Ağustos 2008 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

28 Ağustos 2008

DİNLETEMEDİM

Ağustos 28, 2008 1
DİNLETEMEDİM


Ahir zamanda doldu gönlüm aşkla,
Bir ah edip ağladım gözümdeki yaşla,
Af diledim, yalvardım yakardım dönmedin bana,
Şimdi ben hangi gönlümle seveyim seni bilmem ki yar…

Kanayan yaramın üstüne bir daha basma,
Ne sen varsın, ne de bir başkası bundan sonra.
Yandım, kavruldum; unutuldum; deli divane aşığın oldum;
Yine de adımda aşk, gönlümde aşk dedi, dinletemedim…


Mehpare ÖĞÜT

Ağustos 2008

SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ III

Ağustos 28, 2008 0
SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ III
PENCEREDEN

a.

Geniş caddeleri seyrettim ben, gelen geçen beni görmedi. Konuşmak için istek de tükenince çok dinlemeyi seçtim kendime; belki bilerek, belki de hiç düşünmeden. Dinledikçe büyüdü içime düşen cümlelerin oluşturduğu yığın. Biriktikçe bir küme, sonra tepe, daha sonra da kocaman bir dağ oldu Tiyanşan misali. Ayıklamak, her birini ayrı ayrı başlıklar altında toplamak, hatta alt başlıklar altında bir düzene sokmak gerekliydi. Yoksa ben onları bu şekilde, anlamsız bir yığın hâlinde daha fazla taşıyamayacak, bir adım öteye dahi götüremeyecektim. Yine de yetmedi. Düzen beni hafifletmeye yetmedi. Onları bir şekilde dışarı akıtmalı, belki özgürlüklerini onlara geri vermeli, belki de onları uygun mekânlara salıvermeliydim. Hepsini başkalarından almıştım. Hepsini oradan buradan bir şekilde toplamıştım. Hiçbiri benim olmayan, benim cümlelerim.

Salıverdim; kimini aydınlık günler içinde buzların üzerine, kimini karanlık gecelerde çöl rüzgârına, kimini vadi boyunca uzanan çılgın nehirlere, kimini sıcak denizlere, kimini yosun kokulu okyanuslara, kimini engin gökyüzüne... her nereye gittimse salıverdim orada cümlelerimi. Bazısı muson yağmurlarında ıslandı, bazısı üşüdü keskin soğuklarda, kimisi yandı gölgeliği olmayan yerlerde. Ben hayattan aldığım cümlelerimi salıverdim hayatın içine. Bana öyle geldi ki, hiçkimse onlarla karşılaşmadı, kimse onlara rastlayamadı, kimse duymadı onların özgür çığlıklarını martılara eş... bir ben gördüm sevinçle dağılışlarını binlerce kilometrelik bir alana. Onları benden iyi kim tanıyabilirdi? Kim ellerinden tutup sahiplenebilirdi? Benden başka kim sever ya da sevebilirdi?

Geniş caddeleri seyrettim ben, gelen geçen beni görmedi. O caddeleri her an değişen bakışlarımla boyadım. Caddeler bu renk cümbüşünü farketmedi. Sonra çıkıp uzun yürüyüşler yaptım o caddelerde aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya; bir başıma. Çehrelerde bir tanıdık yan aradım, bildik bir taraf. Bulamadım. Adını öğrendiğim insanlar oldu, adını hiç soramadığım insanlar da... adını öğrenip unuttuklarım oldu, adını bir türlü aklımdan çıkaramadıklarım da... adını sevdiklerim oldu, adını ne yapsam söyleyemediklerim de... İsimleri hep sevdim, hem sevdim hem not ettim akıl defterime. Birgün için...

b.

“Rusça zor dil, kulağımı acıtıyor” dedi Mahide, ama aynı dili konuşmadıkları için anlamadı Silvi. Sürekli gülümseyen bir öğretmene, sürekli gülümsemek zorunda kalıyordu insan. Her ders sonrası eve döndüğünde yüzünde ağrı hissediyordu bu yüzden. Gülmekten ağrıyan bir yüzü olması canını sıktı biraz Mahide’nin. Her şey böyle garip noktalarla dokunuyordu işte ona. Küçük üniversite odası, kocaman dolmuşun sallantısı, gükyüzünü kaplayan teller, köşebaşı tablacıları, bir de buzun üstünde hız yapma yeteneği olan arabalar... Hepsi aklını yoran aynı ayrıntılar. Üstüne anlamadığı dilde konuşup sürekli gülen bir öğretmen.

"Kızı varmış. Adı Veronika’ymış. Kendisi “Vera”, annesi “Veroniçka” diye severmiş. Daha beş yaşındaymış. Evleri bahçeliymiş. Yakında Rusya’ya gideceklermiş. Bu ülkede durmak istemiyorlarmış. Çünkü korkuyorlarmış. Neden korktuklarını söylemek istemiyormuş. İnsan kendi ülkesinde kendisini daha iyi hissedermiş. Yakında oturuyormuş. Kızına annesi bakıyormuş. Çok üzgünmüş annesi. Herkesin üzülmek için sebepleri varmış. Bu hayat böyleymiş. Eskiden her şey çok güzelmiş. İnsan kaybedince farkediyormuş. Şimdi hayat yaşamak için zorlaşmış...”

Aklının köşesinde durmadan “patalok”* kelimesi dönüyordu. İlk derste öğrenilecek ilk kelimelerden biri bu olmamalıydı, belki bu yüzden anlamıyla kulağına gelen hoş tınısı arasında tezat olması canını sıktı. Sürekli bir “patalok” geçidi vardı aklında. “Birisi çıksın da şunu durdursun!” diye bağırdı evin duvarlarına. Birisi yoktu ki, nerede bu birileri. Oysa caddelerde aşağı yukarı koşup duran yığınla insan vardı. Bir tanesi bile ona uğrayamaz mıydı. Bir tanesi sadece. “Patalok” hâlâ kendisini tekrar ettirmeye devam ediyordu. Acımasızca. “Yok, bu dil bana çok fazla, bunu kaldırabileceğimi sanmıyorum.”

“Zamanla insan her şeye alışıyormuş. Çiçekleri çok seviyormuş. Özellikle Leylak. Bahçede büyük bir leylak ağacı varmış. Kızı en çok bu ağacın altında oynarmış. Okula başlayınca ne yapacaklarını bilemiyormuş. Mutsuz olmasını istemiyorlarmış. En iyisi Rusya’ya gitmekmiş. Ya başına kötü bir şey gelirse ne yaparmış. Bunu kaldırabileceğini sanmıyormuş. Kitap okumaktan zevk alıyormuş. Bu yüzden çoğu zamanını okuyarak geçiriyormuş. Ben bilmezmişim belki, çok iyi Rus yazarlar varmış. Onları okudukça hem üzülüyor, hem mutlu oluyormuş. Burada yalnızlık varmış. Yokluk varmış. İşsizlik varmış. Her şey üstlerine üstlerine geliyormuş. Rus yazarları okurken kendisini Rusya’da hissediyormuş. Puşkin başkaymış. Hele Gogol bir harikaymış. Turgenyev ise inanılmazmış. Tolstoy da fevkaladeymiş. Hepsini dikkatle okumalıymış. Tekrar tekrar okumakta fayda varmış...”

“Patalok” karışıklığı içinde bir gün geçirdiğine inanamayarak günü bitirip ertesi güne uyandığında, sol yanındaki ağrıdan hep korkarak hafif hareketlerle odalar arası yürüyüşler yaptı bir süre. Henüz bu kelime onu terketmemişti. Bu yüzden bir an önce derse koşup yeni bir kelimeyi “patalok” ile değiştirmeliydi. Başka yolu yoktu bunun kesin. Tınısının etkisine kapılacağı başka kelimeler olmalıydı bu dilde. Yeni başlamış olmanın gerginliği ile bütün öğrendiği kelimeleri dura dura gözden geçirdi. -Baabuşka, lift, maşiina, fabrik, slaava, kartoşka, pamidor, astanofka, baabıçka, sivitooçık...** Tümü birden hoşuna gitti. Sırayla hepsini aklına işlemeli ve gün gelip çatır çatır konuşabilmeliydi sokakta karşılaştığı insanlarla. İnsan dil bilmeyince dilsiz olup sadece izlemekle yetinmek zorunda kalıyor ya da derdini anlatabilmek için hep birilerinin yardımına ihtiyaç duyuyordu. Dil bilmek şart ötesi şarttı; bilmeliydi ki ne olduğunu, burada ne aradığını, nereden gelip nereye gittiğini, kimi kendisine yoldaş seçtiğini, bu yalnızlığın neden başına dolanmış olabileceğini ve belki geçmişten geleceğe doğru kurduğunu sandığı köprülerini paylaşabilecek bir ya da iki, belki de üç, hatta sekiz, on, yirmi kişi bulabilirdi. Madem hayat sürprizlerle doluydu, bu halka genişler ve belki kendisi bile buna inanamazdı.

“Moskova’ya yerleşmeyi düşünüyorlarmış. Aslında Beyazdeniz’e yakın bir köyde doğmuş büyük dedesi. İnsan köklerini gidip araştırmalıymış. Hem Moskova’da iş bulmak kolay olurmuş. Kalabalıkmış. Büyükmüş. Ama bir o kadar da pahalıymış. Aslında ne yapacaklarından pek emin değilmiş. Neyin doğru olduğuna karar vermek zormuş. Ya olmazsa imiş. Ya her şey yolunda gitmezse imiş. Ya pişman olurlarsa imiş. Annesi de bu şehri bırakmak istemiyormuş. Kardeşini bu topraklarda yalnız koyamazmış. Ara sıra onu ziyarete gitmek ona iyi geliyormuş. Görmese de, sesini duyamasa da artık kardeşi burada imiş. Garip bir kaza sonucu kaybettiği tek kardeşi Dimitri...”

c.

Birbirine bitişik ve beton ve eski ve renksiz ve soğuk ve kaba binalar sokak boyunca kale duvarı gibi ilerliyordu. Sbahın erken vakti olmasa da öğle henüz yaklaşmamıştı. Bugün iş bulmayı ümid ederek ağır adımlarla ilerleyen Dimitri bu yüzden belki biraz dalgındı ya da isteksiz adımları yüzünden yavaştı. Canı sıkılıyordu. Hiçbir şey eskisi gibi değildi. Düzen değişmiş, insanlar değişmiş, hayat değişmişti. Hayat ne olduğunu anlayamadan el değiştirmişti. Belki de diğer gidenler gibi bir an önce toparlanıp Rusya’nın yolunu tutmak en iyisiydi. İnsan nereye ait olduğunu ya da neyin kendisine ait olduğunu iyi bilmeliydi. Her yerde kavga vardı. Her yerde vuruşuyordu insanlar. Her yerde ve her zaman bitmiyordu alacak verecek davası. Birileri hep ölüyordu. Birileri ölüyor ve arkada kalanlar ölenin ardından hep ölümle yaşamak zorunda kalıyordu.

Dimitri işin içinden çıkamadı. Birbirine bitişik ve beton ve eski ve renksiz ve soğuk ve kaba binalara baktı birzamanlar içlerini dolduran rusları anımsayarak. Şimdi ruslar gitmiş, binalar bu ülkeye adını veren insanlara kalmıştı. Düşünmedi, ruslar ne zaman ve nasıl geldi buraya; düşünmedi neden geldiler ve ne yaptılar burada, düşünmedi ne oldu ve neden oldu ve neden azar azar bozuldu hep aynı giden düz çizgi. Düşünmedi. Çünkü cevapların hiçbirisini kabul etmek istemiyordu. Bildiği mutsuzluktu sırtında şu an taşıdığı. Onu mutlu edecek şeyin iş bulmak olmadığını da aslında biliyordu. Bir yerde taşlar oynamış ve açığa çıkmıştı yanlış üzerine cümleler kurup bu cümlelerle yaşamaya çalıştıkları. Yanlışın üzerine kurulsa kurulsa yanlış kurulurdu. Belki de buydu onu mutsuz eden. Annesine söylemek istedi bunu. Hiç görmediği babasına söylemek istedi. Ablasına, Vera’ya, eniştesine söylemek istedi. Karşı komşuya, onun yanındaki komşuya, sokak boyu bütün komşulara söylemek istedi.

İstedi, ancak tam bu sırada; birbirine bitişik ve beton ve eski ve renksiz ve soğuk ve kaba binaların karanlık pencerelerinden birinden devasa, rus marka bir televizyon uçarak tam başının üzerine düşüverdi. Dimitri, kanlar içinde sokak ortasına yığılırken söylemek istediği cümleleri düzene koymaya çalışıyordu. Sanki mutsuzluğu biraz azalmıştı. Sanki biraz... Biliyordu ki doğduğu bu şehirden bir daha hiç ayrılamayacaktı. Şimdi de ölmek nasıl bir şey onu anlatmak istiyordu. İstiyordu, ancak işte tam bu sırada bitti hayat.



