Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

28 Temmuz 2010

HOŞ BİR YAZI..

Temmuz 28, 2010 0
HOŞ BİR YAZI..

"Her iki gözünle de aynı şeyi, kendinin butun ve mükemmel olduğunu ve senin Benim suretimde ve benzeyişimde yapılandığını gör…Asla kendini küçümseme ya da kendinin en kötü yanını düşünme. Düşüncelerini yücelt ve kendin hakkında çok olumlu ol. Eğer hatalar yaptıysan, kendini bağışlamayı öğren ve ondan sonra da ileriye ve yukarıya dogru ilerle. Kendini siddetle cezalandirmana ve ondan sonra da kendinle ilgili kaygılanarak ve kendine acıyarak etrafta dolanmana ihtiyacim yok.
Sen böyle yaptiginda kendini Bana kapattığını ve seni çalısmalarımda kullanamadığımı farketmiyor musun? Açık ol; hatalarından öğren. İnsanlara sevgi duyarak ve hizmet ederek, kimlik-
Benliği tümüyle unut. Sen baskalarini düşünmeye başlar baslamaz, kimlik-benlik unutulur. Hizmet büyük bir şifacidir, denge ve istikrar icin büyük bir yenileyicidir. O nedenle, kendinin en iyi yanını , en iyi oldugunu bul; ve bunun ne oldugunu bildiğin zaman, onu tüm kalbinle sun. İleriye gitmeye devam et; asla geriye değil..."

Eileen Cady


24 Temmuz 2010

SEN ÇOK ÖZELSİN...

Temmuz 24, 2010 1
SEN ÇOK ÖZELSİN...
Bir masal ülkesiydi onlarınki Hepsi aynı köyde yaşayan, tahtadan yapılma, kısa boylu varlıklardı. Feni ismini taşıyan bu tahta varlıkları Sani isminde bir oyma ustası yapıyordu ve Sani'nin atölyesi fenilerin köyüne hakim bir tepenin üzerine kuruluydu. Feniler farklı farklıydı. Kimisinin burnu büyüktü, kimisinin gözleri. Bazıları uzun, bazıları kısaydı. Kimi çok zekiydi, kimi daha az zeki. . Anlaşılan, Sani, hepsini tek tip yapmak yerine, çeşit çeşit sanatlarını göstermek istiyordu. Gelgelelim, feniler zamanla bu farklılıkları yanlış anlamaya başladılar. Sonradan sonraya bir âdet edindiler: her Allah'ın günü sabahtan akşama kadar bıkmadan usanmadan birbirlerine etiketler yapıştırıyorlardı. Her bir feni, bir kutu altın yaldızlı etiket, bir kutu da donuk gri noktalı etiket edinmişti. Sokaklarda, evlerde, okullarda, işyerlerinde, kısaca her yerde birbirlerine etiketler yapıştırıp duruyorlardı. Herkesin uymak zorunda olduğu bir de kural vardı: Üzerine yapıştırılan etiketi kimse söküp atamazdı! Güzel fenilere, yani tahtaları pürüzsüz, boyaları kaliteli olanlara, hep parlak altın yaldızlı etiketler veriliyordu. Bir feninin tahtası pütürlü mü, boyası dökülmüş mü; ona ancak gri noktalı etiketler lâyık görülüyordu. Yetenekli feniler de yaldızları kapıyordu tabii ki. Bazıları kafalarının üstünde büyük etiketler taşıyabiliyor, bazıları ise büyük sözler etme hünerini sergileyebiliyor veya güzel şarkılar söyleyebiliyordu. Elbette, herkes de onlara altın yaldızlar veriyordu! Öyle ki, bazı feniler sabahtan itibaren yapıştırılan yaldızların altında kaybolabiliyordu. Böyleleri akşamları evlerine gittiklerinde üzerlerine yapıştırılan bu yaldızlı etiketleri özenle büyükçe bir kutuda biriktirir, evlerine gelen misafirlere gösterip ne kadar önemli kişiler olduklarını sergilerlerdi. Aralarında gizli bir anlaşma varmışçasına, birbirlerine karşılıklı yaldızlar yapıştıranlar da yok değildi. Bu arada, çok parlak olmayan, ya da diğerlerine o kadar yaranamayan feniler de vardı. Onlara koyu gri noktalar düşüyordu ancak. Hele bunlardan Mezlem isminde bir feni vardı ki, durumu içler acısıydı. Arkadaşları gibi yaldızlı etiketlere lâyık olmak için, meselâ yükseğe zıplamak ister, ama her defasında düşerdi. O yere düşünce diğer feniler etrafına toplanır ve ona gri noktalar verirlerdi. Kimi zaman düşmelerin sonucunda tahtasında izler oluşur, o zaman diğer feniler ona yine gri noktalar verirlerdi. O, niye düştüğünü açıklamaya çalışınca, bu defa işler tamamen sarpa sarar, aptal durumuna düşer ve tabii yine gri noktalar alırdı. Bir süre sonra, Mezlem'in o kadar çok gri noktası oldu ki, hiç kimseyle konuşmak, dışarı çıkmak içinden gelmedi. Çünkü, diğer fenilerin, yaldızlı etiket kazanayım derken yapacağı sakarlıklar yüzünden ona gri noktalar vermesinden korkuyordu. Gerçi, Mezlem gibilerin çoğu kez fazladan bir sakarlık ya da yanlışlık yapmalarına ihtiyaç kalmıyordu. Üstlerindeki o kadar çok gri noktayı gören diğerleri, durup dururken yeni gri noktaları yapıştırıp gidiyorlardı. Neden diye soracak olsanız verecekleri cevap hazırdı: "O daha çok gri noktayı hakediyor. İşin kötüsü, bir zaman sonra Mezlem de onlara inanmaya başladı. "Ben iyi bir feni değilim" diyordu sürekli. Dışarıya çıktığı nadir zamanlarda, üzerlerinde bir sürü gri noktalı etiket bulunan fenilerin arasında geziyor, böylece kendisini daha iyi hissetmeye çalışıyordu. Ve... Bir gün, Mezlem, o güne kadar gördüklerine hiç benzemeyen bir feniyle tanıştı. Bu feninin üzerinde ne koyu gri noktalar vardı, ne de parlak altın yaldızlar. O da tahtadan yapılma bir feniydi, ama öylesine rahattı ki. Diğerleri, adı Ebid olan bu feniye de etiket yapıştırmak istiyorlardı. Ama onların şaşkın bakışları altında, bu etiketler onun üzerinden kayıp yere düşüyordu! Bazıları üzerinde gri noktalar bulunmadığı için Ebid'e hayran kalıp ona altın yaldızlar yapıştırmak istiyor, ama bu yaldızlar hemen düşüyordu. Bazıları da üzerinde hiç yaldız olmadığı için ona tepeden bakıyor ve gri noktalar yapıştırmak istiyor, ama bu noktalar da ona asla yapışmıyordu! "Ben de böyle olmak istiyorum" dedi kendi kendine Mezlem. "Hiç kimsenin etiketlerini istemiyorum. Etiketleri onların olsun!" Sonra, binbir utangaçlıkla Mezlem'e bunu nasıl başardığını sordu. "Kolay," dedi Ebid, "Her gün Sani'yle görüşüyorum." "Sani mi?" diye şaşkınlıkla sordu Mezlem. "Sani de kim?" "Sani, tahta oyma ustasıdır. Onun atölyesinde oturuyorum ve Onunla birlikte vakit geçiriyorum." "Neden böyle yapıyorsun?" "Neden bu sorunun cevabını kendin bulmuyorsun? Tepeye çık ve Onu ziyaret et. O orada!" Ebid, başka birşey söylemeden Mezlem'in yanından ayrıldı ve gözden uzaklaştı. "Ama O beni görmek ister mi bakalım?" diye Ebid'in ardından haykırdı Mezlem. Ancak, Ebid çoktan uzaklaştığından onu duymadı bile. Mezlem de evinin yolunu tuttu. Penceresinin önüne oturup tahtadan varlıkların birbirlerine alelacele altın yaldızlar veya gri noktalar yapıştırmalarını seyretmeye başladı. "Bu doğru değil," diye mırıldandı kendi kendisine. Sonra da ne olursa olsun Sani'yi görmeye karar verdi. Ne var ki, kolay birşey değildi bu onun için. Çünkü, köydeki söylentilere göre, kim köyün dışına çıkarsa başına kötü şeyler geliyordu. Hele hele o tepeden çok tehlikeli diye bahsediliyordu. Çoğu feniye göre, köyden kısa bir süre de olsa tepeye çıkmaya çalışanlar akıllarını kaybedip dönüyordu. Ama Mezlem bütün cesaretini topladı ve köyün çıkışına kadar geldi. Onun köyün dışına çıkmaya hazırlandığını gören bazı feniler "Çıldırdın mı, ne yapıyorsun?" diyerek yakasına gri noktalar yapıştırıverdi. O bunlara aldırmadan tepeye uzanan dar yolda yürümeye başladı. Hayret, yürüdükçe içi ferahlıyor ve yüreğini buran sıkıntılar hafifliyordu! Sonunda, Sani'nin büyük büyük oymacı dükkanına ulaştı. Kapının eşiğinde içini garip bir ürperti kapladı. İçerde kendisini nelerin beklediğini bilmiyordu. Nasıl olup buralara kadar geldiğini bile bilmiyordu. "İçeri giremem" diyerek dönüp gidiyordu ki, arkasından kendisine seslenildiğini işitti: "Mezlem!" Ses öylesine derinden ve güçlü geliyordu ki. Mezlem olduğu yerde kalakaldı. "Mezlem, buraya gelmen ne kadar güzel" dedi ses bu defa. "Gel de sana bir bakayım." Mezlem yavaşça arkasına döndü ve tahta oymacısına baktı. Şaşkınlık içinde şöyle dedi: "Şey, ama, siz benim ismimi biliyorsunuz efendim." "Elbette biliyorum. Çünkü seni ben yaptım." Sani Mezlem'i tuttuğu gibi atölyesine götürdü ve tezgahının üzerine oturttu: "Hımmmm," dedi Sani, onun üzerindeki gri benekleri incelerken. "Sana çok fazla gri nokta verilmişe benziyor." "Şey, Sani, aslında öyle olsun istemedim. Çok çabaladım, ama..." "Kendini savunmak zorunda değilsin Mezlem" dedi Sani. Ben diğer fenilerin ne dediğine aldırmam." "Sahi mi? Aldırmaz mısınız gerçekten?" "Hayır. Senin de aldırmaman gerekir. Kim kime yaldız ya da nokta veriyor? Onlar da senin gibi feniden başka birşey değil ki! Onların ne düşündüğü hiç ama hiç önemli değil. Önemli olan Benim ne düşündüğüm. Ve ben senin çok özel birisi olduğunu düşünüyorum." Mezlem güldü. "Ne, ben özel miyim? Ben nasıl özel olabilirim?" Ne hızlı yürüyebilirim, ne de zıplayabilirim. Ne sesim güzel, ne de yüzüm. Boyalarım dökülüyor. Üstelik, sürekli aptalca hatalar yapıyorum. Ben nasıl özel olabilirim ki?" Sani Mezlem'e sevgiyle baktı ve ellerini onun küçücük omuzlarına koyarak tane tane şunları söyledi: "Özelsin, çünkü sen benimsin. Bu yüzden benim için önemlisin." Mezlem daha önce kimsenin kendisine böyle baktığını görmemiş ve kendisine böyle güzel konuştuğunu duymamıştı. Ne söyleyeceğini bilemedi. "Mezlem, her gün beni görmeye gelmeni bekledim" diye devam etti Sani. "Geldim, çünkü üzerinde hiç etiket olmayan akıllı Ebid'le tanıştım." "Biliyorum, Ebid senden bahsetmişti." "Peki etiketler neden Ebid'e yapışmıyor?" "Çünkü, Ebid benim düşündüklerimin başkalarının düşündüklerinden daha önemli olduğuna karar verdi. Etiketler ancak sen izin verirsen sana yapışırlar." Mezlem'in aklı karışmıştı: "Nasıl?" "Evet, etiketler ancak sen onlara önem verirsen senin üzerinde kalırlar. Benim sevgime güvendikçe, o etiketlere daha az aldırırsın." "Anlattıklarınızı anladığımdan emin değilim." "Anlayacaksın, ama bu biraz zaman alacak. Üzerinde çok fazla gri nokta var. Şimdilik her gün beni görmeye gel, benim yanımda olmadığın zamanlarda ise beni düşün. Benim sana ne kadar önem verdiğimin farkına var." Sani Mezlem'i kaldırıp yere koydu ve şöyle dedi: "Unutma, sen özelsin, çünkü seni ben yaptım ve ben hata yapmam." Mezlem'in aklında hâlâ sorular vardı, ama yüreğinde şunları hissediyordu: "Söylediklerinde çok ciddi." Ve Mezlem köyün girişinde kendisine ayıplayan fenilerin bakışları altında köyüne geri döndü. Sani'nin kendisine söylediklerini her hatırlayışında ve onu her ziyaretinde ve onunla sohbetinde, Mezlem'in üzerindeki noktalar teker teker döküldü. Döküldüler, döküldüler ve sonunda Mezlem'in üzerinde hiç nokta kalmadı. Ona etiket yapıştırmak istiyenler de hep başarısız oldu...

