Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

18 Temmuz 2009

SENİ ÜMİTSİZCE SEVMEYE KIZMA

Temmuz 18, 2009 0
SENİ ÜMİTSİZCE SEVMEYE KIZMA

Burası bir dünya… Burası kalabalık bir meyhane Burada erkekler hep çoğunlukta Umutsuzluk da öyle…
Birileri camları kırıyor Dışarı bakıyor bir adam Sokağa, geceye bakıyor… Öldüğüne bir türlü inanmak istemediği sevgilisine bakar gibi bakıyor hayata… Öyle bir bakıyor ki, sevmeye hak kazanmak için bile savaşmak gerekiyor, gecikince insan ömür boyu ölü bir sevgiliyi kollarında taşımaya mecbur kalıyor, der gibi bakıyor…
Bir kadın kucağına gelen kedinin tüylerinde arıyor kaybettiği sevginin büyüsünü… Karşı köşedeki eski duvara vuran sarı ışığı seyrediyor iki adam Sanki suçlu, sanki yasak bir sevişme yaşıyorlarmış gibi mahçup, ama yine de hiç konuşmadan seyrediyorlar duvardaki o sarı ışığı
Bu gece bana gelmeni istiyorum, ya da sana gelmeyi, ama telefonun hep meşgul Böyle anlarda hep tasavvufa sarılırım ben Sabrın yüceliğine…
Telefonun meşgul çalarken eski duvardaki sarı ışığı seyreden adamlara bakıyorum bir taraftan… Lodos rüzgarları vuruyor o sarı ışığa Tenteler uçuşuyor Biliyorum, boşuna bekliyorum bu telefonun önünde, burada, bu dünyada; ama olsun, yine de ümitsizce seviyorum seni…
Umudum olsaydı, inansaydım bu hayata, insana ve sana, önünde tükenmek isterdim, önünde veda ederdim bütün bildiklerime, herkesin bilip tanıdığı kendime
Ben okullarda okurken, yine de hep böyleydim Sevmezdim herkesin yaptığı şeyi Sevmezdim müsamereleri Çabucak biten, sınırları çizilmiş zavallı piknik gezilerini Gökyüzünün mavisine bakıp terlerdim hep, kapana kısılmış gibi terlerdim
Oysa görüp göreceğimiz en güzel yerdi dünya; ama bu dünyanın geçerli yasalarına göre en büyük suçtu bunun farkına varmak, okullarda ve her yerde… Sadece bu bile yetmişti zaten hasta biri olmama… Yetti bu zaten, sıradışı ve güvenilmez biri sayılmama…
Beni hasta, beni sıradışı, beni güvenilmez kılan bu yanım yüzünden tatmadığım acı kalmadı, tatmadığım kuşku ve belirsizlik…
Bir gökyüzüne bakıyordum, bir hayata, bir de insanlara… Dikkatim hep dağınıktı bu yüzden… Böyle olmaması gerekir, bu hayat yanlış diyordum acemi sesimle, çocuk sesimle… Yaşadıklarımı anlıyordum ama tecrübe dedikleri o şey oluşmuyordu bir türlü bende… Etrafımdakiler öyle dikkatli ve öyle öfkesizdiler ki, onca yıl boşuna yaşadığımı hissettiriyorlardı sanki bana… Konuşmak soyunmaktı benim için Sılaya dönmek istemekti Ne denli çok sıla hasreti çektiğimi hissettirmekti konuşmak
Oysa sılama kavuşmak ister gibi konuştukça umut kesiliyordu benden Hatta utanç vericiydi göründüğü gibi olması bir insanın İnsanın ve hayatın değişebileceğine inanmak aptallık derecesinde ayıptı burada ve her yerde…
Anladım bunu, anladım Kendim olduğum ve yaşadıkça tecrübe edinmediğim, onca yıl boyunca kendimi dünyanın soğuk gölgelerinin arkasına gizlemediğim için üşüdüm hep ve hiç olmadık zamanlarda utandırıldım; utandırıldım tecrübesiz kendimden…
İşte bu yüzden yıllarca kendimi sevmem için birine muhtaç oldum ben hep Kendimi sevmem, hayata yeni bir başlangıç yapabilmem için hep birini kendimden çok sevmem, bu yüzden ona ümitsizce bağlanmam ve onun bana acı çektirmesi gerekiyordu, birine eksilmeden tutku duymam için de onun beni üzmesi gerekiyordu
Öyle çok utandırmışlar, beni benimle öyle çok karşı karşıya bırakmışlardı ki, benim kendimi sevmem için beni benden kopartan, yolumu şaşırtan, sılamı unutturan, bana anlamsızca acı çektiren birine bağlanmam gerekiyordu…
İşte böylesin sen de… Beni benden koparttın Asıl gitmem gereken yeri, sılamı unutturdun bana Belki de en çok bu yüzden bağlandım sana Yıllardır yanıbaşımda derinleşen boşluğumdan, kasvetli geçmişimden, kapana kısılmış gibi geçen döküntü günlerimden kurtardığın için bağlandım en çok sana…
Evet, ölecek kadar acı çekiyorum şu an Ama bir taraftan bu acının ne denli anlamsız ve boşuna olduğunu biliyorum Ve yine de engel olamıyorum bu acıya… Belki de engel olmak istemiyorum
Bu boşluktan beni kurtardığın için herşeyi yapma hakkını tanıdın kendine Bana da seni tanımanın, seni anlamanın o büyük yolculuğu, o büyük gizemi düştü… Kendimi unuttum, senin peşine düştüm
Bir gece aramızda nasılsa bir suskunluk olmuştu
Ne gördüysen gözlerimde, ne duyduysan suskunluğumda, seni kıskanıyorum, demiştin bana, hatırlıyor musun? Saflığımı kıskanmıştın, ne tuhaf; sana duyduğum aşkı kıskandığını söylemiştin… Beni kendinden kıskanmıştın
Çünkü, hani bireydin ya sen Kimseye ait olamazdın ya Bedenin ve ruhun yalnızca sana aitti; hem Tanrı da yoktu gökyüzünde ve vaktin de çok azalmıştı ya…
Hiç düşündün mü peki, bir kez olsun düşündün mü, neden bu kadar doyumsuz ve aceleci olduğunu
Eminim düşünmüşsündür İsteklerinin sınırı olmadığını, kendini arzularının ve hazlarının rüzgarlarına niye bıraktığını düşünmüşsündür…
Biliyor musun, benim için bunların zerrece önemi yok! Kiminle istersen yat İster kadın, ister erkek… İstediğinle seviş Özgürlük bir tek geceleri, yatağında ve sadece sabaha kadar tanınıyor sana, bunu benden daha iyi biliyorsun
İstediğin kadar seviş Ve beni de arzuladığın zaman ara sadece… Ama bana bir kez olsun gerçekten anlat, neden bu kadar aceleci ve doyumsuzsun
Neden böyle olduğunu ben çok iyi biliyorum aslında, ama sen anlat, senden duymak istiyorum…
Bazen, gecenin bir yarısı kalkıp bana geldiğine göre, sen de benim seni ümitsizce sevmeme bağlısın aslında
Vazgeçemediğin tek şey bu belki de bende… Hayatındaki tek sahici şey…
Herşey sevişmek değildir, herşey ten değildir… Çünkü bir yanın hazzın ve arzuların peşinde koşarken, bir yanın giderek derinleşen o boşlukla savaşıyor… Senin aşk dediğin o boşluğu kapatmak, mümkünse unutmak istemek değildir, biliyor olmalısın…
Bak, bunu en çok da kendime söylüyorum Bir gün arzuların ve hazların dinerse, anlatmak isterim sana neden en çok boşluğumuzdan kaçmak için aşık olmak istediğimizi…
Hatırla ne olur, hatırla, kimden ve neden kaçtığını hatırla… Kendimizden, yanıbaşımızda büyüyen boşluklardan kaçtığımız sürece gidecek bir yer yok aslında, anla…
Ve bu yüzden bana hiçbir şey ifade etmiyor, sen benim için fazla iyisin demen, hiçbir şey ifade etmiyor bana
Ne olur yıllardır beni benimle karşı karşıya getiren, beni benden kopartan insanların diliyle konuşma…
Beni senden ayıran tek bir şey var oysa… Tek bir şey: Benim seni ümitsizce sevmem… Senin benim tarafımdan ümitsizce sevilmen… Bunun dışında birbirimize öyle çok benziyoruz ki, git gidebildiğin, kaç kaçabildiğin kadar…
Git, benden uzaklara git… Unut bütün değerlerini, değersiz ol Hiç bir değerin olmasın İster kadın, ister erkek önüne gelenle yat… Ne yaparsan yap, farkında olmadığını sanırken bile ele vereceksin yine En güvenmediğin insanların yanında, belki de en çok onların yanında ağzından kaçıracaksın gerçekten seni ele verecek olan şeyleri
Doyumsuzluğunun peşinde koştuğun anlarda, belki de en çok bu anlarda çarmıha gerilmek isteyeceksin… Biliyor musun, benim hiç bir değerim yok, derken bile, bir başına kaldığında, seni senden kurtaran kimse kalmayınca yanında, dünyanın bütün günahlarını üstüne almak isteyeceksin
Tanıyorum seni Tanıdığım için de kaçıyorsun benden, kaçtığın için de ümitsizce seviyorum seni ben…
Çünkü ben, seni sana hatırlatıyorum Kendimden önce seni boşluğuna çağırıyorum Bu dünya, bu hayat böyle olmasaydı, en çok beni severdin biliyorum; ve şimdi en çok bununla avunuyorum…
Seni ümitsizce sevdiğim için ne olur kızma, ne olur gücenme bana… Bunu çok istedim Benim yerimde sen de olabilirdin…
Kıskanırdım seni en fazla, ama kızmazdım, anlardım, hak verirdim, gücenmezdim…
Sürekli mağdur üretiyor bu hayat, sürekli yoksul, sürekli köle…
Herşeye sinmiş bu derin haksızlık, bu uçurum yasası Biri efendi öbürü köle olmazsa aşk bile olmuyor bu hayatta… Ne olur kızma bana…Git kiminle istersen seviş, ne yaparsan yap; geceler senin, kimi arzularsan arzula, ister sevmediğin insanların bile seni sevmelerini bekle, durmadan onaylanmayı bekle onlardan; isterse durmadan derinleşsin o boşluğun; biliyor musun ümitsizce sevdiğim için seni, daha iyi anladım bu hayatı ben
Bu imkansız aşk bana insanları ve hayatı daha iyi tanıttı… Bu ümitsiz aşk senin aslında ne denli yalnız ve ne kadar çaresiz olduğunu gösterdi bana…
Bu yüzden kabullendim işte; seni efendi yapan, seni değerlerinden kopartan, etrafındaki onca insana rağmen seni yapayalnız kılan bu aşkın kölesi olmayı kabullendim… Bana düşen de bu… Değiştirmek isterdim bu hayatı, ama değiştiremiyorum, gücüm yetmiyor…
Seni ümitsizce sevmeme kızma, kızma ne olur…