* Patalok : (rusça) tavan

** “Baabuşka, lift, maşiina, fabrik, slaava, kartoşka, pamidor, astanofka, baabıçka, sivitooçık” : Büyükanne, asansör, araba, fabrika, kelime, patates, domates, durak, kelebek, çiçek (rusça)



Naz FERNİBA

BİR ŞAİR & BİR ŞİİR

Ağustos 28, 2008 1
BİR ŞAİR & BİR ŞİİR
ROBERT BLY

23 Aralık 1926’da Minnesota’da Norveç kökenli bir ailenin çoğu olarak doğdu. 1944-46 yılları arasında iki yıl donanmada kaldıktan sonra, önce Minnesota’da St. Olaf Koleji’ne, bir yıl aradan sonra da illüstrasyonist bir grup yazarla tanıştığı Harvard’a gitti. Bu dönemde Harvard, Donald Hall, Adrienne Rich, Kenneth Koch, John Ashbery ve John Hawkes gibi yazarlar için bir buluşma merkeziydi. 1950 yılında mezun oldu ve yazıları yanında konuşmalarıyla da dikkat çekti. O, genç şairler için bir öncü ve savaş karşıtı hareketin liderlerindendir. Bly bir çok şiir koleksiyonunu tamamlamış ve Amerikan şiirinin öncülerinden biri olmuştur. 1956’da Fullbright bursuyla Norveç’e gitti ve Norveç şiirlerini İngilizce’ye çevirdi. Norveç’te kaldığı sürece içinde Pablo Neruda, Cesar Vallejo, Gunnar Ekelof, Georg Trakl ve Harry Martinson gibi meşhur şairler üzerinde çalışma imkanı buldu. Amerika’ya dönünce “popüler edebiyat” çalışmaları yaptı, The Fifties, The Sixties ve The Seventies’le dönemlerin şiirlerini kendi kuşağına tanıttı. Şiir üzerine denemeler yazdı. 1966’da savaş karşıtı bir grup Amerikan şair ile birlikte Vietnam Savaşı’na karşı bir cephe oluşturdu. Bunun yanında bir “Erkekler Hareketi”nin de başlatıcısı oldu. Bir Grimm masalından hareketle bir tür "derin erkek"liği incelediği Iron John: A Book About Men kitabı [“Demir John: Erkekler Hakkıda Bir Kitap” isimli bu yapıtı Türkçe’ye “Sert Erkek Güçlü Erkek” adıyla Gülderen Dedeağaç tarafından çevirilmiş ve Gendaş Yayınları’nca 2004 Ekim’de yayımlanmıştır.] büyük yankı yapmış ve dünyanın dikkatini bu "Erkek Hareketi”ne çekmiştir. Bly, 1970’lerde 7 senesini Rumi’nin şiirlerini tercüme etmekle geçirir ve bunları birkaç kitap halinde tanınmayan bir yayınevine bastırır. Kendisi gibi şair bir dostu olan Coleman Barks’a 1970’lerde bazı akademik Rumi çevirilerini verir ve ‘Bu şiirler kafeslerinden kurtarılmayı bekliyor.’ der. Sekiz yıllık bir çalışmanın ardından Barks, ‘Çaldımsa da miri malı çaldım’ diyerek The Essential Rumi (Rumi’nin Özü) adlı çalışmasını yayımlar ve kitap büyük ilgi görerek yarım milyon nüsha satar. Bly yine 70’li yıllar boyunca Hindistan vecd şiirleri, denemeler, tercümeler, hikaye söylemeciliği, meditasyon, mitik güçler üzerine çalışmalar ve onbir şiir kitabı yayımladı. 80’li yıllarda ise, Loving a Woman in Two Worlds, The Wingéd Life: Selected Poems and Prose of Thoreau,The Man in the Black Coat Turns ve A Little Book on the Human Shadow’u yayımladı. Harper Collins tarafından yayımlanan son iki şiir kitabı What Have I Ever Lost by Dying? Collected Prose Poems ve Meditations on the Insatiable Soul’dur. Son zamanlarda basılan önemli bir kitabı da The Maiden King: The Reunion of Masculine and Feminine‘dir. Yeni şiir seçkisi Eating the Honey of Words’ü, ayrıca Ecco Press’den Ghalib, The Lightning Should Have Fallen on Ghalib (Sunil Dutta ile) çevirileri yayımlanmıştır. Best American Poetry 1999’un da editörlüğünü yapmıştır. The Night Abraham Called To The Stars (İbrahim’in Yıldızlara Seslendiği Gece), 50’li yıllardan beri geliştirmeye çalıştığı gazel formunda yazılmış 48 şiirden oluşmaktadır.




BİR YÜZÜN KEŞFİ

Konuşmak öylesine yakınlaştırıyor bizi! Açıyor
Bedenin kırılan dalgalarını,
Balıkları güneşe yaklaştırıp,
Pekiştiriyor denizin omurgalarını!

Bir yüzde gezindim, saatler boyu,
Karanlık ateşlerden geçip.
Bir bedene ağdım,
Henüz doğmamış,
Teni saran bir ışık gibi varolan,
İçinden ay gibi kaydığı tenin.



Robert BLY

27 Ağustos 2008

BEN DE SOBELENMİŞİM...

Ağustos 27, 2008 0
BEN DE SOBELENMİŞİM...
Sizlerin de tanıdığı ve benim de çok sevdiğim değerli arkadaşlarımdan http://supermarket0954.blogcu.com un sahibi arkadaşım Seloş beni sobelemiş ve ben de onun sorduğu sorulara elimden geldiğince cevap vermeye çalışacağım…

1) Blog yazmaya ilk defa nasıl başladın?

Bilgisayarımı 2005 yılının son aylarına doğru ani bir karar ile almıştım. Bir süre sonra da internetimi bağlattım. İnternette gezinirken ve özellikle de şiir ve edebiyat sayfalarını ararken karşıma bir şiir çıkmıştı. Bu şiir adını daha önce duymadığım birisi tarafından yazılmıştı. Sonradan keşfettim ki bu bir blog sayfasıydı ve ben o sayfaya gelen diğer ziyaretçilerin de sayfalarını dolaştıktan ve bu güzel ve de farklı paylaşımları gördükten sonra aralarına katılmaya karar verdim ve Blogcu ile blog yazma olayına merhaba dedim. Şu an iki yılı doldurmuş ve Blogcu’dan gelme bir blogspot üyesi olarak devam etmekteyim…

2) Blog yazılarının konusunun belli bir çizgide olması için çaba gösteriyor musun? Yoksa içinden geldiği gibi mi yazıyorsun?

Hepinizin de bildiği üzere, blog camialarında çeşitli kategoriler var. Hobiden tutunda, yemek, mizah, aşk ve daha bir çok ad altında. Ben de bu kategoriler içerisinde şiir ve edebiyat üzerine hasbelkader bir şeyler yapmaya çalışan birisi olarak bu kategori altında yazmaya ve paylaşımlarda bulunmaya karar verdim. Ancak ne yazık ki şiir ve edebiyattan hoşlanan arkadaşlarımız var elbette aramızda ama, birçok kişide farklı şeyler görmek istiyor. Blogcu’dayken kendi yazdıklarımın yanı sıra sevdiğim yazar ve şairlerin de paylaşımlarını yapıyordum tıpkı burada olduğu gibi ama, gelenlerin sıkılmasını istemediğimden ve bir de ne yalan söyleyeyim yine mi aynı şeyler demelerinden korktuğumdan tarihsel ve kültürel konulara da değiniyordum. Blogspot’a geçtiğim de ise bunun yanlış olduğunu anladım. Ve okuyan bir kişi de olsa sadece şiirlerimi ve diğer yazdıklarımı, bununla birlikte de yine sevdiğim şair ve yazarların eserlerini paylaşmak istedim. Bu nedenle de artık aynı çizgide blog hayatıma devam etmek istiyorum…

3) Blog yazmayı daha ne kadar sürdüreceksin?

Blog yazmak çok keyifli. Her ne kadar ellerim ve kollarımdaki ağrılar beni yorsa da. Ben bu olaydan ve bir şeyleri paylaşmaktan zevk alıyorum. Hele hele benim yazdığım bir şiir ve ya yazıya olumlu ya da olumsuz yorum gelse dahi. Bu nedenle daha ne kadar yazarıma kesin bir cevap vermek çok zor. Ama ben sizler olduğunuz ve devam ettiğiniz sürece varım diyebilirim…

4) Blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?

Hayır, öyle bir şey söylemem mümkün değil. Sanal bir ortamda bile olsa burada öyle sıcak dostluklar yaşanıyor ki, bu beni çok mutlu ediyor. Hiçbirimiz birbirimizi tanımıyoruz. Huyumuzu suyumuzu bilmiyoruz ama yine de ben işteyken akşam eve gelir gelmez sizleri ziyaret etmek için sabırsızlanıyorum. Yazdıklarınızı teker teker okuyor ve elimden geldiğince cevap vermeye çalışıyorum. Yani hala zevkli olduğunu söyleyebilirim…

5) Blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun?

Hayır etmiyorum. Eğer zamanlamayı doğru yaparsanız ve doğru zamanda ve doğru yerde olursanız, hiçbir şeyden feragat etmenize gerek yok diye düşünüyorum. Bu sadece plan işidir. Tıpkı yatmadan önce dişleri fırçalamak gibi…

İşte bu kadar. Elimden geldiğince samimi bir şekilde sorulan soruları cevaplamak istedim. Ben de sizlere yürekten sevgi ve selamlarımı gönderirken, en az sizler kadar değerli iki arkadaşımı sobeliyorum. Umarım kabul ederler…


Çok değerli dostlarımdan
http://geleceginmeslekleri.blogspot.com’ un sahibi arkadaşım Aslı ile, http://tropical-malibu.blogspot.com un sahibi arkadaşım Tropicalmalibu’yu. Umarım onlarda bu tatlı ve hoş oyuna katılarak bizlerle düşüncelerini paylaşırlar…


mehp@re

26 Ağustos 2008

AŞKININ ESİRİYİM

Ağustos 26, 2008 1
AŞKININ ESİRİYİM

Leyla’ya hükmeden bir gönlün sahibiyim.
Yıldızlar kadar uzak bir aşkın esiriyim.
Ne yardan geçerim, ne de serden;
Senden gayrı hükümsüz bir aşkın esiriyim.

Ateş böcekleri dans eder durur gecenin karanlığında.
Başım döner durur da el açarım Mevla’ya…
Kızılcık şerbeti içer de kan kusturur aşkın bana.
Fani dünyanın gömleğini sırtıma giyerde, aşk diye inlerim…

Mehpare ÖĞÜT
Ağustos 2008

25 Ağustos 2008

SEVGİ NEYDİ !

Ağustos 25, 2008 0
SEVGİ NEYDİ !

SEVGİ NEYDİ?.. SEVGİ EMEKTİ...

SEVGİ İYİLİKTİ, DOSTLUKTU, SEVGİ EMEKTİ…

DURURSAM BİR DAHA KURTULAMAM,

ZİYANI YOK GÜLÜŞÜ YETER BİZE…
YÜREĞİM KAYDIYSA GÜNAH MI…

ÇAMURA SAPLANSAM YARDIMA GELİR MİSİN…
ELİNİ TUTTUM SICACIKTI, YÜREĞİ ELİMDEYMİŞ GİBİ…

ELİNDEN TUTUVERSEM BENİMLE GELİR Mİ !
SENİNİM İŞTE ALIP GÖTÜRSENE BENİ…

ELVEDA ASYA, ELVEDA SELVİ BOYLUM, AL YAZMALIM, ELVEDA…
BİTMEMİŞ TÜRKÜM BENİM…




EKSİKLİĞİ FAZLA BİR HARF

Ağustos 25, 2008 0
EKSİKLİĞİ FAZLA BİR HARF

o sen miydin, karanlığa örtülen
kapının eşiğinde, ufalanan renklerin, saf kokuların
kayıp geleceklerin saklanmış güneşinde
dalgaları susmuş bir kıyının iç çekişinde
şarkısını arayan o erkenci güz?

senin miydi, solan mavilerin som çeliğinde
akışkan kumlarında gizli titreşimlerin
uzun koridorlu bir neşter saatinde
sessizlikteki sesi bekleyen o yüz?
(soğuk bir anın en soğuk demirinden
parçalanmış heykelleri onaracak

ustanın ellerinden
yere düşmüş bir keski
gibi kederi eğen o yüz?)

balçığın hilesinde, duvarların sahte yapraklarında
gerçeğin söylediği bir yalan gibi mağrur
ve sakin, şiddetli bir yokluk gibi
sırla ayna arasına sıkışmış o an
(senin miydi, boşluğunda donmuş bir çığlığın
erken biten zamandan
emanet bir çocukluk acısı gibi kalan?)

