Mayıs 2009 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

29 Mayıs 2009

....

Mayıs 29, 2009 1
....

SADECE SEN

Mayıs 29, 2009 1
SADECE SEN

Seni bekliyorum…
Umutlar yeşerttiğin yüreğimle birlikte.
Dağların üstünden kalkacak sis bulutları gelişinle,
Ağlayan gözlerim gülmeye başlayacak seninle.
Bir haber, bir ses bekliyorum sadece,
Ne dersen de, yeter ki senden,
Yeter ki yürekten olsun…
Seni bekliyorum
Ve bir tek seni düşünüyorum,
Sevginin gönlüme düştüğü günden beri…

Belki bunları hiç bilmeyeceksin,
Belki de hiç gelmeyeceksin
Ve belki de senden bir şeyler duyamayacağım ama
Ben sana bakarken kendimi gördüm gözlerinde.
Yüreğinin sıcaklığını hissettim tenimde.
Unuttum sandığım aşkı hatırlattın bana,
Ve sen kalbimin kapılarını açmayı başardın yeniden…

Öylece gel kendiliğinden hiç haber bile vermeden.
Sana git diyemem bu saatten sonra,
Başlamışken yüreğimde aşk tohumlarının kıpırtıları.
Seni sevmiyorum diyemem.
Hadi gel, hadi bir ses ver bana.
Hadi uzat elini, hadi sarıl bana.
Yıkılsa da bu dünya,
Kıyamet kopsa da kapımda.
Ölmek bile güzel olacak eğer sen varsan yanımda.

Sadece gel
Sadece sev…
Sadece sen…


Mehpare ÖĞÜT

BİLSEYDİM SEVER MİYDİM ?

Mayıs 29, 2009 0
BİLSEYDİM SEVER MİYDİM ?

Bilseydim;
hep böyle sessiz kalır bu şehir sensiz?
hep böyle hüzün kokar geceler?
hiç hayal kurar mıydım

bilseydim ayazda öksüz kalır düşlerim
kar yağar hep gönül şehrime
semtine uğrar mıydım?

bilseydim yaralı bir tren ömür
her durakta seni arayacağım
bulutlandığında gözlerim
içimde umutlar besleyip
rüzgarlara soracağım

bilseydim kırılır kolum kanadım sen giderken
bilseydim göz göz olur yüreğim seni beklerken!
bilseydim üşür ömrümün goncası seni özlerken
sana gönül verir miydim?
sevgilim der miydim?

Bilseydim;
üşürüm hep sensiz geceler de
nemli kirpiklerle sarılıp yastığa
her gece ah çeker miydim?
Leyla’sını yitirmiş mecnun misali
aşk çölünü bekler miydim?

her yandığında yüreğim
sevgiye, şiire, sığınır mıydım?
dolanır mıydım kördüğümlere?
yarasalar uçurur muydum kör karanlığa
kahrolur muydum aşk için?

Bilseydim;
özlemin adıdır yazılan şiir,
biraz sancı, biraz acı
her seven biraz Mecnun
her sevdanın sonu ayrılık

ve bilseydim nankördür aşk
sana kalbimi verir miydim?
seviyorum der miydim?

Bilseydim;
bir ömür hep seni bekleyeceğim
üşüyen yaralarımla hep seni özleyeceğim
mevsimlerin koynunda yaralı kalır kır çiçeğim
kahrını çeker miydim?
büker miydim boynumu

Bilseydim;
özler miydim seni
yollarını gözler miydim
kurar mıydım onca hayal
boynumu büker miydim
uğruna gözyaşı döker miydim

Bilseydim;
kırık bir dal yalnızlığı ömür
karalar bağlar mıydım aşk için?
bulut olup ağar mıydım
yağmur olup yağar mıydım
öksüz çocuklar gibi mahzun ve biçare
oturup bir köşede gizli gizli ağlar mıydım...

Nuri CAN
1978 Nijmegen

SEN GİDERSEN

Mayıs 29, 2009 0
SEN GİDERSEN

Sen gidersen yıkılır bu kalbim, yok olur, darmadağın olur, kaybolur, unutulur.
Sen gidersen eğer, bu beden ölür, bu ruh unutulur.
Çekmeden daha tetiği vurursun beni, vurulurum, bir yalan olurum,
Sen gidersen sevgilim inan ki bu şehirde unutulur, kaybolurum…

Hangi yasak gecelerin koynundaysan çıkıp geliver hadi,
Gel de yıllardır kanayan kalbimi sarıver şimdi.
Sormayacağım sana hiçbir şey inan, yeminim olsun ki,
Ya gözlerin konuşacak benden önce, ya da ben susup seyredeceğim seni…

Olmuyor ne kadar denediysem olmuyor bir tanem.
Senden başkası haram kılınmış bana, senden başkası yalan.
Ne zaman kapatıp seni düşleyecek olsam,
Bu gözler, bu sözler, bu düşler, bu sevgi hepsi de yalan…

İşte bu yüzden sevgilim bu yüzden, sen gitme en iyisi mi,
Gitme de gülen yüzümü ağlatıp, boynumu eğdirme emi.
Eller ne derse desin aldırma, aldırma ve sakın inanma.
Yeter ki sen benimle kal bu şehirde sevgilim ve beni sakın unutma…


Mehpare ÖĞÜT
2008

KUTADGU BİLİG'DEN GÜZEL SÖZLER

Mayıs 29, 2009 0
KUTADGU BİLİG'DEN GÜZEL SÖZLER

· Akıl senin için iyi ve yeminli bir dosttur. Bilgi senin için çok merhametli bir kardeştir.

· Allâh'a sığın, onun emrine itaatsizlik etme!

· Akıl süsü dil, dil süsü sözdür. İnsanın süsü yüz, yüzün süsü gözdür. İnsan sözünü dil dili ile söyler; sözü iyi olursa, yüzü parlar.

· Allah'tan ne gelirse ona râzı ol!

· Anlayış ve bilgi çok iyi şeydir; eğer bulursan, onları kullan ve uçup göğe çık.

· Bir insan bütün dünyaya tamamen sahip olsa bile, sonunda dünya kalır; onun kısmetine ancak iki top bez düşer.

· Bu dünya renkli bir gölge gibidir, onun peşine düşersen kaçar; sen kaçarsan o seni kovalar..

· Bu dünyanın kusuru bin, meziyeti ise birdir. İnsan bunu nasıl geçirirse, o öyle geçer.

· Bütün halka içten gelen merhamet göster.

· Bütün iyilikler bilginin faydasıdır. Bilgi ile göğe dahi yol bulunur.

· Büyüklük taslayan, kibirli ve küstah adam, tatsız ve sevimsiz olur; kibirli insanın itibari günden güne azalır.

· Eğer kendine candan bağlı birisini arıyorsan, sözün kısası, kendinden daha candan birini bulamazsın.

· Dâima iyilik yap ki, kendin de iyilik bul.

· Doğan ölür, ondan eser olarak söz kalır. Sözünü iyi söyle, ölümsüz olursun.

· Dünya ve âhireti her ikisini birden elde etmek istersen, şu birkaç işi bırakma; muktedirsen bunları mutlaka yerine getir!