Cezmi ERSÖZ

13 Temmuz 2009

TİTO'NUN HİKAYESİ

Temmuz 13, 2009 0
TİTO'NUN HİKAYESİ
İtalyan yazar Lucianno düşünce suçlusuydu. 4m2 lik bir hücreye mahkum oldu, hem de tam 17 sene için ! O kahrolası hücreye yerleştiği birinci gün herşey normaldi. Aradan birkaç hafta geçti. Lucianno düşünmeye başladı "burada 17 sene nasıl geçer..."Aradan aylar geçti. Sanki her geçen gün biraz daha mahkum oluyordu zavallı hücresinde. Bir sabah bir karıncanın burnunu ısırmasıyla uyandı Lucianno. Onu büyük bir titizlikle parmağının ucuna alıp "acaba" dedi. Acaba bu karıncayı yetiştirip kendime bir dost yapabilir miyim? Dedi. Kaybedecek hiçbir şeyi yoktu ve bunu denemeye değerdi. Karıncayı yanı başında duran küçük sehpaya koydu. Karınca karıncalığını yapıp, kaçmaya çalıştıysa da Luci bırakmadı onu. Etrafını çevirerek karıncanın kaçmasına engel oldu. Onunla konuşmaya ve onu eğitmeye kararlıydı. Başarabilse yalnızlığı sona erecekti. Karınca ile tam 3 sene uğraştı. Karşılıksız da olsa konuştu ve dertlerini anlattı ona. Bir de isim taktı karıncaya Tito.Bir sabah Tito'sunun ona günaydın demesiyle uyandı Lucianno.Bu duyabileceği en muhteşem sesti. Büyük bir heyecanla yatağından dışarıya fırlayıp bağırmaya başladı: konuştun, Tito sen konuştun. Nihayet konuştun. Günaydın, günaydın, binlerce günaydın dostum.Artık bir dostu vardı Lucianno'nun ve bunu hiç kimse bilmiyordu. Tito'nun varlığı yazarın en büyük sırrıydı. Kimse duymamalıydı. Gardiyan duymamalı, bu rüya bitmemeliydi. Bu büyük dostluk tam 17 sene sürdü. Hiç kimse bilmedi Tito'yu. Lucianno, Tito'ya tüm bildiklerini öğretti. Konuşmayı, okumayı, yazmayı, dans etmeyi, şarkı söylemeyi, fikir üretmeyi... bildiği herşeyi öğretti. Kah ağladılar, kah güldüler.Aradan tam 17 yıl geçti ve bir gün asık suratlı, soğuk yüzlü gardiyan kapıyı araladı. Hazırlan yarın çıkıyorsun dedi beton sesli gardiyan. Gardiyan gittikten sonra Lucianno ağlayarak karıncaya döndü "bitti Tito. Bitti büyük dostum. Yarın çıkıyoruz, yarın özgürüz." Dedi. Tito da ağladı. Yazar Tito'ya sordu, "söyle dostum yarın çıkar çıkmaz ilk ne yapalım?" Tito: "gidelim bir bara ve hayvan gibi içelim." Dedi. Gülüştüler. Sabaha kadar uyumadılar. Hayal kurup bu fare kapanından farksız lavabolu dikdörtgenin ilk defa tadını çıkarttılar. Bir anda sanki hücre genişlemiş gibiydi.Sabahın ilk ışıklarıyla son kez açıldı demir kapı.. Kapıdan çıkarken son kez geri döndü ve ranzasına baktı İtalyan yazar. Sadece şu iki kelimeydi ağzından dökülen. "vay bee..." dışarı çıktılar.Tito Lucianno'nun omuzundaydı. Sabahın körüydü ve mevsim kıştı. Kar lapa lapa yağıyordu. Lucianno bavulunu havaya fırlattı ve "özgürlük" diye bağırdı. Tito da bağırdı. Yağan kar umurlarında değildi. Yürüdüler, kara inat yürüdüler. Özgürlük sıcaklığına kar mı dayanır kış mı? ...Nihayet bir barın önüne geldiler. Tito sordu: "şimdi biz buraya girebilecek miyiz?" avazı çıktığı kadar "biz artık özgürüz" diye bağırdı Lucianno. İçeri girdiler. İçeride sızmız kalmış üç beş adamla kasanın başında uyuklayan barmenden başka kimse yoktu. Bir masaya oturdular.Bir ara Lucianno'nun gözü masanın yanındaki aynaya ilişti. Hapisten çıkarken yaptığı gibi yeniden mırıldandı, "vay bee". Saçları bembeyaz olmuştu, yüzü buruş buruştu. Yaşlanmıştı Lucianno. Tebessümüne aradan sızan birkaç damla gözyaşı karıştı. "barmen bize iki bira getir" diyebildi titrek bir sesle. Barmen yerinden fırlayıp biraları getirdi. Bir adamın iki bira istemesinin sebebini bilmiyordu. Bilmesi de gerekmiyordu, bilmek de istemiyordu zaten. Biraları bıraktı ve kuş tüyü kasasına geri döndü.Lucianno omzundaki dostunu bardağın içine attı. İçtiler.. Tito da içti. İçtikçe keyiflendiler. Bir ara Tito, bardaktan fırlayıp masanın üzerinde dans etmeye başladı. Elini yüzüne koyup masanın üzerine abanmış olan Lucianno büyük bir gururla kendi yetiştirdiği dostunun dansını izledi. Bir an durdu ve "ne günlerdi be Tito" dedi. Dertleştiler, biraz sonra yine dans etmeye başladı.Tito dans ediyor, Lucianno korkunç bir keyifle bu muazzam manzarayı izliyordu. Bunu mutlaka birilerine anlatmalıydı. İyi bir şey yapmanın belki de en keyifli yanıydı onu biriyle paylaşmak. Ama Lucianno bu keyfi 17 sene hiç yaşamadı.Özgürlüğünün bu birinci gününde yıllarca gizli tuttuğu bu büyük ve onur verici sırrı birileriyle paylaşmalıydı. Etrafına baktı.Barmenden başka kimse yoktu. "barmen, barmen!" diye seslendi. Barmen yarı uykulu, Lucianno'nun masasına geldi. Lucianno dans eden Tito'yu işaret ederek, büyük bir heyecanla "barmen şuna bir baksana, şuna bir bak..." dedi. Barmen sessizce parmağını Tito'nun üzerine götürdü. "çok affedersiniz beyefendi" diyerek karıncayı ezdi...

12 Temmuz 2009

....

Temmuz 12, 2009 0
....

BU YÜZYILIN ORTALARINDA

Temmuz 12, 2009 0
BU YÜZYILIN ORTALARINDA


Bu yüzyılın ortalarında birbirimize döndük
Yüzlerimizin yarısı ve dolu gözlerle
Eski Mısır'dan bir sahne gibi
Bir an, öylece.
Saçlarını oksadım
Geldigin yöne dogru,
Çagırdık birbirimizi,
Bilinmez kentlerin adını söyler gibi
Yol boyunca
Kimsenin ugramadıgı kentler.
Sarap gibi
Insanları içiyor dünya, ve sevilerini,
Unutmak için.
Unutamıyor
Ve Filistin tepelerinin etekleri gibi
Huzur bulamayacagız hiçbir zaman.
Bu yüzyılın ortalarında birbirimize döndük,
Beni bekleyen vücudunu gördüm gölgelerin arasında
Daha o zaman sıkılıyordu sırtımda
Uzun bir yolculugun deri kayısları.
Ölümlü kalçalarına övgüler düzdüm,
Geçici yüzümü övdün sense,
Saçlarını oksadım gidecegin yöne dogru,
Sonunun peygamberi derine dokundum
Uykusuz ellerine dokundum
Belki bir gün sarkılar söyleyecek dudaklarına dokundum.
Çölün tozları kapladı
Üzerinde yemeye zamanımız olmayan masayı,
Fakat parmagımla
Adının harflerini yazabildim tozlara

Yehuda AMICHAI
Çeviren : Roni MARGULIES

FARKINDA OLMALI İNSAN...

Temmuz 12, 2009 1
FARKINDA OLMALI İNSAN...

Farkında Olmalı İnsan...
Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.
Farkı Fark Etmeli, Fark Ettiğini De Fark Ettirmemeli Bazen...
Bir Damlacık Sudan Nasıl Yaratıldığını
Fark Etmeli.
Anne Karnına Sığarken Dünyaya Neden Sığmadığını
Ve En Sonunda Bir Metre Karelik Yere Nasıl Sığmak Zorunda Kalacağını
Fark Etmeli.
Şu Çok Geniş Görünen Dünyanın, Ahirete Nispetle Anne Karnı Gibi Olduğunu
Fark Etmeli.
Henüz Bebekken 'Dünya Benim!' Dercesine Avuçlarının Sımsıkı Kapalı
Olduğunu, Ölürken De Aynı Avuçların 'Her Şeyi Bırakıp Gidiyorum
İşte!' Dercesine Apaçık Kaldığını
Fark Etmeli.
Ve Kefenin Cebinin Bulunmadığını Fark Etmeli.
Baskın Yeteneğini
Fark Etmeli Sonra.
Azraillin Her An Sürpriz Yapabileceğini,
Nasıl Yaşarsa Öyle Öleceğini
Fark Etmeli İnsan
Ve Ölmeden Evvel Ölebilmeli.
Hayvanların Yolda Kaldırımda Çöplükte
Ama Kendisinin Güzel Hazırlanmış Mükellef Bir Sofrada Yemek Yediğini
Fark Etmeli.
Eşref-İ Mahlûkat (Yaratılmışların En Güzeli) Olduğunu
Fark Etmeli.
Ve Ona Göre Yaşamalı.
Gülün Hemen Dibindeki Dikeni Dikenin Hemen Yanı Başındaki Gülü
Fark Etmeli.
Evinde 4 Kedi 2 Köpek Beslediği Halde
Çocuk Sahibi Olmaktan Korkmanın Mantıksızlığını
Fark Etmeli.
Eşine 'Seni Çok Seviyorum!' Demenin Mutluluk Yolundaki Müthiş Gücünü
Fark Etmeli.
Dolabında Asılı 25 Gömleğinin Sadece Üçünü Giydiğini Ama Arka
Sokaktaki Komşusunun O Beğenilmeyen Gömleklere Muhtaç Olduğunu
Fark Etmeli.
Zenginliğin Ve Bereketin Sofradayken Önünde Biriken Ekmek
Kırıntılarını Yemekte Gizlendiğini
Fark Etmeli.
FARK ETMELİ.
Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti Yarın Meçhuldür,
O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,O Da Bugündür.

SEVMEK DEDIGIN NEDIR KI?...

Temmuz 12, 2009 0
SEVMEK DEDIGIN NEDIR KI?...

Sevmek,begenmektir. Sevmek, özlemektir. Görmek
istemektir sevmek...
Ve sevmek, görmeden duramamaktir.Sevmek, israr
etmektir. Sevmek, vazgeçmemektir.
Pes etmemektir sevmek...Sevmek, merak etmektir.
Sevmek, sevdigine "Sevgilim" diyebilmektir.
Dokunmak istemektir sevmek.
Sevdigine yakin olmak istemektir. Soludugu havayi
solumaktir. Sevdiginin haliyle hallenmektir.
Ve sevmek, sevdigini yasamaktir. Sevmek, hissetmektir.
Sevmek, üsümektir.
Titremektir sevmek, Sevgiliyi düsünerek...
Sevmek, temmuz günesinde suyu, sicak çöllerde gölgeyi
özlemektir.
Sevmek, atese düsmektir. Kor olmaktir sevmek,
yanmaktir.
Sevmek, ölmektir bazen, Sevgilisizligi düsünerek...
Sevgilinin ölümsüzlügünü düsünmektir.
Sevmek, yok olmaktir Sevgilide...
Sevgilinin yüreginde olmaktir. Yüreiginde tasimaktir
Sevgiliyi...
Ve sevmek, belki bazen sevilmektir.
Sevmek, istemektir, hiçbirsey beklememektir.
Hesaplamamaktir sevmek...
Sevmek, inanmaktir. Sevmek yasamaktir.
Sevdigini kendisi gibi, kendisinden de çok
duyumsamaktir.
Sevmek, sevdigi olmaktir. Sevdigi ile sevdigini
paylasmaktir. Sevdigi ile kalbini bölüsmektir sevmek.

...Ki tek kalp olunsun.

Sevgide son yoktur. Biten sevgi yoktur. Bitmis gibi
görünen sevgi vardir. Vazgeçis de yoktur sevgide.
Yasadikça yasatilir sevilen. Vazgeçmis gibi görünmek
vardir bu yüzden.

Vazgeçmek degil...

Sevmekte istemek yoktur. Sevgilinin oldugu yerde son
bulur istekler. Birsey varsa istedigin bu senin için
degil sevdigin içindir.
Hatta o'dan o'nun adina istersin. o'nu daha sonsuz
sevebilmek için istersin. Istersin ama birgün gelir bu
isteklerde son bulur. Kendinden istersin artik.
Sevgiliyi daha çok sevmek istersin kendinden. Sonsuz
kilmak istersin o'nu... Sonsuzluga götürmek, o'nunla
sonsuzluga varmak istersin. Bu yolda sevgili olur mu
olmaz mi. Sevgili bunu belirler sadece.
Sevmek, sevgiliden sevgiliyi istemeyi ögrenmektir.
Sevmek, sevgiliyi sevgili olmadan sevmektir.
Sevmek, sevmek istemektir.
Sevmek, beklememektir. Beklentilerin son buldugu bir
duraktir o...
Öyle ki, tüm gerçekler, tüm dünya silinir gider. Ne
o'dan anlasilmayi beklersin, ne o'nu anlamayi...
Ne o'nun gelmesini beklersin, ne o'nun Leyla,
olmasini...
Bekledigin birsey yoktur. Sevmeyi, daha çok sevmeyi
becermenin disinda...
Sevmek, gücenmemektir. Sevmek, sevgilinin hiçbir
sözüne üzülmememeyi ögrenmek demektir. Sevgilinin ölüm
hançerine bile "hayir" dememektir sevmek. Sevgiliden
gelen her hareketi, her sözü kabullenmektir.
Ihanetlere, hainliklere bile üzülmemektir. Sevgiliden
gelen ölüm emrine, "ölürüm" diyebilmektir.

Sevmek, ÖLMEKTIR.

Sevmek, ölmeyi bilmektir. Sevgili için yasamaktir.
o'nun eli, gözü, kalbi olmaktir. Ama artik o'nun
birseyi olunmadigi zaman ölmesini bilmektir.