(İlham Öyküleri)

MEVLANA DEMİŞ Kİ;

Temmuz 24, 2010 0
MEVLANA DEMİŞ Kİ;
Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.
Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.

Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi. ..
Ağladım.

Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar... olduğunu
öğrendim.


Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...

İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanin içinde
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.

Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.

İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu.. .
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.

Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek
Gerektiğini öğrendim.

Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar
önemli olduğunu öğrendim.

Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...

Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...

Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yasta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asil yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine vardım.

Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek
olduğunu öğrendim.

Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu;
gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el
sürmemek olduğunu öğrendim.

Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da
“lezzet” kattığını öğrendim.

Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

Ben dostlarımı ne kalbimle nede aklımla severim.
Olur ya ...
Kalp durur ...
Akıl unutur ...
Ben dostlarımı ruhumla severim.
O ne durur, ne de unutur ...

 MEVLANA

EVLİLİK ÜZERİNE...

Temmuz 24, 2010 0
EVLİLİK ÜZERİNE...
Evlilik, sabahleyin üstünüz açık uyandığınızda, "yorganı hep üstüne çekiyor" diye kızmak değil, "iyi, gece üşümeden uyuyabilmiş" diye sevinebilmektir. Eşinizin de "eyvah, o üşümüş" diye üzülebilmesidir.

Evlilik, birlikte oyun oynamaktır. Ama birbirine oyun oynamak değil.
Evlilik, dostlar gittiğinde elinizde kalan yegane şeydir. Evlenince dostlar zaten giderler.
Aşksız evlilik, evliliksiz aşkı doğurur.
Evlilik, en şiddetli tartışmaları bile bir buse ile bitirebilmeyi başarmaktır. Bazı başka buseler de en şiddetli tartışmalara yol açabilir.
Evlilikte sağır bir koca ile kör bir kadın mükemmel çift oluşturur.
Evlilik çılgınca birşeydir. Aklınız başınızda değilken evlenirsiniz, evlendiğinizde aklınız başınıza gelir, ama yine de bu çılgınlığı sürdürmeye devam edersiniz.
Evlilikte çiftler turnusol kağıdına benzer. Turnusol kağıdı aside girince başka, baza girince başka renk alır. Evlenen insanlar da tıpkı bunun gibi evlilik ortamında değişir.
Evlilik erkeklerin özgürlükleri, kadınların da mutlulukları üzerine oynadıkları bir kumardır.
Evlilik, eşlerin kendi kendilerine "ben, eşimin hayatına eşlik görevimin dışında ne tür bir anlam katıyorum?" diye sormalarıdır. Siz "Ben, eşimin hayatına ne tür sorunlar katıyorum ve bunları nasıl en aza indiririm?" sorusuyla da başlayabilirsiniz.
Evlilik saksı çiçeğine benzer, sürekli sevgi gösterip sulamazsanız ölür. Taraflardan sadece biri sürekli sulayacak olursa, çiçek sağ kalır, ama sulayan taraf bıktığı anda çiçek ölür. Her iki tarafın da ilişkiye dengeli bir biçimde bakması, yeşertmesi gerekir. Bir çiçeği çok fazla sularsanız da köklerini çürütürsünüz!

HAZAN VE HÜZÜN

Temmuz 24, 2010 0
HAZAN VE HÜZÜN
Veda eder ağaçlar yapraklarına bu mevsim. Sevdalar inadına daha koyulur.
Ve doğanın hırkası sarıdır artık. Renklerin armonisi yaşanır ardı sıra.
Yeşil kırmızıya, kırmızı sarıya bırakır yerini gün be gün.Hazin bir yitişin ilk çağrısı mıdır sonbahar yoksa, yeniden oluşum kozası mı?
Ölü toprağı serpilmiş şehirlerin yalnızlığında uyanılır gecelerin sabahına.
Kelebek bakışlarında hayal edilir okyanuslar... Bir bir yüzüne kapanmıştır
kapılar kalabalığın. Kordon Boyundaki bank dost arar dertleşecek.
Deniz üstü sohbetler özlenir olmuştur. Çilingir sofrasının
kahkahaları yankılanır balıkçı iskelesinde. Ağaçlar yavaşça bırakır
yaprağını yere, asi çiçekler bekleşir toprağın eşiğinde. Sayfa
arasındaki gül yaprağıncadır hülyalar. Maviye, yeşile mersiyeler yazılır
çatlamış dudaklarca. Ellerinde topaçları yaz çocukları, kaçışır her biri bir köşeye.
Camdaki buğuya çizilince sıkıntıların resmi, son sıcağı da çekilince bedenden
yazın, eylül kuşlarına yüklendiyse menevişler artık hazana akmaktadır zaman.
Güneş, Kaf Dağının ardındadır umarsız.
Ve bir seyyahın zulasında bir dahaki dönüşe götürülür umutlar.
Beklemekse eğer yazgımız, hazanın sonunda elbet bahar olacak.

DEĞERİNİ BİLMEK..

Temmuz 24, 2010 0
DEĞERİNİ BİLMEK..

Vaktiyle ergin bir şeyh, yıllarca yanında yetiştirdiği müridini imtihan etmek ister. Onun eline iri bir pırlanta verip:
“Oğlum” der “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.”

Mürit elinde pırlanta bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu alır mısınız?” diye sorar . Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği mücevheri alır; elinde evirir çevirir; sonra:
“Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın” der. Mürit teşekkür edip çıkar.
Bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği mücevhere ancak beş lira vermeye razı olur.

Üçüncü olarak semerciye gidir: "Buna ne verirsiniz?” diye sorar
Semerci şöyle bir bakar,
“Bu" der “benim semerlere iyi süs olur. Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna on lira veririm.”

Mürit en son olarak bir kuyumcuya gider.
Kuyumcu mücevheri görünce yerinden fırlar.
“Bu kadar büyük pırlantayı nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. “Buna kaç lira istiyorsun?”

Mürit sorar:
"Siz ne veriyorsunuz?”
“Ne istiyorsan veririm.”

Mürit,
“Hayır veremem.” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar:
"Ne olur bunu bana sat. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim.

”Mürit emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker."
Şeyhinin yanına dönen mürit büyük bir şaşkınlık içinde macerasını anlatır.

Şeyh sorar:
“Bundan ne anladın?”

Mürit cevap verir:
“Bir şey, ancak değerini bilen için kıymetlidir.”

AYDINLIK...

Temmuz 24, 2010 0
AYDINLIK...

Hiçbir vakit tam karanlık değil gece
Kendimde denemişim ben
Kulak ver dinle
Her acının sonunda
Açık bir pencere vardır.
Aydınlık bir pencere
Hayal edilecek bir şey vardır
Yerine getirilecek istek
Doyurulacak açlık
Cömert bir yürek
Uzanmış açık bir el
Canlı canli bakan gözler vardır
Bir yaşam vardır yaşam
Bölüşülmeye hazır...

Paul ELUARD

15 Temmuz 2010

"CANIM BABAM " CENNET, MEKANIN OLSUN !!!

Temmuz 15, 2010 1
"CANIM BABAM " CENNET, MEKANIN OLSUN !!!
( 01.11.1926 / 01.07.2010)
Canım Babam, Kuzum, Biriciğim,,,

Seni öyle özlüyorum ki ve korkuyorum bu özlem gitgide daha fazla koymaya başlayacak bana.
Sadece bana mı ! ?
Elbette hayır; anneme ve kardeşime de…
Sensizliğe alışmak çok zor olacak bizim için biliyorum, ama yaşamaya çalışacağız ve nasıl
olacak bilmiyorum ama idare edeceğiz bir şekilde…



Hani sen hastalığının daha ilk zamanlarında demiştin ya bize,
“Üçünüzü nasıl bırakıp da gideceğim ben” diye.
Ama bak bırakıp gittin bizi ve biliyorum ki bu senin isteğin dışında bir gidiş oldu. Durdurmak elinde değildi, Allah’ın emriydi, kadere boyun eğmek vardı bir kere.
Çünkü ecel gelmişti kapına ve tüm bahaneler boşunaydı.