· Elini uzatarak gökteki yıldızları tutsan ve başın göğe değse bile, sonunda sen yine yerdesin.

· Ey asil insan! insanlığı elinden bırakma; insanlığa karşı daima insanlıkla muamele et.

· İşi adaletle yap, buna gayret et; hiç bir zaman zulüm etme; Allah'a kulluk et ve O'nun kapısına yüz sür.

· Hangi iş olursa olsun, sen onu tatlı dille karşıla; her işte tatlı dil kullanırsan saadet sana bağlanır.

· Hiç bir işte acele etme, sabırlı ol, kendini tut; sabırlı insanlar arzularına erişirler.

· Diline ve gözüne sahip ol, boğazına dikkat et; az ye, fakat helal ye.

· Hangi işe girersen, önce sonunu düşün; sonu düşünülmeyen işler, insana zarar getirir.

· Başkasının zararını isteme, kendin de zarar verme; hep iyilik yap, kendi heva ve heveslerine hakim ol.

· Bak, doğan ölür; ondan, eser olarak, söz kalır; sözünü iyi söyle! ölümsüz olursun.

· İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir; mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebali altında kalır.

· Ey nimet sahibi olan kimse, şükret. Şükredene Tanrı nimetini artırır.

· İnsan nadir değil, insanlık nadirdir. İnsan az değil, doğruluk azdır.

· İnsanın bunca zahmet çekmesi hep boğazı ve sırtı içindir. Mal toplar, yiyemez; öldükten sonra da vebalı altında kalır.

· Çok mal aç gözlüyü doyurmaz. Ecel gelince pişman olur, fakat artık işini yoluna koyamaz.

· Akıl bir meşaledir. Kör için göz, ölü vücut için can, dilsiz için sözdür.

· Kötülük edersen, kötülüğün karşılığı pişmanlıktır. Elinden gelirse, kötülüğün inadına iyilik yap.

· Çok dinle fakat az konuş. Sözü akıl ile söyle ve bilgi ile süsle.

· Fenalık cahillikten doğar, hastalıklar kötülükler hep aynı noksanlıktan ileri gelir. Fakat tedavi ile hastalara şifa verilebilir; terbiye ile kötüler iyi edilebilir; okumak yoluyla da bilgisizlere bilgi verilmiş olur.

· Gönlünü ve dilini doğru tut!

· Gurur faydasızdır, o insanları kendinden soğutur. Alçak gönüllülük ise insanı yükseltir.

· Halka faydalı ol, onlara zarar verme!

· Her mahlûk kendi nasibini alır. Yürüyenler yiyeceklerini ve uçanlar da yemlerini bulurlar.

· Her sözü söz diye ağzından çıkarma. Lüzumlu olan sözü düşünerek ve ihtiyatla söyle.

· Her bakımdan tam zengin olmak istersen, kanaatkâr ol. Böylece kendi nasibini elde etmiş olursun.

· Huzur istersen zahmet ile birlikte gelir. Sevinç istersen kaygı ile birlikte bulunur.

· İşe acele ile girme, sabır ve teenni ile hareket et. Acele yapılmış olan işler yarın pişmanlık getirir.

· İnen yükselir, yükselen iner, parlayan söner ve yükselen durur.

· İnsan süsü, yüz; yüzün süsü, göz; aklın süsü, dil; dilin süsü, sözdür.

· İnsan, binlerce yaşasa, arzu ettiği şeylere kavuşsa bile, yine dileği bitmez.

· İnsana insanlığı nisbetinde mukabelede bulun. Böyle mukabelede bulunduğu için, insana insan adı verilmiştir.

· İnsanı dil kıymetlendirir ve insan onunla saadet bulur. İnsanı dil kıymetten düşürür ve insanın dili yüzünden başı gider.

· İnsanların seçkini insanlığa faydalı olan insandır. Halk nazarında muteber kimse, merhametli olan insandır.

· İyi hareket et, kötülerin zararlarını ortadan kaldır!"

· Kara toprak altındaki altın, taştan farksızdır. Oradan çıkınca, beylerin başında tuğ tokası olur.

· Kimin sana biraz emeği geçerse, sen ona karşılık daha fazlasını yapmalısın.

· Kötülük değersiz bir şey olduğu için, onu yapan da değersizdir.

· Menfaat sandalyeye benzer; başında taşırsan seni küçültür, ayağının altına alırsan seni yükseltir.

· Öfke ve gazapla işe yaklaşma; eğer yaklaşırsan, ömrü heder edersin.

· Söz ağızda iken sahibinin esiridir, ağızdan çıktıktan sonra sahibi onun esirdir.

· Yalnız kendi menfaatini gözeten dosta gönül bağlama. Fayda görmezse, sana düşman olur, ondan vazgeç.

27 Mayıs 2009

İSTANBUL’DA YAŞAMA SANATI

Mayıs 27, 2009 0
İSTANBUL’DA YAŞAMA SANATI

Daima İstanbul

'İstanbul'da Yaşama Sanatı', İstanbul'u kültürel anlamda kuşatıcı yazılardan oluşuyor. Kitapta, İstanbul tarihini Bizans'tan alarak günümüze kadar getiren yazıların yanında, tek bir yapı üzerine kaleme alınmış yazılar da var. Boğaziçi, musiki, şehrin florası, kuşları, damak tadı gibi konular etrafında dönen yazılarda şehrin bugün sahip olduğu değerler anlatılıyor