senin miydi, sımsıkı kilitli kapının eşiğinde
çağrısız bir lütuf gibi üryan
bekleyen geçim an’ı,
(o yalnız an, döner ya ayna birdenbire içine
ve bakar sonsuzca bir an, o sarı iskelede
ilk kez görürmüş gibi
kendi yaşamadığı kendi hikâyesine)

sen miydin, sırça bir çocukluğun alnında
işleyen o testere, yoksa ben mi kireçtaşı damarlarında
yerin
söndürülmüş ateşin uçuşan tüyleriyle
beni bölen bilmediğim harflere?
yanlış bir uykuya sızan dili gerçeğin
(ah, işte hayat, o sebepsiz çiçek yatağı)
yanmış gözyaşlarının, bereketli hasadın
ellerime uzanan bir elin sesi dökülmüş dili

karanlığa örtülen kapının eşiğinde
gölgeye inanmayan kandilin söylediği
(parçalanmış heykelleri onaracak ustanın
kitaplarda kurutulan harflerin
ansızın ölüm olan babamın dili)


babam ki, bir kıyıdan ötekine
hiçbir zaman varamayan eski ve güzel
bir köprünün çağın mitralyözüyle
yıkılan ayakları gibiydi
(şimendifer saatleri kurdu hep
atalardan çalarak eskimiş zamanları
haram yemez, ipek gömlek giyerdi

ve oynak bir su gibiydi çiftetelli sazların
sıçrayan tellerinde, acılı bir ömrün sevinçleriyle
onarmayı bildi de birbirinden uzaklaşan çağları
onarmayı bilemedi kendini)

belki de eksikliği fazla bir harfti babam
işaretleri çoktan unutulan bir dilin
hayatın belleğinden yavaş yavaş silinen alfabesinde
emanet bir at üstünde yaşadı hayatını
emanet bir ata binip gitti görünmeyene
(kurumuş bahçelerden toplardı sabahın çiylerini
akşamın zilleriyle yağmurun çamlarını süslerdi
kendisinin olmayan kadınları sevdi hep
imana geldi dedi annem son nefesinde)


şimdi burda, karanlığa açılan kapının eşiğinde
o eksik harfi soruyorum alfabelere
onarmak için içimdeki yıkılmış köprüleri
yazmak için masalını köklerin, aşıboyalarında

ve yıldız çitlerinde kanayan
günübirlik bir ömre
yarıda kesilen bir çiftetelli hüznüyle
yırtarak içimdeki şarkıyı
soruyorum babama;

“her şey ölümde birikir demiştin bana
ve hayat yaşansın diye vardır sadece
dinle ağustos böceklerini
ve sıcak bir el gibi alnında gezen
hayatın seslerini, ve unutma, dokunduğu yüzlerde

yumuşak bir kili yoğurur insan
ellerindeki toprak
ancak böyle dönüşebilir güle”
(işte mevsim toprak ve gül, alnımda ipek/ten el
gibi hayat, ne varsa yok, ne yoksa var
içimdeki görünmeyen gecede
susmak nedir bilmeden ötüyor hâlâ
upuzun bir denizin görünmez sahilinde
seninle dinlediğim ağustosböcekleri)

söyle şimdi, biriken ne, kökleri büyüten o karanlıkta?
nerede hammaddeyi güle çeviren simya
nereye, nereye koysam başımı
kayıyor bir yıldız daha
yakarak ağzının denizinde kanayan
ölümsüzlük vaadini
gidiyorsun, duvara çizilmiş bir pencereden
kapısını örtmeyi unutmuş bir gezgine
“yolun adını göçebe yazar“ diyor yasalar
geri dönmeyişlerin alfabesine
(ve babası ölen çocuklar hiç büyümez
gözlerinde taşır sesinden düşen göğü
sorular biriktirir yağmur yerine
yağmayı ertelemiş sevgilerin renginde)

gidiyorsun, içime çizilmiş bir labirenti
geçerek sönmüş bir kandilin gölgesinde
kapanırken bir yerde bir pencere
açılıyor yokluğun kara kapısı
(gözlerinden kopan o mavi ışık
hayatı soruyor hâlâ ölüme)


Ayten MUTLU

BİR YALNIZLIK İKİNDİSİ

Ağustos 25, 2008 0
BİR YALNIZLIK İKİNDİSİ

İnsan iki kişi olmalı, değil mi
En azından iki kişi
Sen yalnızsın
Yalnızlığın her zamanki ikindisi.

Edip Cansever

ikimiz de istesek, bir büyük aşk yaşayabilirdik... aslında "ikimiz de
istesek.." demek doğru değil, çünkü biliyorum ki, "ikimiz de istiyorduk". Onun
gözleri, her görüşmemizde çığlık çığlığa söylüyordu bunu, benim ellerim,
dokunmak için izin istiyorlardı sanki. Dokunmak için, okşamak ve hissetmek
için. Birbirimize karşı ördüğümüz aramızdaki şu buhar duvarının öte yanına
geçmek için izin istiyorlardı sanki. Dalgındı o gün de. Buluşmamızdan önce,
telefonda anlatmıştı: bütün gün, sonu gelmeyen binlerce iş, binlerce insan,
iş, telefon, bilgisayar, telefon...

Yüzüme bakıyordu. Gene bir buluşmanın sonuna gelmiştik. İkimiz de istiyorduk,
bunu biliyorum çünkü her buluşma boktan bir sebepten ötürü gerçekleşiyordu.
Belki kendimizden bile habersiz, ilk fırsatta görüşmek isteğimizden. İkimiz de
istiyorduk. Yalan söylemeyen bir tek onun gözleri ve benim ellerimdi. Asla
kavuşamazlardı... Ah, keşke, keşke! "İkimiz de isteseydik eğer, bir büyük aşk
yaşayabilirdik..."

"Emine," dedim, vedalaşmaya hazırlanıyorken. Belki de, ilk başta, bunu
söylememin tek sebebi birkaç dakikacık daha katmaktı birlikteliğimize,
uzatmaktı... O da biliyordu bunu, kahretsin! O da biliyordu bunu, o da beni
seviyordu, aşk vardı o kahrolası buhar duvarının ardında, o da biliyordu bunu.

"Emine," dedim, "seni seviyorum."

Ve o an anladım ki, bunu söylememden korkuyordu, hep BÖYLE bir anın
gelmesinden korkarak yaşamıştı birlikteliğimizi... Hep böyle bir anın
gelmesinden korkarak yaşamıştık birlikteliğimizi, bunu ne yazık ki ancak şimdi
anlıyordum, her şeyin bittiği şu çaresiz anda.

Kızıl gözlerini üzerime dikti, bin melal, bin hüzün... Uzaklarda bir diyarda,
bin güneş aynı anda battı, ortalığı sükutun o aşina gamı aldı süpürdü...
Kızıl gözleriyle baktı bana, bir anlığına, daha fazla göstermek istemedi, daha
fazlasını bilmemi istemedi. Başını önüne eğdi, hafifçe titreyerek, ama yine de
bir "dayanacağım, dayanmalıyım" kararlılığıyla yıkılış şokunu geciktirerek,
uzun etekliğini sonsuza kadar hafızama saplayarak, döndü ve uzaklaştı oradan.
Onu bir daha hiç göremedim.


Ve şimdi, o günleri durup düşünüyorum da, "ikimiz de isteseydik eğer, büyük
bir aşk yaşayabilirdik" demek yanlış. Çünkü ikimiz de istiyorduk ve biliyorduk
bunu. Ama başka güzel şeyleri de vardı ikimizin, ikimizin dışında... Ve
biliyorduk ki, onları daha çok istiyorduk. O başka şeyler gibi olmak
istemiyorduk belki de, belki de yegane sebep buydu, bilemiyorum, kafam
karışıyor bunları düşününce. Aramızda, "buhar"dan oluştuğunu sandığımız duvar,
gerçek hayatın ta kendisiymiş meğer, bunu da şimdi anlıyorum. Ve biz, bir
kararın eşiğine gelmiştik: ikimizin de her buluşmamızda, her zaman gördüğü,
karşımıza çıkan o duvarı artık dayanamayıp işaret ettiğimizde, ya o duvarın
bir parçası olacak, ya da, sonsuza kadar ayrılacaktık birbirimizden. O bunu
biliyordu, ve bu kararın eşiğine gelmemizden korkuyordu, şimdi şimdi anlıyorum
bunu... Bense, aşkın, diğer bütün aşkları yeneceğini sanıyordum, aşkın,
HER ŞEYİ yeneceğini... Ama Emine artık yok, gitti. Aramızda yaşanmış
olan onlarca güzel şey, gene aramızda bir sır olarak kaldı. Zaten anlatsam da kimi inandırabilirdim ki. Emine gitti. Kızıl gözlerini de alarak yanına (sonradan ağlamak için, sonradan ağlamak için, the army, the army, the army...), çekti düşlerini, "ayın öteki yanına gitti".

08-06-99
Emre SURURİ

24 Ağustos 2008

YENİDEN MERHABA

Ağustos 24, 2008 0
YENİDEN MERHABA
Deniz, Güneş, Kum…

Tilkinin dönüp dolaşıp döneceği yer neresiymiş ! Elbette ki kürkçü dükkanı. Bu ata sözlerine bayılıyorum. Yani yüzyıllar önce söylenmesine ve günümüze kadar gelmesine rağmen güncelliğini ne de güzel koruyor değil mi !!!

Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi bu sene ki tatilimin bir kısmı da böylece güzel ve hatırlanacak anılar eşliğinde sona ermiş oluyor ama, sadece deniz, güneş ve kum kısmı. Allah’tan iki hafta gibi bir süre daha var dinlenmem için. O yüzden biraz da evde dinlenmenin tadını çıkartma zamanı diye düşünüyorum ve bununla birlikte, siz dostlarıma kavuşmanın heyecanı ve benim yokluğumda bıraktığınız değerli mesajlarınızı okumanın verdiği sevinçle sizlere kucaklar dolusu sevgi ve selamlarımı gönderiyorum. Tatilden yeni döndüğüm için bilgisayar başına yeni oturdum ve bloğuma henüz yeni eklentiler yapmadım ama, en kısa zamanda sizlerle yeni paylaşımlarda bulunacağıma dair sizlere söz veriyorum. Bu arada ev içerisinde halledilmesi gereken birkaç iş var ve bu benim birkaç günümü alacak gibi gözüküyor. İşlerime verdiğim aralarda sizlere uğrayarak her birinize merhaba diyeceğim. Bundan ötürü umarım bana gücenmezsiniz. Ama size mutlaka ziyaretlerde bulunacağıma dair söz veriyorum. Ve bu birkaç günü atlattıktan sonra da eskisi gibi her şey devam edecek.
Şimdilik kendinize çok iyi bakın…

Görüşmek üzere sevgilerimle,,,

mehp@re

13 Ağustos 2008

SUSUYORUM ARTIK..

Ağustos 13, 2008 1
SUSUYORUM ARTIK..

Ne keyifle okuduğum şiirler ezberimde, ne de bağıra çağıra söylediğim şarkıların sözleri. Dalgın gözlerle yürüdüğüm caddelerde kayboluyorum...

Sonsuz bir inatla sarıldığım radyodan gelen o harika melodilerin de tadı yok? Peki ya o yağmurda iliklerime kadar ıslanmalarımı kim çaldı benden? Bilmiyorum!

Susuyorum artık... Sustukça susuyorum. Sustukça, üzerime gelen insanlardan kurtarmak için ruhumu, suskunluğuma sarılıyorum. Ama yine de saplanıyor yüreğime bazı kelimeler. Bazıları da acıtıyor üstelik…

Sessiz geceler benim için sığınılan bir liman sanki. Kendimi bulup bulup kaybettiğim karanlıkta, şöyle bir uğradığım kelime hazinem de bir anlam ifade etmiyor. Düşünüyorum da bu güne kadar hep; gibi yazmışım, gibi okumuşum, gibi söylemişim ve en önemlisi; gibi sevmişim...

Elbette hiçbir şey, ben ol deyince olmaz. Bunu biliyorum ama zaman da geçiyor hızla. Tükenmez sandığım bütün sözler bitiyor ve ben de yavaş yavaş tükeniyorum...

Onca yıldan sonra; hayata dair ne kaldı ki elimde? Kocaman bir hiç! Öyleyse neden bunca çaba, neye bunca isyan…

Öyle anlamsızki yaşadığım hayat. Her şey az sonra gerçekleşecekmiş gibi duruyor, elimi uzatıyorum tutmak için, kayboluyor. Benim dışımda kopuyor bütün kıyametler ve ben kendime uyan bir kıyamet beğenmiyorum…

Kalbime bir kurşun sıkacak gönüllü katilimi arıyorum ya da yüreğime su serpecek elin sahibini... Toprağa ateşi düşürecek, denizi yakamozlarla süsleyecek sesin sahibini… Artık basit şeyler bekliyorum yaşamdan. Örneğin, kimselerin bilmediği sırlarım olmalı ölürken... Kimselerin gitmediği sokaklarım olmalı... İçimi kanatan özlemlerle yaşlanıp, sonra da sessizce gitmeliyim bu dünyadan.