Canım Babam,
Seni ne kadar çok sevmişiz ve sana ne kadar bağlıymışız da farkında değilmişiz meğerse…
İnsan sevdiğini ya hastalandığında ya da kaybettiğinde anlıyor.
Aslında zaman o kadar hızlı geçiyor ve biz o kadar şeyi farkında olmadan kaçırıyoruz ki, sevdiklerimizle birlikte olduğumuz günlerin kıymetini bilmiyoruz ve bir türlü anlamak istemiyoruz; gün gelip de geçip giden o günleri bir gün arayabileceğimiz gerçeğini…

Ah Babam ! ,
Hastalandığın o ilk günü hiç unutamıyorum ve gözlerimden gitmeyecek bir ömür boyu..
Seni apar topar hastaneye kaldırıp da götürdüğümüzde demişti ki doktor ;
“Eğer bir gün daha geç kalmış olsaydınız, her şey bitmişti”…
O an sanki beynimizden kaynar sular dökülmüştü.
Bir gün daha geç kalsaydık eğer sen çok daha önceleri terk etmiş olacaktın bizi. Ama neyse ki öyle olmamıştı. Aylar süren tedaviler ve geçirdiğin ameliyatlar sonucunda yine bizimleydin
ancak eskisi gibi değildin. İlk başlarda azar azar olsa da yiyor ve içebiliyordun bir şeyler. Ya sonrası… Artık midene inen bir hortum sayesinde ve aslına bakarsan ağzına bile koymayacağın mamalar sayesinde besleniyordun. Canın bir şeyler istiyor mu diye sorduğumuzda ise, “hayır, ben tokum” diyordun. Demek ki seni doyuruyordu gerçekten de bu mamalar ama senin eskisi gibi sevdiğin şeylerden mahrum kalman çok üzüyordu bizi. Yine de şükrettik bizi Yaratana. Hastalığının başından beri asla isyan etmedik ve mutlaka Rabbimizin bir bildiği vardır dedik hep. Belki Yaratan bizi denemek istemişti. Bakalım babaları hasta olursa bakacaklar mı diye ya da isyan edecekler mi durumlarına diye.. Asla isyan etmedik ne annem, ne kardeşim ve ne de ben…
Doktorlardan birisi altı ay yaşar en fazla dediğinde ise sanki bunun bir şaka olduğunu düşünmüştüm ilk önce. Boğazımda bir şeylerin düğümlendiğini ve yutkunamadığımı, ağlamamak için ellerimi nasıl sıktığımı ve kendimi zorladığımı anlatamam. Ve ben hiçbir şekilde inanmak istemedim senin ancak altı ay yaşayabileceğin gerçeğine. Çünkü doktor dahi olsa kimse bilemezdi bir insanın ne kadar ömrü olduğunu. Hasta kanser olmuş olsa bile…
Ve aylar ayları kovaladı adeta. Yine birlikteydik. Artık sen eskisi gibi yürüyemiyordun, aslında biraz da tembelliktendi kendini yatağa mahkum etmen. Bazen birkaç gece uyuyamadığın, sersemlediğin ve bunun neticesinde halusülasyonlar gördüğün bile oluyordu ama, olsun varsındı, sen yanımızdaydın ya, yeterdi bize…
Eskisi gibi tuvalete bile gidemiyordun ve ne yazık ki bez takmak zorunda kalmıştık. Ama hiç gocunmuyorduk. Her ne kadar sen ilk başlarda utanıp sıkılsan da, kendimize bir görevden ziyade oyun haline getirmiştik bu işi de. Seni eğlendirmek adına ve yüzünde biraz olsun tebessüm yaratmak adına.
Her şey senin içindi ve yaptığım tüm şaklabanlıklar aslında seni rahatlatmak adınaydı baba.
Eğer seni bir nebze olsun mutlu edebildiysem ve senin için iyi bir evlat olabildiysem ne mutlu bana.

Ve kaçınılmaz son hiç beklemediğimiz bir anda yakalayıverdi bizi.
Bir gün öncesi hastaneye getirmiştik seni kontrol ettirmek adına. Yorulmuştun haliyle. Ertesi gün ise sabah işe gitmek için çıkarken cin gibi açıktı gözlerin ve uyandın mı diye sordum sana. Ben işe gidiyorum akşama görüşürüz dedim ve öptüm iki yanacağından içime de çekerekten kokunu da…Nerden bilebilirdim ki bu öpmenin son öpüşüm oluşunu..
Gerçi onbeş gün öncesinden öyle farklı öpmeye başlamıştım ki seni doyamıyordum adeta. Hatta sen hep kızıyordun bana “çarık eskine döndü yüzüm” diye. Ama biliyordum ki seni ne kadar sevdiğimi / sevdiğimizi çok iyi biliyordun ve bunun son derece de farkındaydın da.
Kardeşimi öperken ben geriden baktığımda yine muziplik yapıp sırf seni güldürmek adına, annem sorardı Mehpare’yi sevmiyor musun diye ve yine sen her defasında aynı şeyi tekrarlardın bize ;

Gözlerini yukarı kaldırıp ve başını iki yana sallayıp “Onu Allah bilir” diye…

Sadece Allah değil biz de biliyorduk baba senin bizi ne kadar sevdiğini ve bizim üzerimize ne kadar titrediğini. Öyle olmasaydı acaba biz de sevebilir miydik bu derece seni.

Ve akşam iş dönüşü annem “babanın durumunu hiç beğenmiyorum, sabahtan beri gözünü hiç açmadı “dediğinde;

“Aman anne, uyuyor ne yapsın, uyuyamadığı günlere say” demiştim de bilemedim senin son anlarını yaşadığını. Hemen 112 yi arayıp kısa sürede geldiler. Bir battaniyeye koyup oturttular sedyeye. O an yüzün o kadar güzeldi ve o kadar aydınlıktı ki babam , görseydin eğer o halini sen bile şaşardın kedine. Hemen ambulansa koydular. Ama ambulans bir türlü kalkmak bilmiyordu. Beş dakika geçmişti ve ben daha fazla dayanamayıp açtım kapısını. Annem yoktu yanında meğerse ön tarafa almışlar onu. Doktora sordum “ ne var ?, ne oldu ? “diye .
Doktorlar kalbinin durduğunu söyledikleri an dünya başıma yıkıldı adeta. İşte aylardır kaçtığımız gerçek gelmişti başımıza..Doktorlar iğne yaptılar damarından ve atmaya başlamış olacak ki kalbin kontrollü bir şekilde gidelim en yakın hastaneye dediler. En yakın hastaneye giderken ve biz ağlarken karıştı ambulansın sesi hıçkırıklar arasına…
Hemen acil servise aldılar.. Seni bir odaya koydular. Ağzında hortumlar, başında monitör cihazı eşliğinde masaj yapmaya başladılar. Bir ara öksürdüğünü duydum ve “Oh “ Yarabbim sana şükürler olsun, babam döndü geriye” dedim ama bu sevincim kısa sürdü ne yazık ki. Yarım saat kırkbeş dakikalık tüm uğraşlara rağmen kurtaramadılar seni…
Anneme ben veremedim haberi. Eniştem söylemek zorunda kaldı ne yazık ki. Sonra senin yanına aldılar bizi. Çeneni beyaz bir bezle bağlamışlar ve seni beyaz kumaşlar içine sokmuşlardı. Sana ait olan eşyaları ise siyah bir çöp poşetinde yanımıza bırakmışlardı.
İşte sevgili babacığım bu seni son görüşümüzdü. Ağlamalar ve sızlanmalar içerisinde vedalaştık seninle. Artık yoktun ve bundan sonra da olmayacaktın bizimle. Her şey bitmişti sanki bizim için. Dünya bile durmuştu o an. Seni hastanenin morguna alıp bizde geldik senin olmadığın evimize. Duyanlar gelmeye başladılar birer ikişer ve onlarda eşlik ettiler acımıza. Herkes iyi şeyler söylüyordu seninle ilgili ve biz de dualar ediyorduk senin ardından. Sonrası, sonrası ise senin istediğin gibi memleketimize götürüp anneannem ile dedemin yanına defnettik seni. Artık senin evin orasıydı. Seni nasıl bırakıp geldik hala anlamıyorum ama sanırım Rabbim dayanma gücü veriyor biz kullarına. Her şey bizim için değil mi nasıl olsa.
Tıpkı doğum gibi ölümde yaşamımızın bir gerçeği ve en çok ne için seviniyorum biliyor musun baba. Duyduğum bir sürü şeylere rağmen senin hiç acı çekmemene. Yoksa dayanabilir miydik senin acı çekmene. Sen acılar içinde kıvranırken biz nasıl dayanabilirdik senin gözlerimizin önünde eriyip gitmene. Şükürler olsun ki Rabbime, çektirmedi sana. Her ne kadar biz sonuna kadar bakmaya razıysak da Yaratan’ın isteğine karşı gelmemiz mümkün değildi biliyordum / biliyorduk.

Ve kuş olup uçtun başka alemlere…
Bundan sonra ki yaşantımızda fiziken olmasan bile ruhen yanımızda olacağının bilincinde, her anımızı sen varmışçasına yaşayacağız ve seni anarak geçireceğiz günlerimizi bundan sonra.
Ve yine biliyoruz ki; yanımızda olmasan bile yukarılarda bir yerlerden seyrediyor olacaksın bizi ve hatta üzüldüğümüzde sen de üzülecek, sevindiğimizde sen de mutlu olacaksın gittiğin yerde.

Artık ne diyebilirim canım babacığım…
Sana dua etmekten başka bir şey gelmez elimizden. Senin için bol bol dua edeceğim. Allah utandırmasın seni gittin yerde. Mekanın cennet, kabrin nur ile dolsun.

Ve şunu sakın ola ki unutma !

Biz seni öyle çok sevdik ki, asla unutmayacağız ölünceye dek.
Sen hep kalbimizde, aramızda, belki de yanı başımızda olacaksın biz göremesek bile ve belki bir gece rüyamıza gelerek hasret gidereceğiz seninle.
Ama hep bizimle olacaksın, olmaya devam edeceğiz kavuşacağımız güne dek…

SENİ ÇOK AMA ÇOK SEVİYORUM BABA…


Mehp@re

YAŞAMIN KURALLARI YA DA İNSAN OLMANIN KURALLARI

Temmuz 15, 2010 0
YAŞAMIN KURALLARI YA DA İNSAN OLMANIN KURALLARI


Doğarken dünyaya bir kullanma kılavuzu ile gelmediniz; aşağıdaki kurallar yaşamınızı daha iyi kılmak içindir.

İnsan Olmanın Kuralları

1. Bir vücudunuz olacak.....
Sevseniz de, sevmeseniz de hayatınız boyunca o vücuda sahip olacaksınız.

2. Hayattan dersler alacaksınız.....
Hayat adında gayrı resmi bir okula yazılacaksınız. Bu okulda her gün çeşit çeşit dersler alacaksınız. Bazı dersleri sevecek, bazılarını gereksiz bulacaksınız.

3. Hatalar değil, aldığınız dersler önemli olacak.....

Büyümek demek, denemek ve yanılmak demektir: Yeni deneyler yapmak. Başarısızlıkla sonuçlanan deneyler de en az başarıyla sonuçlanan deneyler kadar önemlidir.

4. Bir ders öğrenene kadar tekrar edilecekltir..... Ders siz öğrenene kadar çeşitli şekillerde karşınıza çıkacaktır. Onu öğrendikten sonra ikinci derse geçilecektir.

5. Hayattan alınan derslerin sonu yoktur..... Hayatın hiçbir dönemi yoktur ki ders alınmasın. Yaşadığınız sürece öğreneceksiniz .

6. “Orası” “buradan” daha iyidir diye bir şey yoktur.....
Size göre “orası” olan “burası” haline geldiğinde, “buradan” daha iyi görünen “orası” olacaktır.

