Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

21 Şubat 2009

SANKI YASAMIMI YILLARDIR SENIN IÇIN BEKLETMISTIM...

Şubat 21, 2009 0
SANKI YASAMIMI YILLARDIR SENIN IÇIN BEKLETMISTIM...

Bugün yandaki apartmanin önüne bir ambulans geldi... Iki hastabakici indi içinden... Bir adami indirdiler asagi. Bileklerini baglamislardi. Kollarindan sikica tutuyorlardi... Yüzünde derin çizgiler vardi adamin... Gözleri paramparçaydi ve hiç bir yere bakmiyordu sanki... Durmadan, hepiniz bana karsisiniz, bense tek basinayim, siz hepiniz bana karsisiniz, diye bagiriyordu... Bu sözler sanki binlerce kez yankilandi kalbimde... Sanki birisi kendi yokluguna giderken beni anlatiyordu... Hepiniz bana karsisisiniz, bense tek basinayim...
Adam ambulansa bindirilirken bir an direndi, binmek istemedi. O direnince ben de elimi uzattim pencereden asagi, bosluga dogru, öylesine... Iste tam o sirada geriye dönüp bana bakti.Göz göze geldik... Masumiyetimi gördüm onda. Bir an. Iyiligi özleyen yanimi. Alninda derin çizgiler, gözlerinin alti derin morluklarla kapli çocuklugumu gördüm onda... Onca yogun, onca hissederek yasamasina ragmen yine de bu hayattan hiçbir sey anlamamis kalbimi gördüm onda...
Ambulans çekti gitti... Ardindan bagirmak istedim. Sesim çikmadi... Çok istedim o adam gibi kiskivrak baglanip götürülmeyi... Çok istedim o adam gibi sokagin ortasinda korkusuzca, hepiniz bana karsisiniz, bense tek basinayim, diye bagirmayi... Ama yapamadim... O adam gibi hissettigim halde, bagiramadim...
Tipki sana birkaç gece önce bagirmak istedigim halde bagiramayisim gibi... Rahatsiz olmussun seni aramamdan. Yakinlarina, durmadan beni ariyor, sevgi dileniyor, diyormussun... Sana gönderdigim mesajlari uluorta onlara gösteriyormussun... Ben senin önemli ve pahali bir kölenim ya, köle pazarinda beni insanlara teshir ediyormussun... Simdi ben ona ne söylemeliyim, ben bir insana bu iliski bitti diyemem ki, bunu onun anlamasini beklerim, diyormussun...
Bu hayatta kölelerin sözüne kimse inanmaz ki. Istedigini söyleyebilirsin onlara benim hakkimda, çünkü sen efendisin, hep sana inanacaklardir... Sana güveneceklerdir... Seni teselli edeceklerdir...
Benimse bir köle oldugum bu karanlik ormanimda en sadik duygularim bile ansizin yirtici hayvanlar gibi çikacak karsima... Ve ben bu yalnizlikta en çok, en çok kalbime sasiracagim... Sevgimi küçümseyen o yabanci, o yirtici kalbime...
Beni senden çok duygularim küçümseyecek, beni senden çok o yabanci kalbim hirpalayacak... Ben en çok buna sasiracagim...
Bu ne haksizlik, bu ne basitlik, ne bayagilik, diye sana öfkeyle bagirmak için telefona sarildigimda, sesini duyar duymaz beni sen degil, beni önce duygularimin, beni önce bana yabanci olan o kalbimin yendigini hissedecegim aciyla...
Adimi söyleyeceksin sonra, tutulup kalacagim o an; orada misin, konussana benimle, diyeceksin... Iyi misin, seni merak ettim, diyeceksin... Yüzüm ürperecek o an... Mutlu bir ölüm dolasacak içimde. Birden yasadigim her seyi unutacagim... Yasli bir köle, yasli bir çocuk gibi sorularini uysallikla yanitlayacagim...
Bana bunlari neden yaptin, beni neden onlara teshir ettin, sevgimi neden ayaklar altina aldin, diye soramayacagim...
Sevgime onca haksizlik ettigin, askimin önünü acimasizca kapattigin halde sesini duyar duymaz sana duydugum o derin öfkem birden sonsuz bir hayranliga dönüsecek yine...
Ikimiz de hiçbir sey olmamis gibi yapacagiz... Sen benim sevgimi ayaklar altina almamis, ben sana kimseye olmadigi kadar derinden bir öfke duymamis gibi olacagim...
Bu hep böyle olacak... Sense sana duydugum bagliliktan emin o gece kendine hayran, yaralarini biraz olsun sarmis olarak uyuyacaksin... Sana duydugum ask, ruhunu besleyen bencil bir arzu olarak dönecek sana...
Biliyorum seni sevdikçe hep kendi sevgime haksizlik ettim ben... Seni sevdikçe seni sana hapsettim... Sevdikçe, seni o hep sana dönük bencil arzularina, o sadece baskalarinin kanindan beslenen hayranligina hapsettim... Benim gibi kölelerin sevgisi seni böyle yapayalniz, seni böyle kendine tutkun yapti... Bir köle efendisi için üzülür mü, ben senin için üzülüyorum sevgili... Bir kölenin üzüntüsü bu hayatta ne kaçar geçerliyse o kadar üzülüyorum sana...
Bazen kaçmak istiyorum bu duygulardan, sadece senden degil, bütün insanlardan kaçmak... Içinde sen oldugun için hayatla ilgili bütün meraklarimi öldürüp kendime kapanmak ve orada yaralarimi sarmak istiyorum...
Iste böyle zamanlarda aklina düsüyorum. Köleni merak ediyorsun... Sesimden sana akan kana, o köle hayranligima, o kimsesiz tutkuma ihtiyaç duyuyorsun... Gecenin kör bir vakti beni ariyorsun: Biliyor musun, aslinda ben hep seni özlüyorum, sana haksizlik ettigimi biliyorum, ama ne olur izin ver bana, bir seyleri tüketmek istiyorum, hiçbiri bana ait degil, ama böyle bir zaman bu. Sen benim kötü zamanima denk geldin. Savruluyorum belki, ama kim oldugumu biliyorum. Belki de kendimden öç aliyorum ben, ama biliyorum bir gün seninle olacagim ben. Kendimi bildigim kadar bunu da iyi biliyorum...
Ve sonra telefonu kapatiyorsun...Ve kölen için hayat yeniden basliyor bütün o derin sizisi ve bütün o zavalli vaatleriyle...
Yo hayir, sana sasirmiyorum, onca terk edilisten, onca asagilanmadan sonra hiçbir sey olmamis gibi süren ve sen engel çikarttikça giderek artan bu sevme heyecanima sasiriyorum ben... Düsecegini bile bile onca agir kayalari yüksek bir dagin tepesine çikartip durmama sasiriyorum... Dibi delik testilerle bilmedigim uzakliklara durmadan su tasima inancima sasiriyorum...
Bana bütün bunlari söyledikten sonra arkadaslarina, yakinlarina, beni durmadan ariyor, ona bu iliskinin bittigini nasil söylemeliyim, demene degil, sana böyle gecelerin sonunda, sonraki günlerde ve gecelerde o köle heyecaniyla gönderdigim mesajlari baskalarina göstermene degil, ben en çok kendime sasiriyorum sevgili... Bunlari bile bile, seni o ilk günkü heyecanla sevmeme sasiriyorum...
Oysa bir yanim çok aydinlik, çok berrak... Aci verecek kadar aydinlik... Seni bu aydinlikta çok gördüm... Sen benim degilsin, bunu en çok bu aydinlikta gördüm... Senin de efendin var, seni sonsuz üzen, seni hiç anlamayan, sevgini durmadan küçümseyen bir efendin var, sen onu seviyorsun durmadan... Seni benim gibi birileri öyle yaralamis, öyle kirmis ki, sana iyilik ve sefkat göstereni degil, seni küçümseyenleri, sana durmadan engel çikartip, seni durmadan asagilayanlari seviyorsun...
Iste hayat bu sevgilim... Ben senin kölenim... Sen baskalarinin...
Bu hayatin acimasizligini anlatmak için baska bir örnege gerek yok... Birileri niye daha fakir, neden bunca sefalet, neden durmadan savasiyor ülkeler, neden bu acimasizlik, bu nefret... Bunlari baska yerde aramaya gerek yok... Gerek yok onca politik ve ekonomik tahlile... Ikimizin arasindaki fasizm anlatmaya yeter her seyi.. Ikimizin arasindaki fasizm anlatmaya yeter bu hayati...
Bir yanim çok aydinlik, bir yanim çok berrak... Orada görüyorum her seyi... Bir yanin sevgini uçurmak istiyor, bir yanin onu soluksuz birakiyor... Kendinden kurtulmadigin için yapayalnizsin, bu yüzden baskalarinin hayranligina, o köle ilgilerine muhtaçsin... Arzularin hep sana dönük... Kendine gömülmüssün... Ama birileri seni sevmese, birileri seni aramasa, sana hayran olmasa, gizlendigin o yerde havasizliktan ölürsün... Baskalarinin o zavalli enerjileriyle, o kimsesiz kalmis sevgileriyle besleniyorsun... Benim gibilerinin o saf, o köle heyecanlariyla kendine inaniyorsun... Ask senin için baskalarini cezbetme oyunu haline dönüsmüs... Dünyanin en yalniz panayiri kalbin... Susuz biraktigin kölelerinin varligindan hayat kazaniyorsun... Birilerini sana muhtaç biraktikça zaman kazaniyorsun...
Yasadigina inanmak için yakinlarina benim sesimi dinletiyorsun, onlara sana yazdiklarimi gösteriyorsun... Kendi yalnizligini gizlemek için sana duydugum o köle askimi sergiliyorsun karsina ilk çikanlara...
Bu garip aydinlikta görüyorum seni... Gizli gizli moda dergilerini, o çok satan magazinleri okuyorsun... Sik, gözalici, kusursuz mankenlerin vücutlarina bakip iç geçiriyorsun... Kendinden çikip onlardan birine benzemek, hem bütün hayranliklari üstüne çekmek, hem de kaybolmak istiyorsun... Kendine bunca hayran, kendinden, o bencil arzularindan çikmamaya bu denli uzakken bile bir baskasi olmak, dahasi hem en çok arzulanan, hem de ebediyen kaybolmak istiyorsun...
Keske yasadigin onca aci bu doyumsuzluklarin yüzünden olsaydi... Hiç düsünmeden unuturdum seni... Keske o derin yüzeyselliklerinin disinda bir baskasi olmasaydin sen... Seni o halinle görüp bitirseydim... Keske söyledigin her seye inanabilseydim...
Oysa öyle ürkek ki sevgin, seni kim anlamak istese de ister istemez derin boslugunu sürüyorsun öne... O derin kimsesizligini... Çünkü seni böyle tanimalarindan delice korkuyorsun... Ne zaman biri sana sevgiyi hatirlatsa o derin bosluk açiliyor önünde... O sana yabanci bosluk...
Iste bu yüzden seni gören aydinligim aci veriyor bana... Çünkü senin imkansizliginda kendimi görüyorum...
Sen ne kadar kendi içinden çikmasan da ben senin içindeki karanlikta yüzüyorum çünkü... Öyle bir köle sevda ki bu kendimi unuttukça seni hatirliyorum...
Sen beni sevmek için bir kez olsun içinden çikmadin, biliyorum, ama ben seni sevmek için kaç kez çiktim kendimden... Kaç kez senin boslugundan çaresiz kendime geri döndüm...
Seni öyle ürpertirdi ki içindeki kimsesizlik, öyle çekerdi ki içindeki bosluk seni diplere, bu yüzden hep bir baskasi olmayi düsleyerek yasadin. Kendinden uzakta, kendinden baska biri olmayi... Seni hep bir baskasi olarak tanisinlar istedin... Iste sevgili, sen kendine nasil bir yabanci gibi davrandiysan seni sevenlere de öyle davrandin... Bu yüzden baskalarinin hayranligina derinden muhtaçtin... Kendine saygi duyabilmek için birilerinin köle sevgilerine ihtiyacin vardi...
Bütün bunlari bile bile sevdim seni... Bir yanim o aci veren aydinlikta senin o üsüyen, o dipsiz bosluklarini görüyor, buradan bir çikis olmadigini hissediyor, ama bir yanim beni durmaksizin sana, bosluklarina, o durmadan üsüyen kimsesizligine çekiyordu... Ve ne yapsam engel olamiyordum bu yanima... Aci çekmekten zevk almak miydi bu bilmiyorum... Ama seni kendim gibi hissediyordum böyle anlarda... Seni yalniz ben kurtarirmisim gibi geliyordu o dipsiz bosluklarindan... Bu duygu, bu sana sevgiyle atilma hissi, çok soylu ve kutsal geliyordu bana... Sanki onca yil kendimi bunun için bekletmistim...Yapmam gereken en basit, en siradan seyleri yapmamis, yasamimi onca yil bunun için mahvetmistim... Sanki bu yüzden onca yil, yasamaktan çok oynamis, kendimi disardan seyretmistim... Sanki onca yil beklettigim yasamimi bir tek sende dogrulayabilecegimi hissetmisim... Iste bu yüzden bu sana dogru akan köle sevgimi durduramiyorum...
Iste ne oluyorsa o zaman oluyor, kimseden tiksinmedigin, kimseden uzaklasmadigin kadar benden tiksiniyor, benden uzaklasiyorsun... Bu yasadiklarimizi ne kendine ne bana itiraf edemeyecek kadar güçsüz oldugun için seni hiç tanimayan, bütün bu duygulardan uzak birine dogru soluk soluga kaçiyorsun... O yabanci, o uzaginda yasayan kalbini gözünü kirpmadan ona uzatiyorsun...
Ve sen yine benim yikimim oluyorsun...
Ve o zaman ben yine geriye, kendime dönüyorum...
Daha fazla aci çekmemek için kendimi alkolle uyusturmaya, arzularimi yok etmeye, kendimi hissizlestirmeye dönüyorum...
Ve en acisi seni unutabilmek için olmadik insanlarla küçük ölümler deniyorum... Küçük sevgi oyunlari... Tipki senin beni sevdigin gibi kendimden çikmadan sevmeye çalisiyorum onlari...
Seni bana unuttursunlar diye ben de senin gibi kendi uzaginda yasayan bir baskasi olarak seviyorum onlari...
Iste o zaman anliyorum ki kölelerin de acimasiz oldugunu sen ögretmissin bana... Senin o kimsesiz, o zavalli efendiligin ögretmis...
Onlarin sevgisine kayitsiz kalmayi, onlari arzulasam da arzulamiyormus gibi yapmayi, zaman kazanmayi, kayitsiz kaldikça, sinsilik yaptikça askta kazanildigi sen ögretmissin bana... Onlari beni aramaya mahkum etmeyi, beni her aradiklarinda bana biraz daha mahkum olduklarini... Sevgilerini o karanlik ormanda benden kurtarmak için beni durmaksizin aramaya mahkum olduklarini sen ögretmissin bana... Bu yirtici hayvanlarla dolu karanlik ormanda ayakta kalmayi, yaralarimi kimsesiz yalamayi sen ögretmissin...
Sevginin zayiflik oldugunu, ve bu zayifligi küçümsedikçe büyüyen bütün o sevgilerin durmadan içimizdeki o kimsesiz yaralari sardigini sen ögretmissin bana...
Oysa o yaralar sarilmiyor sevgili... Senden bana geçen kötülük baskalarina yayiliyor... Aramizdaki fasizm baskalarini da içine aliyor... Sen benim köle sevgimle içindeki boslugu dolduruyorsun, bense senin imkansizliginla açilan yarami baskalarinin o köle sevgileriyle dolduruyorum... Sen kendini tanimak için bir kez daha savruldukça, ben senden uzaklasip iyi ve yoksul insanlari sevmeye adiyorum kendimi... Sen beni unutmak için savruldukça , ben seni unutmak için o iyi ve aci çeken insanlari sevmeye çalisiyorum...
Bu yüzden her sey birbirine karisiyor... Sana duydugum o imkansiz sevgim yoksul insanlara, yoksul insanlarin bana duydugu sevgi sana duydugum nefrete karisiyor...
Sahip çikilmayan her sevgi, her ask iste bu yüzden kötülüge dönüsüyor... Her yenik sevgi, her imkansiz ask derin bir kötülük olarak karsimiza çikiyor...
Gel, küçümseme sana duydugum zayifligi... Kendini bu denli önemseme, bu denli önemseme o isiksiz kalmis arzularini...
Bu hayat, bu sahte vaatler, o kimsesiz kalmis arzularin sana seni unutturdu... Sen öyle bir saplandin ki karanligina yargi yeteneklerin köreldi... Öyle ki kendini unutup o derin bosluguna taptin sen... Kendini orada aradin... Bu yüzden seni gören aydinligim hiçbir ise yaramadi, aydinligimi bir yana biraktim, o derin körlügümle gördüm seni... Bu moda kötülügün içinden gördüm... Öylesine
kirmisti ki umutlarini bu sana ait olmayan hayat, öylesine küçümsemisti ki seni... Kime baglandigini hissetsen önce içindeki o yabanci kalbin küçümsemisti seni...
Seni sevenleri ne denli köle yaptiysan o denli köleydin içindeki korkulara... Kendini ne denli kapattiysan, o denli kapatmistin, asklara, dostluklara, seni gerçekten sevebilecek olanlara...
Olmayan, hayali, kendi yarattigin seylere köleydin sen...
O sahte vaatlerde ara yalnizligini, ben senin gerçeginim. Saklandigin boslukta degil hayat, gizledigin korkularinda... Bosluguna sarildikça büyür korkularin, sen o boslugun yani basinda gizlenensin... Sana tapan kölene gizlendigin yeri göster..
Bir kez egil onun önünde... Hem gizlendigin yere, hem de kölene....
Gel bir kez, hepiniz bana karsisiniz, bense tek basinayim, dedirtme, bana... Aramizdaki asktan yayilmasin fasizm, bir kez seni yanimda hissedeyim... Benim cesaretim sensin... Seni yok sayarak baskaldiramam... Ben bunca eksikken baskalari adina konusamam... Ben seninle bunca doluyken o iyi ve yoksul insanlari yürekten sevemem...
Sevmek insanin kendine çekilmesidir... Sevmek insanin çekildigi yerde sevdigine bas egmesidir... Sevmek, insanin yillardir unuttugu kendisine dönmesidir... Sevmek insanin yillar sonra döndügünde gördügü seye gönül rahatligiyla inanmasidir...
Öyleyse bir kez olsun bak o susuz kalmis dudaklarima...
O kirli, o her yerden yara alan hayatima bak... Seni görmek için baska hiçbir sey görmeyen gözlerime bak...
Göze al, sana asik kalbimin kani bulassin üzerine, göze al...
Bana bak demiyorum, ama seni sevdigi için kimsesiz kalan ömrüme bak ve bir kez gör kendini orada...