Sevmek, vermektir. Almamaya yemin ederek vermektir
Ama almalar kurtaracaksa sevgiliyi, almasini da
bilmektir SEVMEK.
Sevmek, tükenmektir. Sevmekten ölürken tekrar
varolmaktir o sevgiden.
Sevmek, sevgili olmaktir. Sevgilinin yüzündeki gülücük
olmaktir. O'nu yasama döndürecek bir damla su
olmaktir. Sevmek sevgilinin limani olmaktir.
Sevdiginin cani olmaktir. Ölümü istediginde verebilsin
diye ölmeden...
Sevmek, güvenmektir. Sevmek, onaylamaktir.
Sevmek , sevgiliyi bir nefes gibi, bir ses
gibi yakin olmaktir.
Sevmek çok ötelerde olsa bile yakin olmaktir.
Sevgiliye...
Sevgilisizken sevgiliyi sevmektir.
Sevmek, herseyi göze almaktir. Sevgilinin oldugu
cehenneme yürüyüp olmadigi cennete girmemektir sevmek.
Sevmek, bir olmaktir.
Sevmek, sevmeyi haketmektir.
Sevmek, sevgilisiz geçen gecelerin sabahina varmaktir.
Sevgilisiz geçen gecelerde sevgiliyi yasamaktir.

ASK, BIR SEVMEKTIR. BIR KERE SEVMEKTIR.
VE SEVMEK,
BUNLARI GÖRMEDEN BILE HISSEDEBILMEKTIR.

ALINTIDIR…

ASKLAR USURKEN GELiRDi

Temmuz 12, 2009 0
ASKLAR USURKEN GELiRDi

Vakit ilerledikçe kent isiklari da sesleri gibi kaybolmaya baslamisti.sehir kaplumbaga gibi korkulardan kaçmak için siginmisti kabuguna..Hava çok soguktu.Çati katimdan görünen pencerelerin arkasi bugulanmisti.Camlarin kenarlari buz tutmustu. Ellerim çok üsüyordu elimde eldivenlerim vardi ve yazmaya çalisiyordum. Ayagimdaki kalin babadan kalma postallar bile ayaklarimin morarmasini engelleyemiyordu. Sogugu düsünmemeye çalisarak daktiloya vuruyordum parmaklarimi. Daktilom yatagimin üzerindeydi ben yerde oturup yaziyordum.Yazmaliydim.

Zaman zaman tek odasi ve bir küçük küvetli banyosu olan çati katimin bir yerine gözüm takilir ve ne kadar zaman bilmem sanki orayi hiç görmemis gibi bakar bakardim. Giysi dolabim -gerçi ona dolap bile denmezdi ya-kumastandi. Çogu zaman kapamazdim fermuarini da. Daginikligini saklayacak kiyafetim olmazdi ki hiç.Varim yogum bu tek odali kat, daktilom, yatagim ve biraz ivir zivirdi. Yazardim, parmaklarim acirdi daktilonun tuslarina vururken.Tuslar sertti ve ben vururken sanki aci çekermis gibi kesik kesik inlerlerdi. Yanlis vuramazdim onlara. Herseyimdi yazilarim beni kurtaracakti onlar. Belki ilerde bir yazar olurum diye gündüz bir bulasikçida çalisir, gece yazardim.

Ve bir kadin severdim üsürken. Her sabah ayni duraktan ayni otobüse binerdik.Hiç yüzüme bakmazdi.Her sabah ayni saatte ayni yerden binerdik otobüse ama hiç bakmazdi. Basi önde belki isi -belki baka birseyi iste- düsünür gibi gözükürdü. Hiç konusamazdim. Ellerim ceplerimde bakardim sessizce basini kaldiracak mi diye.. O hiç bakmazdi. Bulasikçiya varir varmaz yikamaya baslardim aksamdan kalmis bulasiklari. Üsürdü ellerim. Yazdikça umudum tükenirdi. Yazdikça düsüncelerim benim içimden çikmak için savasir olurdu .Git derdi bir yanim. Gece isiklari yanmayan sehre git.

Yemek servisine de baslamistim. Sabah bulasik yikardim, öglenleri genelde yemek ismarlayan çok olurdu, kiramazdi onlari ustam gönderirdi beni servise.

Acaba hiç taninmazmiydim diye düsünürdüm Ozan Yildiz'a rastlamasaydim diye düsünüyorum bu siralar. Keske diyorum o ölmeden ona duydugum saygiyi sevgiyi biraz daha anlatabilseydim, Beni bulasikçiyken taniyip bu yazarlik günlerime getiren o, yillar öncesine kadar bana babalik eden adama..

Ve bir pismanligim, bir keskem daha var. Duraktaki kizi keske bir daha görebilseydim. O kendini öldürmeden önce keske onu sevdigimi söyleyebilseydim. Belki de asklar ben üsürken gelirdi...

ALINTIDIR…

HASRET HER ZAMAN YÜREĞE DÜŞER

Temmuz 12, 2009 0
HASRET HER ZAMAN YÜREĞE DÜŞER


“İçimdeki her şeyi ortaya dökmeden dünyadan ayrılmam olanaksız. Tanrım, bana yalnızca katışıksız bir gün bahşet.”

Nerede okumuştum ve kim söylemişti acaba..kaç senedir defterimin arasında ve hala nasıl da doğruluk payını koruyor. Hem acı, hala katışıksız bir gün yaşadığıma inanmadığım için..hem de güzel, yaşayabileceğim ihtimali olduğu için..Ama sonra duruyorum:

“bekleme, doğru zaman gelmeyecektir” diyor Napolea Hill, “bulunduğun yerden başla ve senin emrinde olabilecek her türlü araçla çalış. Gideceğin yol üzerinde daha iyi aletler bulunacaktır..”

Bekleyecek miyim, beklemeyecek miyim..? Kafamı karıştırıyor bu sözler..Herkes kendi doğrularını yazmış..Sonra R.Williams düşüyor aklıma; “ geçmişi bir kitap gibi kullanın, eviniz gibi değil..” diyor. Ne güzel söylüyor aslında, anlayana tabiki..Geçmişi okuyarak geleceğime doğru yol alacağım..Bunu yapabilirim sanırım..Ah be kızım, yapıyorsun ya işte..geçmişi evin gibi kullandığın zamanlarda, o ev yanıp kül olmadı mı..?..Ondan sonrada bir daha hiç evin olmadı..

“ Karşılaştığım her hayal kırıklığının beni üzmesine izin verseydim, şu an yerimde sayıyor olurdum..”

Uff, hangi filmin içinden fırlamıştı bu alıntı belleğime, ismini çıkatamıyorum. Ama bir kadın bir erkeğe söylüyordu bunu, hatırlıyorum sahneyi. Bir tartışma vardı aralarında, kadın başı dik, gözleri keskin bir şekilde bu cevabı vermişti..İzlediğim yerde sarsılmıştım, sanki konuşan bendim..Bu lafı sahiplenip yıllar sonra kendi dudaklarımdan çıkardığımda belki de bu yüzden hiç şaşırmadım..

Peyki ya Mariel Strade ne olacak, “ patikanın sizi götürdüğü yere gitmeyin. Patika olmayan bir yerde yürüyün ve iz bırakın..” demiş...Kalacak mıyım, gidecek miyim, bekleyecek miyim, yüreğimi mi dinleyeceğim..? Elbette geçtiğim her yolda iz bırakıyorum ama ya hayat..?

“ Sen, ben ölüm dediğimde ne kadar ürküyorsan, ben de hayat dediğinde öylesine korkuyorum ondan.”

Mehmet Bayar’ın güzel bir sözü..Evet diye haykırıyorum içimden..ben de ölümden değil, hayattan korkuyorum..bıraktığım izlerin silinme ihtimalinden, hayal kırıklıklarımın beni üzme olasılığından, katışıksız bir gün yaşayamadan çekip gitme düşüncesinden..hayat daha korku dolu değil mi..?

-Efendim..? Ah tabiki, seni dinliyorum Funda, sadece düşünüyordum ama bak Adnan Satıcı bir şiirinde şöyle diyor;

“bir şair, tavşan dışında şeyler de çıkartır şapkasından../..ölü ya da diri
ayrılık bunlardan sadece biri..”

-..düşünsene sözün güzelliğini, biz de bu akşam bir sürü özlem çıkartıyoruz şapkamızdan. Belki ben henüz bir şair değilim ama bir şapkam var, hem de içi çok kalabalık bir şapkam..

-peyki ya şarkılar pelin..?..şarkılar da bir sürü özlemi getirip önümüze sunmuyor mu..?

...düşünüyorum..doğru söylüyor. “erkekler ağlamaz” diyor Nilüfer, ama ağlıyorlar.../ “ acılar paylaşılmıyor” diyor Düş Sokağı ama paylaşılıyor../ “Biliyorsun” diyor Sezen ama bilmiyorum..Hiçbir şey bilmiyorum..Şarkılar neden hep bizleri kandırıyordu..?

-Nereye gidiyorsun..?
-.........

Bütün müşteriler kalkmıştı, bar boşalmıştı birden, nereye gittiğimi bende bilmiyordum ama ayaklarım beni barın en güzel yerinde duran piyanoya doğru sürüklüyordu. Piyanonun kapağını açtım, biramı üstüne koydum ve “biliyorsun”u çalmaya başladım..Sezen’den “biliyorsun”u..Çorbada benim de tuzum olsun der gibi, yanaklarımdan süzülüyordu göz yaşlarım..Ah benim asil olan göz yaşlarım..!

Piyanoyu kapattım, biramdan bir yudum aldım ve masama döndüm..Belli ki Funda’nın göz yaşları da çorbada tuz olma olayına girmişti. Birden Platon geldi aklıma:

“gençliğinde müzik öğrenen, felsefeyi daha iyi anlar” demiş..

İzlediğimiz diziler hayatımıza da müdahele ediyor olmalı ki, “babaaa, büyüksün..” dedim içimden...Yani ilerde, yani gün geçtikçe felsefede daha iyi olacağım, öyle mi.?

-pardon canım, tabiki seni dinliyorum, ne diyordun..?..Hakan abi bir bira daha alabilir miyim..?

-..diyorum ki, biz böyleyiz, değişemeyiz Pelin..Sorgulamak gereksiz..biz susmayı beceremeyiz, sevdiğimiz insana kırılamayız bile, affetmek için hemen bir sebep buluruz..Şimdi sana bir telefon gelse, sana ihtiyacım var dese, onca kırgınlığına rağmen, ailene yalan söylemek pahasına, iş yerine yalan söylemek pahasına, atlayıp otobüse yanına gitmez misin..?..gidersin..ben de giderim..çünkü biz sevgiyi böyle yaşıyoruz..

Neden gerçekler bazen bir tokat gibi çarpar yüzümüze..? Kendimize ait gerçekleri kabul etmek../..anlamak neden zaman alıyor..? Oysa ki ne demiş Spinoz; “ anlamak, beğenmenin başlangıcıdır”..Kendimi yeni yeni mi beğenmeye başlıyorum acaba..? Giderek kafam karışmaya başladı..Karşımdaki insanı anlıyorum, yani beğeniyorum da, peyki ben anlaşılıyor muyum..?..Bu arada beğenilip beğenilmediğimi de öğreneceğim ya..Yoksa işimiz özlü sözlere mi kaldı..?..Yok artık..Ama Funda doğru söylüyor...değişemem..değişemeyiz..

Bir yandan Funda’nın söylediklerini düşünüyorum, bir yandan da konuşmanın konusundan olsa gerek, aklıma arkadaşım Kadir geliyor. Onunla yaptığımız böylesi bir sohbetin içinde, söyledikleri bir tokat gibi patlamıştı yüreğimde.

-Sen ayak tırnaklarından saç köklerine kadar duygusal bir insansın. Ama yapma, bir verene sen on verme..ne alıyorsan onu ver, fazlasını değil. Biz erkekler çok fazla alınca uzaklaşıyoruz, biraz fonda kal, sahnenin ortasında değil.

Belki de bir erkeğin bu şekilde konuşması şaşırtmıştı beni ama hemen cevapımı da vermiştim.

-Ben gökten yıldızları istemiyorum ki, beni hediyelere boğmasını da..sadece küçük bir haber, bir telefon bekliyorum. Sence bu çok şey mi Kadir? Ben çok şey mi istiyorum..?

-Hayır, hiç de çok değil. Sen aslında bir erkeğin beraber olmak isteyebileceği bir kadınsın. Ama bizler, bu kadar yürekten verenleri daha çok üzüyoruz galiba.

Üst üste gelen itiraflar, o gece konuşulan onca konu, şu an içnde bulunduğum girdap..Bir erkek bile kabul edebiliyor bunları ama neden olduğunu açıklayamıyor. Sadece, fazla verme, diyor..çok fazla özveride bulunma..Bir yandan Funda, değişemeyeceğimizi söylüyor, bir yandan da Kadir üzülmemek için değişmelisin, diyor..Kadınca duygular ve bir dostun açık sözlü konuşması. Herkesin doğruları ve gerçekleri çakışıyor. Peyki, olması gereken ne..? Üzerime uymayan, bedeni dar bir elbiseyi giyemem ki..Yani değişemem..Evet demek istediğim yerde hayır diyemem, konuşmak istiyorsam susamam, görmek istiyorsam kaçamam, sevgimi erteleyemem..Maalesef oyunu kuralına göre oynayamam. Dönüp dönüp Funda’nın sözlerine takılıyorum, “biz böyleyiz, değişemeyiz”..

