… Ve biliyor musun haklısında. Ben seviyorum diye senin de beni sevmek gibi bir zorunluluğun yok aslında. Ama bazen yürek ister dil söyler ya, “sen de keşke sevseydin beni ne olur” diye… Olsun be, varsın olsun sen sevmesen de ben seni seviyorum ya, bana bu bile yeter aslında. Ben de bu yürek oldukça öyle bir devam ederim ki seni sevmeye yokluğunda, yere düşüp bulansam da aşk’ımdan çamurlara, kırılsa da sana uzanan ellerim tutamasa, göremez olsa bile gören gözlerim; ben seni gönül gözüyle sevmeye devam ederim ve sen bile şaşarsın buna…

Sevdim işte… Bir gün bile çekmeden ağırlığını yüreğimde, katlanmak zorunda hissetmediğim yokluğunda,,, sevdim seni; içermiş gibi bir şarabı, dinlermiş gibi bir müziği, seyredermiş gibi bir filmi ve en çok da sen varmışçasına yanımda sevdim seni…

Sevdim işte SUÇ’mu !...


Mehpare ÖĞÜT
MAYIS 2011




21 Mayıs 2011

ŞEYTAN, MELEK VE BEN…

Mayıs 21, 2011 0
ŞEYTAN, MELEK VE BEN…

Bazen diyor ki içimde ki Şeytan “ Uy Bana!
Sonra sağımdan bir melek yükseliyor diyor ki “Asla”
Birini soluma, diğerini alıp da sağıma;
O zaman ben gidiyorum siz kalın diyorum baş başa…
Ve şeytan kalkıp ayağa diyor ki “Olmaz”
Melek yükselerek diyor ki “İmkansız”
Neden diye bir soru yöneltiyorum kendilerine
Ve kendi köşeme çekilip dalınca onları seyr/e
Anlıyorum ki aradıkları tüm cevaplar bende.
Bense boğulmaktayım tüm sorular içinde…
Verebilseydim tek bir cevap,
Bugün böyle kalmazdım kararsızca diye
Söyleniyorum içimden, sessizce…
Ve Şeytan’la Meleği baş başa koyup da;
Çekilmezdim kendi köşeme diye…

Bir sözcü gibi düşüyor önüme Melek…
Sen diyor bildiğin yolda ilerlemeye devam et.
Uyma Şeytan’a, onun en büyük görevi senin kalbini bulandırmak.
Hem kalbini, hem de ruhunu – aklını kendi zindanına koymak.
Sen iyisin ve de oldukça da merhametli,
Ve bir o kadar da sevecen…
Eğer ki uyacak olursan ona,
Bu sıfatlar kalmayacak sen de / tükenip gidecek birer birer !...

Birden öfkeli bir şekilde Şeytan düşüyor önüme…
Sen bakma ona diyor yan gözle bakarcasına Meleğe.
Şimdiye kadar neye sahip oldun, olduysan göster diyor bana,
Şunlara / bunlara sahibim diyorsan göster kanıtını da hak vereyim sana…
Ve Şeytan bitirince konuşmasını düşünüyorum içimden / derinden;
Galiba haklı diyorum;
Ama bu bir aldatmaca, varmalıyım farkına…

Ve aniden düşüncelerimi bölerekten Melek;
Diyor ki, kanıt a ne gerek var en büyük kanıt sen değil misin ki bu evrende.
Sen ki Yaratan’ın yarattığı en büyük mucize.
Her şeyiyle tam tekmil ruha bürünmüş bir beden içinde,
Ve sen ki, hayat bulduğun bu yeryüzünde.
Söyle bana, Senden daha büyük bir kanıt var mı, göstereceğin bize…

Haklısın diyorum ne gerek var kanıta.
Elim kolum ve tüm azalarım yerli yerindeyken ve de işliyorken;
Yürüyorum, gülüyorum ve yeri gelince de ağlıyorken…
Daha ne olsun var mıdır başkaca bir kanıta
Ve yetmez mi insan olana, yetmez mi senin gibi beni kandırmaya çalışana…

Şeytan diyor ki yetmez sadece bunlar bana.
Sen ruhtan haber ver ;
Ruhun ne alemde asıl sen onu söyle bana.
Sağda mısın solda mı ?
Yoksa gözleri görmeyen bir amadan farksız mı ?..
Ağzın var da konuşamayacak kadar darda mısın?.
Söylenecek çok sözün var da susta mısın ?
Eğer ki ruhum da güzel diyorsan,
Göster bana ruhunu, göster ki inanayım ben sana…
Ve ruhun yanmasın isterim ateşlerde lüzumsuzca…