Cezmi ERSÖZ

HAYAT KAT KATTIR.

Şubat 21, 2009 0
HAYAT KAT KATTIR.
HARİKA.....ANCAK YAŞAYANLAR BİLİRLER BUNU..

Evvel zaman içinde Memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış

"bu gençliğin sırrı nedir" diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya…Ama sorular sık, soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.

Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine."Bu davette size sırrımı açıklayacağım" demiş. Herkes merakla davete gelmiş.Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş.Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş.Herkes konu ne zaman açılacak diye merak ederken adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş.

"Hatun , şu kilerden bir karpuz getirirmisin bize sana zahmet!.." Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da :

" Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet" demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş.Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.

"Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin" demiş. Başka istemiş?. Bu böylece dört sefer daha tekrarlanmış . Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedicik sormuş.

"Eeeee?. Arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı??" Herkes birbirinin yüzüne bakmış.Kimse bişey anlamamış..

"Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!" Dedecik gülmüş.

"Efendiler" demiş

"O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile (aman be adam, delimisin nesin şu tek karpuzu ne taşıtttırıyorsun bana defalarca…) demedi. Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi.İşte bütün bu gençliğimi hanımıma borçluyum."


"Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız.Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız.İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız." Demiş.

SENİN NE ANLATTIĞIN DEĞİL,
İNSANLARIN NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.
SENİ ANLAYAN BİRİNE ANLAT.
ANLAŞILMIYORSAN SUS Kİ,
ANLATTIĞINI ANLATMAK ZORUNDA KALMAYASIN!

Hayatınız seçtiğiniz kadındır….
Zevkli bir kadına rastlarsanız, ZEVKİNİZ,
bilgili bir kadına rastlarsanız BİLGİNİZ,
zeki bir kadına rastlarsanız ZEKANIZ gelişir.


Hayat kat kattır.

Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür.

Ve bugün durduğunuz teras ,

seyrettiğiniz manzara,
gördüğünüz hayat
yanınızdaki kadının terası,
manzarası ve hayatıdır.


Hayatınız seçtiğiniz kadındır.

Alıntıdır...

TANRININ KAHVESİ

Şubat 21, 2009 0
TANRININ KAHVESİ

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki
profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.
Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikayetlenmeye döner.
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen
profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen,
plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve
hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.
Herkes bir bardak seçince, profesör şöyle söyler :

'Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü,
sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu
sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın
kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha
pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında
istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara
yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız. Şunu bir düşünün:
"Hayat kahvedir. Is, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayati
tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yasadığımız hayatin
kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de. Bazen sadece bardağa odaklanarak
Tanrının sunduğu kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Kahvenizin tadına varın!"
En mutlu insanlar herşeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en
iyi şekilde tadını çıkartırlar...

Basit yaşayın.
Cömertçe sevin.
Birbirinize derinden itina gösterin..
Nazik olun.
Gerisini Tanrıya bırakın.'


Alıntıdır…

18 Şubat 2009

ARTHUR ASHE'DEN...

Şubat 18, 2009 0
ARTHUR ASHE'DEN...

Efsane Wimbledon'un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS'den ölüm döşeğindeydi.

Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
- Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?
Arthur Ashe cevap verdi:
- Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir.
500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer,
5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir,
4'ü yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken
Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı'ya nasıl 'Niye ben' derim?

Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı...
Zorluklar güçlü... Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazı...
Tanrı'ya asla 'Neden ben?' diye sormayın. ne olacaksa olur.

...ARTHUR ASHE...

16 Şubat 2009

HUMA KUŞU...

Şubat 16, 2009 0
HUMA KUŞU...
Bazı akşamlarda durmak, mola vermek gerekiyormuş gerçekten de. Arada bir geçmişe dönüp eski şeylere özlem duyuyorum tıpkı bu akşam da olduğu gibi. Ruh hali yatım artık nasıl isterse ona göre davranıyorum. Kendimi fazlaca yormadan, yıpratmadan canımın kıymetini bilmeye çalışıyorum. Eskiden kafama taktığım şeyleri takmamaya çalışıyorum. Efendim bu akşam değişiklik olsun diye eskilerden bir parça olan ve Erzurum yöresine ait olan “ HUMA KUŞU “ adlı uzun havayı dinlemek istedim. Gerçekten insanın yüreğini burkan bu uzun havanın oldukça da hüzünlü bir hikayesi var. Ve sizlerle paylaşmak istedim. Sizler bir taraftan bu hikayeyi okurken, diğer taraftanda türküyü dinlemenizi tavsiye ediyorum...

“HUMA KUŞU” HİKAYESİ

Seferberlik ilan edilmiş ülkedeki tüm gençler okuyan okumayan tümü askere çağrılmıştır. Erzurum’un Ilıca nahiyesine bağlı Tikkir (Çiğdemli) köyünde Mustafa ve Gülbahar'ın dillere destan aşklarını bilmeyen yoktur. Evlenmelerine izin verilir ve evlenirler. Mustafa askere alınır. Gülbahar’ın iki gözü iki çeşmedir ama yapacak bir şey yoktur. Vatan savunmasıdır. Mustafa gitmiştir ve Gülbahar her sabah kalktığında bahçeye çıkar yavuklusunun yoluna uzun uzun bakarak geleceği günü bekler. Bekler ama ne gelen var nede haber. Gülbahar’ın bu durumu kaynanasını ve kayınbabasını çok üzmektedir. Gelin her geçen gün eriyip gitmektedir. Huma kuşuna bir cennet kuşu da denir. Çok yükseklerde uçar ve bu uçuşu günlerce sürer adeta bir haberci kuşu gibidir.