- Ne düşünüyorsun..?
- Değişemeyeceğimizi
- Kendini zorlama..Bir gün elbet doğru mevsimde çiçek açacağız. Elbette herkes gülleri sevmiyor, papatyalarıda saven vardır.
-Yapraklarını kopardıkları halde mi..?
-Evet, kopardıkları halde papatyalarıda seven insanlar da vardır.
-Hayır yaaa!!!!

Bu bol ünlemli son cevap, ikimizinde aynı anda ağzından çıkıvermişti ve konuşmanın gidişhatından değil, radyoda birdenbire çalmaya başlayan şarkı yüzünden. Şarkılar bazen olmadık yerlerimizden vurur bizleri, damarımıza basar ya da alıp götürür hiç olmadık yerlere. Şarkılar, ahh şarkılar!..Kim söylemişti, şu dakika hatırlamıyorum; ah bu şarkıların gözü kör olsun..!

-Basalım mı..?
-Nereyi..?
-Bu şarkıları çalan radyoyu. Gidelim ve biz geldik diyelim
-Nasıl yani..?
-Nasıl yanisi var mı..?..Kimin hakkı var damarımıza basmaya..? Hem anılarımızın arasında bir de radyo basmak olsun..

Düşünmedik değil, ciddi ciddi düşündük. Hemde elimizde biralarla..Ama yapmadık..sadece sustuk..Uzun bir süre şarkılara sustuk..Bir ara elime telefonu alıp, aklıma bir bıçak gibi saplanan numaraları tuşladım.

“Aradığınız aşk’a şu an ulaşılamıyor, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz”

Nefret ediyordum bu kadından..Nasıl oluyor da sürekli sevdiğim insanla benim arama girip, konuşup konuşamayacağıma karar veriyordu. Üstüne üstlük, lütfen sonra deneyin, diyor. Ona ne..?..Kim bu kadın..? Bu durum onu ne ilgilendiriyor..?..!!!

-Pelincim, artık kapatıyoruz.

-Tamam Hakan abi, sen hesabı getir. Bir de, biralarımız henüz bitmedi, şişeleri de alabilir miyiz..?

-Ne demek, tabiki...

Funda’yla beraber elimizde bira şişeleri sahile indik. Dibimizde deniz, karşımızda İzmir..Şarkılar söyledik, ağladık, konuştuk. İtiraf.com sitesinin sahibi yanımızda olsaydı, hangi birini not edeceğini şaşırırdı..Bir sürü itirafın ortasında yüreğimizle kaldık..

-Çok kızgınım ona Pelin.

-Şair Kahraman Tazeoğlu bir şiirinde şöyle demiş, “ ağlamayacak kadar vazgeçeceğim senden../..öfkeme bile değmezmişsin diyeceğim..”..Gün gelecek, seni onca kıran insana ait bu kızgınlığınıda, sen kendine yakıştıramayacaksın belki..değmezmiş diyeceksin..

-Ne zaman diyeceğim bunu..?

-Belki çok uzun bir zaman sonra, belki de yarın..

Gecelerden bir geceydi..iki kadın yüreklerini döktü bütün çıplaklığıyla..İkisi de kasmadı kendini. Güçlü görünmekten sıkılmışlardı, yumruklarını sıkmaktan..Utanmadan, doya doya ağladılar ve konuştular..Dün akşam iki kadın, her şeye rağmen değişemeyeceklerine inandılar, İzmir körfezinden gökyüzüne sevdalarını uçurdular..Dün akşam iki kadın, ne olursa olsun, sevdaya kırılamadığını, kırılamayacağını itiraf etti. Dün akşam iki kadın, yüreklerini sessizce maviye bulayıp, gökyüzüne gönderdiler..

Acaba görmesi gerekenler, o yürekleri gökyüzünde gördü mü..?..İkisi de hala bilmiyor..



Pelin ONAY
yasamdesleri.com

İNSANLAR AYRINTILARINDA SAKLIDIR

Temmuz 12, 2009 0
İNSANLAR AYRINTILARINDA SAKLIDIR

Saçlarına bir yazı yazdım.
Altına çalan renklerinde kaybolduğum, hatta parmak uçlarımla gizli gizli okşadığım.
Sabahları ilk kalktığın vakit o dağınık hallerini gözümün önüne getirmeye çalıştığım saçlarına.
Gözlerine bir isim taktım.
Bazen bakmaktan korktuğum, çoğu zaman da içten içe ‘’bakma, bakma! Gene rezil duruma düşeceksin yoksa’’ diyerek kendime sitem etmeme rağmen gözlerimi alamadığım.
Bugüne kadar neler gördüklerini ve daha neler göreceklerini merak ettiğim gözlerine.
Ayna karşısında elbiselerini denediğini, fütursuzca ayaklarına çoraplarını geçirdiğini ve en güzel kokuları bileğine, boynuna sıktığını görebilir gibiyim.
İnsanlar ayrıntılarında saklıdır sevdiğim.

Bir tiyatro oyuncusu düşün şimdi zihninden.
Sahnede gerçek benliğinden ve bütün sorunlarından kopmuş bir şekilde sanatını icra ederken.
Ardından oyunun bittiğini ve oyuncunun bütün alkışları müthiş bir mütevazılık ile kabul edip de izleyenlerini selamladığı anı da kestirebiliyor musun?
O oyuncu perde kapandıktan sonra cebindeki son parasının telaşına hatta hüznüne ve istemeyerek de olsa gerçek benliğine geri döner ya, işte ben o oyuncunun kulisindeki her bir tarafı ampullerle çevrili olan ayna karşısındaki makyajını temizlerken hissettiklerine önem veririm.
Biraz önce çılgın âşık Romeo olan o adam makyajını temizledikten sonra memleketinin sanata olan kayıtsızlığından ötürü gene çulsuz bir insan haline dönüşse de tiyatroya olan tutkusundan ve ona karşı duyduğu o yoğun sevgisinden ötürü beş parasız yaşamaya bile razı olur ya işte ben de seni böyle bir tutkuyla seviyorum.
Ama dikkat et sana ‘’sevgilim’’ değil, sadece ‘’sevdiğim’’ diyebiliyorum.
Ve biliyorum bir gün senin de tiyatron bitince, rollerini başka yapmacık insanlara devredince ve o vazgeçemediğin kalabalıktan kopunca bana varacaksın.

Açtım ellerimi gene dua ettim bu gece, kelimelerin arasına da seni ve adını sıkıştırdım, tanrım diye başladım, sen diye bitirdim. Bir gün benim ol diye.
Bütün bunlar belki de birçok aşığın sevdiklerine söylemek istedikleri şeylerdir ama ben kendimi biliyorum bütün bu yazdıklarım sana hiçbir zaman bahsetmeyeceğim şeyler üzerine.

Her şey sensin!

05 Temmuz 2009

SEN...

Temmuz 05, 2009 0
SEN...
Gözlerimi kapatıyorum SEN...
Gözlerimi açıyorum SEN...
Günün yirmi dört saati...
Aklımda SEN..


Mehpare ÖĞÜT

SANA DAİR…

Temmuz 05, 2009 0
SANA DAİR…


Sana ne kadar çok şey var söylemek istediğim, yüreğimde biriktirdiğim…
Özlemlerim var şöyle başımı omzuna dayayıp anlatmak istediğim..
Seni düşlerimde gördüğümü de bilmiyorsun zaten..
Habersizsin sana karşı hislerimden,
Gönlümde filizlenmeye başlayan sevgiden de,
Ve ben her günü sensiz bir gün ilan ederek yaşıyorum sessizce…

Oysa mutluluk yolunda birlikte yürümek tek isteğim.
Seninle el ele kol kola gidebilmek dünyanın en ücra köşelerine.
Sabahları birlikte uyanıp günaydın diyebilmek birbirimize.
Günü birlikte geçirebilmek evimizde…

Bazen karışsa da göz yaşlarımız,
Acılarla daha bir büyümek ama birlikte.
Ekmeği çaya katıp yemek seninle.
Seninle bir ömür boyu yaşamak göğüs germek hayatın yüküne…

Şimdi sen ve ben aynı şehirde ayrı yerlerde uyanıyoruz sabahlara.
Görmüyorum seni ama biliyorum işte ordasın.
Elimi uzatsam geleceksin belki de ,
Ve kim bilir bir daha hiç ayrılmamak üzere…


MEHPARE ÖĞÜT
2009

ASKA SABAH SERENADI

Temmuz 05, 2009 0
ASKA SABAH SERENADI
Seni, yatagında yakalamalıyım bir sabah erkenden
Yüzün saçlarınla saklı olmalı
Duymazsan adımlarımın sesini
Nefesim uyandırsın seni
Ya da
Omuzbasına indirdigim bir öpücükle uyandıgında
Usulca açtıgın gözlerin sasırmalı gözlerimde
Ve o kısık
Özlem kokan sesinle
Hos geldin demelisin
Ellerin bes kez uzansın boynumu avuçlamaya
Her defasında, beklemek yılgınlıgıyla
Küskün çekilsin geriye
Dudakların da, gelen her güzel sözcügü tutsak etsin isterse
Yeter ki bak gözlerime
Bak günes gibi
Bakarsan sana denizimden kucaklayıp getirdigim mavilerden veririm
Bakarsan avuçlarında yıldız kusu olur, yanıbasında sevinçli insanlar
Sonra martı gülüsleri
Bir de her sabah yeniden yaratılan
Bir yasamın penceresi
Ardından haydi derim, ürkekligine aldırmadan
Haydi gidelim seninle düslerime
Bos bir film seridinden düseriz, belki
Bir tek ikimizin bildigi baharına
Sen, nazlı bir bebeksin ya
Alıp kucagıma anadenize götürürdüm avutmak için
Ama tam mavilerden geçerken
Yani denizden yani gökyüzünden gözlerinden yani
Yeniden yaratırken yasamı iste
Sakın susma, ansızın gülümse olur mu?
Alnından bulutlar kalkıp gitsin böylece
Seni, yatagında yakalamalıyım bir sabah erkenden
Yüzün saçlarınla saklı olmalı.
Sen açık unutmussun da kapını
Duymamıssın gelisimi
Girip, saçlarında saklı yüzünü bin kez daha çizmeliyim beynime
Alnıma koymalıyım kirpiklerinin öldüren yanını
Ama sen uyandıgında herseyden habersiz
Dudaklarında bir bahar bulmalısın, kulaklarında martı sesleri
Ve avuçlarında,
Yeniden yaratılmıs bir yasamın penceresini

Zübeyir KINDIRA

YÜREK YANGINLARI

Temmuz 05, 2009 1
YÜREK YANGINLARI
Ansızın bir duman yükselir gülüm,
Bu ruhsuz kentin ufuklarında...
Ve.. Yangınlarda gönüller...
Kavrulan bedenindir, kıs ikindilerinde..
Ve.. Bin yalana adanmıs taptaze yürekler...
Agıtlarım SANA’dır.. ZAMÂNA’dır,
Ve.. SENDEKI BANA’dır, gülüm!..
Bir bir boyun büker fidanlarım,
Dallar tomurcuklanmaz, çiçeklenmez baharlar..
Ve.. Meyve vermez artık agaçlar..
Bu hasat mevsimidir gülüm!..
Ve.. Biçilen yüreklerdir,
Aysız gecelerde,
Hiç ekilmemis topraklardan...
Ah!.. Yine yangınlarda yüregim!..
Ah!.. Bu Aysız geceler!..
Bu bereketsiz toprak, bu ruhsuz sehir!..
Gülleri hep kokusuz, kokuları gülsüz sehir!..
Ah! O, insanları nursuz sehir!..
Biliyorum yangınlarda yüregin!...
Agıtlarım ZAMÂN’adır gülüm, feryatlarım SANA..
Ve isyânım: SENDEKI BANA’dır..
Bilirsin: Bas egmissem, bu yalnızca RAHMAN’adır..
Ve.. Sikâyetlerim, asla O’ndan degil, ONA’dır..
Yemin olsun ki, ZAMÂN’a, SANA ve SENDEKI BANA,
Ve.. ilk basta YARADAN’a..
Yemin olsun ki, Va’dedilen, elbet olacak gülüm!..
Iste o gün: Ebâbil Kusları’nın kanatlarında YÜREKLERINIZ,
Sehri teslim alacak, Ebrehe’nin Ordusu’ndan..
Sehri ve zamâni..
Ve.. Özbenliklerini, nefsin sultasından..
Ve bitecek yangınlar gülüm!..
Bitecek ve atesler gül bahçesine dönecek...
Iste O GÜN, Ben olamasam da SENDE,
Bil ki.. Sükürlerim RAHMANA’dır..
Ve bu seslenisim, SANA ve SENDEKI BANA ve ZAMÂNADIR..