İşte yine susuyorum; siyah bir geceye dönüyor her anım ve okuduğum her şiir kanatıyor yaralarımı. İçimdeki çocuk ölüyor... Yalancı gülümseyişlerle beni ciddiyete çağıran insanları da önemsemiyorum. Elimden kayıp gidenlerden korkmadığımı bilmiyor ki hiç biri…

Sevda.TK

SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN

Ağustos 13, 2008 1
SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN

Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif..
Kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç..
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü..
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğü kadar rengin..
Yaşadıklarını kar sayma:
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna, ne kadar yaşarsan yaşa
Sevdiğin kadardın ömrün..
Gülebildiğin kadar mutlusun, üzülme, bil ki ağladığın kadar güleceksin.
Sakın bitti sanma her şeyi, sevdiğin kadar güleceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer
Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın
Bir gün yalan söyleyeceksen eğer
Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın.
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak.
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü.
Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..İşte budur hayat!
İşte budur yaşamak, bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir.
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin, bunu da öğren,
Sevdiğin kadar sevilirsin…
Can YÜCEL

SİZLER NEYİ DÜŞLEDİNİZ

Ağustos 13, 2008 0
SİZLER NEYİ DÜŞLEDİNİZ

Cheng’li bir oduncu bir koruda bir geyik öldürdü; sonra da başkalarının bulmasını engellemek için üstünü yapraklar ve dallarla örterek onu gömdü. Ancak kısa bir süre sonra geyiği sakladığı yeri unuttu ve her şeyi düşlemiş olduğunu düşündü. Öyküyü herkese sanki bir düşmüş gibi anlattı. Dinleyicileri arasından bir adam saklanmış geyiği aramaya gitti ve onu buldu. Adam geyiği eve taşıdı ve olup biteni eşine anlattı:“Bir oduncu bir geyik öldürdüğünü düşlemiş ve sonra onu sakladığı yeri unutmuş. Bense geyiği buldum. Şu oduncu gerçekten yaman bir düşçü!”“Kimbilir, belki de sen bir geyik öldürmüş olan bir oduncu gördüğünü düşledin.” dedi karısı. “Ama, yine de, gözümüzün önünde bir geyik durduğuna göre, düşün gerçek olmalı.”“Geyiği bir düş sayesinde bulduğumu farz etsek bile,” diye gürledi koca, “ikimizden hangisinin düş gördüğünü bulmak için canımızı sıkmanın ne anlamı var?”Oduncunun ise akla hala geyikteydi. O gece düşünde geyiği sakladığı yeri ve onu bulan adamı gördü. Şafakla birlikte diğer adamın evine gitti ve geyiği orada buldu. İki adam sert bir ağız dalaşına giriştiler ve sonunda geyik davasını karara bağlamak bir yargıca düştü. Yargıç oduncuya döndü:“Sen bir geyiği gerçekten öldürdün ve bunun bir düş olduğunu düşündün. Sonra gerçekten düş gördün ve onun gerçek olduğunu düşündün. Diğer adam geyiği buldu ve bu yüzden seninle tartışıyor, ama karısı onun başka birinin öldürmüş olduğu bir geyiği bulduğunu düşlediğini düşlüyor. Kısacası, hepsi bir düş, yani kimse geyik öldürmedi. Ama, önümüzde bir geyik durmakta olduğu için, en iyi çözüm onu ikinizin arasında bölüştürmek.”Dava, Cheng Kralı’nın kulağına kadar gitti ve o şöyle dedi:“Yargıca gelince, acaba o da bir geyiği böldüğünü düşlüyor olamaz mı?”



Liethse (M.S.300)

DUDAKLA BARDAK ARASI

Ağustos 13, 2008 0
DUDAKLA BARDAK ARASI
Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim, yeni yaptırdığı bir bağa üzüm kütükleri diktiriyormuş. İşlerin bir an önce bitmesini sağlamak için kölelerini hiç dinlenmeden çalıştırıyormuş. O zavallı kölelerden biri, bir gün pek bitkin düştüğü için dayanamaz ve zalim krala ;- Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz bu bağın üzümlerinden yapılacak şarabı hiç bir zaman içemeyeceksiniz ki! deyivermiş.Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış.Nihayet gün gelip üzümler yetiştikten sonra, kral küleler de dahil herkesin toplanmasını emretmiş. Bir müddet sonra da o bağın üzümlerinden yapılmış şaraptan bir bardak getirilmesini emretnmiş. Daha önce kehanet gösterisinde bulunan köleyi de huzuruna çağırtmış. Şarap bardağını eline alarak: - Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiç bir zaman içemeyeceğimi tekrar iddia edebilir misin ? diye sormuş.Köle şöyle cevap vermiş: - Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem. Çünkü dudak ile bardak arasındaki mesafe çok uzundur. O arada başınıza neler gelebileceğini de bilemem!Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri kralın adamlarından biri girmiş. Bir yaban domuzunun bahçeye girdiğini ve asmaları kırıp döktüğünü söylemiş. Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen dışarı fırmalış. Bahçede domuzun bulunduğu yere koşmuş. Kral ve domus arasında öldüresiye bir mücadele başlamış. Sonunda yaban domuzu mızrak gibi dişleriyle, Sisam kralının karını yarıp ölümüne sebep olmu. Kral bostanda, bardak masada kalmis.. Şu söz olayı güzel bir şekilde ifade ediyor:"Nasip ise gelir Hint'ten Yemen'den, Nasip degil ise ne gelir elden?"

...

Ağustos 13, 2008 0
...

10 Ağustos 2008

RÜZGAR ESTİĞİNDE UYUYABİLİR MİSİN?

Ağustos 10, 2008 2
RÜZGAR ESTİĞİNDE UYUYABİLİR MİSİN?
Genç bir adam Amerika’nın batısındaki bir çiftliğe iş başvurusunda bulunmuştu. Çiftliğin sahibi ona özelliklerini sorduğunda genç adam kendine güvenen bir edayla şöyle cevap vermişti:"Rüzgar estiğinde dahi uyuyabilirim"Bu söz yaşlı çiftlik sahibinin kafasını çok karıştırmıştı, fakat bu zeki genç adamdan da çok hoşlanmıştı bu yüzden onu işe aldı.Birkaç gün sonra yaşlı çiftlik sahibi ile karısı geceyarısı çok sert ve şiddetli bir rüzgarla uykularından fırladılar. Bir sorun çıkma ihtimaline karşı her yeri kontrol etmeye başladılar.Pencere ve kapıdaki kepenklerin sıkıca kapatılıp kancalarının yerlerine takıldığını gördüler.Kalın ağaç kütükleri ise sıra sıra şöminenin yanına dizilmişti. Tarım araçları güvenli bir şekilde hangara yerleştirilmişti. Traktör garajdaydı. Ahırın kapısı düzgün bir şekilde kapatılmış ve kilitlenmişti. Hatta içerideki tüm hayvanlar oldukça sakindiler. Genç adam hemen ilerideki kulübesinde huzurlu bir şekilde uyuyordu.İşte o anda yaşlı çiftlik sahibi genç adamın o gün ona ne demek istediğini anlamıştı."Rüzgar estiğinde dahi uyuyabilirim"Çünkü genç adam fırtınasız güzel günlerde herhangi bir gün şiddetli bir fırtına ile çiftlikteki her şeylerini kaybedebileceklerini düşünerek işlerini o kadar bağlılıkla ve düzgün bir şekilde yapmıştı ki, en sert, en şiddetlifırtına dahi esse yatağında huzurla uyuyabilirdi.Yapabildikleriniz değil, birgün gerçekten yapamadığınız şeyler güneş battığında size baş ağrısı verir.

KATHLEEN PİNTO

SEVGİ ÜSTÜNE

Ağustos 10, 2008 0
SEVGİ ÜSTÜNE

Sarp ve kayalıklıdır sevginin yolları,
Ama içinize ateş düştü mü izlemekten geri durmayın,
Gerçi sözleri düşlerinizi darmadağın edebilir,
Ama sizinle konuştuğu zaman yine de ona inanmamazlık etmeyin,
Çünkü başınıza tacı oturtacak olan da,
Sizi çarmıha gerecek olan da sevgidir,


Tıpkı püsküllerin mısırı sarışları gibi sevgi de sizi kendisine sarar,
Soyunmanız ve önünde çıplak kalmanız için sizi zorlar,
Bembeyaz kesinceye dek evirir, çevirir,acı verir canınıza,
Boyun eğdirinceye dek ezer, yoğurur sizi,
Sevgi tüm bunları başarır, yeter ki siz kalbinizin sırlarını oğrenin,
ve bu yolla Hayatın yüreğinden bir parça olun,
Ama diyelim ki korkulara kapılmışsınız
Ve sevgiden salt bir huzur ve zevk bekliyorsunuz,
O zaman bir an önce çıplaklığınızı örtün ve sevginin zorlu düzeninden uzaklaşıp mevsimleri olmayan bir dünyaya sığının daha iyidir,
Karşısındakine kendinden başka birşey vermez Sevgi,
Ve kendinden başka hiçbirşeyi geri almaz,
Çünkü sevgi kendi kendini bütünler ve kendi kendine yeterlidir,
Sevginin kendini mutlu etmekten öte hiçbir arzusu yoktur,
Ama eğer sevgiye kapılmışsanız ve tutkularınız olsun istiyorsanız,
Şunları kendinize seçin;
Tutkunuz,sevginin içinde erimek olsun,
Tutkunuz,aşırı duygusal davranışların getireceği acıları tanımak olsun,
Tutkunuz,kendi Sevgi anlayışınızla kendinizi vurmak olsun,
Varsın istekle ve coşkuyla aksın kanınız,
Tutkunuz,kanatlanmış bir yürekle sabaha gözlerinizi açıp sevgi dolu bir güne başlayabiliyor oluşa teşekkür etmek olsun,
Tutkunuz,gün öğleye eriştiğinde oturup sevginin heyecanını düşünmek olsun,
Tutkunuz,gün akşama erdiğinde evinize minnet dolu bir yürekle dönebilmek olsun,
Ve yüreğinize gömdüğünüz sevgili için iyi birşeyler dileyip yatın;
Dudaklarınızda onu yücelten bir şarkı olsun...



Halil CİBRAN

GÖZYAŞLARI

Ağustos 10, 2008 1
GÖZYAŞLARI

İnsan için biricik teselli ve neşe kaynağı "GÖZYAŞLARI" dır. Doyulmayan manevî hatların galeyana-cuş'a- gelişiyle göz pınarlarının akışı.. Ne tatlı ne hoş... Gözyaşları! Bazen inci taneleri gibi bir gözden damla damla akar, diğer gönlü ateş gibi yakıp kül edersin. Maddeleşmiş kafalarıyla kimyacılar senin analizini yapamaz. Ancak O'nun "Benim bildiğimi bilseydiniz çok ağlar az gülerdiniz" sırrına vâkıf olan basîret sahihleri seni çözebilir.Göz yaşları'nın en büyük düşmanı "gülmek" tir. Atom bombası yeryüzünün verimli topraklarını verimsiz hale getirip, havayı suyu nasıl bozuyorsa; gülmek de ruh ve beden ülkesinin merkezi olan kalbi ve ondaki mürüvvet, hamiyyet ve muhabbet duygularını tahrib eder. Mürüvvet ocağı olan kalbi harâmtler karargâhına çevirir.. Çileli bülbüllerin yanık sesleri gibi sedâlanan sesler yerine baykuş seslerini andıran sesler çıkartır. İşte o zaman kalb ölmüş demektir, ölü kalbin penceresinden yas çıkar mı? Kalbi ölenlerin kalıbının taştan ne farkı olur? Şu kalıpları insana benzeyip, sûretleri değişenler... Siz insanlığı arayan insanlara insan olduğunuzu ne ile ne zaman isbat edebileceksiniz? Söyleyen ne güzel dile getirmiş:"Yıllar yılı dolaştım gönül ülkelerindeİnsanlığı aramışım insan gölgelerinde."Eller hep boş, ümitler suya düşmüş vaziyette insanlardan insanlık bekliyoruz. Beyhude.. Zira niçin yaratıldığını bilmeyenler niçin yaşadıklarını bilebilirler mi?Ne garip tecellilerle dolu bir hayat. Gülmeğe herkes "Gönüllü asker", ağlamaya gelince "Vakitsiz teskere" ister durumda. Ağlamasını unutmuş garib bir nesiliz. "Yaş çıkmayan gözden Allahım sana sığınırım." diyen bir Yol gösterici' nin tâbileri değil miyiz? Hani seccademize döktüğümüz billûr damlalarını andıran gözyaşlarımız? Hani kırdığı bir kalb işlediği bir günah yüzünden gözleri yaşlarla dolup çağlayanları andıranlar... Hani yastığının örtüsünü geceleri göz yaşlarıyla yıkayanlar?Gülenler!... Gülüşlerinizden bile ümitliyiz. Şimşeklerin ve gök gürültülerinin yağmur yüklü bulutları haber verdiği gibi gülüşleriniz de bize gözyaşlarınızı müjdeliyor... Bekliyoruz... ömrümüzün nihayetine kadar da bekleyeceğiz... Bir göz ve bir damla yaş... Ne girift bir bilmece... Hep cesedi ölenlere ağlanıyor da maneviyatı ölüp "İki ayaklı canlı cenaze" olanlara ağlanmıyor? Asıl ağlanması gereken onlar değil mi?Gözyaşları... Sen nelere teselli kaynağı, kimlere' ümit sığınağı olmadın? Yetimlere, boynu büküklere, mazlumlara ettiğin dostluklar yeter. Gel, ne olur... Biraz da senin hasretinle yananlara dost ol...