Mustafa’dan yıllarca haber gelmez. Ev halkı artık umutlarını kesmek üzeredir. Kayınbabası gelinin her sabah yavuklusunun yolunu gözlemesini uçan kuşlardan haber istemesine o kadar üzülür ki bu ağıtı yakar. Huma kuşu yuvasından havalanan ve çok yükseklerde günlerce uçan bir kuştur. Mustafa’yı da Huma kuşuna benzeterek ve yine Huma kuşunun çok yüksekte uçması haberci bir kuş olmasına atıf ederek başlar söylemeye. Gülbaharın ağlaya ağlaya göz pınarları kurumuştur.


Kayınbabası bakın nasıl söylemiş.

Huma Kuşu Yükseklerden Seslenir
Yar Koynunda Bir Çift Suna Beslenir
Sen Ağlama Kirpiklerin Islanır
Ben Ağlim ki Belki Gönül Uslanır

Sen Bağ Olki Ben Bahçende Gül Olim
Layık mıdır Yanim Yanim Kül Olim
Sen Bey Olki Ben Kapında Kul Olim
Koy Desinler Buda Bunun Kuludur

SEVDİĞİM BLOG ÖDÜLÜ...

Şubat 16, 2009 2
SEVDİĞİM BLOG ÖDÜLÜ...

Merhabalar Sevgili Dostlarım,,,

Öncelikle hepinize iyi haftalar dileyerek başlamak istiyorum.

Bu arada bir süre önce bloglar arasında verilmeye başlanan En İyi Dostluk ödülüne beni de layık görüp veren arkadaşlarıma çok ama çok teşekkürler ediyorum ve inanın sizler tarafından sevildiğimi bilmek beni öylesine mutlu etti ki tarifi imkansız duygular içerisindeyim şu an. Bu ödül hiçbir maddiyatı olmayan, ancak maneviyatı yüksek ve sizler tarafından yürekten verilen en anlamlı ödül benim ve elbette ki sizler için. Buradan bana bu ödülü veren arkadaşlarım,

http://bulmaca01.blogcu.com
http://canon766.blogcu.com
http://gonulgulu.blogcu.com
http://boncukdevrim.blogcu.com
http://melek55tr.gg
http://putri.blogcu.com
http://dantelce.blogcu.com
http://gulumasli.blogcu.com
http://laguer.blogspot.com
http://sema042.blogcu.com
http://myoopie.blogspot.com
http://tropical-malibu.blogspot.com
http://esenguldenesintiler.blogspot.com a tekrar tekrar teşekkür ediyor, hepsine kocaman sevgi ve selamlarımı gönderiyorum…

Efendim,

Ödülün üç tane kuralı varmış.

1. ödülü verenin linkini yayınlamak

2. bu ödülü 7 blog sahibi arkadaşıma vermek ve linklerini sayfama eklemek

3. ödülü verdiğim arkadaşımı haberdar etmek bende bu ödülü 7 arkadaşıma gönderiyorum
işte ödül verdiğim sevgili arkadaşlarım,,,
Yalnız şunu da hatırlatmak isterim ki, sadece aşağıda isimlerini verdiğim arkadaşlarım değil, hepiniz benim sevdiğim bloglar arasındasınız ve tüm samimiyetimle söylüyorum ki, bu ödüle hepiniz layıksınız...

http://muazzezv.blogcu.com
http://naliya.blogcu.com
http://suskunlugum.blogcu.com
http://turnayla.blogcu.com
http://tropical-malibu.blogspot.com
http://keskinlininmutfagi.blogcu.com
http://kayraatak.blogspot.com

Kural gereği sınır 7 ama bence bu ödülü tüm blog sahibi arkadaşlarım fazlasıyla hak ediyor. Bu yüzden veremediklerimden özür diliyorum.

Hepinize sonsuz sımsıcak yürekten sevgilerimi gönderiyorum…

13 Şubat 2009

HAPPY VALENTİNE'S DAY !!

Şubat 13, 2009 1
HAPPY VALENTİNE'S DAY !!
HER GÜNÜNÜZÜN " SEVGİLİLER GÜNÜ " KADAR ÖZEL VE YAŞANIR OLMASI DİLEKLERİMLE,,,

mehp@re

EFSANE AŞKLAR…

Şubat 13, 2009 1
EFSANE AŞKLAR…

AFRODİT İLE (VENÜS) ÇOBAN ANAHİS

Mitolojiye uzanırsak önce aşk ve güzellik ilahı Afrodit ile (Venüs) çoban Anahis'in aşkı akla geliyor. Efsaneye göre de Truvalı çobanın ve ondan sonra gelen bütün çobanların yanık kavalları hep bu aşkı fısıldamış.


HELOİSE İLE ABELARD

Paris'te 1101 de doğan Heloise ile ondan 22 yıl önce Nantes'te dünyaya gelen Abelard'ın ilişkisi sonucunda edebiyat tarihi en ünlü aşk mektuplarını kazandı.


DANTE ALİGHİERİ İLE BEATRİCE


1200'lü yılların başında ünlü İtalyan şairi Dante Alighieri henüz 9 yaşındayken ilk kez gördüğü Beatrice'yi ömrü boyunca sevdi. Dante onu üne kavuşturan en büyük eseri 'Commedia Divina'yı büyük aşkı için yazdı.


ŞEKER AHMET PAŞA İLE KAYA

Padişah 4. Mehmet'in en küçük kızı güzeller güzeli Kaya daha gencecik bir kızken Şeker Ahmet Paşa ile evlendirildi. Hülyalarının sahibini bekleyen Kaya karşısında gür sakallı bir ihtiyar görünce çılgına döndü ve tam yedi sene kendisini Paşa'ya teslim etmedi. Yedi sene gecikmeyle gelen birleşme Kaya'nın ruhunda fırtınalar koparttı ve kocası Şeker Ahmet Paşa'ya çılgınca aşık oldu. Kızı dünyaya geldiği zaman ise aşkı zirveye ulaştı. 27 yaşında ikinci çocuğunu doğururken ölmesiyle sona erdi ama bu müthiş aşk yıllarca dilden dile dolaştı.



NAPOLYON İLE JOSEPHİNE


Fransa İmparatoru Napolyon henüz 27 yaşındayken kendinden beş yaş büyük olan dul Josephine'i görür görmez aşık oldu. Josephine ise eğlenceyi seven bir kadın olduğu için ülkeleri dize getiren Napolyon'u hep küçümsedi. Napolyon'un Josephine karşı duyduğu bitip tükenmeyen sevgi karısının kusurlarını görmesine de engel oldu. Ondan boşandıktan sonra bu sevgiyi söküp atmak pek kolay olmadı ama karşısına Emilie çıkınca kalbi yine çarpmaya başladı. Üstelik bu aşk Josephine ile olduğu gibi tek değil çift taraflıydı.


KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN İLE HÜRREM SULTAN

Ülkeler fatihi Kanuni Sultan Süleyman'ın gönlünü de Rus asıllı Hürrem Sultan fethetti. Hürrem Sultan'ın Muhteşem Süleyman'a hakimiyeti sevgili kocasının kolları ve gözyaşları arasında ölmesine kadar devam etti. Aşk mı? Onu da bir tek Kanuni hissetti.



8. EDWARD İLE WALLİS SİMPSON

Yıl 11 Aralık 1936; radyoların başında oturan milyonlarca kişi İngiltere Kralı 8. Edward'ın deli gibi aşık olduğu Amerikalı Wallis Simpson ile evlenmek için tahtan indiğini heyecanlı ama kararlı bir ifadeyle duyurdu. İki kez evlenip boşanmış bir kadınla beraber olabilmek için krallığı bırakan Edward 20. yüzyılda aşk için tahtını bırakabileceğini gösterdi.


ALBAY JUAN PERON İLE EVA DUARTE

Arjantin'in eski Devlet Başkanı Albay Juan Peron kendinden 25 yaş küçük olan oyuncu Eva Duarte ile tanışınca hayatı değişti. Birbirlerine çılgınca aşık oldular ama Peron'un ünü ve politik başarısı bir oyuncuyla evli olduğu için çok zedelendi. Genç yaşta kansere yakalanan Eva Peron öldü ama tutkulu aşk kitaplara filmlere hep konu oldu.



PRENS RAİNER İLE GRACE KELLY

Monako Prensi 3. Rainer gerçek bir prensti. Güzeller güzeli Grace Kelly ise gerçek bir Hollywood yıldızı. 1956'da başlayan evlilikleri 1982'de Kelly'nin bir otomobil kazasında hayata veda etmesiyle sona erdi. Eşinin ruhunun sarayın her köşesinde hissedildiğini söyleyen Prens Rainer ise bir daha evlenmedi.


LİZ TAYLOR İLE RİCHARD BURTON

Liz Taylor ve Richard Burton "Kleopatra" filminin setinde tanıştı. Birbirlerine delicesine aşık olunca eşlerinden ayrılıp evlendiler. 22 yıl boyuncu bir dargın bir barışık yaşayan çift 1984'te Burton'un zamansız ölümüyle ayrıldı.

BEATLES JOHN LENNON İLE YOKO ONA

Efsanevi Beatles grubunun solisti John Lennon Japon sanatçı Yoko Ona'ya aşık olup evlenince grup dağıldı. Milyonlarca Beatles hayranı Yoko'yu "Japon Cadısı" olark lanetledi. Bu delicesine tutku 1980'de bir fanatiğin namlusundan çıkan kurşunlara hedef olan Lennon'un ölümüyle noktalandı.

SALVADOR DALİ İLE GALA

Salvador Dali ile tanışıp sınırsız bir aşka sürüklenen Rus ressam Gala severek evlendiği eşiyle çocuğunu bırakıp çılgın ressama koştu. Dali ile çılgınlıklarla dolu 50 yıl geçiren Gala bu aşktan da hiçbir zaman pişmanlık duymadı.


ASUMAN İLE ZEYCAN


Ayni elmadan yiyerek çocuk sahibi olan iki ana babanin biri kiz biri erkek çocuklari arasindaki aski anlatan Türk halk öyküsü. Erzincan beyi Kaleli Bey ile kahyasi Dervis Ahmet"in çocuklari olmamaktadir. Bey ve kahyasi kilik degistirerek geziye çikarlar. Bir yaylada karsilastiklari bir dervisin verdigi elmayi esleriyle birlikte yiyen babalar çocuk sahibi olurlar. Beyin kizi kahyanin oglu olmustur. Dervis kizin adini Zeycan oglanin adini da Asuman koyar onlarin birbirleriyle besik kertmesi nisanli olduklarini büyüdükleri zaman evlendirilmelerini söyler. Çocuklar büyüyünce birbirlerini severler ancak Zeycan"in annesi Kaleleli Bey"i etkileyerek iki gencin evlenmesini engeller. Asuman ve Zeycan düslerinde bade içerek asiklik gücü kazanmislar saz çalarak deyisler söylemeye baslamislardir. Asuman kilik degistirerek beyin huzuruna çikar ve ondan atismak için asik ister. Kaleli Bey Asuman"in karsisina asik olarak kendi kizini çikartir. Bu atismada kaybeden kazananin kölesi olacaktir. Iki sevgili arasindaki sazli sözlü mücadeleyi Asuman kazanir. Ama Kaleli Bey sözünde durmadigi gibi Asuman"i da öldürtmek ister. Sevgilisinin yardimiyla kaçip kurtulan Asuman Basra"ya gider bir kahvede asiklik yapmaya baslar. Asiklikta gösterdigi basari Basrali asiklarca kiskanildigi için bir kuyuya atilan Asuman"i dügünde elinden bade içerek asik oldugu dervis kurtarir Erzincan"a getirir


ARZU İLE KAMBER

Birbirlerini kardeş sanarak büyüyen iki gencin asklarini anlatan ve 17. yüzyilda ortaya çiktigi sanilan Türk halk öyküsü. Konusu söyledir: Bir kervan yolda eskiya baskinina ugrar. Baskindan yalniz küçük bir erkek çocugu sag olarak kurtulur. Bir aile tarafindan evlatlik olarak alinan çocuga Kanber adi verilir. Bir süre sonra bu ailenin bir kiz çocugu olur adini Arzu koyarlar. Iki çocuk birbirlerini kardeş sanarak büyürler. Bir süre sonra aralarında ilgi veyakınlık başlar. Kardeş olmadiklarını ögrenince de evlenmek isterler. Arzu"nun annesi bu evlilige karsi çıkar ve kızını zengin bir tüccarla evlendirir. Ama adam kisa bir süre sonra ölür.Arzu ile kanber evlenmek için yeniden uığrasırlarsa da anne engel olur. Asıklar bir rastlantı sonucu birbirlerini bulurlar. Kavusmanin heyecaniyla ikisi de bayilir. Sürekli olarak kızını izleyen kötü yürekli anne onlari gene ayırmak ister ama gençlerin çevresi su ile kaplandigindan yanlarina ulasamaz. Az sonra iki sevgilinin gögüslerinden birer güvercin çikarak uçar ve böylece ikisi de orada can verirler


KEREM İLE ASLI

Kerem ile Aslı'nın aşkları asırlardır hiç tükenmedi.
Anonim halk hikayesi. XII. Yüzyilda tesekkül ettigi yorumlanan Kerem ile Asli hikayesi anonim halk hikayelerimizin karakteristik özelliklerini tasir. Hikaye kahramani Asik Kerem Asli isimli bir Ermeni kizina asik olur. Onu kendisinden kaçiranlarin ardindan arkadasi Sofu ile saz çalarak türkü söyleyerek diyar diyar dolasir. Büyük bir askin ugrunda ne ölçüde fedakarlik yapilacak bir kuvvet oldugunu isaret eder. Zorlu macerasinin sonunda Haleb"de Asli"ya kavusan Kerem tam onunla evlenecekken bir kesis büyüsüne kurban gider. Bir büyü ile tutusup yanar kül olur. Bu külün kivilcimi ile saçlarindan tutusarak ayni akibete ugrayan Asli ile ancak cennette bulusurlar...