Ey Şeytan !
Bitirdiysen sözlerini unutma şu söyleyeceklerimi…
Ve ben ki ruhtan kemiğe bürünmüş bir maddeysem şu alemde,
Tamamlıyorsa ruhum tüm benliğimi
Bil ki ne sağdayım ne de solda.
Kendimce bildiğim inandığım yolda,
Yürüyorum bakmadan ardıma.
Yürüyorum senin hükümlerini takmadan kafama.
Ben ki ne bir ama’yım gözleri görmeyen,
Ne de konuşmaya yetkisi olmayan biriyim ağzı darda olan.
Ve o kadar çok söz birikti ki değildir bunun nedeni sus’ta duruşumdan.
Ki ben “söz gümüşse sükut altın” diyen.
Bir nesilden gelme ruh taşıyorum bu bedende…
Ve sen ki ruhuma süremezsin ateşini,
Senin ateşin korkutamaz asla beni…
Asıl ateş ilahidir ki ruhumda ve,
Ben ki yalnız ve bir tek onun ateşine düşerim yana yana Aşk’la…
Şimdi kafi geldiyse söylediklerim sana…
Çok yoruldum biraz kestireceğim…
Giderken kapıyı örtmeyi unutma !
Bu kapıdan girerken bir daha,
Destur deyip de otur yanıma…
Ki sadece bunun için izin var sana….


Mehpare ÖĞÜT
“Şeytanla Kapışmalar -1-
Mayıs 2011


20 Mayıs 2011

MUTLAK SEVGİ ...

Mayıs 20, 2011 0
MUTLAK SEVGİ ...
Birçoğumuz, az sayıda insana karşı belli bir dereceye kadar varabilen bir sevgi besleriz. Buna karşı, birçok insana antipati, soğukluk, hattâ açık bir nefret duygusu besleriz. İşin en acıklı yönü de, hiç görmediğimiz insanlara ve toplumlara karşı bu duyguları beslememizdir. Yalnızca propagandanın, bütün bir sınıfı, ırkı ve ulusu yok etmek için, başka bir sınıfı, ırkı veya ulusu harekete geçirdiğinin örneğini tarih bizlere bol bol vermektedir. Sevginin aksinin daima nefret olması gerekmez. Bu hal, da ha ziyade başkalarına karşı ilgi duymamakla ve onları umursamamakla kendini gösterir. Tanıdığım bir kadın bana şunları söylemişti: "Kimseden nefret ettiğimi sanmıyorum, ama kimse ile de ilgilenmiyor ve kimseyi umursamıyorum."
Katıksız ve mutlak bir sevgi, herkese kar şı iyi niyet beslemeyi ve müspet davranmayı gerektirir. Ancak bu davranışı, haksızlık yapan zorbalara karşı, yüreksiz insanların, müraice boyun eğmeleri haliyle karıştırmamalıyız. Zira, bu gibi durumlarda, zorbalığa boyun eğmek, halkın kayıtsızlığını artırarak, onları bezgin ve yılgın bir hale getirir. Böyle kısa görüşlü bir davranışın sonucu da, kilit noktalarının insaf sız ve vicdansızların eline geçmesini sağlamak tan başka bir şeye yaramaz.
Mutlak sevgi, kötülüklerin hoşgörü ile karşılanması demek olmayıp, gerektiği zaman, in sanların haklı dâvaları için mücadeleye giriş melerini telkin eden bir ülküdür.
Mutlak sevgi bir insanı, bir sınıfı, bir ırkı, bir ulusu düzeltmek ve değiştirmek için gerekli bütün güçleri seferber edecek nitelikte olmalıdır. Mutlak sev gi, insanları birleştirmek ve dünyayı yenileştirmek için, açık ve gerekiyorsa katı bir mücadelenin bütün güç kaynağını teşkil etmelidir. Bu tür sevgilerle kalbi dolu olan bir kadın, kocasına şöyle diyordu: "Seni olduğun gibi seviyorum! Fakat seni ulaşman icap eden yüksekliğe çıkarıncaya kadar mücadele edeceğim."
Dünyayı, yıkıntıya götüren güçlerden biri de, insanların yüreklerinde çöreklenen, acılık ve katılık duygularıdır. Fakat çoğunlukla, bu etkenler adaletli göründükleri için, insanlar bun lara katlanırlar. Ancak, insanların bu acı ve keskin yanlarının, adaletli olmayan yönleri ka dar, kötü olduğu da bir gerçektir. Büyük zenci lideri Booker T. Washington şöyle diyor: "Be ni, hiçbir kimse, kendisinden nefret ettirecek kadar alçaltmaya yeltenmemelidir."
Washington'da yüksek mevki sahibi bir memur, bakanlıktaki bütün çabalarının, şefi ta rafından boşa çıkarıldığı sanısına kapılmıştı. Bu ruh haleti altında şöyle diyordu: "Şefim ile aramdaki ilişkiler, hayatımın en büyük kırıklığını ve acılığını teşkil etmektedir." Fakat aynı memur, kısa bir zaman sonra, peşin hükümle verilmiş bu haksız kararı ve yaralanmış duygu ların arkasına gizlenen yersiz gururu farkedince şefinden özür diledi. Daha önceleri, bakanlık ta esen ayırıcı ve zehirleyici havanın o anda dağıldığını ve yerine ılık bir barış havasının yayıldığını görerek kendisi de gönül rahatlığı na kavuşmuş oldu. Karamsar ve yıkıcı davranışlarının, bütün kötülüklerini kaldıran bu gücü memura, sağlam, insancıl ve akılcı bir dü şünüş sağlamıştı. Karamsarlığa yakasını kaptıran bir insan umutsuzluğa sürüklenir ve hiçbir kimseyi düzeltemeyeceği gibi, kendi karamsarlığını da ortadan kaldıracak gücü bulamaz.
Mutlak sevgi insanların renklerine, sınıflarına, politik inançlarına ve milliyetlerine bak madan, onların hayat standardını doğal ve normal bir duruma getirmek için durmadan çaba harcamayı gerektiren gerçek sevgidir. Ancak, böyle bir inanış ve davranış, dünya çapında düşünen ve dünya için yaşayabilen insan tipini yaratabilir. Bir önyargı ile, politik ve ideolojik görüşler yüzünden yüzlerce seneden beri çeşitli kamplara ayrılan ve halkı da birbirlerine düşman olan dünyamız, birleştirici bir faktör olarak, böyle bir insana şiddetle muhtaçtır. An cak bu suretle, bir beraberlik ve kardeşlik sağlanabilir ve düşmanlarımız da gerçek dostları mız olmak yolunu tutarlar.
İnsan iradesiyle başa çıkabilmenin ve ona şekil verebilmenin tek yolu, mutlak mânevî kıs tasları, samimî bir surette ve peşin olarak kabul etmek ve onu hayat boyunca, içtenlikle uy gulamaktır.