İnci ÖZATA

YAĞMUR

Ağustos 10, 2008 0
YAĞMUR
Hayat soğuk, yağmurlu ve vurdumduymaz bir İstanbul gecesiydi... Ve gece yağan yağmur hep ürkütürdü beni. Yağmur değil yalnızlığımdı pencereleri damla damla yalayan, yıllarımı dolduran sensizlikti... Hep bir yanı yarımlık, hep senden uzaktalık, hayattaki tek "kimse"mden yoksunluk, yani kimsesizlikti. Bir kavuşma mucizesine inanma yolunda harcanmış bir hayatın ansızın sonuna gelme, ve o mucizeyi yaşayamadan bir başına ölme korkusuydu yağmur.Yine yağmur yağıyor, yine gece... Yine İstanbul... Ve sen kollarımınarasından sıyrılıp kalkıyorsun yataktan. Nereye gidiyorsun sevgilim?Sadece sana sarılarak uyuduğumda nefes alabiliyordum. Beni kollarınaaldığında, yüzümü masumiyetinin yurduna, o kimsesiz boynuna dayadığımda,kokunu kalbimle soluduğumda... Uykun benim cennetimdi. Çünkü cennet sadece ikimizin olabildiği yerdi benim için. Ne sana aşık kadınlar, ne sevdiklerin,ne geçmişin, ne yarının...Uykunda sadece ikimiz vardık. Aşkıma dar gelensevgi sözcüklerine ihtiyacım yoktu orada. Sana sevgimi anlatmaya, ispatetmeye ihtiyacım yoktu artık. Aşkımızın kokusuydu sana beni anlatan, sanaseni anlatan.... Beni gerçekliğin o soğuk, o köpüklü dalgalarıyla yutan vealıp alıp senden ötelere savuran hayatın dışındaki tek kaçış tünelimdiuykun.


CEZMI ERSOZ

ÖĞRENDİM

Ağustos 10, 2008 0
ÖĞRENDİM

YAS 5 Anne ve babamin birbirlerine bagirmalarininbeni ne kadar korkuttugunu ögrendim.

YAS 7 Mesrubat içerken gülersem içtigimin burnumdangelecegini ögrendim.

YAS 12 Bir seyin degerini anlamanin en iyi yolununbir süre ondan yoksun kalmak oldugunu ögrendim.

YAS 13 Annemle babamin elele tutusmalarinin veöpüsmelerinin beni daima mutlu ettigini ögrendim.

YAS 15 Bazan hayvanlarin kalbimi insanlardan dahafazla isittigini ögrendim.

YAS 18 Ilk gençlik yillarimin keder, saskinlik,istirap ve asktan ibaret oldugunu ögrendim.

YAS 24 Askin kalbimi kirabilecegini ama buna degeroldugunu ögrendim.

YAS 33 Bir arkadasi kaybetmenin en kestirme yolununona ödünç para vermek oldugunu ögrendim.

YAS 36 Önemli olanin baskalarinin benim için nedüsündükleri degil,benim kendi hakkimda ne düsündügümoldugunu ögrendim.

YAS 38 Esimin beni hala sevdigini, tabakta iki elmakaldiginda küçügünü almasindan anlayabilecegimi ögrendim.

YAS 41 Bir insanin kendine olan güveninin,basarisini büyük oranda belirledigini ögrendim.

YAS 44 Annemin beni görmekten her seferinde sonsuzmutluluk duydugunu ögrendim.

YAS 46 Yalnizca minik bir kart göndererek bilebirinin gönlünü aydinlatabilecegimi ögrendim.

YAS 49 Herhangi bir isi yaptigimdan daha iyiyapmaya çalistigimda, o isin yaraticiligadönüstügünü ögrendim.

YAS 50 Sevgi, evde üretilmemisse, baska yerdeögrenmenin çok güç olabilecegini ögrendim.

YAS 53 Insanlarin bana, izin verdigim biçimdedavrandiklarini ögrendim.

YAS 55 Küçük kararlari aklimla, büyük kararlari isekalbimle almam gerektigini ögrendim.

YAS 64 Mutlulugun parfüm gibi oldugunu, kendimebulastirmadan baskalarina veremeyecegimi ögrendim.

YAS 70 Iyi kalpli ve sevecen olmanin, mükemmelolmaktan daha iyi oldugunu ögrendim.

YAS 82 Sancilar içinde kivransam bile baskalarina basagrisi olmamam gerektigini ögrendim.

YAS 90 Kiminle evlenecegin kararinin hayattaverilen en önemli karar oldugunu ögrendim.

YAS 95 Ögrenmem gereken daha pek çok seyleroldugunu ögrendim."Dün sabaha karsi kendimle konustum.
Ben hep kendime çikan bir yokustum.
Yokusun basinda bir düsman vardi.
Onu vurmaya gittim kendimle vurustum"




OZDEMIR ASAF

06 Ağustos 2008

SEVGİLİM BEN ŞİMDİ

Ağustos 06, 2008 0
SEVGİLİM BEN ŞİMDİ

Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte seni düşünmekteyim
Elimde uçuk mavi bir kalem cebimde iki paket sigara
Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden
Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz
''Ağlarım aklıma geldikçe gülüştüklerimiz''.
Çiçekler, çiçekler, su verdim bu sabah çiçeklere
O gülün yüzü gülmüyor sensiz
O köklensin diye pencerede suya koyduğun devetabanı
Hepten hüzünlü bu günlerde
Gür ve çoşkun bir günışığı dadanmış pencereye
Masada tabaklar neşesiz
Koridor ıssız
Banyoda havlular yalnız
Mutfak dersen - derbeder ve pis
Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş
Vantilatör soluksuz
Halılar tozlu
Giysilerim gardropda ve şurda burda
Memo'nun oyuncak sepeti uykularda
Mavi gece lambası hevessiz
Kapı diyor ki açın beni kapayın beni
Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi
Radyo desen sessiz
Tabure sandalyalardan çekiniyor
Küçük oda karanlık ve ıssız
Her şey seni bekliyor her şey gelmeni
İçeri girmeni
Senin elinin değmesini
Gözünün dokunmasını
Ve her şey tekrarlıyor
Seni nice sevdiğimi
.

Cemal SÜREYA

AVUCUNUZUN İÇİNE BAKIN…

Ağustos 06, 2008 0
AVUCUNUZUN İÇİNE BAKIN…

Ne zaman eşinizle bir sorun yaşasanız avucunuza bakın.

Sorunların olabilirliğini kabul ederseniz Çözümlerinizde hemen elinizin altında, avucunuzun içinde.... sevildiğinizden ve sevdiğinizden şüpheye düşerseniz avucunuzu açıp parmaklarınızı sayın.

Baş parmağınıza bakın önce. Size en yakın olan parmağınız. Diğer dört parmağın hareketlerini anlamlı kılan o. Gerektiğinde her parmağın yanında hazır oluyor, yardımına koşuyor. Vazgeçebilir misiniz başparmağınızdan?

Peki ya eşinizden? Size en yakın o iken kesip atabilir misiniz onu hayatınızdan? Her halinizde hemen yanı başınızda olmuşken ve olmaya hazırken, gözden çıkarır mısınız eşinizi? Hayatınızda başka her şey onun yakınlığı ile sevimli geliyor değil mi size? Bütün akrabalarınızla ilişkilerinizi eşinizin yakınlığı anlamlı kılıyor değil mi?
Şimdi de işaret parmağınıza bakın. Güzel bir şey görseniz hemen onu uzatırsınız. Beğendiklerinizi gösterirsiniz onunla. Doğru olanı onunla işaret edersiniz.

Eşinizi de onca insan arasından parmakla gösterilir bulmuyor musunuz? İlk gördüğünüzde, ilk sevdiğinizde, yüreğiniz ilk ısındığında, kalbiniz tıpkı işaret parmağınız gibi onu göstermişti size. Şimdi nasıl yalancı çıkarırsınız kalbinizin işaretini? Nasıl güvenmezsiniz kalbinizin seçimine? Hem sonra işaret parmağınızın göstermeye değer bulduğu güzel şeyler yaşamadınız mı onunla? İşaret parmağınızın göstermeye değer bulduğu doğruları paylaşmadınız mı onunla? Şimdi kesip atacak mısınız işaret parmağınızın size gösterdiğini? Elinizin tersiyle itecek misiniz kalbinizin işaret ettiğini?

Orta parmağınıza bakın şimdi. En uzunu o parmaklarınızın arasında. Yüksekte duruyor. Hepsinden öteye uzanıyor. Vazgeçebilir misiniz orta parmağınızdan? Hepsinden uzun diye lüzumsuz görürü müsünüz onu?

Peki ya eşiniz? Bütün kadınlar yada erkekler arasında kalbinizin sırlarına aşina olacak kadar farklı değil mi o? Bütün kadınlar ve erkekler arasından sizin için özel olarak sıyrılıp gelmiş değil mi? O sizin için en yüksek konumda değil mi? Sizi başka bütün erkekler ve kadınların üzerinde tutmadı mı? Vazgeçebilir misiniz ondan şimdi? Onu herhangi bir kadın yada erkek gibi görebilir misiniz?

Şimdi de yüzük parmağınıza bakın. Parmağınızı ne zamandır çevreleyen o altın yada gümüş halkayı ilk taktığınız günü düşünün. Ne kadar heyecanlıydınız değil mi? Hayatınızın kadınını yada erkeğini bulduğunuz o günü yeniden yaşayın. Tekrar bakın eşinizin gözlerinin içine. Onu kendinize biricik yapan sırrı yeniden hissedin. Eşinizin sırf size razı olması onu sizin için biricik yapmaya değmiyor mu? Şimdi yüzük parmağınızı atabilir misiniz elinizden?
Ve son olarak serçe parmağınıza bakın. Ne kadar da incecik ve zayıf değil mi? Eşinizin kalbi gibi. Size sırlarını açmış, sizin sırlarınız paylaşmış bir kalp sizin için süslenip bezenmiş paha biçilmez bir ayine gibidir.

Bakınca kendinizi gördüğünüz bu ayna, öylesine kırılgandır ki, sizden gelecek küçük bir fiske parçalayıp köreltebilir onu. Özellikle size karşı savunmasızdır ve özellikle sizden gelecek darbeler onu en hassas yerlerinden çatlatabilir. Başkası karşısında bu kadar kırılgan değildir eşiniz. Tıpkı serçe parmağınız gibi... şimdi dilerseniz vazgeçin serçe parmağınızdan. Nasılsa ince ve zayıf diye koparıp atın onu elinizden. Hiç olur mu?

Senai DEMİRCİ

KİTAPLIK VE OKUMA

Ağustos 06, 2008 0
KİTAPLIK VE OKUMA

Evde bulunduğum zaman hayatım daha çok kitaplığımda geçer; oradan ev işlerini yönetmek imkanını da bulurum. Giriş kapısının hemen üstündeyim; hem bahçeyi, kümesi, avluyu görürüm, hem de evimin öteki bölümleri içinde sayılırım. Hiçbir düzene uymadan, hiçbir amaç gütmeden bir bu kitabı, bir şu kitabı karıştırırım; zaman olur hayal kurarım, zaman olur kurduğum hayalleri ya kendim yazarım ya da bir aşağı bir yukarı dolaşarak başkasına yazdırırım.

Kitaplığım bir kulenin üçüncü katındadır; birinci katta tapınak, ikinci katta da yalnız kalayım diye sık sık yattığım bir oda ile eklentileri, kitaplığın üstünde ise büyük bir sandık odası vardır. Eskiden kitaplık, evimin lüzumsuz yeriymiş. Bense hayatımın çoğu günlerini, günlerimin de çoğu saatlerini burada geçiriyorum.

Kitaplığım yusyuvarlak bir oda; masamla sandalyemi alacak kadar yer var; bir bakışta kitaplarımın tümünü birden görebileceğim şekilde düzenlenmiş beş raflı dolaplar çember halinde duvarları kaplar. Odanın, on altı adım çapında boşluğa bakan çok geniş ve çok güzel manzaralı üç penceresi var. Kışın daha az bulunurum bu odada; çünkü adından da anlaşılacağı gibi evim bir tepenin üstündedir; hiçbir odası da bu oda kadar yer almaz; bir gayret sarfetmemi gerektirdiği, ıssız bir yerde olduğu için hoşuma gider; böylece, hem çalışmamın verimli olmasını sağlar, hem de topluluktan beni uzak tutar. Oturduğum yer, böyle bir yer işte; orada tam bir egemenlik kurmaya, yalnız orasını karımdan da çocuklarımdan da, toplum hayatının geleneklerinden de uzak tutmaya çalışırım. Başka nerde olursa olsun egemenliğim sözde kalır: aslında zaten şüpheli bir egemenliktir bu. Evinde kendi kendisiyle başbaşa kalacak, kendi kendine övgüler söyleyecek, şundan bundan kaçıp gizlenecek bir yeri olmayan kişi benim gözümde zavallının biridir. Gösterişe düştün olanların bu huyları çok pahalıya oturur onlara; Pazar yerlerindeki heykellere benzerler de ondan: "Büyük başın derdi büyük olur".