LEYLA İLE MECNUN

Mecnun bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla nın annesi öğrenir.
Kızının bu durumuna kızan annesi kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.Kays okulda Leyla yı göremeyince üzüntüden çılgına döner başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.
Mecnun un babası oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla yı isterse de Mecnun (deli çılgın) oldu diye Leyla yı vermezler. Leyla evden kaçarak Mecnun u çölde bulur.
Halbuki o çölde âhular ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ yı tanımaz.
Babası Mecnûn u iyileşmesi için Kâbe ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

"Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."

Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar.
Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir. Bir zaman sonra âilesi Leylâ yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

Mecnûn çölde Leylâ nın evlendiğini arkadaşı Zeyd den işitince çok üzülür. Leylâ ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn a anlatır.Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.Bir müddet sonra Mecnûn un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.
Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak Mecnûn u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ nın maddî varlığını unutmuştur. Leylâ çölde Mecnûn u bulduğu hâlde Mecnûn onu tanımaz.
Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn Leylâ nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar ağlayıp inler;

"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez."
Der kabri kucaklayarak ölür.

Bir müddet sonra Mecnûn un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca derler ki:

"Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."

SEVGİLİLER GÜNÜ’NÜN ÖYKÜSÜ

Şubat 13, 2009 1
SEVGİLİLER GÜNÜ’NÜN ÖYKÜSÜ

Aziz Valentine’ın öyküsü III. Yüzyıl’dan gelir. O dönemde Roma tahtında İmparator II. Claudius vardı, “Zalim” adıyla tanımlanan Claudius aşırı savaş ve askerlik tutkunuydu, her yetişmiş erkeğin muhakkak asker olmasını istiyor ve kimseye göz açtırmıyordu.


EVLİLİĞİ YASAKLADI

Öylesine ileri gitmişti ki, askerliğe engel oluyor düşüncesiyle evlenmeyi dahi yasakladı. Gençler şaşkındı, kimse sevdiği ile beraber olamıyor, Roma kenti sayısı gittikçe artan ve uzak ülkelerde ölen sevgililerinin ardından ağlayan kadınlar ve kızlarla dolmuştu. Kısacası aşk yasaklanmıştı. Bu sıralarda İmparator tüm Romalılar’ın 12 tanrıya tapmalarını aksi şekilde davrananların ve özellikle de Hıristiyanlar’la ilişkiye girenlerin ölümle cezalandırılacaklarını emretti.

Bu emre uymayanların arasında Aziz olarak kabul edilen filozof Valentinus’da vardı, gezerek dinsel vaazlar veriyor ve İmparator’un hatalı olduğunu anlatıyordu. Sonunda yakalandı ve hapse atıldı. Valentinus’un hapiste olduğu günlerde yaşananlar efsaneye dönüşerek günümüze kadar ulaşmıştır.

GÜZEL JULİA VALENTİNUS’A GİDER

Hapishaneyi korumakla görevli gardiyanın kızkardeşi Julia’nın gözleri doğuştan görmemektedir, gardiyan Valentinus’un anlattığı İsa ilgili öykülerin arasında körlerin gözlerinin açıldığını öğrenince, kardeşini gizlice Valentinus’un yanına getirir. Julia çok güzel ve zeki bir kızdır. Günlerce beraber olurlar, Valentinus ona Roma tarihini, doğanın yapısını, aritmetiği ve Tanrı’ya yönelmeyi öğretir. Julia, dünyayı Valentinus’un anlattıklarıyla görür, onun bilgeliği ile aydınlanır, güçlenir ve teselli bulur.

Bir gün sorar;
- “Valentinus, Tanrı gerçekten dualarımızı duyar mı?”
Aziz gülümser;
- “Evet, herbirini.”
Julia;
- “Her sabah ve her gece ne için dua ettiğimi biliyormusun? Görebilmek için dua ediyorum, senin bana anlattıklarını görmeyi çok istiyorum.”,
Valentinus;
- “Tanrı bizim için en iyi olanı yapar, yeter ki buna inanalım.”
Julia, yere diz çöker ve;
- “Böylesine inanmak istiyorum, yardım et.”
Beraberce duaya başlarlar. Birden hücrenin içersi altın renkli bir ışıkla aydınlanır ve Julia haykırır;
- “Valentinus, görüyorum, görüyorum.”

14 ŞUBAT’TA ÖLDÜRÜLÜR

Valentinus duaya devam etmesini söyler. Ertesi gün Valentinus’un ölüm emri gelir, Aziz Julia’ya son bir not yazar, Tanrı’ya hep yakın olmasını öğütler ve notun altını “Senin Valentine’ından” diye imzalar. Mektup, ertesi gün Julia’ya ulaşır, o günün tarihi 14 Şubat 270′dir. Valentinus, sonradan Papa I. Julius tarafından “Porta Valentini” adı verilen bir kemer kapısının altına gömülür (Şimdi orada yani Roma’da Praxedes Kilisesi vardır.)

Julia, mezarın yanına pembe çiçekler açan bir badem ağacı diker. Günümüzde sevginin ve dostluğun simgesinin badem ağacı olması buradan kaynaklanır.

GENÇLERİN İLK CİNSEL DENEYİMİ

İşin aslına bakılırsa, 15 Şubat tarihi Roma tanrıçalarından Februata Juno adına yapılan kutsama töreninin günüdür; birbirleriyle ilk kez cinsel ilişkiye girecek gençlerin adlarının yazıldığı parşömenler, o gün tanrıçaya sunulurdu. Papalık daha sonra yasaklanan bu geleneğin yerine, azizlerin adlarının yazılı olduğu listeleri sergilemeye başladı.

Biz yine Roma’ya dönelim. 15 Şubat’ta kutlanan gençlerin aşk festivalinin özgün adı Lupercalia’dır, geleneksel olarak hediyeler verilirdi. Kuşların çiftleşme döneminin başlangıcı kabul edilen Şubat ayı döneminde, gençler de onları örnek alarak eşleşirlerdi. Hıristiyanlığın güçlenmesinden sonra, Pagan inançları yasaklandı veya yerlerine Hıristiyan versiyonlar getirilmeye başlandı. Aziz Valentine Hıristiyanlığın simgesi olan sevgi ve evlilik kuramı ile kişiselleştirildi, onun Lupercalia Festivali’nin arifesinde öldürülmüş olması iyi bir raslantıydı, böylece Roma’nın bereketlilik ve döllenme kutsamalarıyla, Hıristiyanlığın evlilik ve çoğalma ilkesi bütünleştirilmiş oldu. Amaca ulaşılmıştı.

Günümüzdeki yorumuyla “St Valentine” yani Sevgililer Günü, Roma’daki gibi sevenlerin birbirlerine sevgilerini Valentinus’un son mesajında olduğu gibi küçük kartlar ve hediyelerle sunmaları şeklinde kutlanmaktadır. Aslında kökende yine birleşme, bütünleşme ve çoğalma güdüsü yani bereketlilik vardır. Aynı zamanda da, Tanrısal aşkla, dünyasal aşkın birleştiği yer, Julia’nın öyküsünde olduğu gibi birleştirilir. Ama ilginçtir ki, aşkı yasaklayan bir despotun binlerce yıllık anısı, Kozmik Şakacı’nın oyunuyla artık aşk yüzünden akla gelmektedir.

09 Şubat 2009

ANISI BİZ OLALIM

Şubat 09, 2009 1
ANISI BİZ OLALIM
Anısı biz olalım bu sokakların
öpüşmediğimiz tek saçak altı
hiçbir otobüs durağı kalmasın
biz yürüyelim kent güzelleşsin
gürültüsüz sözcükler bulalım
yeni sevinçlere benzeyen

biz gelince bir yağmur başlar
yüzün çizilir buğulanan camlara
bir uzun karartma biter
akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
çiçekler sulanır akşamüstleri

bir arkadas evine uğrarız yolüstü
bir fincan kahve içeriz,ısıtır bizi
başını sessizce omzuma koyarsın
gülüreyhan olur soluğun
biz kalırız kuşlar dönüp gelir
her balkonda bir menekşe sesi

belki yeniden güzelleştiririz
adları değiştirilen parkları
perdeleri hiç açılmayan evlerde
ışıklar yanar çocuk sesleri duyulur
tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
kendi sesini kemiren alanlar

anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
biz gürültüsüz sözcükler bulalım
sarmasık fısıldaşsın yine
gidersek birlikte gideriz
yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen

Ahmet TELLİ

AYAKKABI

Şubat 09, 2009 2
AYAKKABI
Sanki gelecek ay gökten para yağacak. hem ev sahibim de zengin biri sayılmaz ki. kimseden borç istemeye de yüzüm kalmadı. 20 milyon da kiraya verince elde 10 kalacak, bakkal artık beklemez, 5 de ona. kalan 5 de bir hafta yeter ya sonra”.
adam evine geldiğini farketti. içeri girdi, sıkıntılarını olabildiğince ailesine yansıtmayan biriydi. yüzündeki sıkıntılı ifadeyi zorla da olsa değiştirdi, güler yüzle içeri seslendi;
--alo !. . . kimse yok mu? bu yorgun ve yaşlı adamı karşılayacak kimse yok mu?
hanımı koşarak geldi, ceketini aldı;
-kusura bakma bey, geldiğini duymadım.
-eh elimiz boş olunca yüzümüze bakılmıyor, ne yapalım.
-öyle deme bey.
-şaka yaptım canım şaka yaptım, hemen darılmaaa. . . elim dolu olsa da yüzüme bakılmıyor, diyecektim !. .
onun şakalarına alışmış olan karısı bu kez ses çıkarmadı, sadece gülümsedi.
-yorgun görünüyorsun.
-biraz yorgunun hanım.
-acıkmışsındır, hemen yemeğini getireyim.
-hanım acıktım acıkmasına da, zahmet olmazsa başka bir şey rica edecem.
-estağfurullah bey, buyur !. . .
-ya sen de yorgunsundur ama ayaklarım çok ağrımış, bir leğene az bir su koysan, sana zahmet.
-tabi hemen getiriyorum.
adam eşofmanını giyip oturmuştu ki, hanımı bir legen suyla girdi. adam yorgun ayaklarını suya daldırmadan merakla sordu;
- benim tatlı kızım nerde bakayım, saklandı mı yaramaz?
anne başını önüne eğdi,
-ne oldu, bir şey mi var? …söylesene canım.
-içerde…ağlıyor.
-ağlıyor mu !. . . niye?
-ayakkabı istiyor.
-daha önce konuşmuştuk, alamayacağımı söylemiştim. hem ayakkabısı eski değil ki?
-eskidiği için değil, arkadaşlarında gördüğü, yeni çıkan bir ayakkabıdan istiyor.
-hanım biliyorsun para durumunu…
-ben biliyorum da…
-bir daha konuşayım bakalım, benim kızım anlayışlıdır. çağır gelsin.
kadın kızını çağırdı, kalkmak istemeyen kızını, zor da olsa ikna ikna etti, babasının yanına getirdi. babası yanına oturttu. olabildiğince kırmamaya çalışarak konuştu;
-kızım, seninle daha geçen akşam konuşmuştum. ayakkabı alacak kadar paramız yok, hem ayağındakiler de eski değil.
-başkası nasıl alıyor?
-yavrum onların durumu daha iyiyse alabilirler. bizim şimdi iyi değil. bekle belki bir kaç ay sonra alabiliriz.
-banane arkadaşlarım aldı, ben de alacam.
yine ağlamaya başlamıştı.
-ne kadarmış o ayakkabı fiyatını biliyor musun?
-4 milyon.
-kızım sana o ayakkabıyı alırsak elimizde para kalmıyor. getir bakayım sen şimdi giydiğin ayakkabılarını.
kız hışımla getirdi, yere attı. adam çocuğun saygısızlığını görmemezlikten geldi. küçük çocuklar için böyle heveslerin ne derece önemli olduğunu biliyordu. hele arkadaşlarından biri onu kıskandırdıysa, o küçük dünyasında tüm hayali o ayakkabı olmuştur, başka birşey düşünemez bile, diye aklından geçirdi. fakat adamın da yapacak birşeyi yoktu. çok uzun bir sessizlik oldu, adam kızını kırmadan nasıl çözüm bulacağını düşünüyordu. hanımı ise kocasının, ayakkabıların yere atılışına sinirlendiğini düşünüp endişe ile bekliyordu. adam umutsuzca kızına bir daha sordu;
-kızım, bu ayakkabılar hiç de eski görünmüyor, bir kaç ay daha giysen.
-eski işte eski, giymem. bunlar eski !. .
adam’ın içi içini yiyordu. bir medet arar gibi hanımına baktı. yıllardır sıkıntı içinde yaşayan ama eve her gelişinde güler yüzünü eksiltmeyen vefakar karısı, yapacak birşeyi olmadığını göstermek için, ellerini iki yana açtı. adam birden ayağa kalktı, giyinmeye başladı.
-kızım madem benim, “ayakkabın eski değil” sözüme bakmıyorsun, giy ayakkabılarını dışarda az öne gördüğüm bir çocuğa soracağız, sen soracaksın. eğer sorduğun çocuk, bu ayakkabılar için, eski derse veya beğenmezse söz istediğin o ayakkabıları alacağım.
ayakkabı alınmasından tamamen ümitsiz olan kız bunu duyunca heyacanlandı. hemen hazırlandı. baba kız el-ele sokağa çıktılar. hiç konuşmadan bir kaç sokak geçmişlerdi ki, babası az ilerdeki köşeyi gösterdi;
-bak şu köşede oturan bir çocuk var, hemen hemen senin yaşlarında. sor bakalım ayakkabıların güzel mi değil mi !. . .
kız hevesle çocuğun yanına koştu ama durdu kaldı. çocuğun şaşkın bakışları arasında birkaç saniye orda kaldıktan sonra ağlayarak babasına doğru koştu. soramamıştı.
babası ağlayan kızını bırakıp, köşedeki çocuğun yanına gitti. cebindeki bozuk paraları, çocuğun önündeki mendile bırakıp döndü. çocuk hâlâ, ağlayarak uzaklaşan kıza bakıyordu, duvara yasladığı koltuk değneklerinin arasından.


Ahmet Ünal ÇAM
http://huzur.sehri.com

ADA

Şubat 09, 2009 0
ADA
Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında atlas okyanusu'nun ıssız bir yerinde milyonlarca kuşun havada çığlıklarla daireler çizerek uçtuğunu görür. kulakları sağır edecek kadar yüksek sesle çığlıklar atan kuşlardan yorulanlar, okyanusun dev dalgaları arasına kendilerini atarak intihar etmektedirler!

bu olayı yıllar boyunca birçok balıkçı görür, birçok bilim adamı araştırır. kuş bilimcileri yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfederler, ancak intihar etmelerinin nedenini çözemezler.

yıllar suren araştırmalar sonucunda bu trajik olayın yaşandığı yerde bir ada olduğunu; kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu adanın bir deprem sonucunda okyanusa gömüldüğünü bulurlar. insanların yokluğunu bile fark etmedikleri ada kuşlar için göç yollarının vazgeçilmez bir durağıdır. kuşlar binlerce yıllık alışkanlıkla adanın yerini bilmektedirler ve uzun ve yıpratıcı bir yolculuktan sonra aradıkları adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına gömmektedirler.

peki ya siz...

sizin hiç bir adanız oldu mu? yaşamın uzun göç yollarında size bir yudum taze soluk verecek, yolunuza dinç olarak devam etmenizi sağlayacak bir adanız var mı? bir gün yerinde bulamazsanız, ille de ulaşmak ve sığınmak için başınızın döndüğü, dengenizi yitirinceye kadar çırpınıp kanat çırptığınız bir ada yaratabildiniz mi kendinize? sınırsızca her şeyi paylaşabileceğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak kadar güven duyduğunuz bir arkadaş, size daima huzur ve mutluluk verecek bir eş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi?

şöyle daha bir iyi bakın çevrenize... size gelen, sizin gittiğiniz, sizi bulan, sizin bulduğunuz kaç adanız var çevrenizde? kaç tane durup nefeslendiğiniz ada yaratmışsınız kendinize.


Alıntıdır...

08 Şubat 2009

MİM -II-

Şubat 08, 2009 1
MİM -II-
İkinci ve son olarak da http://esenguldenesintiler.blogspot.com un sahibi değerli arkadaşım Mim’lemiş beni. Arayı açmadan hemen onun da Mim’leme konusu ile ilgili sorularını yanıtlamak istiyorum.

En sevdiğim kelime?

Benim en sevdiğim kelime hayatım’dır. Çünkü bu kelimeyi herkese kullanmam ve eğer kullanıyorsam da mutlaka karşımdakinin ben de oldukça büyük bir değeri var demektir..


En nefret ettiğim kelime?

CİN…Bu kelimeden harbi tırstığımı söyleyebilirim. Her nedense sanki söylediğimde karşıma dikilecekler ve beni korkutacaklar diye ödüm patlıyor. Bu nedenle artık direk söylemeyip, üç harfliler diyorum…

Beni ne heyecanlandırır?

Beni en çok yıllar sonra gördüğüm eski sevgilim ya da hoşlandığım ama bir türlü hoşlandığımı söyleyemediğim kişiyi görmek oldukça heyecanlandırır…

En sevdiğim ses?

Bahar geldiğinde öten kuşların sesleridir…

En nefret ettiğim ses?

Sabah daha horozlar bile ötmeden komşularımın çıkarttığı sesler, sokaktan gelen ve gürültülü bir şekilde konuşan insanların seslerinden nefret ederim…

Hangi mesleği yapmak istemem?

Hemşirelik. Çünkü çok meşakkatli ve çok zor bir meslek. Her şeyden önce sabır lazım. Karşınıza hasta olarak gelen her insan farklı karakterlerde ve farklı eğitim seviyesinde. Bu nedenle bu mesleği kaldıramazdım sanırım…

Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdim?

Emin olamasam da bu konuda 6.hissimin zaman zaman kuvvetli olduğuna inanırım. Ve zaman göstermiştir ki bu konuda çoğu zaman haklı çıkmışımdır…

Kendim olmasaydım kim olmak isterdim?

Kendim olmaktan mutluyum elbette çünkü bu dünyada benden bir tane var. Ama eğer ben olmasaydım mutlak ve tüm samimiyetimle söylüyorum ki, Atatürk’ün kızı olmak isterdim.

Nerede yaşamak isterdim?

Ben Türkiye’de ve Ankara’da yaşamaktan son derece mutlu bir insanım. Denizimiz yok ama Ankara’nın kendine has havasında yaşamak beni son derece mutlu ediyor. Ancak ikinci bir şansım daha olsaydı eğer, İtalya-Venedik’te yaşamak isterdim. Benim için ilginç bir yer ve bir o kadar da romantik. Ama bu yaşam eminim ki kısa süreli olurdu…

En önemli kusurum?

En önemli kusurum her ne kadar hoşlanmasam da çabuk parlamam. Bu huyumdan bir türlü kurtulamıyorum…

Bana en fazla keyif veren kötü huyum?

Dik bir insan olmam. Başkaları isterlerse saatlerce konuşsunlar, ben bildiğimden şaşmam. O sadece konuştuğu ile kalır karşımda…

Kahramanım kim?

Benim yeryüzündeki en büyük ve tek kahramanım ATATÜRK’üm…Başkası yalan…

En çok kullandığım küfür?

Gerizekalı…Nefret ediyorum bu kelimeyi kullanmaktan ama gerçekten de bunu hak edenler çıkıyor karşıma…

Şu anki ruh halim?

Gayet sakinim.

Hayat felsefesini hangi slogan özetler?

Ben bugünü yaşarım, yarın ölür müyüm kalır mıyım bilinmez…

Mutluluk rüyam nedir?

Unutamadığım aşkım bir gün kapıdan girecek ve ben geldim seni seviyorum diyecek…Sonra küçük bir kasabada özellikle bir sahil kasabasında tek kat üzerine Amerikan bir eve sahip olmam. Küçük bir bahçem olması ve bahçemde küçük bir süs havuzu…

Mutsuzluğun tanımı?

Ailemi kaybetmek…

Nasıl ölmek isterdim?

Her zaman dediğim gibi uykumda ve yatağımda ama dini görevimi de yerine getirerek ölmek en büyük arzum…

Öldüğümde cennete gidersem Allah’ın bana kapıda ne söylemesini isterdim?


Ey kulum ! Dünya da iken bilerek ya da bilmeyerek pek çok hatalar yaptın ama bu hatalarını fark ettiğinde düzeltme yoluna gitmenin yollarını da buldun. Kimini gerçekleştirdin kimini ise gerçekleştiremedin ama hep düzeltmeyi istedin. Bu yüzden senin yerin burası...
(içimden böyle geliyor çünkü)


Umarım bir mimlemeyi daha başarıyla atlatmış oluyorum böylelikle ve ben de aşağıda isimleri yazılı olan blogların sahibi arkadaşlarımı Mim’liyorum.

http://muazzezv.blogcu.com
http://www.dantel83.blogcu.com
http://hercai58.blogcu.com
http://hayalerdem.blogcu.com
http://boncukdevrim.blogcu.com

Kolay gelsin arkadaşlar diyerek hepinize sevgi ve selamlarımı gönderiyorum…

Mehp@re

MİM -I- KİTAPLAR...

Şubat 08, 2009 0
MİM -I- KİTAPLAR...
MİM’leme konusu gerçekten benim için çok eğlenceli… Daha önceki mim’lemelerde de belirttiğim gibi karşımızdaki insanları anlamak ve tanımak açısından oldukça yararlı diye düşünüyorum. Ancak ne var ki, geçen haftalar içerisinde yayınlamış olduğum öykümden dolayı beni mimlemiş olan ancak benim hemen cevap veremediğim ve aşağıda bloglarının isimlerini belirtmiş olduğum

http://deryalıyasam.blogcu.com
http://ikikelam.blogspot.com
http://mineakbas.blogcu.com

sahibi arkadaşlarımdan özür diliyorum. Son üç haftadır başlamış olduğum resim kursundan dolayı da vakit ayırıp bir türlü bu Mim konusunu hazırlayamamıştım. Umarım beni bu gecik-
meden dolayı mazur görürler…

Şimdi gelelim MİM – 1 konusu olan kitaplara…
Kitap okumayı çok severim ancak son zamanlarda pek vakit ayıramıyorum. Almış olup henüz okuyamadığım o kadar çok kitabım var ki. Yalnız benim en son okuduğum kitap ve eminim ki bir çoğunuz ya adını duydu ya da okumuş da olabilir.