Baharın gelişiyle İstanbul"un rengi değişmeye başlar. Kıştan kalan soluk renkler yerini taze bir canlılığa bırakır. Gökyüzünün mavisi, doğanın yeşili daha içten yansıtır kendini. Güneş, bizi geç saatlere kadar terk etmez. Çiçek açan ağaçların kokusu ortalığa ılık bir ferahlık verir. Mayısa doğru erguvan ağaçlarının bir bir kendini göstermesiyle İstanbul"da gezmek bir şölene dönüşür. Ne kışın ilikleri donduran soğuğu, ne de yazın bunaltıcı sıcağı vardır, baharda. Gönlünce sokakların, parkların, bahçelerin tadını çıkarma zamanıdır.
Bahar ayları, İstanbul"u yeniden görmek, keşfetmek için bulunmaz bir fırsat. Eğer İstanbul"da baharın keyfini süre süre geziler yapma düşünceniz varsa yanınızdan ayırmamanız gereken bir kitap yayımlandı yakın zamanda; Haluk Dursun"un İstanbul"da Yaşama Sanatı.
Haluk Dursun"u uzun yıllar TRT2"de yaptığı Tarih Mekân programıyla tanıdık. Marmara Üniversitesi Tarih Bölümü hocalarından olan Dursun, İstanbul"a ilk kez Galatasaray Lisesi"nde okumak için geliyor. İlkgençlik yıllarında İstanbul"la kurduğu ilişki ona, zamanla kendi alanında söz sahibi olabilecek bu kitabı yazdırıyor. Halen Ayasofya Müzesi Müdürlüğü görevini sürdüren yazarın adı, en son Papa"nın İstanbul ziyareti sırasında gündeme gelmişti.
İstanbul"da Yaşama Sanatı, İstanbul"u kültürel anlamda kuşatıcı yazılardan oluşuyor. Kitapta, İstanbul tarihini Bizans"tan alarak günümüze kadar getiren yazıların yanında, sadece bir dönemin sembolü olan tek bir yapı üzerine kaleme alınmış yazılar da var. Boğaziçi, İstanbulluluk, musiki, İstanbul"un florası ve kuşları, şehrin damak tadı, su kaynakları gibi konular etrafında yer verilen yazılarda şehrin bugün sahip olduğu değerler üzerinde durulduğu görülüyor.
İstanbul"da Yaşama Sanatı, “Ele geçmezse eğer sevdiğimiz/ Çare ne? Eldekini sevmeliyiz.” arzusu üzerine kurulmuş bir kitap. Haluk Dursun, İstanbul"un yitirilen güzelliklerinin ardından ağıt yakılmasına, gençlere bu şehre dair güzel şeyler göremedikleri duygusunun yaşatılmasına inat İstanbul"un hâlâ göz alıcı zenginliklerle dolu olduğunu söylüyor. Bu da, İstanbul"u yeniden keşfetmek isteyeceklere güven sağlıyor.
Kitabı okudukça bu şehrin taş yığınlarından, araba gürültüsünden, kalabalığından ibaret olmadığını, nice cazibeli tarafları olduğunu görüyorsunuz. İstanbul"daki ağaç çeşitleri, hangi ağacın İstanbul"un neresinde daha çok görülebileceğini, bülbül seslerinin klasik edebiyat metinlerinde kalmadığını, hâlâ İstanbul korularında şakıdığını, musluk suyunun kireçli, içilmez tartışmaları süredursun İstanbul"un göğsünden çıkan suların kurumadığını, Karakulak, Hamidiye sularının varlığını okumak, İstanbul"u yatırdığımız karamsarlık uykusundan af dilemek için kaldırmamız gerektiğini bize anlatıyor.

Nostalji curcunasından uzakta
Haluk Dursun, şehri eski eser meraklısı bir tüccar gibi anlatmıyor. Osmanlıca bilgisi, tarihçi olması ona çalışmalarında kolaylık sağlamış gibi görünse de, o bu şehrin derununa inmek için yola çıkmış. Uzaktan bir göz değdirerek değil, bizzat bir şadırvanda su, bir kilisede buhur, bir bahçede çiçek olmak istercesine anlatmış gördüklerini. İstanbul"da damak tadını anlattığı bölümde sizi kıskandıracak, Çengelköy"de bahçıvanlık yapanların kim ve nereli olduklarını bilmesi şaşırtacak sizi. İstanbul"da Boğaziçi"ni gezmeye Anadolu Hisarı"ndan başlayın diye yazarken o mahallenin muhtarının neler yaptığından bahsatmesine hayret edeceksiniz.
Kitabın ismi üzerine de Haluk Dursun Batı"da şehir kitaplarına "Londra"da/Paris"te Yaşama Sanatı" adları verilirken bizdeki durumun farklı olduğunu söylüyor. “Bizde ise nedense hep şehir rehberi, İstanbul Gezi Rehberi yahut da en fazla İstanbul"da Yeme İçme Sanatı gibi başlıklar konup, o muhtevaya uygun bilgiler veriliyor. Halbuki bir şehri şehir yapan oradaki kendine özgü yaşama imkânları, renkleri, çeşitlilikleri, havasıdır. Eğer bütün bu bileşimleri, armoniyi fark edemez, onu sindiremez, o güzellikleri idrak edemezseniz o şehirde bulunuyor, vakit geçiriyor, hatta doğup ölüyor, ama o şehirdeki yaşama sanatının farkına varamıyorsunuz demektir.” ifadelerine yer veriyor.
İstanbul"da Yaşama Sanatı"nı okuduktan sonra bu şehre bakışım değişti. İstanbul"un gerçek kültürüne sahip olmanın gerekliliğine inanıyorsanız, kuru bir nostalji curcunasından kendinizi kurtarıp, ilk defa İstanbul"u anlatırken geçmiş zamandan kurtarıp var olan güzellikleriyle anlatan bu kitabı bahar boyu kendinize arkadaş edinebilirsiniz...

YAKUP ÖZTÜRK / RADİKAL


İSTANBUL"DA YAŞAMA SANATI
Haluk Dursun
Timaş Yayınları
2009
320 sayfa
12 TL.

SEN VARIP GİTTİĞİNDE

Mayıs 27, 2009 0
SEN VARIP GİTTİĞİNDE

Sen varıp gittiğinde ıraklara bir güzel geceydi-
Karanlıktı bir güzel - bir güzel uyuyordu herkes.

Yine gece şimdi - yine ay karanlık
Çağırıyorum : "Geri dön n'olursun
N'olursun geri dön - yine dünya uyuyor işte
Yine yıldızlar yıldızlarla ağız ağıza
O ancık geliversen kimseler duymaz seni
Kimseler görmez - ay karanlık - geliversen.

Sen varıp gittiğinde yenile bir ilk yazdı
Ağaçlar çiçeğe durmuşlardı ne güzel

Goncalar tohum verdi şimdi - cümle çiçekler açtı
Sesleniyorum : "Geri dön n'olursun
N'olursun geri dön - işte çocuklar
İşte bir bir çiçekleri devşiriyorlar yine
Dur-duraksız savuruyorlar devşirdiklerini.
Bir ancık geliversen - bir goncacık alıversen
İçlerinden kimseler duymaz - kimseler bilmez.



RABİNDRANATH TAGORE

SOLGUN BİR GÜL GİBİ SUSTUM!

Mayıs 27, 2009 0
SOLGUN BİR GÜL GİBİ SUSTUM!

Yoktun!
sustum
susmak kırgınlıksa
sustum işte
solgun bir gül gibi
ıssız bir çöl gibi
sustum

Yolcuyum
uzak
çok uzaklardan geldim
yorgunum
ellerim boş, boynum bükük
gözyaşı dolu heybemde
kalbimi alıp getirdim sana
ayrılıklarla delik deşik kalbimi
başka bir şeyimde yoktu getirecek

Dalımda güz türküleri
koynumda ateş
seni aradım kentin dar sokaklarında
yalnız
yorgun
ve
yaralı

yoktun

üşüdükçe, uzadı yokluğun

Hangi çocuğa sordum ağladı
hangi ırmağa sordum çağladı

hangi Çiçeğe sordum boyun büktü
hangi ağaça sordum yaprak döktü
sığındığım kuşlar da uçtu gitti
bir başıma kaldım ortalarda

Sen ki, yetim bir bahçede
bir tomurcuktun hayatın kollarında
çiçeklerin nazlısı, küskünüydün gönlümün
bütün gün seni aradım
yorgun
yaralı
ve
yalnız
acılı bir yel gibi
dolaştım durdum sokakları
yoktun

Pınarlara sordum akıp gittiler
yıldızlara sordum bir bir söndüler
sigaramı efkâr ettim savurdum gökyüzüne
sonbahar sardı boynumu yaprak yaprak
sonra yavaş yavaş bedenime girdi acı
senden ne bir ses vardı, ne de bir nefes

Gülüşünü, gözlerini, sesini takıp koluma
vedalar bıraktığım durakta şiirler okudum
aklımı yitirdiğimi sanıyordu,
acıyan gözlerle bakıyordu herkes

Sonra gözlerimi,
ağlamaktan yorgun gözlerimi
ulaşamayacağım uzaklara yolcu ettim
kara trenlere mendil sallayarak.
duygularımı bir vagona kilitleyip
bin ah sürüp dudaklarıma
sustum!
unutulmuş sahipsiz şarkılar gibi
ne kadar susulacaksa o kadar sustum
hüzün kokulu anılara yaslanıp
yere çaldım kara bahtımı
...
İstedimki,
kalbinin durduğu yer
kalbimin durduğu yer olsun...