Gençken gösteriş olsun diye okurdum; sonradan, biraz da kendimi yetiştirmek için okumaya incelemeye başladım; şimdi ise vakit geçirmek, oyalanmak için yapıyorum bu işi; çıkarımı sağlamak aklımdan bile geçmedi. Kitaba karşı içimde, beni paradan çıkartan aşırı bir sevgi vardı; yalnız kendi ihtiyacımı karşılamak için değil, üç adım uzaktaki çevremi doldurmak, süslemek içindi bu sevgi; bir hayli oluyor, onu da bıraktım.

Seçmesini bilen için kitabın çok hoş meziyetleri vardır; ama her nimet bir zahmet karşılığıdır; bu zevk de ötekiler gibi belli ve arık değildir; kendisine öz, çok ağır yükleri vardır; okudukça ruh gelişir, ama kalıp, benim hiçbir zaman yüzüstü bırakmadığım kalıp, hareketsiz kalır, yıkılır, ezilir büzülür. İhtiyarlığa yöneldiğim şu anda fazla okumak kadar zararlı, kaçınılması bunun kadar gerekli bir şey bilmiyorum ben.

Montaigne

04 Ağustos 2008

YENİ SABAHLARIN ÇAN SESİ

Ağustos 04, 2008 1
YENİ SABAHLARIN ÇAN SESİ

Güneş ülkesi ütopyası ölmedi yüzyıllardır... ve ölmeyecek bu gidişle...
İnsanlığın gelecek tasavvuru antik çağdan 20. yüzyıla kadar edebiyatta iyimser ütopyalar yaratmıştı. 20. yüzyılın başından itiba­ren ise ütopya karşıtı eserler
(distopyalar) çıktı ortaya...

O güne dek ufkunda yeryüzü cen­netleri hayal eden insanoğlu ilk kez is­tikbalde karanlık bulutlar görmeye başlamıştı.

* * *Tommaso Campanella, ütopyala­rın en ünlüsü sayılan eseri "Güneş Ül­kesi"ni geçen binyılın ortalarında yazdı.

Aydınlık beyinli bu filozofu tarih, in­sanlığın en karanlık çağına elçi tayin etmişti adeta... "Ben doğacak yeni sabahların çan sesiyim" di­yordu.

Avrupa engizisyon ve sefaletin pençesinde kıvranırken, yoksullukla bağnazlığın her buluşmasında olduğu gibi yine ilk hedef "düşünce" olmuştu.

Akademinin ve kitabın lanetlendiği o çağda özgürlük meşalesiyle ayağa kalktı Campanella... Kör inançlara, yerleşik düşüncelere kafa tuttu. Felsefenin din baskısından kurtulma­sı gerektiğini savundu.

Çünkü felsefe aklın ürünüydü, din ise imanın peşindeydi. Bu görüşleri nedeniyle Cizvitlerce sapkın­lık ve büyücülükle suçlandı. O da yoksulları ezen krallara ve işkenceci yobazlara karşı ahaliyi ayaklanmaya çağırdı. Ne var ki ayaklanma başlamadan bastırıldı. Campanella ise kaçmak üzere anlaştığı Türk gemisine binmek üzereyken yakalandı.

Atıldığı hapishanede günlerce korkunç işkenceler gördü, iş­kencecileri onu öldü sanarak bir çukura attılar. Nice sonra dirilip mahkeme huzuruna çıkarıldı. Yargıçlar, savunduğu fi­kirleri nereden öğrendiğini sordular:

"Bunları öğrenmek için sizin içtiğiniz şarapların 10 misli kandil yağı harcadım" diye cevap verdi.

Kiliseye meydan okumak ve halkı ayaklanmaya kışkırtmak suçlarından hapse mahkûm edildi. Ne af istedi, ne insaf... Sadece kâğıt ve kalem...

İnsanlığı yüzyıllar boyu aydınlata­cak "Güneş Ülkesi"ni, karanlığın en koyu zindanlarında yazdı.

"Güneş Ülkesi"ni Türkçe'ye çevi­ren Vedat Günyol'a göre bu ki­tap, "insanoğlunun mutlu bir yaşama kavuşma isteklerinin en temiziyle yazılmış eserle­rin başında gelir."

Burada, günün birinde gerçekleşeceğini düşündüğü toplum modelini ortaya ko­yar Campanella... Ona göre bütün kötülüklerin ve hak­sızlıkların kaynağı, insanla­rın bencilliği ve mülkiyet hırsıdır. İsa, bütün insanla­rın yeryüzünden ortaklaşa yararlanmalarını istediği hal­de, mal mülk tutkusu töreyi paramparça etmiştir. Oysa "Gü­neş Ülkesi"nde kimse kimsenin hakkını yemez, çünkü herkes havari­ler gibi yiyeceğini ortak sofradan yer... Kita­bın son sözü şudur: "Bizim düzenimiz, havarice bir düzendir, ortak yaşamı zevke değil, karşılıklı saygıya da­yanmaktadır."

"Mutlu bir çağ olduysa eskiden / Niçin olmasın yeni­den..."

* * *

Campanella'nın hapis hayatı 27 yıl sürdü. 1626'da İspanya kralı ölünce serbest kaldı. Üç yıl sonra da "çanın çaldığı yeni sabahları" göremeden öldü.

"Güneş Ülkesi" ölümünden 14 yıl sonra, 1643'te yayım­landı.

İnsanlık, Campanella'nın müjdelediği "eşit, adil ve özgür" bir toplum idealinin çan sesleriyle yüzyıllar boyu koştu durdu düşe kalka...

Bugün çağlar ötesinden kafamızı kaldırıp insanlığın o bü­yük koşusuna baktığımızda kimimiz barışa açılan dev bir kapı görüyoruz, kimimiz ise şiddetin kör kuyusunu... Teleskopları­mız gezegenimizin istikbalinde, kimimize puslu bir gökkube gösteriyor, kimimize rengarenk bir gökkuşağı...

Lakin ışık şurada:

Bunca yüzyılda ne yaparlarsa yapsınlar, bir "güneş ülkesi" tahayyülünü silemediler hafızalarımızdan...

Ebedi barış düşümüzü öldüremediler.

"Altın çağ"da özgür ve adil bir hayat ideali, bütün kıya­met tellalarına rağmen hâlâ yaşıyor... yaşayacak.

insanlık için hiç de az umut değildir bu...

CAN DUNDAR

HARAP MABEDLER

Ağustos 04, 2008 0
HARAP MABEDLER
A
Ruhun alem-i hariciden çekilmiştir.Ben uyuyordum; fakat o kendi hazaini,kendi kainatı içinde kimsenin sezemediği zengin kabiliyetli yaşıyordu. Dünya ile revabilim kesildiği zamanları çok severim:Gözlerim ziyalara kapalı,kulaklarım sedalara tıkalı,mevcudiyetim bütün temaslardan uzaktan,yalnızca yaşarım.

İşte öyle bir an idi.Yabancı bir varlığın ipek ihtizazlarla etrafımda dolaştığını duydum. Ruhumda akşamdı:Şimai akşamlarının uzun, renksiz,müphem hayalleri içinde yüzüyordum. Alemde renkenari ,gümüşümsü bir ışık ağaçlardan akıyor,suların yüzünde uzanıyor; yıldızların uzak gözlerinde meyceleniyor;bütün heva-yı nesimide yumuşak,sakit titreşiyordu.Evvela bunu etrafımda ihtizaz eden ateşsiz,parıltısız ziyanın ruhu zannettimdi, fakat bu ihtizazda sükunet'i denizlerin sahilleri yalarken gönderdikleri musikiye benzer bir şey vardı.Halbuki bu ziya dilsizdir.Onun yalnız renksiz gölgeleri veda ilahesiyle hem ahenk hareketleri vardır.

Etrafımda hissettiğim varlık,tebessüme benzer bir sesle dedi ki:

-Beni tanı­­madın mı?

Ruhum fısıldadı:

-Hayır!

O vakit daha tatlı:

-Öyle ise bana bak.

Dedi;ve ruhum etrafında ihtiraz eden tayfı gördü.Şafak sislerine benzer şeffaf,pembe kanatlarıyla pür tayeran,pür ihtizaz şekerrenk bir mahlukta, gözleri rüya ziyasının aksiyle açılıyor,gülüyor,hüzünleniyor,daima tahavvül ediyordu.O vakit ruhum onu tanımak arzusuyla müteezzi ve mütehassir,yalvardı:

-Söyle,seni ben ne vakit gördüm?Bana ilk defa ne zaman göründün Havada kaybolan esiri kanatlarıyla çırpınıyordun;sen onun mavi ziyadar gözlerini düşünürken,o coşan hülyalar hep dudaklarından ve gözlerinden dökülen handeler ve giryeler benim sedamın,benim kanatlarımın darbeleriyle hem-ahenkti.Muharrik,ince,sabırsız çalak!Hala bilemedin mi?Ben Suzinak'ım!

İşte o vakit ruhum,ilk hatıratının musikisiyle bihuş,esiri penbe kanatlar arasında ebediyen yaşamak arzusuyla ağladı:

-Şimdi seni tanıdım.Bir gece papatya tarlasının yumuşak,saf kalbinde yatıyor,ilk aşkımı düşünüyordum;gözlerim nihayetsiz bir elmas tarlası gibi başımın üstünde pırıldaşan yıldızların gözlerindeki namütenahi manayı içerken seni gördüm.Çünkü sen,onun Chopin'in ruhunu yaşatan parmaklarından, Chopin'in gamları ısrarla tekrar eden seda darbeleri arasından birdenbire gülüvermiştin.Nasıl en ağır,en muazzam gamlar, sedalar arasında gömülmüş bir hande ile kanatların ruhu okşardı.Fakat çoktan beri sen kıyafetini değiştirmiştin.Seneler,ama seneler var ki, sen tozlu,bayağı,bayat şarkılar arasında yeknesak nağmelerinle beni ta'zib ediyordun.

Ruhumun ilk billur handelerini leziz bir hatıra ile diriltir gibi Suzinak güldü:

-Artık on altı yaşında değilsin,dedi.Şimdi sendeki sesler Hüzzam ve Acemaşiran dostlarımın pest iniltileri,gayesini kaybetmiş yeisli giryeleri ve sendeki renkler kanatlarımın dilber renklerine hiç benzemeyen ebedi kurşunilikleridir.İster misin,seni bütün hayat-ı ruhunun muhtelif lisanları olan makamatın ervahına takdim edeyim.

Fakat beni dinlemedi;kanatlarının iki nağmekar darbesiyle uçtuk ve kendimizi nihayetsiz bir çam ormanının muzlim ve solgun ziyalarla yıkanan kurşuniliğinde bulduk.Hülya perver dallarında renksiz ışıklar akıtan bu levend ve güzel ağaçlar zirvelerini bir tarafa temayül ettirmişler; bütün iğnelerde dolaşan sesi bir ihtizaz-ı lezzetle aralarındaki konseri dinliyorlardı. Bu sahile doğru uzanan ormanlı vadinin ta orta yerinden billur köpükler ve dalgalarla raksan beyaz bir su,yosunların,kayaların,taşların üstünden atlayarak,kayarak terennüm ederek bin dilber akışlarla çağlayarak kendisini dinler gibi uyuyan bir denize akıp gidiyor.Burada öyle gaşy edici bir ahenk,bir ahenk-i ruh vardı ki bütün aşıkların ervahı burada ağlaşıyorlar;bütün tabiatın ağaçları,yaprakları,dağları,suları en güzel mersiyelerini burada ittihad ettirmişler zannediliyordu.Fakat bu nihayetsiz denizlerin hareketsiz sinesine,heva-yı nesiminin en gizli mesamatına uzanan nağmelerle şimal akşamlarının renksiz ziyalarına benziyorlardı. Ateşten,galeyandan,çılgınlıktan,tufandan ari!Hep hüzün,sadegi,gumum ile meşgun ve pest eninler!

Suzinak beni ulu ve himayekar bir çamın gölgesine tevdi ederken:

-Şimdi onları göreceksin,dedi.

Gözlerim bu ziyaların mübhem ka'rını delmeğe alıştıktan sonra,ilk gördüğü,ruh suların ortasından yükseliyordu.Evvela ince,yüksek bir taşla onun üzerinde atlayıp giden beyaz bir su zannetmiştim.Sonra gördüm ki,melal içinde inleyen bir tayf,bütün varlığıyla ağlayan ve gözyaşından libasını daima sulara mezc eden ince,uzun bir hayal!

Üzerinde nuşin dalgalarla akıp giden muhayyel,seyyal tülleri altında uzun,narin,nefis azaları vardı.İnce kolları sesinin melalamiz musikisiyle semalara doğru kalıyor,kurşuni ziyanın leventlerine benzeyen uzun saçları seyyal tül libasıyla akıp gidiyordu.Bütün bu giryelerle beraber renksiz ve güzel dudaklarından serpilen nağmeler geçmiş bir acının ebediyyen devam eden hummasıyla sayıklıyordu:

-Muhteşem bir saray,sonra şaşaalar debdebeler, altınlar, zebercetler, yakutlar, ipekler, süsler,hepsinin ortasında o... mehip çehresi,güneşten gözleriyle bakan o... ateş dudaklarının bir busesiyle ruhumu masseden o şehinşah,o ilah!.. Ebediyete kadar rüyalarımda ağlatan bir saatlik hayat! Değil mi ki beni bir saat için sevdi;değil mi ki beni o altuni,ihtişamı itmam eden yüzlerce güzeller içinde güneşten gözlerinin bir lemasıyla çekti, götürdü... Bir saat ziya, renk, hayat, güneş, sonra ebediyyen renksiz gölgeler arasında dolaşan bir enin,bir tayf!.. Bir an için rüyalarıma bile gelmez misin? Bak,kollarım senin için kıyamete kadar güşade bak,gözlerim seni ebediyete kadar bekleyecek birer şefkat!.. Bak, dudaklarım muazzam varlığı oyalamak için ruhumu ebedi bir nağme gibi sana akıtacak!..