Soru ve cevaplar şeklinde sizlere yanıtlarımı vermeye çalışacağım…

1. SORU - En beğendiğiniz ve en etkilendiğiniz kitap hangisidir ?

CEVAP- Benim en son okumuş olduğum ve en çok beğenip etkilendiğim kitap değerli yazar İsmail BİLGİN’e ait olan “SARIKAMIŞ-BEYAZ HÜZÜN” adlı kitabıdır.
Çünkü bu kitap bize Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan ve askerlerimizin hangi şartlar altında
Vatan mücadelesini gerçekleştirdiklerini anlatan ve insanı hüzünlendirip, o kitapta adı geçen
Ve kanlarını bu ülke uğruna gözlerini kırpmadan vermiş olan şehitlerimizi anlatmakta. Bu nedenle beni bir hayli etkilediğini ve hatta ağlattığını söyleyebilirim…

2.SORU -Yanınızda olan kitabın kitabın 161. sayfasını açın ve beşinci cümlesini yazın…

CEVAP – Yine bu kitabın 161.sayfasında ki 5.cümle şu şekilde…
“İşte o zaman Osmanlı Devleti, hani şu hasta adam dedikleri devlet ayağa kalkar ve kendine, ölecek diye bakanları, bekleyenleri şaşırtır…”

Evet gerçekten de bir zamanlar hasta adam iyileşti onu iyileştiren Yüce Önderimiz Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’dür ancak ne var ki, aradan geçen yıllar onun iyileştirdiğini, şu an hasta etmek için uğraşan insanlarla, hainlerle ve dış güçlerle dolu. Umuyorum ki, bu güzelim ülkeyi, vatanımızı kaybetmek gibi bir durumla karşı karşıya kalmayız ama eğer kalırsak ve her yüzümüze güleni dost bellersek, hiç merak etmeyin ki o dost bildikleriniz düşman olarak dikilirler bir gün karşımıza…

Sevgilerimle,,,
Mehp@re

05 Şubat 2009

...

Şubat 05, 2009 2
...

DUYGU YÜKLÜ BİR KİTAP ...

Şubat 05, 2009 0
DUYGU YÜKLÜ BİR KİTAP ...
Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Metin Eloğlu, Metin Altıok, Ruhi Su, Aziz Nesin, Hayalet Oğuz, Attila Tokatlı, Onat Kutlar, Bilge Karasu, Halikarnas Balıkçısı, Suat Taşer, Nahit Ulvi Akgün, Suphi Aytimur, Can Yücel, Melih Cevdet Anday, Şükran Kurdakul gibi pek çok yazarla ilgili yaşantı parçaları ve gözlemlerle dolu bu kitapta, Mehmet H. Doğan birbirinden ilginç kişilikleri edebiyatlarıyla sarmalıyor, renklendiriyor…

Büyük bir eleştirmenden duygu yanı ağır basan bir kitap.

“Şimdi Uzaklardasın’ın, yazarken özel bir yeri oldu yaşamımda. Onun üzerinde çalışmak için hep, gecenin tek başıma olabildiğim ıssız, sessiz, geç saatlerini seçtim. Kitap halinde yayımlandıktan sonra da böyle özel bir yeri olacak. Birilerini özlediğim, anımsadığım zaman açıp okuyacağım. Tıpkı eski mektupları okur gibi.”

Şimdi Uzaklardasın, Mehmet H. Doğan 270 sayfa, 16 TL

GÖZ ÇUKURU

Şubat 05, 2009 0
GÖZ ÇUKURU

Halinden yoksul olduğu anlaşılan bir adam,deniz kenarında oltayla
balık tutuyordu.Tesadüfen oradan geçmekte olan ülkenin
padişahı bu
gariban adamla ilgilendi ve ona.

-"Oltana ben burada iken ilk takılan şey ne olursa sana onun
ağırlığınca altın vereceğim," dedi.

Biraz sonra oltaya takıla takıla ortası delik bir kemik
takıldı.Hükümdar balıkçıya,

-"Ne yapalım,şansın bu kadar,oltana ağır bir şey takılmadı"
diyerek
alıp sarayına götürdü.

Saraya varınca adamlarına,balıkçıya elindeki kemiğin
ağırlığınca altın
vermelerini emretti.Kemiği terazinin kefesine koydular,öbür
kefesine
de altın koymaya başladılar.Beş,on ,yirmi,elli diyerek altınları
koydular ama kemik yerinden oynamıyordu.Görünüşte dört beş
altını zor
tartar göründüğü halde,tahminlerin on milli üzerinde altın
koydular
kemik bana mısın demedi.Altını doldurmaya devam ettiler,terazinin
kefesi doldu taştı ama kemik tarafı yerinden
kımıldamıyordu.Bunda bir
sır olduğunu anladılar.

Bir bilgeyi çağırıp bu sırrın ne olduğunu sordular.Bilge
kemiği eline
alıp şöyle bir baktıktan sonra şu açıklamada bulundu.

" Bu kemik açgözlü bir insanın göz çukurudur.Siz bunu tartmak
için
bütün hazineyi koysanız yine yerinden oynamaz.Çünkü doymaz.Ama
bir
avuç toprak bunu doyurur"

Nitekim bir avuç toprak alıp terazinin kefesine koydu ve
kemik yukarı
kalkıverdi.

NİYE BEN ?

Şubat 05, 2009 0
NİYE BEN ?

Niye Ben?" diyen herkes için

Brenda, yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün
cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı.

Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik,
büyük ve
kayalık bir yamaç çıktı karşılarına. Tüm korkularına rağmen,
Brenda
azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik
yüzüne
tırmanmaya başladı.

Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu.
Orada
asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa
düşerek ipi
gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak
lensinin düşmesine neden oldu.

Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens, yamacın
ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık
görüyordu.
Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua
edebilirdi
yalnızca... Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.
"Allah'ım! Sen bu
anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her
bir taşı
ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun.
Onu
bulmama yardım et."

Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde,
tırmanmak
üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri
"Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı."

Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca
taşıyordu ve
karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip
parlayan lens
kızların dikkatini çekmişti.

Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına
anlatacak
ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir
karınca
resmi çizerek karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:

"Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu
yiyemem ve
neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu
taşımamsa, senin için taşıyacağım..."

"BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin...

ALINTI.....

BAŞARININ SIRRI

Şubat 05, 2009 0
BAŞARININ SIRRI

Günlerden bir gün ... kurbağa yarışı varmış. Hedef, çok yüksek
bir
kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını
seyretmek için toplanmışlar. Ve yarış başlamış. Gerçekte
seyirciler
arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine
inanmıyormuş. Sadece su sesler duyulabiliyormuş: -"...Zavallılar!
Hiçbir zaman başaramayacaklar!.."

Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker
teker yarısı bırakmaya başlamışlar.
İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya
çalışıyormuş. Seyirciler bağırıyorlarmış:

-"...Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!.."

Sonunda, bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri
kırılmış ve bırakmışlar. Ama kalan son kurbağa
büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı
başarmış. Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl
başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve
sormuş
bu isi nasıl başardın diye.

O anda farkına varmışlar ki....

Kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

Olumsuz düşünen insanları duymayın...

onlar kalbinizdeki ümitleri çalarlar!

ALINTI

...

Şubat 05, 2009 0
...

KISSADAN HİSSE

Şubat 05, 2009 0
KISSADAN HİSSE

Birkaç yüzyıl önce ...
Papa bütün Yahudilerin Roma'yı terk etmeleri
gerektiğine karar verir.
Doğal olarak Yahudi toplumundan büyük bir
tepki gelir.

Bunun üzerine, Papa ile Yahudi toplumundan
önde gelen birisiyle
karşılıklı dini bir müzakere yapmalarını
önerir.

Yahudiler kazanırsa kalacaklar, Papa kazanırsa
gidecekler.

Yahudiler çaresiz kabul eder ve temsilci
olarak Moiz'i seçerler.
Ancak Moiz'in Papa ile aynı dili konuşamaması
nedeniyle
müzakere de konuşmak yerine sadece işaret
dilinin
kullanılmasını teklif ederler. Papa kabul
eder.
Müzakere günü geldiğinde iki taraf karşılıklı
yerlerini
alırlar ve karşılıklı olarak bir süre
bakıştıktan sonra Papa
elini kaldırarak 3 parmağını gösterir. Buna
karşılık Moiz
tek parmağını kaldırır. Papa parmaklarını
sallayarak başının
etrafında çevirir. Moiz ise parmağıyla yeri
işaret ederek
oturduğu yeri gösterir. Papa yanındaki
çantadan bir parça
ekmek ve şarap çıkartınca Moiz de bir elma
çıkartır.
Bunun uzerine Papa ayağa kalkarak, "Ben pes
ediyorum,
Yahudiler kalabilirler" der.
Müzakere sonrasında Papa'nın etrafına toplanan
kardinaller
Papa'ya ne olduğunu sorduklarında Papa; "Ben
önce 3 parmağımı
gösterip Kutsal Üçlüyü işaret ettim. Buna
karşılık o bana
tek parmağını gösterip her iki dinin de tek
Tanrı'yı tanıdığını söyledi.
Ben parmaklarımı sallayıp başımın etrafında
çevirerek
Tanrı'nın bizim etrafımızda olduğunu
gösterdiğimde,
o da oturduğu yeri işaret ederek Tanrı'nın
onların durduğu
yerde de olduğunu işaret etti. Ben kutsal
ekmek ve şarap
çıkartıp Tanrı'nın bizim günahlarımızı
bağışladığını göstermek
istediğim zamanda hemen bir elma çıkartıp bana
ilk günahı hatırlattı.
Herifin her şeye bir cevabı var. Ne
yapabilirdim ki?"

Aynı sırada Yahudi cemaati de Moiz'in etrafını
sarmış
ona nasıl başardığını sordular.
Moiz; "Önce bana 3 parmağını gösterip 3 gün
içinde burayı terk
etmemizi istedi. Ben de ona bir tekimizin bile
ayrılmayacağımızı söyledim.
Sonra bütün şehrin Yahudilerden
temizleneceğini söyledi.
Ben de, hiç bir yere gitmeyip olduğumuz yerde
kalacağımızı söyledim"
"Sonra ne oldu?" diye kalabalık heyecanla
sormuş.
"Valla, sonrasını ben de pek anlamadım. Adam
biraz hiddetlendi
ve öğle yemeğini çıkarttı. Bunun üzerine ben
de benimkini çıkarttım. Hepsi
bu!.."
Yani anliyoruz ki ...


İNSANLARIN NE KONUŞTUĞU DEĞİL
NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.
YA SENİ ANLAYAN BİRİ İLE KONUŞ,
YA DA ANLAŞILMIYORSAN SUS Kİ,
KONUŞTUĞUN KİŞİYE, BİR DE KENDİNİ ANLATMAK
ZORUNDA KALMAYASIN !.

SEVGİYİ HAK EDECEK INSANİ BULMAK

Şubat 05, 2009 0
SEVGİYİ HAK EDECEK INSANİ BULMAK

Kadin her sabah oldugu gibi o günde beyaz degnegi ve el yordami
ile otobüse
binmisti. soför:
-Soldan üçüncü sira bos hanimefendi, dedi.

Kadin 32 yasinda güzel bir bayandi ve esi oldukça yakisikli bir
deniz subayi idi. Bundan bir kaç ay önce yanlis bir teshis sonucu
gerçeklestirilen ameliyatla gözlerini kaybetmisti genç kadin ve
asla göremeyecekti.

Kocasi ameliyattan sonra aci gerçegi ögrenince yikilmis ve kendi
kendine bir söz vermisti. Asla karisini yalniz birakmayacak, ona
sonuna kadar destek olacak, kendi ayaklari üzerinde durana kadar
cesaret verecekti.
Günler geçiyordu. Kadin her geçen gün kendini daha kötü
hissediyor, çok sevdigi kocasina yük oldugunu düsünüyordu. Esinin
bu içine kapanik,karamsar hali kocayi çok üzüyordu. Bir an önce
bir seyler yapmasi gerekiyordu, karisi günden güne kendi içine
kapanik dünyasinda kayboluyordu.
Bütün gün düsündü koca, nasil yardim edebilirim güzeller güzeli
esime diye. Birden aklina esinin eski isi geldi. Geri dönmesini
isteyecekti. Ama bunu ona nasil söyleyecekti, çünkü artik çok
kirilgan ve nesesizdi. Bütün cesaretini toplayarak aksam karisina
konuyu açti. Karisi dehsetle gözlerini açti:

-Ben bunu nasil yaparim ben körüm, diye bagirdi.