Nuri CAN

ETME

Mayıs 27, 2009 0
ETME

Duydum ki Bizi Bırakmaya Azmediyorsun etme


Başka Bir Yâr Başka Bir Dosta Meylediyorsun.. Etme!

Sen Yadeller Dünyasında Ne Arıyorsun Yabancı
Hangi Hasta Gönüllüyü Kasdediyorsun.. Etme!

Çalma Bizi Bizden, Gitme Bizden O Ellere Doğru
Çalınmış Başkalarına Nazar Ediyorsun.. Etme!

Ey Ay Felek Harap Olmuş Alt Üst Olmuş Senin İçin
Bizi Öyle Harap Öyle Alt Üst Ediyorsun.. Etme!

Ey Makamı Var İle Yokun Üzerinde Olan
Sen Varlık Sahasını Öyle Terk Ediyorsun.. Etme!

Sen Yüz Çevirecek Olsan Ay Kapkara Olur Gamdan
Sen Ayında Evini Yıkmaya Kastediyorsun.. Etme!

Bizim Dudağımız Kurur Sen Kuruyacak Olsan
Gözlerimizi Öyle Yaş Dolu Ediyorsun.. Etme!

Aşıklarla Başa Çıkacak Gücün Yoksa Eğer
Aşka Öyleyse Ne Diye Hayret Ediyorsun.. Etme!

Ey Cennetin ve Cehennemin Elinde Olduğu
Bize Cenneti Öyle Cehennem Ediyorsun.. Etme!

Şekerliğimin İçinde Zehir Olsan Dokunmaz Bize
Sen Zehri Şeker, Şekeri Zehrediyorsun.. Etme!

Harama Bulaşan Gözüm Güzelliğinin Hırsızı
Ey Hırsızlığa da Değen, Hırsızlık Ediyorsun.. Etme!

İsyan Et Ey Arkadaşım Söz Söyleyecek An Değil
Aşkın Baygınlığıyle Ne Diye Meşk Ediyorsun.. Etme!

Hz.MEVLANA

AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR...

Mayıs 27, 2009 0
AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR...

Dünya yaratılmadan önce, iyi ve kötü huylar ne yapacaklarını bilmez vaziyette dolanıyorlarmış. Bir gün toplanmışlar ve her zamankıinden daha fazla canları sıkkın oturuyorlarken; Saflık ortaya bir fikir atmış: "Neden saklambaç oynamıyoruz?"..
Hepsi bu fikri beğenmiş. Çılgınlık bağırmış."Ben ebe olmak ve saymak istiyorum"...Baska hiç kimse çılgınlığı arayacak kadar çıldırmadığı için, Çılgınlık bir ağaca yaslanmış ve saymaya başlamış.1,2,3,..
O saydıkça iyi huylarla kötü huylar saklanacak yer aramışlar. Şefkat Ay'ın boynuzuna asılmış; İhanet çöp yığınının içine girmiş; Sevgi bulutların arasına kıvrılmış; Yalan bir taşın altına saklanacağını söylemiş ama yalan söylemiş çünkü gölün dibine saklanmış; Tutku dünyanın merkeizne gitmiş; Para Hırsı bir çuvalın içine girerken çuvalı yırtmış.Aşk; kararsız olduğu gibi, nereye saklanacağını da bilmiyormuş.(Aşkı saklamak zordur )Ve çılgınlık 100'ü saydığı anda; Aşk sıçrayıp güllerin arasına girmiş ve saklanmış..
Ve Çılgınlık bağırmış.. "Önüm, arkam, sağım, solum sobe,geliyorum!" İlk önce Tembelliği görmüş, çünkü saklanacak enerjisi yokmuş.Sonra Şefkati ayın boynuzunda, İhaneti çöplerin arasında, Sevgiyi bulutların arasında, Yalanı gölün dibinde ve Tutkuyu dünyanın merkezinde birer birer bulmuş.Sadece biri hariç. Umutsuzluğa kapılan Çılgınlığın kulağına Haset fısıldamış: "Aşkı bulamıyorsun, çünkü o güllerin arasında saklanıyor."
Çılgınlık çatal şeklinde bir sopa almış ve güllerin arasına saklamış, ta ki yürek burkan bir haykırış onu durdurana kadar. Ve haykırıştan sonra, Aşk elleriyle yüzünü kapayarak ortaya çıkmış. Parmaklarıyla kapadığı yüzünden sicim gibi kan akıyormuş. Çılgınlık, Aşkı bulayım derken, heyacandan Aşkın gözlerini kör etmiş.. "Ne yaptım ben?!!" diye bağırmış."Seni kör ettim. nasıl onarabilirim? Aşk cevap vermiş: "Gözlerimi geri veremezsin. Ama benim için bir şey yapmak istersen, benim klavuzum olabilirsin"..
İşte o günden beri Aşkın gözü kördür ve Çılgınlık da her zaman onun yanındadır...


Alıntıdır…

22 Mayıs 2009

SAYENDE...

Mayıs 22, 2009 1
SAYENDE...

Haber yok…
Günün 24 saatinde
Tek bir iz yok beklediğim…

Saymadım gidişinin ardından geçen yılları,
Sayamadım, meşguldüm..
Tüm meşguliyetim seni beklemekti;
Özlemekti,
Gelmedin…

Dayandım,
Sabrı öğrendim sayende.
Eskiden olsa bırakıp gidendim,
Şimdi bekleyenim,
Gel de bak halime…

Her yerde izin var.
Nereye baksam ya da hangi yüze,
Seni görüyorum sanki.
Sonra gaipten midir diyorum,
Gülüyorum ağlanacak halime…

Üzülmüyorum hiç ümitlenme..
Tek zerre dahi kızgın değilim sana.
Benim tek derdim gittiğin gün var ya,
Söyleyemediklerimdendir işte.
Görsem seni bir köşede,
Döksem şöyle içimi bir güzelce..
Bak nasıl geleceğim kendime.
Yıllardır bu ümitle yaşıyorum sayende…

Senin sayende aşkı öğrendim sandım yanılmışım.
Aşk sevmektir ölene dek geç anladım.
Ben sevdim sen gittin,
Ben ağladım sen seyrettin.
Sonra da vazgeçtim dedin.
Kolay mıydı bu kadar aşk.
Bu kadar basit miydi sevgimiz.
Demek öyleymiş anladım sayende.