Hayretle, gözlerimle o hayali dinlerken Suzinak tiz,kıskanç bir nağme ile dedi ki:

-Bu Yavuz Sultan Selim'in bir saat sevdiği bir kız,Hüseyni'nin anası!Hüznü terennüm eden bir divanedir.Gel,gidelim.

Derenin ucuna doğru büyük beyaz kavuklu,sarı cübbeli,ağır cepheli karışık kaşlı,yeşil gözlü,biri bağdaş kurmuş,elinde tanbur,daima çalıyordu. Bati, azametli, mukanna tek seslerlerle daima söylüyordu.Suzinak:

-Bu musikinin haşmetli bir perisidir.Evc-i ara! Dedi.Biraz ötede bir taşın üzerinde kurşuni,büyük gözleri esrarla perdelenmiş,ismini bilmediğim telli bir saz çalan bir tayf vardı.

Tanıdım,Hüzzam idi.Arkasında Uşşak,Ferahnak ve Yegah hülyalı çehreleriyle onu dinliyorlardı.Uzak ağaçların ortasında küçük gümüşi ziyalı bir meydancıkta Karcığar, Hicaz, Hicazkar siyah saçları,uzun beyaz libasları,gülen gözleriyle müterennim neşedar,raksan bir namenin uçan kahkahalarıyla dönüp oynuyorlardı.

Uzun sikkesinin altındaki şi'r-i hüznle nemlak gözleri,kibar,zayıf vücudunun hayali huhutunu tezyin eden yumuşak abasıyla Saba,büyük bir mevlevinin dualar, vecdler, sırlar içinde tapınan ruhunu terennüm ediyordu.Acemaşiran ve isfahan siyah cübbeleri,büyük kavuklu, muzlim çehreleriyle, hürmetkar,onun etrafında toplaşıyorlardı.

Bu gümüşlü ormanı,billur suyu dolduran bilmediğim kıyafetler,çehreler,mahluklar ve bütün onların manasını sezmek için ruhumun gerildiği mütenevvi,mübhem teraneler vardı.Bütün bu muhtelif seslerin,sazların ittihadıyla aşk ervahının ağlaştığı bir neşide husule geliyordu; onu,iradem yumuşamış,biraz da mahmurlaşmış olduğu halde uzun müddet dinledim. Halbuki tahlil edilirse bir ses yoktu ki ruhumun bir levnini ifade etmesin; bir nağme yoktu ki ruhumun bir safhasını tersim etmesin;bir parça yoktu ki en mühim hayatımın en mühim bir acısını,bir hikayesini terennüm etmesin.Suzinak'ın penbe kanatlarına sokularak dedi ki:

-Beni artık yatağıma götür,bütün ömrümü terennüm eden neşidelerin hayaliyle ebediyyen uyuyayım.

Çok sürmeden çalıların arasında bir potin gıcırtısı işittim,hayret ettim,çünkü bütün ervah ya cedik pabuç giyiyorlar,ya billuri çıplak ayaklarla çam iğneleri üzerinde basıyorlar,ya solgun, ziyadar kanatlarla uçuyorlar,ya rengin ve zarif deniz kızı kuyruklarıyla sürünüyorlardı. Bununla beraber yine döndüm, baktım. Siyah bir cübbenin altına yüksek bir yakalık takmış,şık bir pantolon giymiş. Gözünde bir tek gözlük, gözlük, siyah gözlü,küçük kafalı,mütehalik ve acul tavırlı. Evzaıyla teranelerine can veren bir gençti. Herkesten çok bağırarak, mütekebbir ve müftehir daima söylüyordu.Yanında onun bütün sözlerini dikkatle dinleyen setre ve pantolonlu,züppe tavırlı birisi vardı. Lostirin potinlisi diyordu ki:

-Şimdi Grand Opera'dan geliyorum.Garbın en büyük bestelerine mutlak beni karıştırırlar.Bazen Norveçya'ya kadar gittiğim vardır efendim,Nihavent olmak bütün makamatın şahı olmak demektir.Garbta ne zengin,ne pür-hayat,ne muşaşaa sadalar vardır. Bazen bu efendilerle gelip terennüm ederim.Fakat ben asıl garbın,o büyüklerin malıyım.

Bu sözlere ötekilerin canı sıkılmış gibiydi.Hepsi istihfafkar başlarını çeviriyorlardı.Yalnız Rast homurdandı:

-Maskara,züppe,yalnız kantoya yarar.

O aldırmadı, devam ediyordu:

-Ben bu efendilere söylüyorum.Artık kanunda valsler,santurda galopler,tanburda noktürnler çalınacak zaman geldi.bu semailer, peşrevler, besteler hep size ait!

Yanındaki Hicazkar Kürdi ceketini,boyunbağını düzelterek hep onun dediklerini tekrar ediyordu:

-Bendeniz, acizane o eski,ağır,müziç şeyleri bıraktım,küçük şık şarkılarım var. Güfteler tebni tenlerden artık azade.bir yenilik olsun diye güftelerime birer doktor sıkıştırıyorum.

Bir açık yareye doktor vurulur mu neşter?

Eski tuyuf kendi ahenglerine müstagrak,onu dinlemeğe tenezzül etmiyorlardı. Fakat o an,samedani bir orkestra kemanlarının ilk darbesi gibi muazzam bir sesle hepimiz silkindik. Herkes sahile koşuyordu.Cübbeler,harmaniler,uzun libaslar,kanatlar hep birden dalgalanıyor, çırpınıyor, uçuşuyordu. Sahilde bu ervah-ı makamat dizleri üstüne çöktüler,biraz evvel uykuda görünen renksiz ve sessiz denizler şimdi ulu dalgalar,köpükler ile huruş etmiş akıyor ve altın ve la'l gölgeler bu hareket ve renk deryası üzerinde titreyip uzanıyordu.Sonra bu nihayetsiz yangınlardan,güneşlerden,bulutlardan,toplanmış renklerle yanan bir u***** vardı. Bu ihtişam-ı rengi gönderen güneşlerin altın,ateş cereyanlarının akışını işitiyorduk ve güneşleri takip eden seyyeratın musikisiyle eziliyorduk.Ya rab! O u*****tan,o denizden,o güneşten insanı ne ağlatıcı,ne harab edici sesler, nasıl bütün varlığı sarsan neşide-i elemler,aşklar akıp geliyordu.Suzinak hayretkar, yaşlı bir sesle bana diyordu ki:

-Bu yıldızların,denizlerin,renklerin terennüm ettiği büyük şeyler neden bizi sarsıyor,eziyor,hiç ediyor,kasırgaya tutulmuş bir çöpe döndürüyorlar, bilir misin? Onlar hep hayatın,yaşayanların,kalblerin lisanını söylüyorlar;ruhların harekette olan anlarını,tabiatın heyecanda olan safhalarını terennüm ediyorlar.

-Ya biz? Dedim.

-Biz gölgeleri,eski insanların sükunette olan kalblerini,eski rüyalarını tekrar ediyoruz.

-Ya kendi tahassürümüz,kendi gözyaşlarımız?

-Hayır.Onları hiç söylemeyiz.Ebediyyen geçmiş hulyaları tekrar eder,kurumuş yaşları akıtırız,hissiyat,hayat-ı hazır garbındır,işte!

Himmet Çocuk
Elvanlar'da ihtiyar bir kılavuz aldık. Köy kısmen yanmış, perişan, herkes fersiz ve şaşkın gözlerle kamyon denilen canavarın bîlüzum gürültüsüne bakıyordu. Herkesin ruhunda sonu gelmeyen meşakkatin, açlığın, her günün gizli felâket ihtimallerinin yuğurdusu yeis ve lâkaydî vardı. Onun için kimse Uşak'a kadar gelmek istemiyordu, Parayı ne yapacaklardı? Ne alırdı ki? Yalnız zayıf yüzlü bir ihtiyar halsiz bir sesle:

-Ben İney'e kadar yolu biliyorum. Fakat beni Uşak'a götürürseniz ve bana orada bir okka tuz verirseniz gelirim, dedi. Akşam karanlığı basarken kamyon mırıldanarak, homurdanarak Anadolu'nun ıssız, yolsuz beyabanına daldı.

Kamyonda İstanbul gazetecileri vardı. Yunan ordusunun emsalsiz mezaliminin külleri ve facia sahnesi üstünde tetkikat yapacaklar, ben cephenin Yunan mezalimi raporunu hazırlarken onlar da ajansla Türkün felâketini dünyaya bildireceklerdi. Anadolu'da hâkim, insan değil tabiattır. Kuytu ormanlar, batak ovalar, sam keskin yokuşlar, sonra karanlık kımıldıyormuş gibi insanı keserek, dondurarak esen acı rüzgârın ortasından bin bir zahmetle bilmem kaç saat geçti.

İney, bir derenin yamacından kurşunî bir yangın harabesine inkılâp eden bir köydü. Kamyon hırlayarak, çırpınarak köyün yoluna girerken dünyada hilkat-i Âdem başlamış gibi etraf insan sesinden hayatından âriydi. Yalnız bir sürü çakal acı acı, karanlık esiyormuş gibi dereyi yalayıp geçen rüzgârla hem-âhenk uluyordu. İçimden:

Eyvah, köyden hepsi gitmiş, nasıl tahkikat yapacağız? diyordum.

Biraz sonra sağda bir kaya kovuğunda kızıl bir alevin önünde ısınan iki hâkî gölgenin kımıldadığını gördüm. Karanlık dereye, kurşunî yangın harabesi olan yamaca vuran yegâne ışık bu ateş ve kamyonun yürüyen iki göze benzeyen fenerleriydi. Köprünün önünde şoför kocaman, âtıl makineyi durdurmaya çalışırken önünde birkaç karaltı kımıldadı. Son ışığın beyazlattığı taşlı yolda siyah cübbeli, beyaz sarıklı, siyah sakallı bir adam, arkasındaki henüz ışığın sahasına giremeyen karaltı halindeki arkadaşlarından ayrıldı. Hiç unutamayacağım vâzıh bir sesle:

Halide onbaşı, sizi biz İney istasyonunda bekliyorduk, dedi.

- Geleceğimizi nerden biliyordunuz?

-İstasyonda biliyorlar. Tahkik heyeti gelecek, dediler.

-Bu sesten gazeteci arkadaşlar hemen harekete geldiler, kalem kâğıt çıkardılar, kamyondan fırladılar, karaltılardan tahkika başladılar. Kaç ev yandı? Kaç kişi öldü?.. Siyah sakallı adam yanıma geldi. Fenerlerin verebildiği ışıkla notlanma yiyecek gibi baktı.

-Kaç ev mi? Bütün köy yandı. Kaç adam mı öldü? Sayısını Allah bilir. Eşkıya gelir öldürür, düşman gelir öldürür, yakar soyar. Görüyorsunuz ya ne ev, ne yiyecek, ne giyecek var. Sen onları şimdi bırak, İsmet Paşa'ya başka şey söyle!

-Benim işim bunları yazmak.

-Biraz daha hırçın ve sesi titrek:

-Senin işin bizim halimizi söylemek... Kaç ev yandı, kaç kişi öldü, karnımızı doyurur, başımızı örtecek dam yapar mı? İsmet Paşa'ya söyle...

-Sesinde hayat için mücadele edenlerin âmiriyeti vardı; muti, sordum.

- Ne söyleyeyim?

- Ev isteriz, rüzgâr bıçak gibi kesiyor, çocukların başını sokacak kovuk bile yok. Uşak'ta birçok kereste ve Yunan esiri varmış, bunlardan bize verilmesini emretsin. Hemen kendimize dam yapalım.

-Ekmek isteriz, askeri ambarlarda buğday var, bir saat ötede... Emretsin, bize versinler, çiğ olsun çocuklarımıza yedirelim. (Sesi acıyla, merhametle yırtılarak devam etti) Büyükler söz anlıyor, sesi çıkmıyor ama çocuklar söz anlamıyor, açlıktan hep ağlıyorlar, sabaha kadar ağlıyorlar, bunu Paşa'ya şöyle..

Çakal ulumasıyla, rüzgarın iniltisi arkasından öyle zannettim ki aç çocuklar ağlıyor, göğsü sütsüz, boş, sırtı çıplak analar yumruklarını sallayarak dünyaya, talihe, hayata haykırıyorlar.

- Yazdım, dedim. Şimdi bize Uşak'a kadar bir kılavuz verin.