Dr. Paul Kampbell


19 Mayıs 2011

ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞI'NDA

Mayıs 19, 2011 0
ATATÜRK KURTULUŞ SAVAŞI'NDA

Bir gemi yanaştı Samsun'a sabaha karşı
Selam durdu kayığı, çaparası, takası,
Selam durdu tayfası.

Bir duman tüterdi bu geminin bacasından bir duman
Duman değildi bu
Memleketin uçup giden kaygılarıydı.

Samsun limanına bu gemiden atılan
Demir değil
Sarılan anayurda
Kemâl Paşa'nın kollarıydı.

Selam vererek Anadolu çocuklarına
Çıkarken yüce komutan
Karadeniz'in hâlini görmeliydi.

Kalkıp ayağa ardısıra baktı dalgalar
Kalktı takalar,
İzin verseydi Kemâl Paşa
Ardından gürleyip giderlerdi
Erzurum'a kadar.

Cahit KÜLEBİ



ATATÜRK DİYOR Kİ ;

Mayıs 19, 2011 0
ATATÜRK DİYOR Kİ ;

“Rica ile, merhamet dilenmekle bir millet ve devletin şeref ve istiklâli
kurtarılmaz.
Türk milleti, gelecek nesiller için bunu unutmamalıdır."
19 MAYIS güven, sevinç, hareket günüdür”

Mustafa Kemal ATATÜRK




Em. Hava Albay Kemal İntepe' nin Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde yayınlanan yazısı .......

Mayıs 19, 2011 0
Em. Hava Albay Kemal İntepe' nin Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde yayınlanan yazısı .......

1941 yılında İngiltere’ye uçuş eğitimi için gönderilmiştik. Londra’ya vardığımızda, grubumuzun İngiliz makamları ile irtibatını sağlamak üzere yaşlı bir İngiliz hava binbaşısını irtibat subayı olarak atamışlardı. Adı Mr. Salter olan bu subay Türkçe...yi bizlerden daha iyi konuşuyordu. Mr. Salter’i birkaç defa eşi ile birlikte ikindi çayına davet ettim. O da beni akşam yemeklerine evine çağırıyordu.