7. Diğer insanlar sizin aynanızdır..... Sizin kendinizle ilgili sevdiğiniz veya nefret ettiğiniz bir şeyi yansıtmadığınız sürece başka birinin herhangi bir şeyini sevmeniz ya da nefret etmeniz mümkün değildir.

8. Hayatta ne bulduğunuz size bağlıdır.....
İstediğiniz kaynaklara ve araç gereçlere sahipsiniz. Bunlarla ne yapacağınız sizin bileceğiniz iş. Seçim size ait.

9. Yanıtlar içinizde saklıdır.....
Hayatta karşınıza çıkacak sorulara yanıtları kendi içinizde bulabilirsiniz. Tek ihtiyacınız dikkat etmeniz, dinlemeniz ve güvenebilmeniz.

10. Bütün bunları unutmayacaksınız.....

11. İstediğiniz zaman hatırlayacaksınız.....



Jack CANFİELD

KALBİNİZE BİR BAKIN

Temmuz 15, 2010 0
KALBİNİZE BİR BAKIN

Önce sevdim. Sevdiğimi öğrendim, sevebileceğimi farkettim. Sevdikçe kendimi kainatla topladığımı gördüm.

Affetmeyi öğrendim: Affetmenin,dostlarımı 10la çarpmak olduğunu fark ettim.

Pişman oldum: Pişman olduğumu itiraf ettim; pişman oldukça hatalarımı küçük, anlaşılır ve bağışlanabilir parçalara bölebildiğimi gördüm.

Ha...tırlamayı öğrendim: Hatırladıkça sevgilerimin kare kökünü bulup, onlardan hüzün çıkardığımı fark ettim.

Değer vermesini öğrendim: Değer verdikçe sevgilerin küpünü bulup,onları mutlulukla çarpabileceğimi gördüm.

İltifat etmesini öğrendim: İltifat ettikçe insanlarla aramdaki en kısa mesafenin bir tebessümün resmettiği bir çizgi olduğunu gördüm.

Özür dilemeyi öğrendim: Özür diledikçe nefretin ve öfkenin sonsuza bölündüğünü böylece dargınlıkların limit sıfıra giderken yok olduğunu fark ettim.

Hüzünlendim: Hüznü sevdim,hüznün kalbime dokunmasına izin verdim.
Böylece bütün mutlulukların ve zevklerin sonunda ayrılık çizgisine teğet geçip geri döndüğünü gördüm.

Ve bir gün öleceğim: Kesinlikle öleceğim ve öldüğüm gün anlayacağım ki; yaşadığım hayat,paydası sonsuzluk olan basit bir kesirden ibaretmiş.

Tüm bu işlemlerin sağlamasını yapmak isterseniz, kalbinize bir bakın.

Dr.Senai DEMİRCİ

MEVLANA'DAN...

Temmuz 15, 2010 1
MEVLANA'DAN...

Hz Mevlana "Ne Arıyorsan Kendinde Ara"...

Kişinin değeri nedir?
- Aradığı şeydir!

Eğer sen, can konağını arıyorsan, bil ki sen cansın.
Eğer bir lokma ekmek peşinde koşuyorsan, sen bir ekmeksin.
Bu gizli, bu nükteli sözün manasına akıl erdirirsen, anlarsın ki
Aradığın ancak sensin, sen.

Madendeki inciyi aradıkça madensin.
Ekmek lokmasına heves ettikçe ekmeksin.
Şu kapalı sözü anlarsan, anlarsın her şeyi;
Neyi arıyorsun, sen osun.

Senin canın içinde bir can var, o canı ara!
Beden dağının içinde mücevher var, o mücevherin madenini ara!
A yürüyüp giden sufi, gücün yeterse ara;
Ama dışarıda değil, aradığını kendinde ara.

SEVGİNİN MEVSİMİ VAR MI ?

Temmuz 15, 2010 0
SEVGİNİN MEVSİMİ VAR MI ?


Çiçekler, meyveler gibi...
Yaz, sonbahar ya da kış.
Nedense duygu rüzgârları hep ilkbahara yakıştırılır.
Coşkular, tutkular hep baharı simgeler.
Gürül gürül akan sel sularına pek yaraşsa da
bir mevsimle sınırlandırılamaz duygular.
Ne zamanı ne de yeri vardır sevginin. Ne de kuralı...
Ilık bir rüzgârda olabilir, savurup götüren bir fırtına da.
Buz gibi yalnızlıkları da yaşatır, sıcacık özlemleri de...
Gün ışığı olur, süzülür yüreğinize, ısıtır kavurur belki de yakar.
Yine de onu arar, ona koşar insanoğlu.
Yakınsa da bıkmaz.
Ya yüreğinde saklar sımsıkı
ya da kaçırır parmaklarının arasından...
Çünkü özgürdür sevgi.
Tutsak edilmeyi sevmez.
Neden ille de ilkbahar rüzgârları?...
Oysa hemen ardından yaz gelir.
Ve gerçek sevgi yaza daha yakındır.
Yakan, kavuran yine de iyi ki var denilen sevgi...
Buğday güneşsiz olgunlaşamaz.
Ve sevgi, ekmek gibi,
su gibi gerçeğidir insanın...
Acı da çektirse, ısıtır, yüceltir, olgunlaştırır sizi.
Anılarınızda neler var?
Neler kaldı kocaman yazdan?
Yüreğinizde sakladığınız yıldızlar mı?
Yoksa bir mevsimlik Yaz duygusu mu?
Hani yaz yağmurları gibi geçiveren...
Olsun...
Yaşanılan her güzelliğe saygı göstermek gerek.
Yaşamının baharında olan da,
Sonbahara doğru yol alan da ıslanabilir bu yağmurlardan.
Olsun varsın.
Sevgi yağmur gibi yağacaksa ve sırılsıklam ıslatacaksa sizi,
bırakın yağsın gönlünce...
Sevebilen bir yüreğiniz varsa,
sevgiye saygınız da varsa eğer,
dört mevsim bahar ve yazdır sizin için.
Kışlardan korkmanıza hiç gerek yok!
Sevgi kaynağınız ısıtır sizi...

Suna TANALTAY

YAŞAMA NASIL BAKIYORSUNUZ ?

Temmuz 15, 2010 0
YAŞAMA NASIL BAKIYORSUNUZ ?

Fransa’da, ağır isçilerin isleri hakkında ne düşündüklerini incelemek üzere
araştırmayı yürüten bir görevli, bir inşaat alanına gönderilir.
Görevli, ilk isçiye yaklaşır ve sorar :
“Ne yapıyorsun?” “Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır isçi.
“ Bu parçalanması imkânsız kayaları ilkel aletlerle kırıyor ve patronun
emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde
kalıyorum. Bu çok ağır bir is, ölümden beter.”
Görevli hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci isçiye yaklaşır. Ayni
soruyu sorar :
“Ne yapıyorsun?”
İsçi cevap verir : “ Kayaları mimari plana uygun şekilde
yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir sekle getirmeye çalışıyorum. Bu
ağır ve bazen de monoton bir is, ama karim ve çocuklarım için para gerekli.
Sonuçta bir isim var. Daha kötü de olabilirdi.”
Biraz cesaretlenen görevli üçüncü isçiye doğru ilerler.
“ Ya sen ne yapıyorsun?” diye sorar.
“Görmüyor musun?” der isçi kollarını gökyüzüne kaldırarak.
“ Bir katedral yapıyorum.”

Bu hikâyenin enteresan tarafı her üç isçinin de ayni isi yapıyor
olmaları.

Görmeyi seçtiğiniz yol sizin tutumunuza bağlıdır.
Bugün hava biraz bulutlu mu yoksa biraz güneşli mi?
Güllerin dikeni mi vardır, dikenli dalların gülleri mi?
Bardağın yarısı bos mudur, yarısı dolu mu?
Yoksa bardak olması gerekenin iki kati büyüklükte midir?
Seçim size ait…

Yazar : Allen Klein

SON YAPRAK

Temmuz 15, 2010 0
SON YAPRAK



Ülkenin batisindaki küçük bir mahallenin bir sokaginin neredeyse tamami ressamlardan olusmaktaydi.
Bu mahallede, üç katli bodur bir tugla yigininin tepesinde iki kiz arkadasin stüdyolari bulunmaktaydi. Alt katlarinda ise yasli bir ressam otururdu.

Günlerden bir gün kiz arkadaslardan biri zatürree hastaligina yakalandi. Genç kiz günden güne eriyordu. Bir gün, arkadasi resim yaparken O da yataginda pencereden disari bakiyor ve sayiyordu... geriye dogru sayiyordu.
"Oniki" dedi, biraz sonra da "onbir"; arkasindan "on", sonra "dokuz"; daha sonra, hemen birbiri ardina "sekiz" ve "yedi". Arkadasi merakla disari bakti. Sayilacak ne vardi acaba? Görünürde sadece kasvetli, bombos bir avlu ile alti yedi metre ötedeki tugla evin çiplak duvari vardi. Budakli köklerinden çürümüs, yasli mi yasli bir asma, tugla duvarin yari boyuna kadar tirmanmisti.
Dönüp arkadasina"Neyin var?" diye sordu. Hasta kiz fisilti halinde" alti" dedi. "Artik hizla düsüyorlar. Üç gün önce neredeyse yüz tane vardi. Saymaktan basima agri giriyordu. Ama simdi kolaylasti. Iste biri daha gitti. Topu topu bes tane kaldi simdi."
"Bes tane ne?" diye sordu arkadasi.
"Yapraklar, asmanin yapraklari. Sonuncusu da düsünce, ben de mutlaka gidecegim.Hissediyorum bunu."
Arkadasi ona saçmalamamasini söyleyip içmesi için çorba götürdü. Fakat O; "Iste bir tanesi daha gidiyor. Hayir çorba filan istemiyorum. Bununla geriye dört tane kaldi. Hava kararmadan sonuncusunun da düstügünü görmek istiyorum. Ondan sonra ben de gidecegim."diyerek cevap verdi.
Genç kiz uykuya daldiginda arkadasi da alt katta ki yasli ressama ziyarete gitti. Bu sirada yaprak olayini da anlatti yasli adama. Yukari çiktiginda arkadasi uyuyordu. Ertesi sabah hasta kiz hemen arkadasina perdeyi açmasini söyledi. Ama hayret!
Hiç bitmeyecekmis gibi gelen upuzun gece boyunca araliksiz yagan yagmur ve siddetle esen rüzgardan sonra, bir asma yapragi hala yerinde duruyordu. Sapina yakin taraflari hala koyu yesil kalmakla birlikte, testere agzi gibi tirtilli kenarlarina ölümün ve çürümenin sari rengi gelmis olan yaprak, yerden alti yedi metre yükseklikteki bir dala yigitçe asilmis duruyordu.
"Bu sonuncusu" dedi hasta kiz."Geceleyin mutlaka düser diye düsünmüstüm. Rüzgari duydum. Bugün düsecektir, o düstügü an ben de ölecegim."
Agir agir geçen gün sona erdiginde onlar alacakaranlikta bile, asma yapraginin duvarin önünde sapina tutunmakta oldugunu görebiliyorlardi. Derken siddetli yagmur tekrar basladi. Hava yeteri kadar aydinlanir aydinlanmaz, genç kiz hemen perdenin açilmasini istedi.
Asma yapragi hala yerindeydi. Genç kiz, yattigi yerden uzun uzun yapragi seyretti. Sonra arkadasina seslendi. "Münasebetsizlik ettim. Benim ne kötü bir insan oldugumu göstermek istercesine, bir kuvvet o son yapragi orada tuttu. Ölümü istemek günahtir. Simdi biraz bana çorbaverebilirsin."dedi.
Aksamüstügelen doktor ayrilirken; simdi alt kattaki bir hastaya bakmam gerekiyor. Yasli bir ressammis sanirim. O da zatürree. Yasli adamcagiz çok agir bir durumda, kurtulma umudu yok ama daha rahat eder diye bugün hastaneye kaldiriliyor dedi. Ertesi gün doktor: "Tehlikeyi atlattiniz, siz kazandiniz." dedi. O gün ögleden sonra arkadasi artik iyilesmis olan arkadasina alt kattaki yasli adami anlatti. Yasli adam iki gün hastanede yattiktan sonra ölmüs.
Hastalandigi günün sabahi kapici onu asagida, odasinda sancidan kivranirken bulmus. Pabuçlari, elbisesi bastan asagi sirilsiklam, her yani buz gibi bir haldeymis. Öyle korkunç bir gecede nereye çiktigina akil sir erdirememisti kimse. Sonra, hala yanik duran bir gemici feneri, yerinden sürüklene sürüklene çikarilmis bir portatif merdiven, bir de üstünde birbirine karismis sari, yesil boyalarla bir palet ve saga sola saçilmis bir kaç firça bulmuslar.
O zaman o son yapragin sirri da çözüldü. Rüzgar estigi zaman bile yerinden oynamayan yaprak, yasli ressamin saheseriydi. Yasli adam, son yapragin düstügü gece oraya bir yaprak resmi yapip yapistirmisti.