Herkes birbiriyle konuştu; biraz meşveret etti, sonra:

- Şu çocuk sizi şosaya çıkarsın, dediler.

Kocaman kurt derisi gocuk, kalın çizmeler, yün başlık artık ısıtmıyor, yakıyordu.

Bütün gün yemek yememiştik. Yanımızda ihtiyaten alınmış yarım çuval peksimet vardı ki o da daha ziyade yanımdaki şoförle kamyondaki iki muhafız askere aitti. Fakat ne onlar, ne arkadaşlar, biraz evvel açlıktan şikayet ettikleri halde, yemek arzusundan bir günahmış gibi bahsetmiyorlardı. Yalnız makineyi düzeltmekle meşgul görünen nefer şoförün bir şey söylemeden içini yakan bir arzusu kalbime geçti, yavaşça:

- Peksimedi köylülere verelim mi? dedim.

Bu söz yanmak için bekleyen kuru çıra ile temas eden bir kıvılcım gibi oldu. Nasıl oldu bilmiyorum, üç nefer peksimet çuvalını yakalamış, titremiş gölgelere zorla dağıtıyorlardı. Vakur ve mütehammil bir ses:

- Uşak'ta belki ekmek bulamazsınız. Yanınızda kalsın, diyordu.

Yine kamyon hırıldadı, homurdandı, çatırdadı ve karanlığa, rüzgâra daldı. Yer olmadığı için kılavuz Himmet kamyonun basamağında, yanımda ayakta duruyordu. Kamyona tutunan küçük çocuk elinin zaafını zavallılığını görmekle beraber İney'deki küçüklerin açlık feryadıyla içim dolu gibiydi. Acı acı düşünüyorum. Bu kaç senedir gezdiğim sahada kül olan, sükkânı aç ve ölmeğe mahkûm olan kaçıncı köydü.

Anadolu hilkat günlerinin ilk devrelerindeki yoksulluk, harabî ve vasıtasızlık içinde idi. Yeni Türkiye'yi inşa edecek millete yine Hazret-i Adem'den sonraki devlere benzeyen kudret ve mesai kabiliyeti lâzımdı. Evsiz, ekmezsiz, meyus bir halk.. Dünya onların zafer destanını terennüm ederken onlar ölümün gözlerinin içine bakıyorlardı. Memleketi kim yapacak? Nasıl yapacağız? Yanımda tiz fakat sakin bir çocuk sesi:

- Burası Kuzgunderesi. teyze!

Başımı çevirdim. Küçük, zayıf bir yüzü vardı. Çenesine doğru uzanan ensiz yanağının derileri büzülmüş, çene iskeleti olduğu gibi seçiliyordu. Bu açlık ve yeis içinde başım öyle derurıi bir sevimliliği, insanı hayata davet eden bir kud­reti vardı ki sordum:

- Himmet, niçin peksimedini yemiyorsun?

- Sonra yerim teyze!

- Hele bir ye de sonra konuşalım.

Yavaş yavaş koynundan küçük lokmalara ayırarak çıkardığı peksimedi yemesini bekledim. Çenesinin bütün iskeleti, peksimedi çiğnedikçe daha büyük vuzuhla meydana çıkıyordu, Birdenbire gocuğumun içine küçük başını almak, bilmem neden vaktiyle kendi çocuğumu uyuturken söylediğim ninniyi söylemek istedim. Fakat bu arzum çok sürmedi. Küçük kum yüzde merhameti, zaafı meneden bir olgunluk sezdim. Sakin ve arkadaş olmasına çalıştığım bir sesle konuşmağa başladım.

Büyük bir gururla on üç yaşında olduğunu söyledi. Yedi yaşında anasız, babasız, ihtiyar bir nine, genç bir kız kardeş, bir çift öküzle kalmıştı. öküzlerle kocasız iki kadının tarlalarını senelerce sürmüş, ortakçılık etmiş, ninesini, kardeşini beslemiş, hattA kız kardeşini ere vermişti. Fakat bir gün o havaliye bir hayvan hastalığı gelmiş, iki öküzü birden ölmüştü hikâyenin burası kalbimi burdu. Sordum:

-Ne yaptın?

Sükûnla omuzlarını silkti. Hiç, ne yapacaktı. Öküzsüz çalışmış, gündeliğe gitmiş, dul kadınların tarlalarını sürmüş, üç sene çalışmış ve nihayet iki şişman kocaman dombay almıştı.

Hikâyenin burası yine kalbimi heyecana verdi. Kimsesiz, sekiz dokuz yaşında, kuru Anadolu'da mesaisi ile iki manda alan çocuk, bu benim anladığım bildiğim kahramanlığın en yüksek derecesi gibi bir şey. Avusturalya'yı kuru topraktan mamure hâline sokan, vahşi Amerika'yı mesaisi ile yenip medeniyet merkezi yapan ruhlar bu nevi ruhlardır.

-Dombaylar duruyor mu?

Bu defa gözlerimi yaşanan bir ifade ile ince omuzlarını silkti. Kamyon karanlık bir vadiden geçiyordu. Anadolu'da vadiler, yarlar, uçurumlar insanın muhayyilesini ve arkasını soğuk soğuk ürpertir. Hicretlerin, kavgaların, cinayet ve soygunculukların sahnesi oralardır.

Üç ay evvel bu meş'um derede Yunanlılar Himmet Çocuk'u yakalamışlar. kesmeğe yatırmışlar, iki nefer arasında münakaşalar olmuş, biri arabasını, mandalarını alıp bırakmak, öteki öldürmek istiyormuş, nihayet salıvermek isteyen demiş ki:

-Arabasında yumurta varsa bırakalım, yoksa keselim.

Himmet Çocuk'un sakin sesi titreyerek:

-Ninem yolda yesin diye iki yumurta haşladıydı, teyze... dedi.

Derenin sağ tarafındaki uçurum üstünde karanlık rüzgâr tuhaf tuhaf uluyor. Çocuk susmuş, kamyona yapışmış gidiyordu. Tabii bir sesle:

­-Seni Uşak'a kadar götürelim, Himmet, dedim. Sen dönmekten korkmazsın, bilirim, fakat biz yolda bir yanlışlık yaparız, şoför bilmiyor.

-Olur, teyze.

Nefer şoförün yarım aydınlıkta kayadan oyulmuş gibi sabit erkek yüzü garip bir tebessümle harekete geldi.

Uşak'a girerken düşündüm. Anadolu'da geçen senderimle yüz haneden otuz haneye eriyerek dağılan, ölen erkeksiz ve kimsesiz köylerde Himmet Çocuk'un eşlerine tesadüf ediyor, onlara memleketin hayat tarihinde birer ışık ve nişane diye bakıyordum. Hayat diye, insanlık diye Anadolu'da ne kalmış işe gayur kadınlarıyla bu küçük gündelik kahramanların fevkalbeşer mesaisinden kalmıştı. Bunlardan bir tanesi kafamda ve kalbimde içimi kanatan bir çivi gibi saplanmış kalmıştır.

Antalya'dan Burdur'a gelirken, nihayetsiz kar bürümüş, bozuk, taşlı, bir yanı uçurum, bir yanında daima eşkiya gizlenen yokuşlardan birini tırmanıyorduk. Buralarda arabalar durur, arabacılar bir araya gelir, her arabaya üç dört çift hayvan takarlar, arabacılar arabanın arkasına omuz verir. Bin türlü acayip sesler çıkararak teker teker her arabayı yokuşun başına çekerler. Ve çok zaman da bu kablettarihî vesaitle, terleyerek, inleyerek günlerce didişip Çine ovasına kadar getirdikleri mallarını eşkiya çeteleri alır götürür, elleri boş geldikleri yere dönerler. Böylece bir hengâme ortasında, kalınlı inceli hayvanları teşvik için birbirine karışan obalar arasında billur gibi bir ses:

-Ah kadın anam! ah gel de bir kez halımı gör!. dedi.

Kalbime ip takılmış gibi, ses gelen yere sürüklendim, on on iki yaşlarında, gocuğundan sular damlayan, el kadar güzel yüzlü, mavi gözlerini örten siyah kirpiklerinde yaş toplanmış bir çocuk arabacı gördüm. Bu da Himmet Çocuk gibi ihtiyar bir halaya bakmak için bir fevkalbeşer hayat mücadelesinde pişen bir çocuktu. Istırabının mercii olsa toprak olan bir kadın kalbi oluyordu.

Hâlâ Türkiye'yi bu küçük Himmet çocuklar yürütüyor. Belki hâlâ acıları bir çocuğun değil bir deyin kalbi gibi sağlam olan yüreklerinden taşarsa:

-Ah kadın anam ah! gel de bir kez halımı gör! diyorlar.

HALİDE EDİP ADIVAR

ZEVRAK İLE EBRU

Ağustos 04, 2008 0
ZEVRAK İLE EBRU

Güvercin sahibinin, önüne geçilemez, galebe çalınamaz bir merakı vardı: İkide bir de tuhaf çeşitlerden yavrular almak için çiftleri birbirinden ayırır, Şaminin erkeğini kesmenin dişisine, ötekinin dişisini berikini erkeğine eş etmek için onları yeni sevdalarıyla mahfî ve mestur birer zifaf yerine kapardı.

Bir gün bu merakına Zevrak'la Ebrû hedef oldu. Çırpınarak i'tiraz etdim. Onlar kümesin en genç, en âşık en mesûd, hattâ en güzel çiftiydi. Onlara ilişmek bir parça da bana ilişmek gibiydi. O, mutlaka fikrinde galebe çalmak için öyle sebepler buldu ki bana mağlûp olmak lâzım geldi. Ebrû gök mâî bir erkekle, Zevrak bir dişi sarı ile kapandılar. O, bana bu aşk fâciasından beklenen neticenin hemen zaferini ilân eden bir sesle: «Bakınız ne güzel yavrular alınacak...» diyordu.

Ben artık bütün kümesi unutmuştum; yalnız bu mahbus çiftlerle meşgul oluyor, şu hicran devresinde onların bîçâre mecruh kalplerini hisse çalışıyordum. Zevrak'la Ebrû'ya verilen yeni eşler, eşsizdiler.Kendilerinin mahremiyeti dâiresine tahsis olunun yeni eşlere hemen sevda ihsas etmek gayretine düştüler: Gök mâî Ebrû'nun etrafında kuyruğunu sürterek, göğsünü şişirerek yaşamak sevmek demek olduğunu izaha çalışıyor, sarı muhteriz taşkınlıklarla Zevrak'ın boynuna gagalıyordu. Fakat ötekiler!.. Ötekiler gûyâ ağlıyorlardı. Kafesin köşesine büzülmüş, başlarını içeri çekmiş, ağır ağır kapanarak artık hayatı görmemek isteyen gözleri bulanmış, yemek içmek bile düşünmeyerek, mateme uğramış bedbaht sevdalarına sakit yaşlar döküyorlardı.

Bir sabah Ebrû'nun kafesinde hayret edecek bir şey gördüm: Ebrû yeni âşıkının ağzını öpüyordu. Nasıl? Ebrû, sen de ah, mini mini kadın, sen de o sadakat yeminlerini unutan kadınlara benziyordun, değil mi? O gün güvercinin sahibine anif bir sesle haber verdim: «Şimdi artık Ebrû'yu çıkarabilirsiniz, yeni âşıkıyle uyuşuyor.» O, güldü, ötekini sordu: «Zevrak, Zevrak ne yapıyor?» Şübheli bir sesle: «Şimdilik hâlâ düşünüyor!» dedim. Bunu şübheli bir sesle söylediğime ne kadar hatâ etmişim! Zavallı Zevrak! İşte senin hâtırandan aflar diliyorum. Fakat o vefasızdan sonra nasıl hükmedebilirdim ki, yeni mâşukanın bütün tesliyetleri, bütün okşayışları neticesiz kalacak; sen haftalarca o sevda fâciasının, o hıyanetin matemleriyle yüreğinin yaralarını zehirliye zehirliye, her dakika bir parça daha ölerek, bir parça daha bu hayattan, bu hayatın yalan aldatan saâdetlerinden kaçarak, eriyeceksin, biteceksin?.. Evet, Zevrâk teverrüm etti, hiç bir şey değil, teverrüm etti; ne yanındakine, ne kafesin bir tarafından görünen semâya, hattâ kafesin ters tarafından gelerek kayıtsız, fütursuz bir nazarla içeriye bakmağa çalışan Ebrû'nun gölgesine bile küçük bir iltifat nigâhını israf etmeyerek, hep o köşesinde ıslanmış bir kuş mazlumiyetiyle can çekişerek, Zevrak, bir gün son nefesiyle gagasını açtı; bir küçük şikâyet sesi, ufak bir gu!... bile çıkmadan öldü. Biçâre sevda kurbanı!.. O zaman bana bu fâcia, bir güvercin, birZevrak olmak için ne büyük bir arzû vermiş idi! Ben de öyle mes'ud birsevdadan sonra onun hicranıyla erimek ölmek isterdim; ben de bir birinciden sonra saâdet aramamak düşünürdüm; fakat anlaşılan bu mes'elede Zevrak'tan ziyade Ebrû'nun felsefesinde isabet var!..


HALİT ZİYA UŞAKLIGİL