Kocasi ona destek olacagini, her sabah kendisinin ise
birakacagini ve aksamlari da is çikisinda alacagini ve ona çok
güvendigini söyledi.
Çünkü esini taniyordu ve bunu basarabilecegini biliyordu. Kadin
büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü esini çok seviyordu ve
onu kirmak istemiyordu. Her sabah esini isine birakiyor ve
aksamlari da aliyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi, karisi
eskisinden biraz daha iyiydi. Fakat kocasi daha fazlasini
istiyordu, kendisine söz vermisti sonuna kadar gidecekti. Aksam
karisina:


-Artik ise kendin gidip gelmelisin, dedi.

Kadin sasirmisti. Bunu asla yapamayacagini söyledi. Kocasi israr
edince onu yine kiramadi ve bütün cesaretini topladi. Bunu
kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu.

Sabahlari kadin artik otobüs duragina kendisi gidiyor, otobüsüne
biniyor ve otobüsten inerek isine gidebiliyordu. Günler günleri
kovaladi, hiç bir problem yoktu. Yine bir gün otobüse binerken,
soför:
- Sizi kiskaniyorum, hanimefendi dedi.

Kadin kendisine söylenip söylenmedigini anlayamadan, neden diye
sordu. Soför:
- Çünkü her sabah sizin arkanizdan bir deniz subayi genç adam
otobüse biniyor ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakiyor,
otobüsten indikten sonra yesil isikta yolun karsisina geçmenizi
bekliyor siz binaya girdikten sonra arkanizdan öpücük yollayip
size her gün sevgiyle el salliyor, dedi.

04 Şubat 2009

BİR HİNT MASALINA GÖRE…

Şubat 04, 2009 0
BİR HİNT MASALINA GÖRE…

Bir Hint masalına göre, kedi korkusu ile devamlı
endişe içinde yasayan bir fare vardır.
Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye
dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece
mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya
başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana
dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde
avcıdan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne
yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok.
Onu eski haline döndürür.
Ve der ki,
'Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende sadece bir
farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardim
edemem.'

Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor :

'İnsanların çoğu Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için..
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için.
Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için...'

RUHUYLÂ SEVMEK

Şubat 04, 2009 0
RUHUYLÂ SEVMEK

Delikanlı babasını boğulmak üzere olduğu derin düşüncelerden, uzattığı bir soru cümlesiyle kurtardı:

- Baba, sence bir adam bir kadını neresiyle sever? aklıyla mı, kalbiyle mi, mantığıyla mı?

Oğlunun uzattığı soruya tutunarak yüzeye çıkan baba, tuttuğu nefesini bir cevap olarak bıraktı odanın sigara dumanından ve mutsuzluktan ağırlaşmış havasına.

- Hiçbiriyle sevemez oğul. aklıyla sevemez insan. öyle olsaydı deliler sevemezdi, oysa en büyük aşıklar deliler değil mi? kalbiyle de sevemez insan. eğer kalple sevilebilseydi, kalp nakillerinde sevgi nakledilen kalbe geçerdi. mantığıyla da sevemez insan. aşkta mantık olur mu hiç. değil mi?

Babasının haklı ama tatmin edici olmayan cevabına cesaretini toplayarak tekrar bir soruyla karşılık verdi genç adam:

-Peki o zaman, bir adam bir kadını neresiyle sever baba?

Yaşlı adam, gözlerini karşı duvardaki yıllar önce kaybettiği karısının resmine dikti. sigarasından derin bir nefes daha çekti. çektiği sadece bir nefes değil, sanki bütün bir hayattı. Göz yaşı bezlerine yıllardır esir ettiği asi bir gözyaşı damlası firar etti gözlerinden. asi damlanın kaçışı yaşlı adamın dudaklarının kenarında son buldu.

- tuzluymuş.

dedi.ve anladı her sabah neden bu kadar çok su içtiğini. yıllardır hapsettiği , içine akıttığı gözyaşları içini yakmıştı. aldığı nefesi can verirmiş gibi yine bir cevap olarak saldı odanın kasvetinin ortasına.

-Ruhuyla sever evlat ruhuyla. akıl uçar, kalp çürür, mantık tükenir. ama ruh hep nefes alır. eğer ruhuyla sevebilirse bir erkek; sevgisi de sevdiği de mahşere kadar onunla kalır.

HERKES KENDİ TERCİHİYLE, KENDİ HAYATINI YAŞAR...



Bu güzel hikayeyi çok değerli arkadaşım Nuran'cım mail yoluyla göndermiş ve oldukça da güzel bir hikaye olduğu için sizlerle paylaşmak istedim. Umarım siz de beğenirsiniz...

02 Şubat 2009

PASLI BİR YALNIZLIKTI AVUÇLARIMDA

Şubat 02, 2009 1
PASLI BİR YALNIZLIKTI AVUÇLARIMDA

URGANLI ŞAFAKLAR

Şubat 02, 2009 1
URGANLI ŞAFAKLAR

Hep böyle akşamüstlerinde
Ansızın çıkageliyorsun
Ellerim yanıma düşüyor
Sonra çekip başını gidiyorsun

Hani var ya bütün yalnızlıklardan
Bütün alacakaranlıklardan ürktüğümüz
Hani var ya bütün urganları kopartıp
Uyandığımız bir şafak
Bir büyük yolculuk pupayelken
Sonra ışıklar
Ve oyun perde inmeden

Yelkovan kuşları yeşil beyaz
Yırtılmış perdeleri ile yalılar
Böyle bitmezdi bu roman
Ben isteseydim

Alabildiğine çoban şarkıları geliyor
Füzelerin ırzına geçtiği göklerden
Kırılmış seren direklerinde yazılı yalnızlığım
Çaresizliğimi mendireklere gömüyorum
Ve sallanan bütün elleri
Bir kürdan gibi kırıyorum

Ayhan HÜNALP

GİZLEDİKÇE AŞK

Şubat 02, 2009 0
GİZLEDİKÇE AŞK

Kışın soğuk balıktan günlerini sayıyorum ağımda.
O yaza hiç dönülmeyecek!
O başlatılmamış, o varsayılan ortasında yaşanmış sevda
yakılmamış bir mum gibi aklımda.
Kesik ağzıyla suları iğrilten
boğaza karşı durup da
oraların kuşu yalıçapkınını hecelemiştik
beyaz bir yelkenli geçişiyle sulara.

Kışın vurgusu açık, bağımsız bir ses,
esiyor bize değmeden, bizden almadan
hiç uğramadığımız bir yerlerden doğruca.
Uçuyor cinsiyetin kindar ağzıyla.
İbret olsun diye savuruyor
uzaklara bir meddücezir haritasını.
Ne uzanma, ne geri çekiliş
biz varsayılanın ortasında
iki içine işleyen zaman,
iki uyurgezer nokta.

Şimdi sen bile bu şiir için
çeperleri kapanmış, kendi başına bir ses,
kışın soğuk balıklardan takviminde
sadece kendine dökülen bir yapraksın.

Yalıçapkını yeni bir sözcüğe uçuyordur şimdi
bilmediğimiz bir lügatta

Adnan ÖZER

31 Ocak 2009

HİLALİN GÖZÜKTÜĞÜ İLK GECE

Ocak 31, 2009 1
HİLALİN GÖZÜKTÜĞÜ İLK GECE

Ege' de bir efsane vardır; " Hilal' in gözüktüğü ilk gece, yıldızların altında denize dileğinizi iletirseniz, deniz size mutlaka geri döner ve dileğinizi yerine getirir... "

Gülay, iskelenin ucuna doğru yürümeye başladı. Güneş, batmaya hazırlanıyordu ve deniz oldukça dalgalıydı. Dalgalar zaman zaman iskeleyi aşıp, ayak bileklerini ıslatıyordu. Yavaş ve donuk gözlerle, iskelenin ucuna kadar yürüdü ve durdu. Yavaş hareketlerle oturarak ayaklarını denize bıraktı. Bacakları ıslanıyor, arada bir gelen dalgalarla da baldırlarına kadar ıslanıyordu. Gözlerini kısarak ufuğa baktı. Turuncu ve kırmızının karışımından oluşan karışım, hafif hafif karanlık maviye karışıyor ve bulutların arasından karşıdaki adalar gözüküyordu. Gökyüzünde bulutlar simetrik bir şekilde duruyorlar ve çok hafif bir şekilde ilerliyorlardı.

Gülay bir İstanbul çocuğuydu. Genç yaşta aşık olmuş, okuduğu üniversiteyi sevdiği adamla evlenmek için bırakmıştı. Çok kısa bir zamanda hazırlıklarını tamamlamışlar ve sade bir düğünle evlenmişlerdi.

Evliliklerinde, kimsenin çözemediği bir mutluluk sırrı vardı. Onlar hiç tartışmaz, kavga etmez ve daima iyi geçinirlerdi. Herkes bunu kötüye yorsa bile, onlar böylesine mutlu ve huzurlu iki sene geçirmişler, ikibin sene daha geçirmeye yetecek kadar da yanlarında sevgi biriktirmişlerdi. Mutluluk sırları eşinin trafik kazasında hayatını kaybetmesiyle son buldu. Gülay, adeta yıkılmış ve erimişti. Kazadan aylar sonra bile halen eşinin eve döneceğini düşünür, her akşam onu karşılamak için en güzel kıyafetlerini giyerdi. Gece olduğu halde halen eşi eve gelmeyince, sinir krizleri geçirir, ağlayarak sabahı bulurdu. Ailesi bir süre sonra Gülay' ı yanına almıştı. Daha sonraları iyice içine kapanan genç kadın, zamanla insanlarla konuşmayı bile bırakmış ve sadece dalgın dalgın düşünür olmuştu. Böyle zor geçen 1 senenin ardından Gülay psikolojik tedavi görmeye başlamış ve ilaçlarla yaşamaya alışmıştı. İlaçlar onu bol bol uyutuyordu. Uyandığı zamanlarda karnını doyuruyor, eşine mektuplar yazıyor ve akşamları erken saatlerde tekrar uykuya dalıyordu. Bir süre sonra uyku ilaçlarının müptelası olan genç kadın, doktor tavsiyesiyle, ailesi ile birlikte Çanakkale' ye taşındı. Evleri Çanakkale yolu üzerinde bir köyün biraz uzağındaydı. Evlerinin hemen arkasında yükselen yüksek dağlar ağaçlarla kaplıydı. Evlerinin hemen önünde ufak bir bahçeleri ve deniz balkonları vardı. Bahçenin önünde taşlıkla kaplı bir sahil ve hemen ilerisinde deniz vardı. Gülay denize girmeyi çok sevmesine rağmen, buraya taşındıklarından beri hiç denize girmemişti. Gündüzleri bahçedeki çiçekler ve ağaçlar ile uğraşıyor, ailesinin sohbetlerini dinliyor ve akşamları deniz balkonlarında eşine mektuplar yazıyordu.

Ayaklarına gelen suyun soğukluğu ile irkildi. Hava iyice kararmaya yüz tutmuş ve az önceki o güzel renk karışımı, yerini sise bırakmıştı. Deniz biraz daha durgunlaşmış ve dalgalar yerini ufak çırpıntılara bırakmıştı. Burada her insan mutluluğu tadabilirdi çünkü doğanın güzelliklerini her saat görebilirdiniz. Sabahları adeta bir havuz gibi sakin olan denizde yürüyerek bile balıkları seyredebilir, akşamları çıkan rüzgarlar ile ruhunuzun en derinliklerinde yolculuklara çıkabilirdiniz. Fakat bunlar genç kadını mutlu etmeye yetmiyordu. O, eşinin ölümüyle birlikte sanki bir yarısınıda kaybetmişti. Gördüğü her güzelliği ve tadına baktığı her mutluluğu onunla paylaşmadığı sürece, ne anlamı vardı bu güzelliklerin ? İçi her zamanki gibi, kara bulutlarla kaplanmıştı. Ufukta görebildiği son noktayı seçmeye çalışıyor ve amansız bir şekilde içinin yandığını hissediyordu. Bu acımasız olay neden onun başına gelmişti ? Devamlı mutluluğunun neden ve kimin tarafından kıskanılıp, yok edildiğini düşünüyor fakat bir türlü düşüncelerini bir yere bağlayamıyordu. Eşini her düşünüşünde, ona bir daha dokunamayacağını, bir daha öpemeyeceğini ve bir daha asla onun kokusunu koklayamayacağını farkediyor ve bu düşünce yüreğini sıkıyordu. Kurtulmak için çırpınsa bile kurtulamıyor, çevresinde ki herşeyin bir çaresizlik çemberiyle sarıldığını hissediyordu. Her gece uyurken, rüyasında eşi ile buluşacağını düşünüyor ve bu düşünce onun karanlıklarında, sıcak ve parlak bir ışık oluşturuyordu. Bu ümitle uykuya dalıyor, fakat bir türlü eşini rüyasında göremiyordu.