Sezai KARAKOÇ

ARALIK GÜNLERI IÇIN BIR ASK DENEMESI

Temmuz 05, 2009 0
ARALIK GÜNLERI IÇIN BIR ASK DENEMESI

Ask bu
Kanatları yıldırımlanmıs katı bogalar
Atesin saydam gövdesini kırarak
Yatarak hayat dolu sarnıçların karnına
Sıkı sıkıya kapalı sivri ve kıvrak gaga
Delip geçecek dalıp yeryüzünü
Bak istersen avuçlarıma
Küçük parmagın hizasında o derin havzada
Gögüs gögüse iken ikimize
Iki ayrı kadeh gibi doldurulmus yudum kat'i
Sesin
Sırrım
Gözüm palaspandıras çehremde
Ask bu
Çölün sarı sofrasında atlılar
Hepsinde
Gererken parçalanan elimde
Çelik yay parçaları
Agızlarımız kum rüzgarlarıyla yanık
Yiyip içmezik acıkmazık
:Baskanları
Uyutmasın vahalar diye
Koynuna doldurmus yılanları:
/çocuk
Bir tane.Dayanmıs yanagını cama
Karsı evin balkonuna bakıyor

Orada bir çocuk
Tutunmus demirlere../
Iki kadeh arasında ufak kara nehrim
Beni senden bölen.Suyu yakut de ki kafur
Çölün arı çehrenin gamsız ölümün uzakça oldugu bir demde
Diz çökeyim söyle
Tahtın nerede
Bende kaynayan sende kaynak
Tıpatıp iki kristal küre
Aramızda ceylanımsı bir sıçrama
Çalkalanır sonsuzca.Söyle irice
Bir kelime bul ok atsın dös kemigime
Öfkemi iyi belesin öfken
Ask duraksar ve yara alır
Uçak çelik rengi gögü sesiyle sokunca
Alçalarak yemyesil ekinlerin arasına
Kuru ekmek yiyen üzgün köylüleri bombalamaya
Ilkin küçük nir göl kan dolu agzı
/hava nasıl da yesil/
Su mu yoksa o katı ısık mı yanakların tasıdıgı
Nilüferler isteklerkoca bir dev
Ask bu çignenmis kırbaçlanmıs alta laınmıs
Tanıyıp tutunacak bir insan arayan
Gördülçe çelik kazanlarının iç kaynamasını
Kaliforniyadaki silah fabrikalarını
/Doların egemenlig halkın refahı:
Depolar bosalmalı/
Ask ask bir sehir harabesi daha kazandın
Kursun kanatları gergin
Fosforlu mermiler yine taze
Yıldırımlanmıs bogalar
Havanın katı gövdesini kırarak
Yararak hayat dolu sevdanın karnını
Pilot agzı zehirli bir dil

Kentelenmis çeneler arasından
Gözler ovaya basını çıkaran insanları
Haydi ask ask
De ki dagları delerim senin için
Yıldızlar yakarıslar açık kartlar
Ve haydi hosçakal
Kilimin üstünde
Bir ampül
Bir kırbaç bir ayakkabı

Cahit ZARİFOĞLU

NEYİNE SENİN SEVDALANMAK

Temmuz 05, 2009 0
NEYİNE SENİN SEVDALANMAK
Desene senin neyine aşık olmak,
Akıl başka yerde, yürek başka teldeyken
Neyine senin sevdalanmak…

Oldun da ne oldu mu diyeceksin,
Yoksa hakkındır git sev mi ;
Bilmem bu kaçıncı diye kakınç mı edeceksin
Neyine senin sevdalanmak…

Eller fezaya çıkıp inerken,
Sen bir aşktan diğerine geçerken,
Beklediğin bir türlü gelmezken,
Neyine senin sevdalanmak…

Çekilip otur bir köşeye,
Bakma öyle aşk meşk işine,
Dünyada kalmış tek işmişçesine
Neyine senin sevdalanmak…

Gönül der ki aşk bir hayaldir.
Bir anlık bir hevestir.
Bilmiyorsa sevginin değerini seni seven.
O zaman kanma söylenen her söze.
Bu yüzden sen en iyisi mi sevme boş yere.
Sevip de yanma, acı çekme,
Hiç olmazsa üzülme,
O yüzden ki en iyisi mi sen
Sevdalanma kimseye…


Mehpare ÖĞÜT
MART 2009

27 Haziran 2009

AŞKIN TARİFİ

Haziran 27, 2009 2
AŞKIN TARİFİ
Aşk, uzun bir yolda yürümektir; bazen tek, bazen de iki kişiliktir.
Aşk, hayatta verebileceğin en büyük mücadele ve sen de onun kahramanısındır.
Aşk, ölmekse, ölüm kurtulmaksa, sakın ümitlenme; çünkü o seni takip eder her gittiğin yerde.
Aşk, bazen dudaklarda, bazen de yüreklerde tatmaktır; en saf ya da en acımasız haliyle.
Aşk, bazen kör kuyulara dalmak gibi bir şeydir; sevdiğin yoksa yanında.
Aşk, seni sensiz yaşamaktır bu dünyada; gelmeyeceğini bile bile…
Aşk, tarifi imkansız bir duyguysa eğer, o zaman bir de sen sor seven kalbine.
Aşk, virgülle başlayıp, noktayla biten bir cümleye benzer; severek başlayan ve çoğu zaman ayrılıkla biten.
Aşk, yürekte kıvılcım, gözlerde yaş, ruhta heyecan yaratır.
Aşk, seni sana anlatamamak gibi bir şeydir; dilin tutulduğu anlarda.
Aşk, aşk bazen de hiç başlamadan biten bir duygudur yalnız kalplerde…



Mehpare ÖĞÜT
2008

SADECE YÜREGİNİ DİNLE...

Haziran 27, 2009 1
SADECE YÜREGİNİ DİNLE...



Bir gün yollarımız ayrılsada ve ben bir yerlerdeysem, seni görme olanağım olursa, boşa geçirilmiş bir yaşam gördüğüm her sefer nasıl üzüldüysem öyle üzüleceğim, aşk yürüyüşünü tamamlayamamış bir yaşam beni hüzünlendirir.

Kendine dikkat et.Hayatta yanlışların yerine doğruları koymak istediğinde şunu anımsa:Yapılacak ilk devrim insanın kendi içinde yapacağıdır, evet ilk ve en önemli devrim budur.İnsan kendi hakkında bir düşünceye sahip değilken, ne istediğini; hayattan ve insanlardan ne beklediğini bilmiyorken bir düşünce uğruna savaşmak yapılabilecek en tehlikeli şeylerden biridir.

Hayatını basitleştirme ve ucuz zevkler uğruna harcama onu.Hayat ilkbaharda dağlardaki karların erimesi kadar çabuk sona erer.Anlamadan bitiverir.

Yaşadığımız her saniye bize bahşedilmiş birer mucize olsa gerek.O kadar ki, geri alınması ve tekrar yaşanması olanaksız.Bunu bil ve her sıkıntılı anında bunu anımsa.Acıları ve üzüntüleri, hayatının büyük bölümüne yayarak kendini yıpratma.Dolu dolu, heyecanla, severek, sevilerek yaşa.

Sevmekten ve çok sevilmekten korkma.Sevmek, en yüce değer; ölesiye uçsuz bucaksız sevmek.Sevilmek de bir o kadar.Sevmenin güzelliği sevilmenin ızdırabında, sevgisizliğin sızısı içimizde saklı.

Birgün arkana baktığında ki o gün mutlaka gelecek tüm benliğini pişmanlık kaplamasın.Yapamadıklarının pişmanlığı ile değil, yapabildiklerinin hazzıyla yaşlan.Her zaman yapılan yanlış nedir bilir misin?
Hayatımızın ve hayatımızda yer eden insanların hiç değişmeyeceğini sanmaktır, trenin ray değiştirmeden sonsuza kadar gideceğini düşünmektir.Oysa kaderin hayal gücü bizimkinden daha renklidir.

Artık çıkış yolunun kalmadığını sandığın bir durumda, umutsuzluğun zirveye vardığında, rüzgâr hızıyla her şey değişir, alt üst olur ve bir andan ötekine geçerken kendini yeni bir yaşantının, yeni insanların içinde bulursun.

Doğru insan ve insanlarla beraber olmak ise kaderin hayâl gücünün renkliliğine değil, tamamen bizim seçimimize bağlıdır.Senin için çırpınan insanlara bak, hakettikleri değeri ver.Birileri için çırpınan, fedakârlık yapan, gerçekten seven insanları yeniden bulmak çok zor.
İnsan elindekilerin kıymetini genellikle bilmez, onları kaybedince değerlerini anlar.Buna fırsat verme, çok geç olabilir.

Birgün yolunu yitirdiğini, şaşırdığını hissettiğin zaman agaçları düşün, onların büyüme biçimini anımsa.Unutma ki yaprağı gür, ama kökü zayıf bir ağaç ilk güçlü rüzgârda devrilir, oysa kökü güçlü ve az yapraklı ağaçta can suyu bin güçlükle dolaşır.Kökler ve yapraklar aynı ölçüde gelişmelidir.

Çevrendeki insanlar bunu sağlayabilecek nitelikte olmalıdır; olayların içinde ve üstünde olmalısın, ancak böyle gölge ve sığınak sunabilir, ancak böyle doğru mevsimde çiçeklerle ve meyvelerle donanabilirsin.Ve sonra önünde yol açılıp sen hangisini seçeceğini bilmediğin zaman herhangi birine öylece girme; otur ve bekle.Hayatına girecek insanları belirlerken de buna dikkat et.

Dünyaya geldiğin gün nasıl güvenli ve derin soluk aldıysan öyle soluk al, hiç bir şeyin senin dikkatini dağıtmasına izin verme, bekle ve yine bekle.
Dur sessizce dur ve YÜREĞiNi DiNLE.
Seninle konuştuğu zaman kalk ve
YÜREĞiNiN GÖTÜRDÜĞÜ YERE GiT,
ve YÜREĞiNiN BELiRLEDiĞi KiŞiYi SEÇ...

alıntıdır..

GÖZYAŞLARIMIZ AYNI GÜLMELER Mİ FARKLI?

Haziran 27, 2009 0
GÖZYAŞLARIMIZ AYNI GÜLMELER Mİ FARKLI?

Attığımız taş aynı yere, aynı yöne neden gitmiyor,
Elimizdeki TAŞLAR mı farklı?
Doğru olan bir konuda aynı görüşe neden varamıyoruz, kafamızdaki FİKİRLER mi farklı?
Selam vermemek için neden yön değiştiriyoruz, gittiğimiz YOLLAR mı farklı?
İncir çekirdeğini bile doldurmayacak sebeplerle neden küsüyoruz, DERTLER mi farklı?


Su, geminin altında olmalı diyorlar, ancak sular geminin içinde
YÜZMELER mi farklı?
Para cepte olursa iyi diyorlar, ancak şimdi vicdanlarda,
CÜZDANLAR mı farklı?
Bıçak hekimin elinde olmalı diyorlar, ancak katillerin elinde
MESLEKLER mi farklı?
Toplama, çıkarma, bölmeler aynı,
ÇARPMALAR mı farklı?

Yağmur yağmayınca yağdır Allah'ım,
Deprem olunca durdur Allah'ım, Hasta olunca şifa ver Allah'ım,
Darda, yolda, karda kalınca yetiş Allah'ım diyoruz
Mal-mülk, makam-mevki, nimet ve servet
İşine gelince kullara dayanıyoruz.
DUALAR mı farklı.?

İBRETLİK BİR HİKAYE...

Haziran 27, 2009 0
İBRETLİK BİR HİKAYE...
Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış... Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...
Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,
"Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,
"Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,
"Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
"Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.
"Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
"Ben terziyim" yanıtını alınca
"Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.
Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş. Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.
Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış. Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.
Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.
Ve başlamış anlatmaya:
"Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona
"Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.
Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.
Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...

Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......

İYİ VE KÖTÜ . . .

Haziran 27, 2009 0
İYİ VE KÖTÜ . . .

Leonardo da Vinci "Son Akşam Yemeği" isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı. İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı. Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı.

Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu fark etti. Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

Aradan 3 yıl geçti. "Son Akşam Yemeği" neredeyse tamamlanmıştı ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı.

Leonardo'nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı. Günlerce aradıktan sonra Leonardo, vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda kaldırım kenarına yığılmıştı. Leonardo, yardımcılarına adamı güçlükle de olsa kiliseye taşımalarını söyledi çünkü artık taslak çizecek zamanı kalmamıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo, adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resme geçiriyordu. Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoşluğun etkisinden kurtulmuş olan berduş gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:

- Ben bu resmi daha önce gördüm.

"Ne zaman?" diye sordu Leonardo da Vinci, o da şaşırmıştı.

"Üç yıl önce" dedi adam, "Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce. O sıralarda bir koroda şarkı söylüyordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti"

İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır. Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...




Paulo Coelho

Şeytan ve Genç Kadın' dan

ÖLÜM ÜSTÜNE

Haziran 27, 2009 0
ÖLÜM ÜSTÜNE

- Denemeler'de gördüğüm her şeyi Montaigne'de değil kendimde
buluyorum. (Pascal)


Madem ki ölümün önüne geçilemez, ne zaman gelirse gelsin. Sokrates'e;
"Otuz zalimler seni ölüme mahkum ettiler," denildiği zaman: "Tabiat da
onları!" demiş.

Bütün dertlerin bittiği yere gideceğiz diye dertlenmek ne budalalık!