Ne sitemim var ne de bedduam sana.
Yoldan geçen sıradan bir adamsın.
Sıradan öylesine.
Görsem belki de tanımayacağım ya da
Tanımamazlıktan geleceğim seni.
Gerçi ne fark eder senin için,
Zaten yıllar önce gitmemiş miydin.
Tanımamıştın gittiğin gün bile…

İşte o gün bugündür,
Öylesine yaşıyorum ki,
Sana karşı biriktirdiğim öfkelerimle ve
Söyleyemediğim cümlelerimle;
Gittiğin günü saymıyorum, meşgulüm,
Artık seni sevmiyorum.


Mehpare ÖĞÜT
MAYIS 2009

AH! MÜMKÜN OLSA

Mayıs 22, 2009 0
AH! MÜMKÜN OLSA

Ah! mümkün olsa
acıdan sevinç
sevinçten umut yapardım
bölüp yüreğimi acılara
dünyadaki bütün çocuklara
sevgi satardım…

Ah! mümkün olsa
rüzgar olur eserdim bozkırlarda
dağ - bayır dolaşır,
odalarına sızardım her akşam
çocukların...
üstlerini örter, alınlarından öper
sonra bir masal anlatır
usulca çekip giderdim...

Ah! Mümkün olsa
ağaç olurdum bozkırlarda
her bahar yeşerip
meyve verirdim çocuklara her yaz
sonra döküp yapraklarımı sonbaharda
rüzgarlarla savrulup giderdim…

Ah! mümkün olsa
ulu bir çınar olur
baharı yaşardım dört mevsim.
yağmurlarla yıkayıp saçlarımı,
rüzgarlarla kurulardım…
sevgiden bir elbise giyip,
çocukları kucaklardım her kış!..

Ah! mümkün olsa
soğuk bir pınar olurdum
su verirdim bağrı yanmışlara
kinleri, kötülükleri, acıları siler
sevgiyle yıkardım yürekleri
akıp giderdim diyar diyar…

Ah! Mümkün olsa
toprak olurdum
buğday yetiştirirdim bağrımda
gül olur açardım bağ - bahçe
yeryüzüne salardım kokumu…
yağmurun yağmadığı ülkelere
billurdan damlalar dökerdim gözlerimden…

Ah! mümkün olsa
bir balon gibi çocuklara verirdim dünyayı
güneş olur doğardım yeniden her sabah
masal olur rüyaları süslerdim
sevgi olur,
şefkatle kucaklardım çocukları
ağlatmazdım anaları, babaları…

Ah! mümkün olsa
savaştan barış
barıştan insan yapardım
acıdan sevinç
sevinçten umut
umuttan dostluk yapardım
kurşun yerine çocuklara
her sabah şiir atardım… …

Nuri CAN

EN HAYKIRDIĞIM YERDEN SUSTUR BENİ EY AŞK

Mayıs 22, 2009 0
EN HAYKIRDIĞIM YERDEN SUSTUR BENİ EY AŞK

yağmursuz bir çöl,
susuz bir göl
yolcusuz bir yolum ey aşk
durmadan akrepler sızıyor içime
ihanet yüklü kamyonlar geçiyor üzerimden

İçime acı yağıyor, dışıma kahır
kan kusuyor duvarlar her öksürdüğümde
dikiş tutmayan en ince yerinden yırtıldı kalbim
solgun gelincikler sızıyor şimdi yaralarımdan
durmadan kan kaybediyor ömrüm
durmadan can kaybediyor ömrüm

Bir bahar sevdasına koşarken kelebekler
saçların bir rüzgar masalını anlatırken dallara
kirpiğinden yapılmiş bir darağacına asıyorum ömrümü
dudaklarımı sonsuza mühürlüyorum
öldür beni ey aşk
öldür beni
kırılgan düşlerime kar yağarken

varsın hüzün kokulu gidişler kalsın ardımda

Yüreğim, gün be gün erirken hasretlere
hayatın gri rengine ürperirken yapraklar
kör bir bıçak mı zaman kırılmış aynalarda?
söylenmemiş sözlerin ağrısı mıdır içimdeki fırtına?
bu hüznümde taşıdığım,
kırılgan duygular oteryosu nedir söyler misin?

Kirlendi hayalimdeki uçuk mavi ey ömrüm
Vuruldu en güzel düş martısı denizlerin
en kırıldığım yerden sustur beni ey aşk
ey sebebi ezam, sebebi çilem, cennetim, cehennemim
solgun bir gül gibi sustur beni

varsın susuşum kendime
küsüşüm dünyaya
isyanım hayatın sancısına olsun
anla
Anla ve Öldür beni
teneşirlere yatır son arzumu

ölümsüz aşklara, adsız sevgilere kalsın adım


Nuri CAN

20 Mayıs 2009

....

Mayıs 20, 2009 1
....

SEVMEKTEN KORKMADINSA..

Mayıs 20, 2009 0
SEVMEKTEN KORKMADINSA..

Sen yabancı, hangi şehirden gelip girdin böyle apansızca hayatıma.
Hangi mevsimin çocuğusun anlat bana,
Aşkı bilirsen en çokta ondan söz et ;
Sevgiyi anlat bana, sevmekten korkmadınsa..

Sen bilir misin denizler niye bu kadar büyük,
Güneş bu kadar parlak, ay neden yuvarlak,
Eğer sevdiysen ve sevildiysen riyasızca,
Sevgiyi anlat bana, sevmekten korkmadınsa…

Yalnızlık acı veriyormuş insana,
Sevip de kaybettiğin oldu mu şu dünyada,
Yoksa hep terk edilen ben oldum ama yine de sevdim diyorsan,
Sevgiyi anlat bana, sevmekten korkmadınsa…

En çok da geceleri çöküyor yalnızlık kara bir bulut gibi,
Duvarlar üstüne üstüne geliyorsa,
Her şeye ve terk edilişlere rağmen yine sevmek güzel diyorsan,
Sevgiyi anlat bana, sevmekten korkmadınsa…

Sevmek, şu hoş bir seda olan gök kubbenin altında,
El ele tutuşup gecenin karanlığında ve kaybolmak bilinmez bir yolda,
Sevmek, aşkı her haliyle yaşamaksa,
Acı verse de insana,
Sevmek ve sevilmek diyorsan bana,
Sevgiyi anlat o zaman, sevmekten korkmadınsa…


MEHPARE ÖĞÜT

2007

ÇOK GURURLU, ÇOK KIRILGAN

Mayıs 20, 2009 0
ÇOK GURURLU, ÇOK KIRILGAN



'İlahe'nin öyküsü


İtalyan edebiyatçı, gazeteci ve televizyoncu Alfonso Signorini'nin asıl uzmanlık konusu toplum haberleri üzerine. Signorini'nin bu özelliği Maria Callas kitabında da hissediliyor. Sanatçının yaşadığı dönem ve çevresi ile ilgili hoş bir tasvir çıkıyor okurun karşısına