Bir akşam bana şunları anlattı:

1919 yılında Piyade Binbaşı Salter olarak Samsun’daki İngiliz işgal Tabur komutanı idim. 18 Mayıs1919 günü İstanbul’daki İngiliz işgal kuvvetleri komutanlığından şifreli bir telsiz telgrafı aldım. Bu telgraf; “16 Mayıs 1919 günü , Mustafa Kemal adında bir Türk generalinin, Bandırma Vapuru ile İstanbul’dan görevli olarak ayrıldığını ve fakat vapurdan gönderdiği telgrafta istifa ettiğini, eğer Samsun’a inecek olursa tutuklanarak İstanbul’a gönderilmesini” istemekte idi. Kumandanlığımın bu emrini en iyi şekilde yerine getirebilmem için ilk iş olarak tabur subaylarımı toplayarak kendilerine telsiz emrini okudum ve gerekli emirleri verdim. Şehirdeki durumu görmek için Samsun’a indim. Şehir her zamankinden daha kalabalıktı.
Bu kalabalık pazar kalabalığından farklı bir görünümde idi. Siyah çizmeli, kilot pantolonlu ve siyah kalpaklı, sert bakışlı kimselerin çokluğu dikkat nazarımı çekti. Sonradan, bunların Türk subayları olduğunu öğrendim. Durum çok nazikti. Dört gün önce Yunanlılar İzmir’i işgal etmişler Türkler buna çok sert bir tepki göstermişlerdi. Rum tercümanım çok korkuyor. Bütün gece hiç uyumadan yatağımda döndüm durdum.

19 Mayıs günü sabah erkenden iskeleye gittim. Sabah namazından çıkan herkes sahile inmişti. Kurtarıcılarını bekliyorlardı. Bir olay çıkmaması için taburumla bütün iskele ve civarını kordon altına aldım.
Denizde, batı tarafında bir duman göründü. Sahildeki kalabalığın heyecanı son haddini buldu. Bir de gördüm ki her askerimin arkasında siyah çizmeli kara kalpaklı bir Türk subayı duruyor. Hepsinin silahlı olduğu muhakkak.

Vapur iyice göründü. Bazı il ve belediye görevlileri sandallarla vapurun demirleyeceği yere doğru gitmeye başladılar.
Görevimi, iskele üzerinde yapamayacağımı düşünerek ben de motoruma atlayıp vapura doğru hareket ettim. Vapura ilk varan benim motorum oldu. Beraberimde getirdiğim iki erimi motorda bırakarak tercümanımla birlikte vapurun iskelesine tırmandım. İskelede beni selamlayan iki tayfaya; “Vapurdaki generali görmek istediğimi” söyledim. Bir tanesi önümüze düşerek bizi salonun kapısına kadar götürdü. Kapıdaki görevli, durumu içeriye bildirdi ve geriye dönüp bizi içeriye aldı. Herkes ayakta idi. Ortadaki mavi gözlü, sert bakışlı kişi ile göz göze gelince ne söyleyeceğimi şaşırdım. Sert bir asker selamı verirken ağzımdan şu sözler döküldü: “Taburum emrinizdedir.”

Bunu nasıl söylemiştim? Daha önce hiç böyle bir şeyi aklımdan dahi geçirmemiştim. Tercümanım bir an durakladı. Kendisine dönüp bakınca hemen toparlandı ve Türkçe olarak generale iletti. Mustafa Kemal Paşa’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Teşekkür etti ve beni de yanına alarak dışarıya çıktık. Öteki sandallar da vapurun etrafına varmışlardı. Gemiye çıkmış olan birkaç kişiyle tokalaştıktan sonra vapurdan benim motorumla ayrıldık. İskeleye vardığımızda muavinim koşarak yanıma geldi. Kendisine; Taburu safta toplamasını, silah çattırmasını ve Türk makamlarına teslim olmalarını söyledim. Biraz durakladıktan sonra emir tekrarı yaparak selam verip ayrıldı ve emrimi aynen yerine getirdi. Taburu o siyah çizmeli, kara kalpaklı kişiler teslim almıştı. Yanılmamıştım. Onlar hakkında edinmiş olduğum bilgiler doğru çıkmıştı.

Mustafa Kemal Paşa; benim yanıma, o siyah çizmeli kara kalpaklı kişilerden birini vererek kendi makam otomobilimle –tabi kendi şoförümle birlikte- misafir edileceğimi söyledikleri Ankara’ya gönderdiler. Taburumun erleri de; Çorum, Çankırı ve Kastamonu’da kurulan esir kamplarına yerleştirilmişler.
Kurtuluş savaşının sonuna kadar Ankara’da, Ogüstüs Mabedi’nin yanındaki Hacı Bayram Camii’nin önündeki cadde üzerinde bulunan iki katlı ahşap bir evde kaldım. Hizmetimi göreceğini söyledikleri, fakat aslında gardiyanım olan ve sıksa suyumu çıkaracak kuvvetteki bir kadınla dört seneye yakın bir süre bu evde oturdum.