Nasıl doğuşumuz bizim için her şeyin doğuşu olduysa, ölümümüz de her
şeyin ölümü olacaktır. Öyle ise, yüz sene daha yaşamayacağız diye
ağlamak, yüz sene evvel yaşamadığımıza ağlamak kadar deliliktir. Ölüm
başka bir hayatın kaynağıdır. Bu hayata gelirken de ağladık, eziyet
çektik, bu hayata da eski şeklimizden soyunarak girdik.

Başımıza bir defa gelen şey, büyük bir dert sayılmaz. Bir anda olup
biten bir şey için bu kadar zaman korku çekmek akıl karı mıdır? Ölüm,
uzun ömürle kısa ömür arasındaki farkı kaldırır, çünkü yaşamıyanlar
için zamanın uzunu kısası yoktur. Aristo, Hypanis ırmağının suları
üstünde bir tek gün yaşıyan küçük hayvanlar bulunduğunu söyler. Bu
hayvanlardan, sabahın saat sekizinde ölen genç, akşamın saat beşinde
ölen ihtiyar sayılır. Bu kadarcık bir ömrün bahtlısını, bahtsızını
hesaplamak hangimizi gülünç etmez? Ama edebiyetin yanında, dağların,
şehirlerin, yıldızların, ağaçların, hatta bazı hayvanların ömrü
yanında bizim hayatımızın uzunu, kısası da o kadar gülünçtür.

Tabiat bunu böyle istiyor. Bize diyor ki: "Bu dünyaya nasıl
geldiyseniz, öylece çıkıp gidin. Ölümden hayata geçerken duymadığımız
kaygıyı ve korkuyu, hayattan ölüme geçerken de duymayın. Ölümünüz
varlık düzeninin, dünya hayatının, şartlarının biridir. (İnsanlar
birbirini yaşatarak yaşarlar ve hayat meşalesini, koşucular gibi,
birbirlerine devrederler - Lucretius).

Yaşadığınız her an, hayattan eksilmiş, harcanmış bir andır. Ömrünüzün
her günkü işi, ölüm binasını kurmaktır. Hayatın içinde iken ölümün de
içindesiniz, çünkü hayattan çıkınca ölümden de çıkmış oluyorsunuz.
Yahut şöyle diyelim isterseniz; hayattan sonra ölümdesiniz, ama
hayatta iken ölmektesiniz. Ölümün, ölmekte olana ettiği ise, ölmüş
olana ettiğinden daha acı, daha derin, daha can yakıcıdır.

Hayattan edeceğiniz kârı ettiyseniz, doya doya yaşadıysanız, güle güle gidin.

"Niçin hayat sofrasından, karnı doymuş bir davetli gibi kalkıp
gidemiyorsun? Niçin günlerine, yine sefalet içinde yaşanacak, yine
boşuna geçip gidecek daha başka günler katmak istiyorsun? Lucretius."

Hayat kendiliğinden ne iyi ne fenadır, ona iyiliği ve fenalığı katan sizsiniz.

Bir gün yaşadıysanız her şeyi görmüş sayılırsınız. Bir gün bütün
günlerin eşidir. Başka bir gündüz, başka bir gece yoktur. Atalarınızın
gördüğü, torunlarınızın göreceği hep bu güneş, bu ay, bu yıldızlar, bu
düzendir.

Montaigne

MUTLULUK ARAYIŞI

Haziran 27, 2009 0
MUTLULUK ARAYIŞI


Sizin için en başta gelen şey nedir?


Çocuklarınızı büyütmek mi?


Bunu yapmak için hayatta kalmak zorundasınız.


İdealinizi gerçekleştirmek mi?


Bunun için de hayatta olmalısınız.


Dünyayı değiştirmek mi?


Gene hayatta olmalısınız.


Çok sâde çok açık bir biçimde baktığınızda bunu açıkça görürsünüz: Herhangi bir şey yapmak için önce bedeninizin var olması ve onu canlı tutmanız gerekir.


Bedeni canlı tutmak için ne yaparsınız?


Yer ve içersiniz, tehlikelere karşı korunmaya çalışırsınız. Bu tehlikeler bir hayvan ya da insanın saldırısı, bir hastalık, sel, deprem, kaza ve benzeri olabilir.


Şimdi bu satırları okuyorsunuz. Bedeni hayatta olan biri olarak şu an ve her an en çok neyi isterdiniz? Son model arabayı mı, bir evi mi, bol parayı mı, güzel ya da yakışıklı bir eşi mi, bir başka ülkede olmayı mı, başkalarının sizi saygıdeğer bulmasını mı, hep sağlıklı olmayı mı? Yoksa dünyanın kurtarıcısı olmayı mı?


En çok neyi isterseniz isteyin temel arzunuz " Her an mutlu olmak" değil mi? Hiçbir korku, sıkıntı, acı ve pişmanlık çekmemek ve hep mutlu olmak. Temel arzumuz budur.


Gerçekte insanoğlu her an mutlu mu?


Dikkatle baktığımızda açıkça görürüz ki değil.


Mutsuz iseniz ne yaparsınız? Hemen bir sigara mı yakarsınız, alkollü bir şeyler mi içersiniz, bir tanıdığınızla mı konuşursunuz, bir şeyler mi yersiniz, ağlar mısınız, bedeninize acı verici bir şeyler mi yaparsınız, uyuşturucu mu kullanırsınız,dua mı okursunuz? Bunlar veya bunların dışında başka bir şey yapınca mutlu oluyor musunuz? Yoksa bunları yaparak sâdece sizi mutsuz eden şeylerden mi kaçıyorsunuz?


Mutlu olduğunuzu söylediğiniz anlarda gerçekten mutlu musunuz? Yoksa yaşadığınız şey, korku, umutsuzluk, tatsızlık, gerginlik, sıkıntı, acı ve pişmanlıklar arasındaki bir boşluk mu?


Sahip olduğunuz bir şeyi başka insanlarda veya başka şeylerde aramak büyük bir yanılgıdır. Bunun gibi mutluluğu aramak ta insanoğlunun en büyük yanılgılarından biridir.


"Siz mutluluğa zâten sahipsiniz" demek bile yanlıştır.


Çünkü siz, mutluluğun kendisisiniz.


SİZ MUTLULUKSUNUZ.


Her türlü mutluluk arayışını hemen bırakın.


Arayışı bıraktığınızda mutlulukla tanışırsınız. Yâni kendinizle tanışırsınız. Göreceksiniz ki mutluluk, hiç kesilmeyen, beden dâhil her şeyden bağımsız ve ölümsüzdür.



Alıntıdır…

PENCERE KENARI

Haziran 27, 2009 0
PENCERE KENARI

İleri derecede olan hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar.Adamlardan birirnin her öğleden sonra 1saatliğine oturmasına izin veriliyordu veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için.


Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.
Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eslerini, ailelerini, evlerini, islerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu.
Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı.

Genç asıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.

Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.

Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti.
Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeninizle karsılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü.


Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diger hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire Memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.

Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam.

Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yasayabilecekti.
Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini.
Pencere, bos bir duvara bakıyordu.

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen Harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu.
Hemşirenin cevabi, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.
'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.

Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir,
Kendi durumunuz ne olursa olsun.
Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise İki kati artar.
Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız,
sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın.

Bu gün bize bir hediyedir.
Bu yazının kaynağı bilinmiyor, fakat okuyan herkese mutluluk getireceğine inanıyorum.

14 Haziran 2009

ADI AŞK’TIR ONUN

Haziran 14, 2009 1
ADI AŞK’TIR ONUN




Hangi kalp atışıdır ki saniye saniye, an ve an öldürür insanı.
Öldürür de inan atar en dipsiz kuyuların içine.
Aşk mıdır adı yoksa acımıdır tadı,
Amansız bir hastalığın düşmek midir derdine…

Bazen bir kelebek kanadındadır yaşamak diye düşünürken,
Bazen de toz pembedir hayat severken,
Bazen de en olmaz olaylar yaşanırken,
Yangınlar çıkar yürekte…

Dönülmez yollar vardır ki ömrümüzde,
O yollardan nice sevdiklerimiz gitmiştir de dönmemiştir geriye,
Zaman silmiştir bütün ayak izlerini de,
Tek bir anı bırakmamıştır geriye…

Adı aşk’tır onun,
Her kalpte olmayan, herkes de bulunmayan,
İki kişilik bir dünyadır,
Herkese nasip olmayan…


Mehpare ÖĞÜT
MAYIS 2007

BOŞVER BE YAŞI BAŞI

Haziran 14, 2009 0
BOŞVER BE YAŞI BAŞI

Gönlün ne kadar şık sen ondan haber ver! Şöyle atıp koyu grileri-siyahları sabahtan, sarı bir kaşkol atabiliyor musun boynuna, ondan haber ver! Koyma bir kenara yüreğini, aç kapılarını, gelene geçene yol verme girsin diye içeri ama gömme başını toprağa bir çift güzel göz uğruna. Bilirim yine yeşerecek bir çiçek bulursun bir dalda, ama aklını kaybedecek bir aşk varsa avuçlarında, bırak aksın yollarına. Yağ geç, yık geç, kimse inanmazsa inanmasın. Sen inan yüreğine, hem ona geçmezse kime geçer sözün? Büyü, büyü.. Bak ellerin, ayakların kocaman, aklın da maaşallah yerinde, e ne diye tutarsın yüreğini uçmasın diye. Akıllı ol, yüreğin gelir peşinden, boşver yaşı başı, aşk var mı aşk, sen ondan haber ver! Takılmışsın yüzündeki, gözündeki çizgilere. O çizgilerin yüreğine neler kazıdığını düşün, atmak mı istiyorsun kendini bir dereye soğuk bir kış günü, öl gitsin.. Parayı pulu savurup, bir balıkçı köyünde balık tutmak mıdır isteğin, savrul gitsin.. Boş ver be yaşı başı, kim tutar seni kim, kendi yüreğinden başka kim? Aklını al da öyle git, ister bir duvara, ister bir odaya, ister kıra bayıra vur da git. Dert etme ellerini, onlar da gelir seninle bırakmadıkça birine. O biri de gelir gerçekten istediğin oysa, seveceksen ve öleceksen uğruna.. Yaşa be, yaşa da öyle git, gireceksen toprağa.. Yaş 70'e gelse bile, hayat daha bitmemiş, sen mi biteceksin? Çekeceksen bile bayrağı, yaşadım ulan dibine kadar diyemiycek misin?

Can YÜCEL

KADERİNİ SEVMEK....

Haziran 14, 2009 0
KADERİNİ SEVMEK....

Deniz kıyısında bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır.
Güneş onu yakıp kavurur.
O da Tanrıya yakarır keşke güneş olsaydım diye.
"Ol" der Tanrı. Güneş oluverir.
Fakat bulutlar gelir örter güneşi, hükmü kalmaz.
Bulut olmak ister. "Ol" der Tanrı. Bulut olur.
Rüzgar alır götürür bulutu, rüzgarın oyuncağı olur.
Rüzgar olmak ister bu kez. Ona da "Ol" der Tanrı.
Rüzgar her yere egemen olur, fırtına olur, kasırga olur.
Herşey karşısında eğilir.
Tam keyfi yerindeyken koca bir kayaya rastlar.
Ordan esen burdan eser, kaya banamısın demez!
Bildiniz, Tanrı kaya olmasına da izin verir.
Dimdik ve güçlü durmaktadır artık dünyaya karşı...

Sırtında bir acı ile uyanır....
Bir ihtiyar taşçı kayayı yontmaktadır. ..


"Amor Fati - Nietzsche "
(Kaderini sev-belki seninki en iyisidir)

PENCERE KENARI

Haziran 14, 2009 0
PENCERE KENARI

İleri derecede olan hasta iki adam aynı hastane odasındaydılar.Adamlardan birirnin her öğleden sonra 1saatliğine oturmasına izin veriliyordu veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için.


Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.
Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eslerini, ailelerini, evlerini, islerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu.
Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı.

Genç asıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.

Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.

Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

Günler ve haftalar geçti.
Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeninizle karsılaştı: uykusunda, huzur içinde ölmüştü.


Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.
Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diger hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire Memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.

Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam.

Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yasayabilecekti.
Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini.
Pencere, bos bir duvara bakıyordu.

Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen Harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu.
Hemşirenin cevabi, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.
'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.

Epilog: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir,
Kendi durumunuz ne olursa olsun.
Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise İki kati artar.
Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız,
sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın.

Bu gün bize bir hediyedir.
Bu yazının kaynağı bilinmiyor, fakat okuyan herkese mutluluk getireceğine inanıyorum.

''MÜSLÜMANA HARAM''DIR ÇEŞMESİ

Haziran 14, 2009 0
''MÜSLÜMANA HARAM''DIR ÇEŞMESİ
Bursa'da zamanında Müslüman bir zat bir çeşme yaptırmış. Eski adı yahudilik yol ağzı, bugün ki adı Arap Şükrü muhitinde, ve başına bir kitabe eklemiş, "her kula helâl, müslümana haram"... Tabii başkent, Osmanlı karışmış, bu nasıl fitnedir diye...