Dünya çapında ün yapmış birçok sanatçının yaşamlarında sanki hep bir ortak nokta var; acı... Ancak içlerindeki sanat tutkusu her şeyin üzerinde... Ne yemek, ne uyku ne de aşk onlar için önemli olan. Şarkı söylemek için yaşıyor birçoğu, çünkü şarkı söylemek için dünyaya geldiğini düşünüyor tıpkı Edith Piaf ve Maria Callas"ın yaşamında olduğu gibi... Muhteşem soprano Maria Callas"ın hayatını kalem alan Alfonso Signorini"nin Çok Gururlu, Çok Kırılgan: Maria Callas"ın Hayatı adlı eseri Türkçe yayımlandı. Kitapta sanatçının yaşamının ilginç noktaları, duyguları, dünyaya bakışı ve şarkı söyleme tutkusu bir roman tadında sunuluyor. Callas, yaşamı boyunca en çok adından söz edilen şarkıcılardan biriydi. Aslen Yunanlı olan Callas, geçim sıkıntısı çektiği çocukluğunu önceleri ailesiyle birlikte Amerika"da geçirir. Daha sonra Callas olarak değiştirdiği soyadı aslen, Kalogeropoulos"tur.
Callas"ın yaşamında annesinin rolü büyüktür. İki kızı arasında ayrım yapan annesi, özellikle ablasının gelişimi üzerinde uğraşır. Ondan büyük bir sanatçı yaratma çabası içindeyken Maria"nın nasıl muhteşem bir sese sahip olduğunun farkına bile varmaz... Hatta Maria"nın başarısını da bir türlü içine sindiremez. Maria"nın yaşamında fiziksel açıdan iki dönem vardır; sivilceli bir yüz, şişman ve bakımsız bir Maria. Diğeri şarkı söylemenin aynı zamanda göze de hitap etme olduğunu düşündüğü anda geçirdiği radikal fiziksel değişim; bu kez herkesin karşısında kocaman siyah gözlü, çıkık elmacık kemikli, hüzünlü ama mağrur ifadeli teatral güzel bir yüze sahip Maria... Amerika"da yaşadıkları geçim sıkıntısı nedeniyle anne iki kızını alıp Yunanistan"a döner. Maria şarkı söylemeye Yunanistan"da başlar.
“Sahneye çıktığında ıslıklar ve kahkahalarla karşılandı... herkes gülüyor, kimi protesto için masayı yumrukluyor, kimi de kulakları sağır edecek bir gürültüyle ıslık çalıyordu. Hatta sahneye çatal fırlatan bile oldu. Mary"nin artık göz yaşı bile kalmamıştı. İri kara gözleriyle yaşlı Yannis"in bakışlarını aradı. O anladı. Gürültüyü bastırabilmek, ötekilerden daha duyarlı olan birkaç ruhu yakalayabilmek için en yüksek tonda "la Paloma"yı çalmaya başladı. Hayır. Kimsenin onu dinlediği yoktu. Maria ansızın tuhaf bir hipnotizmaya girdi. O döküntü piyanoya yaklaştı, sesini "la Paloma"nın notalarına ayarladı ve şarkısını söylemeye başladı... Dünyaya yukarıdan bakmak, açık kanatlarla uçmak, o beyaz güvercin gibi sonsuz özgürlük içinde olmak çok güzeldi. Aşkın şarkısını söylemek ve sevilmenin mutluluğunu yaşamak çok güzeldi. Ansızın büyü bozuldu. Kendini yeniden o dumanlı tavernada buldu. Şarkısını bitirmişti. Ama artık gürültü yoktu. Karşısında sadece şaşkın bakışlarla bakan yüzlerce göz vardı. Ve hayretten açılmış birkaç ağız. Dünya durmuş gibiydi. Sonra küçük bir alkış duyuldu ve bir başka alkış onu izledi. Sonunda lokanta yıkıldı. Bu gerçek bir zaferdi...”

Huysuz ve kaprisli bir diva
Maria işte şarkı söylediği her yerde kendini hayran bırakıyordu. İnsanlar görüntüsüne bakarak onu ciddiye almıyor, ancak sonunda sesiyle büyüleniyordu.
Önceleri aşkı ve âşık olmayı önemsemedi. Daha sonra kariyerinin başlangıcında, kendisinden epey büyük, zengin bir İtalyan işadamı olan Meneghini ile evlendi. Meneghini ona ve kariyerine destek oldu. Magazin basını için çok yakından takip edilen, hayatı didik didik edildi. Çok titiz ve mükemmeliyetçi bir yapıya sahipti. Ancak bir taraftan da huysuz ve kaprisli diva olarak ün saldı.
Sesini çok iyi kullanmayı bilen Callas"ın en büyük özelliği ki buna kitapta da rastlamak mümkün-, inanılmaz derecede dramatik yeteneğe ve müthiş tekniğe sahip olmasıydı... Daha sonraları bu etkiyi görüntüsüyle de kuvvetlendirdi. Narin yapısı, hüzünlü ama mağrur ifadesi, kemikli, karakteristik ve son derece teatral o güzel yüzüyle, her biri birbirinden trajik opera kahramanlarını canlandırmak için yaratılmıştır sanki...
İtalyan edebiyatçı, gazeteci ve televizyoncu Alfonso Signorini"nin asıl uzmanlık konusu toplum haberleri üzerine. Signorini"nin bu özelliği Maria Callas kitabında da hissediliyor. Sanatçının yaşadığı dönem ve çevresi ile ilgili hoş bir tasvir çıkıyor okurun karşısına. Biyografinin en önemli özelliği roman tadında oluşu. Sadece bir müzik kitabı ya da ünlü bir ismin biyografisi demek yazara ve kitaba haksızlık olur. Edebi tarafı daha ağır bastığı için ilginç bir hikâyenin içine çekiyor okuru. Sonunda Callas"ın nasıl dünya çapında bir isim olduğunu ve hâlâ nasıl unutulmadığını gözler önüne seriyor...


ARZU HAKSUN GÜVENİLİR / radikal





ÇOK GURURLU, ÇOK KIRILGAN
Maria Callas"ın Hayatı
Alfonso Signorini
Çeviren: Eren Cendey Yücesan
Turkvaz Kitap
2009
245 sayfa, 19 TL.

http://www.ayrintilihaber.com

YUNUS EMRE’NİN ŞİİRLERİ İBRANİCEYE ÇEVRİLDİ

Mayıs 20, 2009 0
YUNUS EMRE’NİN ŞİİRLERİ İBRANİCEYE ÇEVRİLDİ

Türk tasavvuf felsefesinin en büyük isimlerinden Yunus Emre’nin şiirleri İbraniceye de çevrildi.
Yunus Emre’nin 42 şiirinin bulunduğu kitap, İsrail’in en büyük iki kitabevi “Steimetzky” ve “Tzomet Sfarim”de satışa sunuldu. İlk aşamada bin adet basılan kitap, ilgi görmesi durumunda yeniden baskıya verilecek.

Şiirler İbraniceye İstanbul’da yaşayan Denis Ojalvo ile Türkiye kökenli olup Tel Aviv’de yaşayan Avraham Mizrahi ve Selim Amado tarafından çevrildi.