O.Henry

ADAM VE ÇOCUK...

Temmuz 15, 2010 0
ADAM VE ÇOCUK...

Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa:

- Buraların yabancısıyım demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırını arıyorum. Çok yakın olduğunu söylediler.

Çocuk arabanın penceresini iyice açtıktan... sonra:
- Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.

Adam çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
Çocuk:
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş. Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
- İyi ama demiş adam. Bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?
- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk. Üstelik manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.

Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra cebinden bir kağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu. Çocuk ise konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini farkettiğini. Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:

- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki. Sizinkiler sağlam öyle değil mi?

Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
- Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey benden iyi gördüğündür.

ŞEMS-İ TEBRİZİ'DEN BİR ALINTI...

Temmuz 15, 2010 0
ŞEMS-İ TEBRİZİ'DEN BİR ALINTI...

Şems-i Tebrizi hazretleri, Sivas'ta ikindi namazını kılıp tam yola çıkacakken, caminin duvarının dibinde birinin yüksek sesle şöyle dua ettiğine şahit oldu.
''Allah'ım rahmet kapısını aç''
Şems-i Tebrizi hazretleri,'' Allah'ın rahmet kapısı kapalı mı açmasını istiyorsun?
Rahmet kapısı her zaman açık. Kapın açık mı sen ona bak!''
''Nasıl dua edeyim?''
Şems-i Tebrizi hazretleri,''Günahları terk etmekten daha güzel dua mı var? Sen dünyayı ahirete götüremeyeceğine göre, öyle yaşa ki,dünya seni ahirete götürsün..''

EDİTH PİAF & SOU LE CİEL DE PARİS

Temmuz 15, 2010 0
EDİTH PİAF & SOU LE CİEL DE PARİS

28 Haziran 2010

VEFAT VE BAŞSAĞLIĞI ...

Haziran 28, 2010 1
VEFAT VE BAŞSAĞLIĞI ...


BİZLERDEN BİRİ VE "HAYATA DAİR NE VARSA" BLOĞUNUN SAHİBİ,
SEVGİLİ VE ÇOK DEĞERLİ ARKADAŞIM BORA DURMUŞ,,,

26 HAZİRAN GÜNÜ SEVGİLİ ANNESİNİ KAYBETMİŞ OLUP,
27 HAZİRAN GÜNÜ DEFNEDİLMİŞTİR...

KENDİSİNE VE DEĞERLİ AİLESİNE BAŞSAĞLIĞI,
MERHUMEYEDE TANRI'DAN RAHMET DİLİYORUM...


MEKAN-I CENNET, RUHU ŞAD VE TOPRAĞI BOL OLSUN....

SAYGILARIMLA,,,,

MEHPARE ÖĞÜT

25 Haziran 2010

TOLSTOY VE GORKİ

Haziran 25, 2010 0
TOLSTOY VE GORKİ

Bir gün ; Tolstoy ile Maksim Gorki, Kırım’da gezinirlerken ; Tolstoy bir kuşun ötüşünü duyar.. Kuşu merak ettiğini hisseden Gorki, Tolstoy’a daha bu ne kuşudur dedirtmeden, ispinoz olduğunu söyler.. İspinozun hep aynı öttüğünü de sözüne ilave eder...

Sonra filozofiye dalıverirler..Tolstoy, bir husustaki görüşlerine... muhalif şeyler söyler..Oysa daha önce farklı düşünmüş, farklı söylemişti..Bu farklılığı gören Gorki hemen soruverir;

Üstad..! Önceleri böyle düşünmüyordun, farklı düşünüyordun..Oysa görüyorum ki şimdi yeni şeyler söylüyorsun..Kendinle çelişmiyor musun..?

Tolstoy şu cevabı verir : Gorki..! Ben ispinoz kuşu değilim ki, her zaman aynı türküyü söyleyeyim..İnsan kalbinin bin türlü nağmesi var..Bu gün de başka bir nağmemi terennüm ediyorum...

MEVLANA'DAN...

Haziran 25, 2010 0
MEVLANA'DAN...
Bir kimse, Hz Mevlânâ Celâleddin-i Rumî’nin huzurunda geçim darlığından ve fakirlikten şikâyette bulundu. Bunun üzerine Hz Mevlânâ o kimseye: “Eğer sana, organlarından birini mesela gözünü alıp yerine bin altın verelim deseler, râzı olur musun?” diye sordu.
O da: “Hayır, râzı olmam,” diye cevap verdi.
Bunun üzerine Mev...lânâ şöyle buyurdu: “Ey kardeşim..
Mâdem ki râzı olmazsın, niçin geçim sıkıntısından şikâyette bulunursun? Fakirim diyorsun? Bu kadar altından daha kıymetli organlara sahipken, vücudun sıhhatte ve âfiyette iken, tencerende çorban da kaynıyorken niçin bunları sana bağışlayan ALLAH’a şükretmiyorsun?
Düşünmez misin ki, nice zenginler vardır ki sende olan bu nimetlerden mahrumdurlar. Elde edebilmek için bütün servetlerini feda etmek isterler de yine de mümkün olmaz.

HUZUR

Haziran 25, 2010 1
HUZUR

Bir gün halkı tarafında sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini duyurdu.
Yarışmaya çok sayıda sanatçı katıldı. Sanatçılar günlerce çalıştılar, bir birinden güzel resim yaptılar. Sonunda da yapıtlarını saraya teslim ettiler.
Tablolara bakan kral yalnızca iki tablodan hoşlandı.
Resimlerde birincisinde bir göl vardı. Göl bir ayna gibi çevresinde yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktaydı. Üst taraf da pamuk beyazı bulutlar gök yüzünü süslüyordu. Resme kim baksa onun mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşünüyordu.
Öteki resimlerde de dağlar vardı. Ama engebeli ve çıplak dağlar...
Üst taraf da gök yüzünden yağmurlar boşanıyor ve şimşek çakıyordu. Dağın eteklerinde ise köpüklü bir şelale çağıldıyordu. Kısaca resim hiç de huzurlu gözükmüyordu.
Fakat kral resme bakınca, şelalenin ardından kayalıklarda mini minnacık bir çalılık gördü. Çalılığın üstünde ise bir kuş yuvası görünüyordu. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuş yuvasını kurmuştu...
Ödülü kim kazandı dersiniz...
Tabi ki ikinci resim. Kral neden bu tabloyu seçtiğini şöyle açıkladı:
Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının ya da zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur zorluklara karşın yüreğinizin huzur bulabilmesidir.

Alıntıdır...

DOĞRU YOLU BULMAK...

Haziran 25, 2010 0
DOĞRU YOLU BULMAK...
Dünyadaki deneyden amaç, maddelerden tiksinmek ve olaylardan kaçarak, yalıtılmış hayata girmek değildir. Bunun aksine, maddeleri amaç olarak kabul edip onların geçici olaylarına tapmak da değildir. Hem birinci, hem de ikinci yollar aynı derecede sakattır. Bunlar, dünyaya gelmekteki amaçları incitir ve başarısızlık etkenlerini hazırlar. Dünyalardaki maddeler tekamülün araçlarıdır. Bu bakımdan, onlara bağlanmak ve onların doğurduğu olaylardan kendimizi uzaklaştırmamak zorundayız. Fakat maddeler tekamülün amacı değildir. Bu da onlara, ancak belirli amaçlar uğrunda ve o amaçların gerçekleşmesi için bağlanmamız gerektiğini gösterir. Bu amaçlar gerçekleşince, maddelere olan bağlılıklar hemen kendi kendine çözülür ve çözülmelidir. İşte bu gerçeği duyarak anlayabildiğimiz oranda, yükseldiğimizi idrak etmiş oluruz.


Doğru yolu bulmak, iyi insan olmak, tecrübelerimizi dünyada başarıyla bitirmek; özetle, tekamül etmek için hiçbir ahlak hocasına gerek yoktur.
Bir ruh hakkında hoşgörülebilir olan az çok kötü bir hareket, diğer bir ruh hakkında en ağır sorumlulukları düşündürebilir. Bunu da dışarıdan kimse belirleyemez. Herhangi bir ruhun ihtiyacı karşısında verilen öğütler, başka bir ruhun ihtiyaçlarına yeterli olmaz ve ona yarar sağlamaz. İnsanın ahlak hocası dışında değil, kendi içindedir.


Alıntıdır...

GERÇEK UYANIŞ...

Haziran 25, 2010 0
GERÇEK UYANIŞ...

Küçük bir taş atsan göle, nasıl yuvarlak, sessiz sakin, küçükten başlayarak büyüyen, büyürken de şekli ve sakinliği hiç bozulmayan dalgalar olur. İşte insanoğlunun uyanışı da böyle olur. Yeter ki o ilk taşı birisi doğru yere, doğru şekilde atsın. Birbirinize yardımınız ancak böyle olabilir. İlk taşı doğru yere doğru şe...kilde atabilmek…

Doğru yer insanoğlunun kalbidir. Doğru, sizdeki saf sevginin onda tecelli etmesidir. Eğer siz kalbinizdeki okyanusa ulaşabilmişseniz, o zaman saf sevginiz bir başkasında tecelli olur. Uyanışı insanoğlunun daha sonra kendi kendinedir.