Efendime söyleyeyim, gitmişler kadıya şikâyete, yaka paça yakalanmış adam huzura getirilmiş, bu nasıl fitnedir, dini islam ahalisi müslüman olan koca devlette, sen kalk hayrattır, sebildir diye çeşme yap, ama suyunu müslümana yasakla... Olcak iş midir, nedir sebebi, aklını mı yitirdin? diye çıkışmışlar adama...

Adam müsade buyrun sebebi vardır, lakin ispat ister, delil şarttır der... Kadı kızar: "Ne delili, ne ispatı, sen fitne çıkardın müslüman ahalinin huzurunu kaçırdın katlin vaciptir!" der. Ama bir yandan da merak eder, nedir gerekçen diye sorar, adam bir tek Sultan´a derim diye cevap verince, karışır yine ortalık. Söz Sultan´a gider, adam saraya yaka paça götürülür...


Padişah sinirlenir ama diğer yandan da meraklanır : "De bakalım ne diyeceksen, bu nasıl iştir ki, hem çeşmeyi yaparsın, hem de her kula helâl, bir tek müslümana haram yazarsın..."

- Adam başı önünde delilim vardır, lâkin ispat ister

- Ya dediğin gibi sağlam değilse delilin?

- O zaman hükme kıldan incedir boynum sultanım

- Eeee

- Sultanım her hangi bir havradan (sinagog´dan) bir rastgele haham ı izahsız yaka paça tutuklayın, bir hafta bakın neler olacak..

Dediği yapılmış adamın, tüm azınlıklar bir olmuş, başlarında museviler, "Ne oluyor, bu ne zulüm, bizim din adamımıza biz kefiliz, ne gerekirse söyleyin yapalım, o masumdur, gerekirse kefalet ödeyelim..." efendim çevre ülkelerden bile elçiler gelmiş, elçiler mektup üstüne mektup getirmiş,

Bir hafta dolunca: Sultan´ım artık bırakmak zamanıdır demiş adam, haham bırakılmış, azınlıklar mutlu, bu sefer sultana teşekkürler, hediyeler, az zaman geçmiş ki adam aynı işi herhangi bir kiliseden bir papaz için yaptırınız sultanım demiş.


Aynı işlemle, aynı usulle bir papaz derbest edilmiş, yaka paça alınmmış pazar ayininden, aynı tepkiler artarak devam etmiş. Haftası dolunca da serbest bırakılmış. Mutluk ve sevinç gösterileri daha bir fazlalaşmış, teşekkürler, şükranlar... Levantenler din adamlarına kavuşmanın mutluluğu ile daha bir sarılmışlar birbirlerine.

Sultan: "Bitti mi?" demiş adama.

- "Sultanım son bir iş kaldı, sonra hüküm zamanıdır izninizle" demiş.

- Şimde nedir isteğin?

- Efendim başkentimiz Bursa'nın en sevilen, en sözü dinlenilen, itimad edilen alimini alınız mimberinden,

dedikleri gibi olmuş, Ulucamiinin imamını, cuma hutbesinin ortasında almışlar... Yaka paça götürmüşler...

Ve ne olmuş bilin bakalım ?


Bir Allah'ın kulu, tek bir olumlu kelâm etmemiş, ne oluyor, siz ne yapıyorsunuz hiç olmasa vaazı bitene kadar bekleyeydiniz, dememiş. Peşinden giden olmamış, arayan soran olmamış...

Geçmiş bir hafta, nerde imam diye gelen giden olmamış... Aptal ve cahil bir imam atanmış yerine, ne konuştuğunu kulağının duymadığı yobaz cinsinden, halk halinden memnun, başlamış bir dedikodu, o geçen hafta derbest edilen koca âlim için;

-bizde onu adam, hoca bellemiştik,

- kimbilir ne haltlar etti de tutuklandı...

- vah vah acırım arkasında kıldığım namazlar...

- sorma sorma...

Padişah, kadı ve adam izlemişler olanı biteni, padişah;

- eee ne oalcak şimdi adam

- bırakma zamanıdır, bide özür dileyip helallik almak lazımdır hocadan

- "haklısın" demiş padişah, denilenin yapılması için emir buyurmuş ve adama dönmüş, adam başı önünde;

- ey büyük sultanım, siz irade buyurunuz lütfen, böylesi müslümanlara SU HELÂL edilir mi?

Sultan acı acı tebessüm etmiş;

- "Hava bile haram, hava bile..." demiş...



ÇIKARILACAK DERS : BÖYLE HER ŞEYE SUSKUN KALAN KOYUN GİBİ BİR MİLLETE BÖYLE BİR ÜLKE, HARAM DEĞİLSE BİLE EN AZINDAN FAZLA....

11 Haziran 2009

YÜREK

Haziran 11, 2009 0
YÜREK


Bir yürek ki yanmaz yürek denir mi ona
Sevmek haram yüreğinde ateş olmayana
Bir günü sevgisiz geçirdinse yazık
En boş geçen günün o gündür inan bana

Ömer HAYYAM

AŞK RUBAİLERİ / MEVLANA

Haziran 11, 2009 0
AŞK RUBAİLERİ / MEVLANA

Aklın gücü, cennetteki sırlarla ulu:
Aşktan deliren, akıllıdır, sağduyulu.
Sevdaya kapılmış yüreğin zorlu yolu,
Görkemli yabancılıkla, özlemle dolu.

*******

Gitsin, güzelim, hepsi de, tek sen gitme.
Ey dost, ey gam ortağı-bizden gitme.
Ey gülbeşeker, şarap koy, iç, doldur, gül.
Dünya süsü saki, allasen gitme.

*******

Bir gün şu çiçekli dal, dolar meyvayla;
Bir gün döner istek adlı şahin, avla...
Aşk imgesi, şimdi, bir gelip gitse bile,
Bir gün gelir... artık hiç gitmez-asla!

*******

Bir tane canım var ama, yüz bin bedenim.
Can neymiş? Neymiş ki beden? İşte ben’im.
Bir başkası var ya: işte ben, ben! O, beni
Sevsin diye bir başkası oldum kendim.

*******

Cennet gelecek, derler, içersin bade,
Çevrende gülüp oynar huriler de...
Madem sonumuz bu, şimdiden hem içeriz,
Hem ellerimiz sevgilinin üzerinde.

*******

Biz aşkta reziliz: Bize hep yanlışlar,
Sarhoşluk, cinnet ve günah yazmışlar.
Sensin yaşamak, amaç, zaman sen-bu budur;
Ey dost, madem sen varsın, her şey var.

*******

Ben aşıkım aşka; aşk da sevdalı bana.
Aşık tene can-ten ise sevdalı cana.
Bazen dolarım boynuna ben kollarımı,
Bazen de sürükler beni canan yanına.

*******

Ben, işte dağım: sesim sözüm sevglimin.
Ben, işte resim: ressamı sensin resmin.
Benden geliyor sanma bu sözler-asla:
Ses, işte, anahtarla açılmış kilidin.

*******

Aşk, özge ateştir: ısınır onda ayaz;
Yandıkça o, taşlar yumuşar, sert kalamaz.
Varsın aşık günaha girsin, hoş gör:
Sevda şarabından içmiş-arlanmaz.

*******

Dön aşkın çevresinde: gün işte bu gün.
Dön. Dön. Çılgın kalbini yermez dönüşün.
Yangınla sınav-ölüm kalım-özge savaş:
Vuslat bu, kucaklaşma, zifaf, mutlu düğün.

*******

"Aşk bir kuru ses," derler.-Sunturlu yalan.
"Aşk umdun,"derler, "buldun, var oyalan."
Bizlerde saadet hep can içre olur...
"Cennet yedi kat arşta" mı derler? Bu yalan.

*******

Aşkın gönlümle cenkleşirken-tam o an-
Çırçıplak, yalnayak kaçıp gitti bu can.
Kim bende akıl var sanmaktaysa deli...
Benden sakınan: işte odur aklı olan.


--------------------------------------------------------------------------------
Aşk Rubaileri, Mevlana (Şiir - Kısmi)
Kaynak: "Candan cana" , Mevlana İş Bankası yay, 1999

NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA

Haziran 11, 2009 0
NE GELİR ELİMİZDEN İNSAN OLMAKTAN BAŞKA

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kadınlar geçtiği o kadın kokusu anlarında
Yıkanmış, mayhoş ve taranmış duygularıyla
Dönüşür içimizde az menekşe, bir sarmaşık
Menekşe, hadi neyse, mor deriz sarmaşıklara
Mor deriz, mor bilinir çünkü, bir yandan güneşler kurur
Her yandan güneşler kurur, sanki yaz günüyledir
Bir adam kayboluyordur bir taşra sıkıntısıyla
Deriz ki, "şuram ağrıyor" bir de, "başım dönüyor", "yanıyor
avuçlarım"
Belki de bir çığlık mı bu, bu seziş, bu yakınma
Bir çığlık, hem de nasıl, katılmış, donmuş,yaşıyorcasına
Uzansak ellerimizde uzansak avuçlarımızda, bir çığlık
Nedir mi ellerimiz-korkunçtur bir elin bir köşesinde insan
olmalarıyla-
Korkunçtur insan olmalarıyla kıyısında bir yüreğin
Kıyısında gibi yangından, çok karanlıktan geçilmez caddelerin
Ve korkunç anlamsız gözlerinde ha dünya ha bir park
bekçisinin
Korkunçtur insan olmaları, bir ceset, suda bir şapka gibi
sallanaraktan

Bitmeyen bir selam gibi, hastayken, inceyken, yalnızlıklarda
aranan
Korkunçtur-bunu anlıyoruz-bir yüzün en çoğul beyazında
Korkunctur insan olmaları güz ortalarında, eriyen türbe
ışıklarında
Ve korkunçtur eriyip kaybolmaların bir köşesinde insan
olmalarıyla
Korkunçtur korkunç!
Diyerek: ben kimim, kime anlatıyorum, neyi anlatıyorum
ayrıca
Neyim ben, bu olanlar ne, ya kimdir tüketen isteklerimi
Tüketen kim. Hani görmeden daha, sezmeden herşeyin bittiğini
Ama ne zaman saçları kurularken çok eski bir alışkanlıkla
Çökerken üstümüze bir sözün, bir gümüş kupanın o sebepsiz
inceliği
Ansızın bir ürperişte: bitti mi herşey bitti mi
Yoo, hayır! öyleyse kimdir tüketen isteklerimi
Bir rüzgar, duyulup binlercesi birden bir rüzgar
Birakıp giden beni bir kenara, bir uzağı, yada bir boşluğu bırakır
gibi
Ve ben ki hazırımdır bir süre unutulmaya
Ama hep sorulur gibidir benden: ben şimdi ne yapsam acaba.
Ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız
Hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına
Eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında
Okunmaz kitaplarda, uzaksı giyişlerde çocuksuz avlularda
Anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun
butlarında
Ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan
olmalarımla

Kapansam, evlere kapansam, yıkanmış bir deniz bulacaksam orada
Anılar bulacaksam- anılar mi dediniz ? ne sesli bir vuruşma
Odalar bulacaksam, odalarda kadınlar, çiçekler, çok aynalar
Rakılar, gene rakılar, kırıklar sonsuz yaralar
Bulacaksam orada, bir koltuğu bir koltuğa doğru
Bir yüzü bir yüze, bir eli bir ele doğru yaklaştıran çocuklar
Sinekler bulacaksam, kaskatı yapan boşluğu, sinekler
Zorlanmış bir gülüşten-iğrenip birden-kusmalar, bulantılar
Bulacaksam belki de: susanlar, bilmem ki niye susanlar
Ölüler bulacaksam-ölü gözleri onlar, cesetler, giderek dışa
vurmalar
Ne dedik, dışa vurmalar mı, yani ilk aydınlığı mı ölümün
Ölümün ilk aydınlığı mı, ne dedik, sahi biz ne deseydik bu
konuda
Ne deseydik bilmiyorum, ama var bu kadarcık birşey insanın
sonsuzunda
Bu kadarcık bir şey-İyi ya, peki, şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ellerimizle.. Başlayın, hadi başlasanıza
Örneğin bir kahve falı ? Az müzik ? Diyorum biraz İskambil!..
Ama hiç seslenmeyelim-seslenmeyelim-içimizden oynayalım
ayrıca
- Dört kişiyiz!
- Hayır on!.
- Bin kişiyiz!
- Bana kalırsa..
Ne kadarcık bir fark var bizimle bütün insanlar arasında
Öyleyse başlayalım: Koz kupa! Ah şu sinek onlusu bire bir
unutulmaya
Çayınız soğuyacak! Çayınız mı dediniz ? Ne tuhaf biraz
anlıyorum

- Üç karo!
- Pas diyorum!
- Susalım baylar, dört kupa!
Ah şu sinek onlusu! Koz kupa! Çayınız mı dediniz ? Susalım!
Susalım-Niye susalım-Anılar mı dediniz ? Ne sesli bir
vuruşma!
Ya sonra ? Bırakın şu sonrayı, bilmem ki nedir o sonra
Gene mi, başladınız mı ? peki şimdi kim var sırada
Sakın haaaa!. biz yoğuz, bizi unutun, yok deyin adımıza
Yok deyin çünkü biz..biz işte korkuyoruz ne güzel korkumuzla
Ne güzel ağzımızla.. Yok canım, ben var ya, istiyorum sırada
olmayı istiyorum-Sahi mi- ama isterseniz siz olun
Siz olun, biz olalım kim olacak ? -Hep böyle oyalansanıza
Yani "Şu sinek onlusu, susalım baylar, koz kupa."
Gibi oyalansanıza
Biraz oyalansanıza.