Savaşın sonunda imzalanan anlaşma gereğince ben ve taburum, Malta’daki Türk esirlerle değiştirildik. İngiltere’ye döner dönmez tutuklandım ve divanı harbe verildim. Ben askeri hapishanede tutuklu iken ziyaretime gelen ailem ve ebeveynim, savunmamı yapabilmem için bana birçok gazete ve kitap getirmişlerdi. Onlardan yararlanarak, kısa, fakat öz bir savunma hazırladım. Bana isnad edilen suç taburumu hiç direnmeden teslim edişim idi. Yüksek Askeri Mahkeme’nin önüne çıktığımda savunmamı büyük bir soğukkanlılıkla okudum ve şu cümlelerle bitirdim :
Sayın hakimler Başbakanımız Lıoyd George’e Avam Kamarası’nda şöyle bir soru sorulmuştur: Yunanlıları silahlandırarak 15 Mayıs 1919’da İzmir’e çıkardık ve o tarihten bu yana milyarları bulan (sterling) masraflar yaptık. Sonuç ne oldu? Yunanlılar İzmir’de denize döküldüler ve Anadolu’daki bütün Rumlar atıldılar veya muhacerete zorlandılar. Bizim kazancımız nedir?”
Bu soruya karşılık Başbakan Lıoyd George şunu söylemiştir: ‘Yüzyıllar bir veya iki dahi yetiştirir. XX. Yüzyılın dahisinin Türkiye’den çıkacağını ben nereden bilebilirdim?’

Görüyorsunuz sayın hakimler, karşınızdaki bu subay, Başbakanımızın bahsettiği, XX.Yüzyılın dahisi ile hiç beklemediği bir anda karşı karşıya ve göz göze gelmişti. Ne yapabilirdi? Eğer ben başka türlü hareket edecek olsa idim, bugün benimle beraber bütün taburumun mezarlarını ziyarete gidecektiniz. Fakat şimdi, eceli ile ölmüş olan üç erimizin dışında hepimiz sağ salim yurdumuza dönmüş, ailelerimize kavuşmuş durumdayız. Karar yüksek adaletinizindir.”

Beraat ettim ve terhise tabi oldum. Sivil hayatta bir tütün şirketinde iş buldum. Şirketim “Abdullah Cigarette” adındaki Türk tütünü ve Virginia karşımı sigarayı çıkartıyordu. Ben Türkçe’yi çok iyi konuştuğum için beni bir20kursa tabi tutarak tütün eksperi yaptılar ve Türkiye’ye gönderdiler. İlk iş olarak Mustafa Kemal Paşa’yı ziyaret ettim. Beni kabul buyurdular ve ilgililere, Türkiye’deki ikametim hususunda yardımcı olmalarını ve kolaylık göstermelerini emir buyurdular. Ailemle birlikte ikinci Dünya Savaşı’na kadar, tütün üreten köylerde, Türk köylüsü ile birlikte yaşadım. Ben ve ailem Türk köylüsünü o kadar çok sevdik ve o kadar çok benimsedik ki eğer hükümetimiz tarafından resmen İngiltere’ye çağrılmasaydık Türkiye’de kalmayı tercih ederdik.

İngiltere’ye döndüğümüzde beni hava bakanlığından çağırdılar ve yeni görevimi bildirdiler. Çok sevindim ve müjdeyi aileme büyük bir zevkle bildirdim. Beni terhis olduğum rütbe ile Kraliyet Hava Kuvvetleri (RAF)’ne almışlardı. Görevim istihbarat Başkanlığında idi. Türkiye ile İngiltere arasında 1939’da yapılan bir anlaşmaya göre İngiltere’ye uçuş eğitimine gönderilecek olan subayların RAF ile irtibatını sağlayacaktım yani yine Türklerle birlikte olacaktım…."
Mr. Salter ile iki yıldan fazla bir süre birlikte bulunduk. Bu süre içerisinde bizleri daima savundu ve kendisini daima bizden saydı.

Yıl: 103
Mayıs 1984
Sayı:291

Em. Hava Albay Kemal İntepe' nin yukarıda tarih ve sayısı yazılı Silahlı Kuvvetler Dergisi'nde yayınlanan yazısı