Gerçek uyanmış insanın pek birşey yapmasına gerek yoktur. Karşısındakini ondan daha iyi tanır, bilir neyin onun kalbindeki gölde taş etkisi yapacağını, bilir başlangıcını, bilir sonunu da…

Yapması gereken ne ise onu yapar. Belki tek bir kelime, belki susmak sadece dinlemek.

Asla ne yaptığı ile ilgili konuşmaz, bilgi vermez. Sadece sessizce insanoğlunun kalbindeki göle attığı taşın nasıl düzgün dalgalar oluşturduğunu, o dalgaların da o küçük gölü nasıl engin bir okyanusa dönüştürdüğünü seyreder. Tıpkı kendi okyanusunu bulduğu gibi…

Aslında oluşan, bulunan hiçbir şey yok. Okyanus her insanoğlunun kalbinde, yaradılışından beri hep orada duruyor…


Alıntıdır...

20 Haziran 2010

PAULO COELHO'NUN SİMYACI ADLI KİTABINDAN

Haziran 20, 2010 0
PAULO COELHO'NUN SİMYACI ADLI KİTABINDAN

Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı...
Bulduğu... hiçbir yanıt ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş..
Ama aldığı yanıtlar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir yanıtı olmalı
diyormuş.. Ve dolaşıp herkese bunu sormaya karar vermiş..
Köy, kasaba, ülke dolaşmış, bu arada zaman da durmuyor tabii ki ...

Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona:
-Şu karşıki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar istersen ona git
belki o sana aradığın yanıtı verebilir, demişler.
Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri
girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş ..

Bilge "sana bunun yanıtını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor"
demiş. Adam kabul etmiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve
içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş.
Şimdi çık ve bahçede bir tur at, tekrar buraya gel ... Yalnız dikkat et, kaşıktaki
zeytinyağı eksilmesin, eğer bir damla eksilirse kaybedersin..
Adam, gözü çay kaşığında, bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış evet demiş
"kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı?"
Adam şaşkın...

Amademiş ben kaşıktan başka bir yere bakmadım ki ...
Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun, kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip
gel, demiş Bilge...Adam tekrar bahçeye çıkmış, gördüğü
güzelliklerle büyülenmiş, muhteşem bir bahçedeymiş çünkü ... Geri
geldiğinde bilge.adama "bahçe nasıldı" diye sormuş ... Adam gördüğü
güzellikler karşısında büyülendiğini anlatmış. Bilge gülümsemiş "ama
kaşıkta hiç yağ kalmamış" demiş ve eklemiş:

- Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Ya sadece bir noktayı görürsün, hayatın akıp
gider,
sen farkına varmazsın... Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam
ortasında hayatı yaşarsın, akıp giden zamanın anlam kazanır ...

HAYATIN
ANLAMI SENİN BAKIŞLARINDA GİZLİ
.

ŞİMDİLİK...

Haziran 20, 2010 0
ŞİMDİLİK...
Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak
dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar.

Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların
söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir.
Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde
getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan
öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan,
bizim eve geldiğinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem.

Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol tuopu alacağını söyledi.
Onu tekrar görüşümde futbol topunu alıp almadığını sordum.
Çocuk cevap verdi: "Hayır efendim, annem şimdilik
topa ayıracak paramız olmadığını söyledi."

Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair
derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı 'şimdilik'
kelimesinde kuvetli bir güvenin izi seziliyordu.

Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu
uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım.
Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu.

Yavaşça yanına sokuldum.
Onu konuşturmak için babasından bahis açtım:
"Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın?
Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?" diye sordum.
Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve:
"Babam bir kaza geçirdiğinden hastanede. Şimdilik
babamla oynayamayacağım!" dedi.

Geçen gün yolum, oturdukları mahalleye düştü.
Çocuğu kaldırımda aceleyle yürürken gördüm. Üzerinde temiz
koyu renk bir elbise vardı. "Heyy" diye seslendim.
"Neden bayramlık elbiselerini giydin?
Herhalde hastaneye babanı görmeye gidiyorsun."
Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra
söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren,
ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler
yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi.

Çocuğun soruma verdiği cevap şu olmuştu:
"Hayır efendim, hastaneye babamı görmeye gitmiyorum.
Babam geçen hafta öldüğünden, onu şimdilik göremeyeceğim."


John GOLDEN

SENİ ANLAYAN BİRİYLE KONUŞ…

Haziran 20, 2010 0
SENİ ANLAYAN BİRİYLE KONUŞ…

Birkac yuzyil once Papa butun yahudilerin Roma'yi terk etmeleri
gerektigine karar verir. Dogal olarak Yahudi toplumundan buyuk bir tepki
gelir. Bunun uzerine, Papa ile Yahudi toplumundan onde gelen birisiyle
karsilikli dini bir muzakere yapmalarini onerir. Yahudiler kazanirsa
kalacaklar, Papa kazanirsa gidecekler. Yahudiler caresiz kabul eder ve
temsilci olarak Moiz'i secerler. Ancak Moiz'in Papa ile ayni dili
konusamamasi nedeniyle muzakere de konusmak yerine sadece isaret dilinin
kullanilmasini teklif ederler. Papa kabul eder. Muzakere gunu geldiginde
iki taraf karsilikli yerlerini alirlar ve karsilikli olarak bir sure
bakistiktan sonra Papa elini kaldirarak 3 parmagini gosterir. Buna
karsilik Moiz tek parmagini kaldirir. Papa parmaklarini sallayarak basinin
etrafinda cevirir. Moiz ise parmagiyla yeri isaret ederek oturdugu yeri
gosterir. Papa yanindaki cantadan bir parca ekmek ve sarap cikartinca Moiz
de bir elma cikartir. Bunun uzerine Papa ayaga kalkarak 'Ben pes ediyorum,
Yahudiler kalabilirler' der. Muzakere sonrasinda Papa'nin etrafina
toplanan kardinaller Papa'ya ne oldugunu sorduklarinda Papa; Ben once 3
parmagimi gosterip Kutsal Ucluyu isaret ettim. Buna karsilik o bana tek
parmagini gosterip her iki dinin de tek tanriyi tanidigini soyledi. Ben
parmaklarimi sallayip basimin etrafinda cevirerek tanrinin bizim
etrafimizda oldugunu gosterdigimde o da oturdugu yeri isaret ederek
tanrinin onlarin durdugu yerde de oldugunu isaret etti. Ben kutsal ekmek
ve sarap cikartip tanrinin bizim gunahlarimizi bagisladigini gostermek
istedigim zaman da hemen bir elma cikartip bana ilk gunahi hatirlatti.
Her seye bir cevabi var. Ne yapabilirdim ki?' Ayni sirada Yahudi
cemaati de Moiz'in etrafini sarmis ona nasil basardigini soruyorlardi
Moiz; ' Once bana 3 parmagini gosterip 3 gun icinde burayi terk etmemizi
istedi. Ben de ona bir tekimiin bile ayrilmayacagimizi soyledim. Sonra
butun sehrin Yahudilerden temizlenecegini soyledi. Ben de, hic bir yere
gitmeyip oldugumuz yerde kalacagimizi soyledim' 'Sonra ne oldu?' diye
kalabalik heyecanla sormus. 'Valla,sonrasini ben de pek anlamadim.
Papa biraz hiddetlendi ve ogle yemegini cikartti. Bunun uzerine ben de
benimkini cikarttim. Hepsi bu!..'

INSANLARIN NE KONUSTUGU DEGIL NE ANLADIGI ONEMLIDIR.
YA SENI ANLAYAN BIRI ILE KONUS YA DA ANLASILMIYORSAN SUS KI, KONUSTUGUN KISIYE BIR DE KENDINI ANLATMAK ZORUNDA KALMAYASIN!. .

KAÇ KIRLANGIÇ KOVALADINIZ ?

Haziran 20, 2010 0
KAÇ KIRLANGIÇ KOVALADINIZ ?


Kırlangıcın biri, bir adama aşık
olmuş. Pencerenin önüne konmuş, bütün ces...aretini toplamış, röfleli
tüylerini kabartmış, güzel durduğuna ikna olduktan sonra, küçük sevimli
gagasıyla cama vurmuş. Tık..... Tık......Tık....
Adam cama bakmış.Ama içeride kendi işleriyle uğraşıyormuş.
Meşgulmüş! Kimmiş onu işinden alıkoyan? Minik bir kırlangıç! Heyacanlı
kırlangıç, telaşını bastırmaya çalışarak, deriiin bir nefes almış şirin
gagasını açmış, sözcükler dökülmeye başlamış. Hey adam!Ben seni
seviyorum. Nedenini niçinini sorma. Uzun zamandır seni izliyorum.Bugün
cesaret buldum konuşmaya.Lütfen pencereyi aç ve beni içeri al.Birlikte
yaşayalım.
Adam birden parlamış: Yok daha neler? Durduk yerde sen de nerden
çıktın şimdi? Olmaz, alamam,demiş.Gerekçeside pek sersemceymiş: Sen bir
kuşsun! Hiç kuş, insana aşık olur mu? Kırlangıç mahçup olmuş.Başını
önüne eğmiş.Ama pes etmemiş, bir süre sonra tekrar pencereye
gelmiş,gülümseyerek bir kez daha şansını denemiş: Adam, adam!Hadi aç
artık şu pencereni.Al beni içeri! Ben sana dost olurum.Hiç canını
sıkmam! Adam kararlı, adam ısrarlı: Yok ,yok ben seni içeri alamam
demiş.Biraz da kaba mıymış, neymiş lafı kısa kesmiş.İşim gücüm var, git
başımdan. Aradan bir zaman geçmiş, kırlangıç son kez adamın penceresine
gelmiş: Bak soğuklar da başladı, üşüyorum dışarıda. Aç şu pencereyi al
beni içeri.Yoksa, sıcak yerlere göç etmek zorunda kalırım.Çünkü ben
ancak sıcakta yaşarım.Pişman olmazsın, seni eğlendirirm. Birlikte yemek
yeriz, bak hem de sen de yalnızsın´ yanlızlığını paylaşırım, demiş.

BAZILARI GERÇEKLERİ DUYMAYI SEVMEZMİŞ!