Ojalvo, bu projenin nasıl doğduğunu anlatırken, “Neden İsraillilerin Yunus Emre’den haberleri yok” düşüncesinden yola çıktıklarını belirterek, “İsrailli Türkçe hissetsin, İbranice duysun istedik” dedi.

“Bunun bir şiir tercümesinden öte, bir felsefe tercümesi olduğunu” belirten Ojalvo, “Tek isteğimiz, kulağa Türkçedeki gibi gelmesi, Türkçedeki ritmi yakalayabilmesiydi. Bir yazışma grubumuz var. İş edebiyata döküldüğünde, tasavvufla çok ilgili olduklarını, ancak Yunus Emre’den hiç haberleri olmadığını gördük. Böyle başladı. Bizim anadilimiz Türkçe. Bunu bizim İbraniceye çevirip, aynı Türkçedeki gibi hissedilmesini sağlamamız zordu. Biz motamot çevrilelim, anadili İbranice olan iyi bir edebiyatçı da bunları düzenlesin istedik” diye konuştu.

Avraham Mizrahi ise “Ben eğitimimi Türkiye’de yaptım. Yunus benim bir parçam. Sıkıntılı edebiyat derslerimin tek sıkılmadığım bölümüydü Yunus. Yunus’un şiirlerini tercüme etmeye uğraştım, çünkü bu Türkiye’nin bana verdiklerine karşı bir tür borcumu ödemek gibi bir şeydi” diye konuştu.

Selim Amado da “iyi bir iş yaptıklarını inandıklarını” ifade etti. Amado, “İki ülke ilişkileri sadece politika değil. Kültür gözüyle bakmak da çok önemli. Bu bir ilk adım ve diğerlerinin de geleceğine eminim” dedi. Yaklaşık üç yıllık bir çalışmanın ürünü olan şiirlerin kitap halinde basılmasından sonra, Yunus Emre’nin şiirleri ve kitaplarının tanıtımı, Tel Aviv’deki “Bialik Evi”nde düzenlenen törenle yapıldı.

Törene Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi Namık Tan, İsrail’deki Türkiyeliler Birliği Başkanı Momo Uzsinay ve kalabalık bir grup katıldı. Büyükelçi Tan, kitabın sufi şair Yunus Emre’yi İsrail kamuoyuna tanıtarak, Türkiye-İsrail dostluğunun temeline yeni bir tuğla daha koyduğunu vurguladı.

İki ülke kültürel ilişkilerine bakıldığında, edebiyat alanında önemli bir eksikliğin bulunduğunu belirten Tan, birçok kitabın her iki tarafta tercüme için beklediğine işaret etti.

Tan, Türk edebiyatının devleri Nazım Hikmet, Sait Faik Abasıyanık, Yahya Kemal Beyatlı ve Orhan Veli Kanık’ın Türk tarafında bekleyenlerden sadece birkaçı olduğunu, Amos Oz, A.B. Yehoşua, Natan Zach, Yohi Brandeis ve daha birçok İsrailli yazarın da Türkçeye kazandırılması gerektiğini, bazılarının kitaplarının çevrilmiş olmasına rağmen bunun kesinlikle yetersiz olduğunu vurguladı. Tan, kitaba bir önsöz de yazdı.

SEVDA BALIKLARI

Mayıs 20, 2009 0
SEVDA BALIKLARI

“İn dereye dereye de
Al dereden taşlari
Geçti bizden sevdaluk
Al cebümden saçlari”

…Ve bir gün martı balığa aşık olur.

Ben ne zaman geleceği bilinmeyen gözyaşı seline tutuluyorum.
O kabusların götürdüğü veya götüremediği anılarında kıvranıyor.
Ben, niçin ağladığımı bilmiyorum,o neden yorulduğunu…

Yılların örselediği acıyla vurgun yemişti yüreğimiz.
Yılların kaygısı yollara dökülmüştü.
Yollarda yıllarca aranan aşk pusu kurmuştu.
Aşk acıyı aldı;sardı,sarmaladı.
Acı zehrini aşka boşalttı.
Aşk zehirli acı tadına bulaştı.

Ben aşkın zehirli yanını içtim.
O acıtan yanını sevdi.
Ben zehre dayanamadım,gözyaşına verdim.
O acıyı yüreğinin fanusuna rehin aldı.
Ben ağladım,kanlı gözyaşına bulandım.
O yoruldu,yorgun bir okyanus oldu.
Gözyaşından oluşan büyük okyanusa sevda balıkları doluştu.
Sahil balıkçıları nihayet okyanusa ulaştı.Eskimiş ağlarını suya bıraktı.
Ağlara, dinmiş bir kederle sevdalar doluştu.
Sevda, okyanusun en lezzetli balığı!
Sevda, yaşlı balıkçının en pahalı avı!
Martılarsa, gözleri rüyaya saçları aleve benzeyen sevda balıklarına aşıktı.
Ve Sevdalar,okyanusun ayrılığına dayanamaz,ağlardı.

“Gözlerin nemli nemli ,yaralı ceylan gibi
Ağlayıp inliyorsun içli bir keman gibi

Sevda…Sevda unut onu dinsin gönlünde fırtına
Sevda …Sevda değmez ona ağlamaya….”

Ama sevda yalan değildi ömür boyunca ve yalnız sevda çıkardı martının acı çığlığında.Önce “ sevda” bulunurdu pazar balıkçılarında…
Eski zaman sevdaları
Yalnız ve yaşla geçmiş aşk satırları.
Üzümü eksik asma dalları.
Sevdasız martı çığlıkları.
Mevsimsiz çöl yağmurları.
Bir avuç kül kaldı duygularımdan….


Gülden ARAS

Dergibi.com

18 Mayıs 2009

....

Mayıs 18, 2009 0
....

BÜYÜ DÜKKANİ

Mayıs 18, 2009 0
BÜYÜ DÜKKANİ

Uzak diyarlardan birinde bir ülkede, yemyesil tepelerin arasinda, kisin bembeyaz bir kar örtüsü ile, baharda rengarenk kir
cicekleri ile kaplanan bir vadi vardi. Ortasindan küçük bir irmagin gectigi bu vadi "Buyulu Vadi"
olarak anilirdi. Ona bu adi veren ise, vadideki ilginç bir dukkan ile, bu
dukkanda yasananlardi. Unu ulkenin dort bir yanina yayilmis olan dukkanin
adi "Büyü Dükkani" idi.