Rüyasında onu görebilmek için bir çok yol denemiş fakat hiç birinde başarılı olamamıştı. Bu onu gitgide dahada ruhunun derinliklerine götürüyor, saatlerce boş boş düşünmekten başka birşey yapmıyordu. Ailesi bu duruma çok fazla üzülüyor, biricik kızlarının tekrar eski haline gelmesi için ellerinden geleni yapıyorlardı. Lakin hiç biri genç kadının yüzünü güldürmüyordu, o sanki intihar etmeyi gururuna yediremediğinden dolayı sadece yaşamını sürdüren biri haline gelmişti. Bu durumdan nasıl ve ne zaman çıkacağını hiç kimse bilmiyor fakat bunun böyle sürüp gidemeyeceğini tahmin ediyorlardı. Buraya geldiklerinden beri ilaçlarını da kullanmıyordu. Ailesi, onu ilaç kullandığı zamanlardan daha iyi görüyordu. Çünkü kızları ilaç kullanırken devamlı uyuyor, söylenen hiç birşeyi anlamıyor ve daima hasta gibi oluyordu. Oysa şimdi, sabah erken kalkıyor, bahçeyle uğraşıyor, deniz kenarında oturuyor ve alışagelmiş mektuplarını yazıyordu. Onlar için bu bile, oldukça iyi bir gelişmeydi.

Gülay iskeleden kalktı ve eve doğru yürümeye başladı. Sahilde ki taşlardan dolayı düzgün yürüyemiyor ve yalpalıyordu. Çocukluğundan beri buraya gelip gittiklerinden, denize dair olan tüm hikayeleri bilirdi. Yarın ay hilal şeklini alacaktı ve genç kadın bir dilek dileyecekti. Eve ulaştığında akşam yemeği hazırlanmıştı. Sessiz bir şekilde yemeğini yedi ve odasına çekildi. Yarın için içi umutla dolmuştu. Kimbilir belki gerçekten deniz ona geri döner ve isteğini yerine getirirdi. Bu düşüncelerin verdiği garip bir huzurla uykuya daldı.

Sabah uyandığında henüz güneş yeni doğuyordu. Uzun zamandır yaptığı gevşek hareketlerin tersine, büyük bir çeviklikle yatağından sıçradı. Üzerini değiştirip yatağını ve odasını topladı. Kahvaltısını yaptıktan sonra her zamanki gibi bahçedeki çiçeklerle ilgilenmeye başladı. Çiçeklerin hepsi bugün daha bir canlıydılar. Gülümsemeyi unutan yüzü ile onlara gülümsedi ve her biriyle tek tek ilgilenmeye başladı. Diplerini temizliyor, sularını veriyor ve hepsine birer öpücük konduruyordu. Gülay' ı balkondan izleyen annesi ve babası birbirlerine sarıldılar. Onu böyle görmek onları çok mutlu etmişti. Akşama doğru genç kadın deniz balkonuna gitti ve büyük bir titizlikle kağıdı önüne yerleştirip, kalemini çantasından çıkardı. Yazacağı her kelimeyi özenle seçmeliydi. Düşüncelerini netleştirdi ve yazısına başladı ;

" Sevgili Deniz,

Bilirsin, çocukluğumdan beri devamlı seninleyim. Tatil için geldiğimiz zamanlarda saatlerce seninle dans eder, İstanbul' a döndüğümüzde devamlı seni izlerdim. Sen kimi zaman durgun, kimi zaman neşeli olurdun. Hep bunu çözmeye çalıştım ve artık çözdüğümü sanıyorum. Sanırım sen aya aşıksın deniz. Ne zaman ay çıksa, onun ışıklarını alıp, binlerce yakutmuş gibi yansıtıyorsun. Rüzgar ile konuşuyor, kıyı ile oyunlar oynuyorsun. Akşamları kimseye içini göstermiyor, adeta içine bakmaya çalışan olursa, sendeki aşkı göreceklermiş gibi kendini saklıyorsun. Fakat sabahları ayın yerini güneşe bırakmasıyla birlikte durgunlaşıyor, kendini unutuyorsun. Akşama kadar böyle zaman geçirip, akşam kendini aya hazırlıyorsun. Kimi zamanlar rüzgar şiddetleniyor ve bulutlar ayı kapatıyor. Böyle zamanlarda, sevdiğini göremediğin için oldukça sinirleniyor ve içinde ne bulursan darmadağın ediyorsun. Ben senin öfkeni kıyılara vurduğun tekmelerden bile anlıyorum denizim. İnan bana, belki de seni benden iyi anlayacak kimse yoktur...

Söyle bana denizim, bir gün ayın hiç bir zaman doğmayacağını anlasan ne yapardın ? Bir daha hiç yakamozlar oluşturamayacağını, onunla olan sevginizin içinde olmasına rağmen onu asla göremeyeceğini bilsen ne düşünür, ne hissederdin ? Eminim ki öfkeyle buraları yıkardın ve bir daha hiç yüzün gülmezdi. İşte sevdiğini kaybetmek böyle birşey denizim. Sen ayını asla kaybetmeyeceksin ama ben güneşimi kaybettim. Onu her düşündüğümde içim ağlıyor, yaşam duruyor. Hiç bir şey yapmak istemiyorum. Bedenimi yırtmak ve gökyüzüne yükselmek, her neredeyse onu bulmak istiyorum. Lakin hiç bir şekilde onu tekrar göremiyor ve ona tekrar sarılamıyorum. Anlattıklarımı her gün az çok gözlerimden anladığını farzediyorum. Bu yüzden sana yazmaya ve senden yardım istemeye karar verdim denizim. Hilal' in göründüğü ve senin en sevinçli olduğun bugün senden bir dileğim olacak. Beni sevdiğime kavuştur denizim. Bir defalığına bile olsa onu görmek istiyorum. Beni aydınlatan, neşemi yerine getiren ve zamanla hayatımın anlamı olmuş o gülümseyişini görmek istiyorum. Artık buralarda daha fazla onsuz kalmak istemiyorum. Ne olur denizim, beni onunla buluştur. Onu görmeme ve bir defacık dahi olsa sarılmama aracı ol. Beni anlayacağını umud ediyor ve bana dileğim ile ilgili geri dönmeni bekliyorum.. "

Gülay, mektubunu dikkatle katladı ve göğsüne yerleştirdi. Akşam yemeğini yedikten sonra iskeleye çıkarak bir süre karanlıkta hiç bir ışığın meydana getiremeyeceği o güzel yakamozu izledi. Ardından yaşlı gözlerle dileğini denize bıraktı ve gözlerini kapattı. Sanki deniz dileğini hemen yerine getirecek gibi hissediyordu. Sanki gözlerini açsa, sevdiğini karşısında görecek ve bu doğaüstü olaya deniz neden olacaktı. Yavaşça gözlerini açtı ama sevdiğini göremedi. Gözlerinden bir kaç damla yaş, denize damladı. Genç kadın büyük bir hüzünle yürüyerek evine gitti ve kimsenin yüzüne dahi bakmadan odasına kapandı. Ağladı, ağladı, ağladı.. Hayat, yaşanılabilecek bir olgu olmaktan çıkmış ve adeta bir çileye dönüşmüştü. Buna daha fazla sabredemiyordu. Fakat aksi yöndede yapabilecek hiç birşeyi yoktu. Kalbi daralıyor ve nefes alması zorlaşıyordu. Derin derin nefes alarak kendine gelmeye çalıştı fakat her nefes alışında göğsü sızlıyor adeta nefes alırken bedeni yırtınıyordu. Hırıltılar çıkarmaya başladı. Hızlı hızlı öksürdü ve bir süre sonra kendine geldi. Oldukça halsiz kalmıştı, yatağına uzandı gözlerini kapattı.

Gece uykusunda bir rüzgar hissetti. Galiba balkon kapısını açık unutmuştu. Ama kalkıp kapatabilecek hali de yoktu. Rüzgar ayaklarından beline doğru ilerledi ve göğsünden başına kadar inanılmaz bir yumuşaklıkla esip gitti. Gülay, rüzgar ile birlikte muhteşem bir huzur duygusuna sarınmıştı. Gözlerini açtı. Gördüklerine inanamayıp, gözlerini tekrar kapatıp açtı. Denizin ortasındaydı. Sahilden bir hayli uzakta olmasına rağmen evlerini zar zor görebiliyordu. Denizde yürüyebiliyor ve koşabiliyordu. Büyük bir sevinçle ordan oraya koşup durdu, kendince rüyasının tadını çıkartıyordu. " Gülay... " Duyduğu sesle irkildi. Ses tam arkasından geliyordu ve yıllardır hasret kaldığı bir sesti. Hızla arkasını döndü. Kocası yüzünde o bilindik gülümsemesiyle kendisine bakıyordu. Hiç birşey diyemeden, hasretle kocasına sarıldı. İşte dileği gerçek olmuştu, onca zamandır başaramadığı şeyi deniz başarmıştı. Kocasının kollarından ayrılmadan tüm gücüyle onu sıktı. Kokusunu öylesine özlemişti ki, yıllarca böyle durabilirdi. " Ah seni öyle özledim, öyle bekledim ki.. " Eşi yanıt vermeden onun yüzüne baktı. Gözlerinde hafif bir keder vardı. Genç kadın, gayet iyi tanıdığı kocasının yüzündeki gülümsemesinin ardına saklanmış, gözlerindeki kederi hemen farketmiş ve onunda yıllardır kendisini özlediğini düşünmüştü. Onu görmenin verdiği sevinçle hiç birşey düşünemiyordu. Kocasına tekrar sarıldı, onu tekrar kokladı. Hiç uyanmak istemiyor, kalan tüm yaşamı boyunca bu rüyanın devam etmesini istiyordu. Yılların verdiği özlem ve hasretle saatlerce konuştular. Birbirlerini ne kadar özlediklerini, birisinin olmadığı yaşamda diğerinin eksikliğinin nasıl hissedildiğini anlatıp durdular. Her ikiside heyecanlı ve sevinçliydi. Bir o kadarda hüzünlüydüler. Genç kadın güneş ufuktan yavaş yavaş doğarken, gözlerini bakmaya doyamadığı kocasından alarak denize çevirdi ve ağlamaya başladı. Kocası " Ağlama.. " dedi. Ağlamaması imkansızdı, birazdan uyanacak ve bu güzel gece sona erecekti. Bir ay boyunca yine kocasına hasret kalacaktı. Ona hızlı hızlı yine mektup yazacağını, hiç durmayacağını, her ay hilali sabırsızlıkla bekleyeceğini söyledi. Kocası elleriyle karısının ağzını kapattı. Gözlerinde garip bir bakış vardı. Gülay' ı öptü. " Gitme desem de, gideceksin, fakat döneceğinde unutma, burada seni bekliyor olacağım.. " dedi. Güneş doğmuştu, gülay artık uyanması gerektiğini ve uyanmazsa ailesinin endişeleneceğinden, onu zorla uyandıracaklarından, bu güzel rüyanın sarsıntılarla bitmesini istemediğinden bahsetti. Ona son defa sarılarak, denizin üzerinden yürümeye başladı. Evine doğru yaklaştıkça yüreği sızlıyordu. Ara ara arkasına bakıyor ve kocasının orada beklediğini görmek içine tarifi imkansız bir huzur veriyordu. Gözyaşları içerisinde sahile çıktı ve evlerinin önündeki kalabalığı farketti. Biraz daha yaklaşınca, kulakları annesinin feryatlarıyla çınladı..


" Gülay, Gülaaay, Gülaaaay.... "


Alıntıdır…