Adam bu yalnızlık meselesine içerlemiş.Pek bir sinirlenmiş: Ben
yalnızlığımdan memnunum,demiş. Kuştan onu rahat bırakmasını
istemiş.Düpedüz kovmuş. Kırlangıç , son denemesinden de başarısızlıkla
çıkınca,başını önüne eğmiş, çekip gitmiş. Yine aradan zaman geçmiş.Adam,
önce düşünmüş, sonra kendi kendine itiraf etmiş: Hay benim akılsız
başım; demiş.Ne kadar aptallık ettim! Beklenmedik bir anda karşıma çıkan
bir dostluk fırsatını teptim. Niye onun teklifini kabul etmedim
ki?Şimdi böyle kös kös oturacağıma , keyifli vakit geçirirdik birlikte.
Pişman olmuş olmasına ama iş işten geçmiş.Yine de kendikendini
rahatlatmayı ihmal etmemiş: Sıcaklar başlayınca, kırlangıcım nasıl olsa
yine gelir.Ben de onu içeri alır, mutlu bir hayat sürerim. Ve çok uzunca
bir süre, sıcakların gelmesini beklemiş.Gözü yollardaymış. Yaz gelmiş,
başka kırlangıçlar gelmiş. Ama......Onunki hiç görünmemiş. Yazın sonuna
kadar penceresi açık beklemiş ama boşuna.
Kırlangıç yokmuş! Gelen başka kırlangıçlara sormuş ama gören
olmamış.Sonunda danışmak ve bilgi almak için bir bilge kişiye gitmiş.
Olanları anlatmış. Bilge kişi gözlerini adama dikmiş ve demiş ki:

"KIRLANGIÇLARIN ÖMRÜ 6 AYDIR...."

HAYATTA
BAZI FIRSATLAR VARDIR, SADECE BİR KEZ ELİNİZE GEÇER VE
DEĞERLENDİRMEZSENİZ UÇUP GİDER!HAYATTA BAZI İNSANLAR VARDIR, SADECE

BİR KEZ KARŞINIZAÇIKAR;DEĞERİNİ BİLMEZSENİZ KAÇIP GİDERLER!VE
ASLA GERİ DÖNMEZLER!

Dikkatli olun....Farkında olun.....
Ve bir düşünün bakalım;
Acaba siz bugüne kadar pencerenizden kaç kırlangıç kovaladınız?

BİTMİŞ AŞKLAR EMANETÇİSİ...

Haziran 20, 2010 0
BİTMİŞ AŞKLAR EMANETÇİSİ...
Bir zamanlar Aral Gölü dünyanın en büyük dördüncü gölüymüş. Bu gölün kenarında bir liman kenti varmış. Munyak… Şimdi Munyak’ta gökyüzünü toz ve tuz kaplamış durumda. Ve bebekler orada çok yaşamıyor. Çünkü bir zamanlar su olan yerlerde şimdi çürümüş gemiler ve iskeleler var. Çünkü su artık çok içeride. Çünkü Aral Gölü’nü besleyen iki nehrin yollarını pamuk tarlalarını kapladığı için pamuk da yok… Aral Gölü haritada artık neredeyse birbirinden komak üzere olan iki küçük su lekesi…’
Üzüntüyle ekrana bakmıştık… Ahmet anlatıp duruyordu. ‘Kuzeyde buzların erimesine ve sera etkisine neden olan tozların yüzde onu Aral’ın kurumuş tabanından çıkıyor…Artık kurtarma çalışmaları…’
Ahmet konuşurken sana bakmıştım. İkimiz Aral Gölü’ne benzemeye başlamıştık…
Sen ısrarla yollarımızı başka yönlere çevirmeye çalışıyordun. Israrla kurutuyordun beslediğimiz iç denizi… Bu güne geleceğimiz belliydi. ‘Kendi hayatlarımız’ derken ‘biz’ olmaya hevessiz gönlün kuruttu işte sonunda ‘biz’i…
Evet, gidiyorum şimdi. Arkamda bir toz bulutu bırakarak. Sen belki çok sonra fark edeceksin çürüttüğün gemileri, ıssız bıraktığın iskeleleri…
Ama bu senin kararındı…
Dost olmak yok bende. ‘İstediğin zaman ara beni, başın sıkıştığında ben buradayım’ filan gibi sakın kurma bu cümleleri…


Sana güzel bir yaz günü gelmiştim.

Karlı bir sabahta gidiyorum.

Beş mevsim yaşamışız beraber.

Beş mevsim bir ‘iç denizi’ kurutmaya yetti.

İşte böyle sevgili…

Biz artık seninle haritada iki küçük su lekesi,

Hiçbir nehir kavuşturamaz bizi..


İclal AYDIN

06 Haziran 2010

GÜLÜŞLERİNLE ALKIŞLA BENİ…

Haziran 06, 2010 0
GÜLÜŞLERİNLE ALKIŞLA BENİ…

Satırlarından geldim birkaç saat önce... Uzun zamandır okumadığım ve özlediğim satırlarından.Sessizliğin fazlasıyla konuşkandı. Beni bir zamanlar anladığına inandığım satırlarından geldim, yürekli sevginden...Okudum seni, hasretle ve sevgiyle..Ama ben senin, artık hiç yazışmayacağımızı bilen satırlarından geldim. Düşlerin nerede sevgili, düşlerini göremediğim satırlarından geldim. Korkuların ne zaman bitecek sevgili..? Düşlerin ne zaman gün ışığına çıkacak..? Ve sen nereye yerleştirdin sana verdiğim güzel sevgimi..? Ört üstünü ne olur, üşümesin ve gösterme kimseye. Özenip, beğenip almaya kalkmasın. Bari sevgim sende kalsın. Çünkü ben senin, artık beni istemeyen satırlarından geldim. Beni aramayan, merak etmeyen ve özlemeyen satırlarından. Gülüşlerim sende kaldı demiştim, doğruymuş. Seni okurken birden gülmeye başladım. Tekrardan yanıma almak istedim, size ihtiyacım var dedim, gelmediler. Ve ben senin, gülüşlerimi alıkoyan satırlarından geldim. Görüyorsun işte, sadece ben sevmemişim seni. Bana ait her bir güzellik seni seçti, senin yanında kaldı.Bana sadece ben kaldım gibi. Artık biliyorum, belki de seni kimsenin çözmesini ve tanımasını istemedin diye, o kapalı kutu gibi kapattığın yüreğini kimse anlamasın diye bıraktın beni. Sen aşk adamısın, sen her mevsim aşık olmalısın, bu yüzden, daha fazla yakınlaşmak adına korktun. Birine tekrardan yakın olmaktan..Bu yüzden bana bir ayrılık hediye ettin, beni bana bıraktın, sen sana kaldın. Ben senin, sana kalan satırlarından geldim sevgili. Sadece sana ait olan satırlarından...

Biliyor musun, hiçbir zaman çözmeye çalışmamıştım seni. Konuşmalarının arasına sıkıştırdığın cümleleri aldım sadece senden. Her görüşmemizde "benden yana hiçbir zaman kuşkun ve korkun olmasın" diye başlayan cümlelerini aldım. Korkuyorum derdim ama sen sürekli sana inanmamı ve güvenmemi isterdin ve biz oturup saatlerce konuşurduk özlemlerimiz üzerine. Oturup saatlerce konuşur ve gülerdik. Gülerken yüreğim kayardı sana doğru ama sende beni yalnız bırakmaz, bana yüreğini açar, bu küçük sevgi oyunlarına benimle beraber katılırdın. Ve bu sevda sözlerin beni öyle çok etkilerdi ki, her telefonu kapatışımızda sana doyamadan sesinden uzaklaşırdım. Sen görmezdin, ben yanardım. Sen görmezdin, ben hep yanardım. Her konuşmamızın bitişinde, ben yüzünü çizmeye çalışır, kilometreler ötesine taşırdım. Belki de sen başından beri biliyordun sevgili, kısa bir zaman sonra çekip gideceğini. Benden sana inanmamı istiyordun ama biliyordun. Herkes biliyordu..arkadaşlar, dostlar, hayallerim, umutlarım..Bir ben bilmiyordum. Dile kolaydı, insanlara kolaydı, sana kolaydı, bir bana kolay değildi sevgili. Ben senin, bütün bunları bilen ama unutan satırlarından geldim. Beni her gün biraz daha geleceğimize hazırlayan ama o gelecekten sinsice uzaklaşan satırlarından. Böylesi bir bitiş yakışmamıştı bize, sana..İşte bu yüzden ben senin, bu bitişe yakışmayan veda satırlarından geldim sevgili.

Artık o kadar çok yoksun ki, ben de ne kadar varolduğunu karıştırıyorum bazen. Yokluğun varlığını geçti. Benim varlığım ise tarihi eskimiş mektuplarda kaldı nedense. Basit birer mektup değildi onlar. Sakın öyle düşünme. Senin gördüklerinden de fazla, benim gördüğüm; heyecanlar, kalp atışları, kavuşmaların şehveti, birikmiş hasretler ve aşk vardı tabi ki..Bu yüzdendir ki asla yırtıp atmaya kıyamadım, seni içimden çıkarmaya kıyamadığım gibi. Ben senin, beni içinden çıkarmaya kıydığın satırlarından geldim...

Yalancı bir bahardayız. Bense bu yalancı baharda, yalancı gülüşler dağıtıyorum etrafa ve gariptir hiç umut kalmadığı halde gelme ihtimalini hesaplıyorum, kağıt kaleme gerek duymadan. Gözlerimi kapatınca kurduğum hayaller rotasını şaşırdı zaten sevgili. Olur olmadık zamanlarda, olur olmadık bir şekilde karşıma çıkıp, geldim diyebilme ihtimalini düşünüyorum. Sakın ha, bu, okullardaki havuz problemlerine benzemez. Ben senin, bir nehir gibi bana akabilme olasılığına düştüm. Bir aşkın bitişi, bir nehrin kuruyuşuna benzermiş. Ben senin, o nehri kuruttuğun satırlarından geldim sevgili...

Aklıma düşüyor deli dolu, sevgi dolu mesajlaşmalarımız. "Tatlısın yine yüreği aşk kokan ama aşktan korkan kadınım"..demiştin..O kadın şu an nerede bilmiyorum ama artık aşktan daha fazla korkuyor. İnancını ve güvenini yitirdi, bana her zaman güven diyen bir adamın, uzayın boşluğunda kaybolan sesinde. Oysa ki sürekli, benim çekip gitmemden korkardın, "içimdesin, kimse alamaz sen gitmedikçe" dediğinde bile biliyordun aslında hiçbir yere gitmeyeceğimi. Gitmedim...gitmeyecektim..gitmeyi hiç düşünmedim..peki bana gitme diyen adam nerede..? hani kimse alamazdı beni senden ben gitmedikçe..? Tüm sorular, tüm mesajlar ve tüm resimler bir film karesinden çıkmışçasına donuk ve anlamsız..Film bitti ve dağıldı oyuncular.Yönetmen karlı bir iş yapmanın sevincinde, seyirciler finalin hüznünde, baş roldeki sen ünlü bir oyuncusun artık...Ve ben senin dillendirdiğin bütün replikleri unutan satırlarından geldim sevgili..söylediğin bütün replikleri unutan satırlarından...

Gözlerinden biraz hüzün içmeme izin verir misin...? Bitmiş olsa bile aşkın, geceleri maskesini çıkartıp da yatan bir ben kalsam da yalnızlığımda, bana biraz umut ve anlayış verir misin..? Kendim için bir şey istiyorsam namerdim ama içimdeki çocukluğu güldürmek için bana rengarenk balonlar alır mısın..? Ağladığım ve korkularımı yenemediğim zamanlar oluyor bazen. Sesimi uzaklardan da olsa duyup gelerek, bana biraz sabır ve gülüş verir misin sevgili..? Ben senin, bu sorulara cevap vermeyen satırlarından geldim. İçindeki beni bir kurşun hızı kadar çabuk unutan satırlarından. Her konuşmamızın arasına karışarak, bana hep "girit rüzgarım" dediğin satırlarının içinden geldim. Girit rüzgarını sevildiğim zamanlarda bırakarak..