Bir oyun başka olamaz oyundan gibi
Bir söz başka olamaz sözden gibi
Bir şey başka olamaz şeyden gibi
Tam öyle gibi, varıyor gibi bir mutluluğa
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka
Ne gelir elimizden insan olmaktan başka

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Evet, siz bizi anlamasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da.

Hiçbir şey ! Kimse bir gün gözlerimi sevmeyecek korkuyorum
Bir yaşlı kadın en erkek boyutunda

Kendisiyle çiftleşecek kaç kere yalnız
Kaç kere yalnız, kaç kere şaşırmış, bitkin kaç kere
Bir ölgün ses bulacak sesinden çok uzaklarda
Vardır ya, hani bir yer, uzakta çok uzakta
Ölüm mü- yok canım, çok sesli bir evrende çok erken daha
Üstelik bilmiyoruz da, doğrusu bilmiyoruz, ölüm mü, bunu
hiç bilmiyoruz
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla
Tavşansı sıçramalarla bitirsek şu ormanı
Böylece, niye olmasın, işte bir orman daha
Sanki bir gölgeye geldik; yorulduk, acıktık, susadık biraz
Ve doyduk, ve içtik, ayıldık bir anlamda
Ayıldık ve sorduk, baktık ki hep ormandayız
Kaç kere ölmemişiz, kaç kere sormamışız, bu kaçıncı dalgınlığımız
Yani kaç sesli bir evrende kaç kere yalnız
Ne ölmek, ne ansımak! sadece yaşamakla
Tam öyle gibi.. Demeyin: eh, biraz yorulsak da
Demeyin, sakın haa, yok şu kadar bir şey insanın sonsuzunda
Biz şimdi ne yapsak, biz şimdi ne yapsak, biz işte biraz
bilmiyoruz ya
Diyoruz: yaşasak çıkmazları, sevişsek olmayanlarla.


Edip CANSEVER
(1961)

09 Haziran 2009

....

Haziran 09, 2009 0
....

BAZI AŞKLAR UNUTULMAYI HAK ETMEZ

Haziran 09, 2009 0
BAZI AŞKLAR UNUTULMAYI HAK ETMEZ

Bir gün sana aşık olacağımı seni ilk gördüğümde anlamıştım o mağrur bakışların ardındaki seni görmek hiçte zor olamadı. Sevdim seni adam gibi....Yok oluşumuzun nedeni olarak beni görüyorsun biliyorum ben değilim güzel gözlüm yok oluşumuzun nedeni bizi tanıştıran bir birimize aşık eden kader. Hiç kimseye kızma emi hiç hata bulma.

Çünkü kızmak hele de sevdiğin için ayrı da olsa şükür etmeyi bil. Ben her zaman böyle yapıyorum bir çok insanın rastlayamayacağı isteyip de başaramayacağı kadar çok sevdik birbirimizi. Giderken söylemek istediklerim vardı. Tıpkı ellerini tutmak boynuna sarılmak istediğim gibi son sözlerimde yüreğimin derinlerinde kaldı gitti. Ama bana öyle bir şans verilseydi sana şunları söylemek isterdim: Sen benim gözümde aşkımı sevgimi hak edecek kadar yücesin. Bu kalp seni sevmeyi hak ediyor sen de bu kalpte olmayı. Hiç üzülme emi boncuk gözlüğüm küçüğün bu kalbi hep senin için taşıyacak. Gittiğin yerlerde mutlu ol.

Ben istedim gitmeni.
Umutlarını yok etme sakın. Bensizliğe alışacaksın bir gün. Ben
alışamadım ama yanında olmak adına başkalarını mutsuz etmek sevgimize yakışmaz değil mi ? Üzülmek nafile bu yürek bunu da kaldırır boncuğum....
Git demek çok zordu ama biliyorum gitmek daha da zordu.
Sevgimizin değerini bileceğiz. Onu hiç kaybetmeyeceğiz. İleride aşık da olacağız belki ama bu kadar uyum bu kadar mutluluk bu kadar şiddetli kavga edebileceğimiz gerçek bir eş ruh bulamayacağız güzel gözlüm.
Küçüğün büyümekte artık kimse bana küçüğüm demiyor.
Kimse senin gibi dokunmuyor. Kimse bana çikolata almıyor.
Unutmak mümkün değil güzel gözlüm seni. Sende unutma emi.
Bu aşk unutulmayı hak etmeyecek kadar özel.....
Alıntıdır…

HİÇBİR ŞEY ANLAMADIN

Haziran 09, 2009 0
HİÇBİR ŞEY ANLAMADIN
Serüvene kosmak icin trenler bekliyorsan,
Günesi yakalayip gözlerine yerlestirmek için, beyaz yelkenlerin gelip
seni almalarini bekliyorsan,
Yarina inanmak için günbatimina,
Iyi kalpli görünmek için zayifliga,
Ve güçlü görünmek için öfkeye ihtiyacin varsa;
Demek ki,
Hicbir sey anlamadin!!!

Jacques BREL

KULPSUZ KAPI WILLIAM HOLMAN HUNT

Haziran 09, 2009 0
KULPSUZ KAPI WILLIAM HOLMAN HUNT
19'uncu yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi anlatan tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu.

Hunt'ın "Evrenin Işığı" adını verdiği bu tabloda gece elinde bir fenerle bahçede duran filozof görünüşlü bir adam vardı. Adam, öteki eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden sanki bir yanıt bekliyormuşcasına duruyordu.

Tabloyu inceleyen bir sanat eleştirmeni Hunt'a döndü "Güzel bir tablo doğrusu, ama anlamını bir türlü kavrayamadım" dedi."

"Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu çizmeyi unutmuşsunuz da..."

Hunt gülümsedi. "Adam sıradan bir kapıya vurmuyor ki..."dedi ve tablosunun anlamını açıkladı. "Bu kapı, insan kalbini simgeliyor. Ancak içeriden açılabildiği için dışında kola gereksinim yoktur..."

Ayrıca, önemli olan bu kapı açıldıktan sonrası...
Kapının sana her zaman açık olabilmesini sağlayabilmektir...

İSTANBULA DAİR..

Haziran 09, 2009 0
İSTANBULA DAİR..

Miss Julia PARDOE’nun
“Sultan’ın Şehri ve Türklerin Aile Hayatındaki Gelenekleri” isimli kitabından (1837)

“1835 yılı Aralık ayının 30’uncu günü, gemimiz Haliç’e demir attı. Bu memleketi görmek için yıllardan beri duyduğum büyük istek, sonunda gerçek olmuştur! Şehirlerin kraliçesi İstanbul! Saraylarla bezenmiş Boğaziçi ayağının dibinde akıp giderken O, meskün tepelerin üzerinde tahtında kurulmuş oturuyordu. Bir gece önce Marmara denizinde fırtınaya tutulmuştuk. Bu yüzden hala kendime gelememiştim. Güverteye zorlukla sürüklendim. Bu sırada gemi, Sarayburnu’nun önüne gelmişti. Ömrümde ilk defa gördüğüm İstanbul, mevsimlerin en serti olan kışın beyaz kar elbisesini giymişti. Böyle iken, içim içime sığmaz bir sevinç içindeydim. Başka türlü nasıl olabilirdi? Karşımda adeta bir cennet duruyordu. Bu şehre ait zihnimdeki zengin hayaller, demek ki gerçek olmuştu! Yeni bir dünya gören turiste dönmüştüm.
Kraliçeye benzeyen İstanbul! Sokaklarından gelen binlerce ses, bana ne hoş geliyordu. Gemi süzülerek ilerledikçe, şahane İstanbul limanının bütün haşmeti, gözlerimizi kamaştırdı. Sultan Mahmud’un oturduğu sarayın pırıl pırıl parlayan büyük kapısıyla, sarayın alt eteklerini dolduran servi ağaçlarının önünden çabucak geçtik. Sarayın kendisi ve öteki kısımları, bu ağaçların arkasından görülebiliyordu. Arkamızda, uzaklarda Üsküdar, bütün güzelliğiyle Boğaz’a yüksekten bakıyordu. Buradaki ince minarelerin şekillerini aksettiren Boğaz suları, biraz sonra Karacaahmet mezarlığının karanlık gölgesine büründü. Köhne duvarları ve savaş hatıraları olan Galata’ya yaklaşmıştık. Gemi demir attığı zama, sarsıldı. Limanı dolduran gemilerin arasında biz de girdik. Sahilde, çeşit çeşit renkli evleriyle, yedi tepenin iki renkli küme halindeki manzarası kaşımızdaydı. Bu kümelerden biri, evleri kaplayan servi ağaçları, öteki de onlardan üstün olan çınar ağaçlarıydı. Bunlar, üzerlerine yağmış karın kalınlığı altında, mağrur başlarını eğmişlerdi. Şurada, burada bir çok minarenin gökyüzüne yükseldiği görülüyordu. Halbuki, bu minarelerin bulunduğu camilerin geniş kubbeleriyle, bunların altındaki evlerin damları, aynı karla kaplı duruyorlardı. Sabırsızlıkla, Ayasofya’yı ve ondan daha küçük ama daha zarif olan dört minareli ve avluları kemerli Süleymaniye’yi fark etmeye çalıştım. Sonra da Pera’nın anfi şeklindeki tepelerinin üzerindeki, derinlikleri içinde gözüken, limana hakim evlerini görmek için, başımı o tarafa çevirdim.
Gözlerimi sahilde gezdirdiğim ve Karacaahmet mezalığının üzerinde dalgalanan servi ormanını gördüğüm zaman, Boğaz’ın akışını bir daha izledim. Dalgalar, suyun kenardaki evlerin temellerini yıkıyor, Tophane kışlasının alt tarafında kabararak, sahili dövüyor ve sonra fasılalarla, kışlanın ta damına kadar yükseliyordu.
Bu manzaranın eşsiz güzelliği ve çok değişik olmasından başka, bir Avrupalı’nın gözüne çarpan iki özelliği vardı. Biri, evlerin son derece denize yakın olması-hatta bazı yerlerde denize uzanmışlardı- öteki de sayısız deniz kuşlarının limanı doldurmasıydı: Martılar, kümes hayvanları gibi birbirleriyle oynaşarak, bir bulut halinde gemimizin etrafında uçuşuyorlardı. Öte yandan, birbirine bitişik evlerin damları da bunlarla doluydu. Yaban ördekleriyle, deniz tavuğu kuşları, yiyecek aramak için gemimizin tam kıç tarafına doğru dalıyorlardı. Yunusbalığı sürüleri ise, beyaz karınlarını göstererek, büyük şehrin çeşitli sesleri ve hareketleri içinde, sanki hiçbir tehlike sezmiyorlarmış gibi, emniyet içinde oynaşarak yuvarlanıyorlardı.
Etrafımdaki gemilere bakındığım zaman, bir çok memleketlerin dillerini duydum. Bir taraftan dalgalar arasında derinden derine, delişmen bir İngiliz gemicisinin sesi geliyor, öte yandan bir Rum gemicisinin cırlak sesi havayı yırtıyordu. Arada bir de kara gözlü bir italan’ın dolgun, zengin dili, Türk’ün söylediği monoton şarkıyı değiştiriyordu. Bu sırada, bizim geminin kıç tarafından seslenen delikanlı denizciye, yıllardan beri açık denizlerde yüzü yıpranmış olan yaşlıca gemici, sert ve kısa bir tonla cevap veriyordu.
Her an, uzun, sivri burunlu ve üzeri süslü bir kayık, geminin yanından kurşun gibi hızla geçip gidiyordu. Bir tanesinin içinde, sakallı ve kavuklu bir Türk vardı. Kayığın içine serdiği seccadenin üzerine bağdaş kurmuş oturuyordu. Elindeki çubuğu, üzerinde de kendisini sımsıkı saran gucuğuyle, varlıklı bir adam olduğu halinden belli idi. Yanında kırmızı fesli, mavi ceketli bir hizmetkar vardı. Kayıkların bir tanesinde de kadınlar geçti. Yüzlerinde yaşmak, yani ince tül vardı. Bu yaşmak burundan ve gözden başka yüzün her tarafını kapatıyor ve bunu örten kimseye ayrı bir çekicilik veriyordu. Bu kadınların bir çoğu, geçerken yavaş yavaş Türkçe konuşuyorlardı. İlk defa duyduğum bu dil, kulağıma hoş geldi. Hele bir kadının ağzında, daha da ahenkli bir hal alıyordu...”