Alkol kokularının arasında sıkışıyor yalnızlığım. Seninle beraber gezdiğimiz sahil kasabalarını, deniz kenarlarını, köy sokaklarını özlüyorum. Dinlediğimiz ve söylediğimiz şarkılarda bıraktığımız içten sarılmalarımızı. Seni özlüyorum..Kendime daha fazla ne kadar yalan söyleyebilirim bilmiyorum ama o zamanlardaki seni çok özlüyorum. Yalanlarla aram çok iyi şu sıralar. "Sus artık" diye başlayan mesajlar gönderirken, ayağımı yerden kaldırıyor, parmaklarımı üst üste getiriyorum. Sana söylediğim yalanlara da alıştım, kendimi kandırmayı bile seviyorum. Ben senin, benim bu yalanlarıma inanmayan satırlarından geldim sevgili. Bu yalanlarıma hiç inanmayan satırlarından..

Hayatın acılarıyla ve sorunlarıyla uğraşıyorum her gün. Ve her sabah, bugünü de atlatabilecek miyim düşüncesiyle geçiyor vapur saatleri. Yorulduğumu ve bittiğimi hissettiğim, tökezleyip tam yere düşeceğimi fark ettiğim anlarda, gözlerimi kapatıp, beni bir yabancı gibi ortada bırakışını aklıma getiriyor, yüreğimdeki sahipsiz sevginden, inanamayacağın bir şekilde güç alıyorum. Yine de, benden ayrı olsan da, hala yaşadığını ve uzaklarda da olsa, bir yerlerde nefes aldığını bilmek; küçük şeylerden mutlu olan Polyanna misali ısıtıyor içimi. Yokluğunda varlığın gibi sevgili. Hiç fark yok. Ve ben yokluğunu da varlığını sevdiğim gibi seviyorum. Çünkü ben sevgime kırgınlığımı bulaştırmadım sevgili, söylemedim ona beni ne kadar üzdüğünü. Bu yüzden, cinsiyeti ve şehri belli olmayan bir sevgi taşıyorum içimde. Ve ben senin, artık bu sevgide bir sorumluluğun olmayan satırlarından geldim sevgili.

Yalnız olduğumu düşünme sakın...Hiç olmadığım kadar kalabalığım belki..Beni gerçekten sevildiğime inandıran hayat ve şiir dostlarım, daha gidecek çok yolum, söylenmiş ve söylenmeyi bekleyen şarkılarım, hınzırca gülümseyen yavrukurt sessizliğim, henüz içinde dans edemesem de deli yağmurlarım, nasıl çoğaldığını hiçbir zaman anlayamadığım sabrım ve gücüm ve ne istediğini bilen düşlerim var..Verdiğin sözleri tutamadığın için üzülme sakın, hayat herkesi farklı şekilde büyütüyor ve ben hayatın bir şiir olmadığını biliyorum sevgili, mutluluğun sallandığımız bir salıncak olmadığını bildiğim kadar...Bu yüzden benim sevdam da bir şiir değildi. Ve ben senin, bu sevdanın bir şiir olduğunu düşünen satırlarından geldim sevgili, sevdayı bir şiir gibi yaşayan satırlarından..

Artık gidiyorum desem de, nereye gidebileceğimi ben de bilmiyorum ya da bildiklerimi senden gizlemeyi tercih ediyorum. Senden uzaklaştıkça sana daha da yakın olduğumu hissetmem, gidebilecek hiçbir şehir ve yön bırakmıyor bana. Bir uçağın sesini duyuyorum, çok yakınlarımdan geçiyor. Üç dört saat sonra, senin yaşadığın şehrin içinden de geçebilir belki. Sen de aynı sesi duyar mısın acaba..? Bir tek beni duymuyorsun, beni işitmiyorsun gibi. İşte bu yüzden, ben senin, artık beni duymayan satırlarından geldim sevgili. Beni artık hiç duymayan satırlarından..

Biliyor musun, ben sana kavuşmayı değil, sana kavuşmayı düşlemeyi sevdim..Bu yüzden de ben senin bu düşleri kanattığın satırlarından geldim sevgili, bu düşleri delik deşik yaptığın satırlarından..

Gülüşlerinle alkışla beni, yeter..Çünkü seni sevdiğimi bilen ve bilecek olan satırlarından geldim..şimdi de seni, dahası bizi, o satırlarda bırakarak gidiyorum...

Ama sen ne olur, ne olur gülüşlerinle alkışla beni..seni yürekten sevmiş olduğumu bilen satırlarından geldim..!


''Mucizeler ancak onlara inanlarca yaşanır ve AŞK bir mucizedir''
( Buket Uzuner/ Balık İzlerinin Sesi )

....

Haziran 06, 2010 0
....

ŞİMDİLİK....

Haziran 06, 2010 0
ŞİMDİLİK....
Büyükler, çocukların konuşmalarını yarım yamalak
dinlediklerinden, onların sözlerinde gizli derin anlamları kaçırırlar.

Bizim eve, karıma elbiselerin, örtülerin, çarşafların
söküklerinin dikilmesinde yardım eden bir terzi kadın gelir.
Bu kadın bize geldiği zaman küçük oğlunu da beraberinde
getirir. İşte ben, kalıcı ve derin imanın anlamını bu küçük çocuktan
öğrendim. Onunla uzun zamandan beri arkadaş olduğumdan,
bizim eve geldiğinde biraz sohbet etmeyi ihmal etmem.

Geçenlerde bana yakında güzel bir futbol tuopu alacağını söyledi.
Onu tekrar görüşümde futbol topunu alıp almadığını sordum.
Çocuk cevap verdi: "Hayır efendim, annem şimdilik
topa ayıracak paramız olmadığını söyledi."

Onun bu sözleri, durumlarının yakında düzeleceğine dair
derin inancını gösteriyordu. Bilhassa, kullandığı 'şimdilik'
kelimesinde kuvetli bir güvenin izi seziliyordu.

Bu çocuğun söyledikleri beni uzun uzun düşündürdü. Onu
uzun bir süre görmedim. Günün birinde tekrar rastladım.
Çocuk, bahçede oturmuş, bir karınca yuvasını seyrediyordu.

Yavaşça yanına sokuldum.
Onu konuşturmak için babasından bahis açtım:
"Eve gidince yemekten sonra babanla oynayacak mısın?
Yoksa yemekten sonra hemen yatacak mısın?" diye sordum.
Çocuk ciddiyetle yüzüme baktı ve:
"Babam bir kaza geçirdiğinden hastanede. Şimdilik
babamla oynayamayacağım!" dedi.

Geçen gün yolum, oturdukları mahalleye düştü.
Çocuğu kaldırımda aceleyle yürürken gördüm. Üzerinde temiz
koyu renk bir elbise vardı. "Heyy" diye seslendim.
"Neden bayramlık elbiselerini giydin?
Herhalde hastaneye babanı görmeye gidiyorsun."
Çocuk gülümseyerek başını salladı. Bundan sonra
söylediği sözler, dünyayı içinde yaşamaya değer bir hale getiren,
ölümden sonraki hayata olan imanın bir insan için neler
yapabileceğini anlamama sebep olan sözlerdi.

Çocuğun soruma verdiği cevap şu olmuştu:
"Hayır efendim, hastaneye babamı görmeye gitmiyorum.
Babam geçen hafta öldüğünden, onu şimdilik göremeyeceğim."


John GOLDEN

AŞK ÜSTÜNE GÜLÜMSEMELER..

Haziran 06, 2010 0
AŞK ÜSTÜNE GÜLÜMSEMELER..


Aşk cesaret ister, kocaman bir yürek ister.
Aşk hayata karşı işlenilen en doğru suç ortaklığıdır, Aşk hayatın
tekdüzeliğine, bütün sıradanlığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette Aşkı suçlamak, yargılamak, karalamak inkar etmek de asla yakışık olmaz
Niçin aşk ?
Nedir bu aşk denilen şey, elle tutulmaz gözle
görülmez bir şeyse nedir bu yaşanan somut acılar, güzellikler ?
Tek başına aşkı tanımlamak her şeyden soyutlamak mümkün mü ? Hayır !
Nedir şu aşk...?
Aşk hayatın bize hazırladığı en güzel sürprizdir, bu yüzden de kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir. Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun
hükümdarlığına giriverirsiniz.
Aşk; en yalın biçimde anlatılan tek kavramdır o, adı kendisidir zaten. Onu anlatmak için sonu gelmez cümleler kurmanıza gerek yoktur, "Aşık oldum" dediğiniz an akan sular durur, küçücük çocuk bile sizi rahatlıkla anlayabilir, çünkü aşkın dili tektir.
Aşkın zamanını biz ayarlayabilseydik eğer ve kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu. Aşk hayata karşı işlenen en güzel ve en doğru suç ortakIığıdır, aşk hayatın bütün tekdüzeliğine, bütün sıradanIığına en soylu başkaldırıdır. Ondan korkup kaçmak hiç kimseye yakışmaz. Ve elbette yasanılan aşkı suçlamak ,yargılamak, karalamak, inkar etmek de aşka yakışık kalmaz. Bu önce haksızlık, kendinize saygısızlık olur. İnsan sonuna kadar savunmalı aşkını, karşılık görmesede, acı çekeceğini hissetsede, yarın terkedileceğini bilsede, ailesini karşısına alacağını bilsede taviz vermemeli aşkından, "Seni Seviyorum" diyebilmeli göğsünü gere gere. Aşk iste o zaman aşktır. Ve bunun dogrusu yanlışı yoktur, zaten aşkın kendisi doğrudur, kime karşı duyuluyorsa bu aşk, doğru insanda işte odur. Aşkın zamanı yoktur, hep hazırlıksız yakalar insanı. Evli olmanız, sevgilinizin olması, bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya
calışmanız, bağlılıktan korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umrunda değildir. İşte aşk bütün bunlara tek başınıza karşı gelebilme yurekliliğidir, belkide yeni hayata geçebilme yolu...
Aşkın ne zaman gelebileceği belli olmadığı gibi, ne zaman gideceği de hiç belli değildir. Fazla vakti yoktur onun, uzun süre beklemeye ve bekletilmeye tahammülü de yoktur. Bir başka göze bakmaya, bir başka tene dokunmaya başlaması o kadar da zor değildir...Aşktan değil, onun kaçmasından korkun ve doğruluğuna yanlışlığına bakmadan sonuna kadar savun aşkını. Biliyor musunuz , hayat zaten kocaman bir yalan, bu kadar sahteligin içinde gerçek ve doğru olan tek guzellik AŞK.!!. Lütfen ona haksızlık etmeyin ..

Aşkına sana aşık olana sahip çık ve onu kaybetme

'' SENİ SEVİYORUM '' Demek İçin Geç Kalma !!