Buyu Dukkani'nin sahibi, ak sacli, ak sakalli bir ihtiyardi. Burasi, ayni zamanda onun yasadigi yerdi. Bu nedenle, dukkanin
disaridan goruntusu tipki bir ev gibiydi. Uc tarafinda da yesil cerceveli pencerelerin oldugu, tamami
ahsaptan yapilmis olan bu binaya, bir verandadan giriliyordu. Iceri girer girmez, ilginc esyalarla donanmis oldukca genis bir oda ile
karsilasiyordunuz. Buyuk bir kütüphane, uzerlerinde cok sayida esyanin bulundugu raflar, masa ve konsollar dukkanin dort bir tarafini kapliyordu.
Ancak bu kalabalik goruntu icinde cok etkileyici bir duzen goze carpiyordu. Butun esyalar, belli bir estetik icinde duruyor ve bu estetik hicbir zaman
bozulmuyordu. Buyu Dukkanini cevreleyen pencereler, icerdeyken bile gunun aydinligina ve vadinin güzelligine hakim olmaniza izin veriyordu. Dukkanin
icinde, arka taraftaki bolmeye acilan bir kapi vardi. Bu bolmede mutfak,
banyo ve yatak odasi bulunuyordu. Dukkana gelen musteriler, arka tarafa acilan kapiyi daima kapali gorurlerdi.

Her insanin, yasaminda cok istedigi ancak sahip olamadigi birseyler vardir. Ya da sahip olup kaybettigi seyler.. Bazen de sahip oldugu ancak kurtulmak
istedigi seyler... Iste butun bunlar, o ulkede yasayan insanlarin bir kismi icin, Büyü Dükkani'na gelme nedeniydi. Bu dükkanda, isteklerinizi
sinirlamak zorunda degildiniz. Müsteriler, hayal edebildikleri herseyi isteme ve alma hakkina sahiptiler. Tabii, bedelini ödedikleri takdirde...
Her yerde oldugu gibi bu dükkanda da almak istediginiz seyin bir bedeli vardi. Bu bedelin ne olacagi, dükkan sahibiyle yaptiginiz pazarlik sonucunda ortaya çikardi. Ancak, Büyü Dükkani'nda maddi bedellerin hiç bir
hükmü yoktu. Bazi müsteriler birseye sahip olmak için ödenebilecek tek bedelin para olabilecegi
düsüncesiyle, cepleri kabarik gelirlerdi. Oysa burada yapilan pazarliklar, günlük yasamdakilerden biraz farkli olur ve pek çok müsteriyi sasirtirdi.

Dükkan sahibi yasli adam, her sabah gün agarirken kalkar, kendine büyük bir fincan kahve yapar ve bir insanin isteyebilecegi her seyin var oldugu
dükkaniyla gurur duyarak kahvesini yudumlardi. Kahvenin ardindan gelen zevkli bir kahvaltidan sonra da pencerelerinin perdelerini sonuna kadar açarak,
sallanan koltuguna oturur ve içeri dolan gün isiginin yardimiyla okumaya
baslardi. Büyü Dükkan'inda satici olmak bilgelik isterdi.

O güne kadar dükkana gelen hiçbir müsteriyi geri çevirmemisti dükkan sahibi. Herkes, çok istedigi bir seye sahip olmak ugruna onca yolu göze
alarak gelir ve mutlaka alabilecegi en iyi seyi almis olarak çikardi. Ama genellikle aldigi
sey istedigi seyden çok farkli olurdu..

Yasli adam ara sira, okudugu kitaptan basini kaldirir, yolu gören pencereye bir göz atardi. Eger bir müsteri geliyorsa, onu ta uzaktan yakalayip,
dükkana yaklasana kadar izlemeyi severdi. Bu, onun için zihinsel bir hazirlik süreciydi. Bu süre içinde zihnini, biraz sonra gelecek olan
müsteriyi iyi anlayabilmek için bosaltirdi.

Sabah disari baktiginda, yagan karin yolu iyice kapattigini gördü. Bu havada gelen giden olmaz diye düsünüp, hüzünlendi. Büyü Dükkani, hemen
hergün bir müsteri agirlardi. Ancak, yilda birkaç kere de olsa kimsenin ugramadigi
günler olurdu. Yasli adam, o gününde bunlardan biri olmasindan korktu. Nedense
issizlik içini ürpertmisti. Tam o sirada uzakta bir kararti gördü. Kar
beyazinin kamastirdigi gözlerini kirpistirip tekrar baktiginda, bunun yaklasmakta olan bir insan oldugunu anladi. Içini bir sevinç kapladi.

Gidip sobasina bir odun atti ve tam pencerenin karsisindaki sallanan koltuga oturup, müsterisini beklemeye koyuldu. Kis mevsiminin bu soguk
gününde epeyce üsümüs, yorgun düsmüs olmaliydi. Kapinin önüne gelinceye
kadar, gözlerini hiç ayirmadan izledi onu. Iyice kulak kabartti. Üç basamakla çikilan, ahsap zeminli verandadaki ayak seslerini ve onlara eslik
eden gicirtiyi duymaktan çok hoslanirdi. Bekledigi kisinin ayak sesleri ikinci basamakta kesildi. Müsteri çalmadan, kapiyi açmamayi prensip
edinmisti yasli adam.

Çünkü, hemen herkes o kapinin önünde durup, bir kez daha düsünürdü. Kapiyi
çalmaktan vazgeçip dönenler, az da olsa olmustu. O gün de ayni seyi yapti. Sonunda kapi çalindi.

Açtiginda, karsisinda soguktan kizarmis elleriyle atkisini çikarmaya çalisan bir erkek gördü.

"Iyi sabahlar, girebilir miyim?" diye sordu müsteri.

Dükkan sahibi, müsterisini içeri aldiktan sonra, isinmasi için ona bir kahve ikram etti. Sessizce kahvesini içerken etrafi seyreden adam,
karsisinda oturan yasli saticinin ikna edilmesi pek güç olmayan biri oldugunu düsündü.
Herhalde o da müsterisini anlar, onun hakli istegini geri çevirmek istemezdi. Acaba Büyü Dükkani'ndan çikarken istedigi gibi bir alisveris
yapmis olacak miydi? Bir süre söze nasil baslayacagini bilemedi. Belki de dükkan sahibinin bir seyler söylemesi gerekirdi. Ancak karsisinda, sabirli
bir ifade ile müsterisinin gözlerinin içine bakarak oturan saticinin, alisverisi
baslatmaya niyetli olmadigini anladi. Bu sabirli bekleyis, onda hem cesaret hem de yumusak bir etki yaratti. Anlasilan, baslangiç sözleri kendisinden
bekleniyordu. Sonunda, fazla düsünmeden aklindan ilk geçeni söyleyiverdi.

- Ününüzü duyunca çok uzaklardan kalkip geldim buraya.Istedigim seyi, bir tek sizin dükkaninizda bulabilecegimi söylediler. Karsiliginda ne
isterseniz vermeye hazirim.

- Istediginiz seyin ne oldugunu ögrenebilir miyim ?

- Bakin, ben elli bes yasindayim. Yani yolun yarisini geçeli çok oldu. Söylemeye dilim varmiyor ama yolun sonuna yaklastim galiba. Bu gerçege
tahammülüm yok. Ben bugüne kadarki hayatimi geri istiyorum. Mümkün mü ?

- Elbette mümkün. Biliyorsunuz, dükkanimda her sey mevcut. Ancak tam olarak ne
istediginizi anlayabilmem için, bana geri istediginiz hayatinizi biraz anlatabilir misiniz?

Dükkan sahibinin sordugu soru, müsteriyi iç dünyasina döndürmüstü. Gözünün
önünden geçen sahnelerin kendi yasamina ait oldugunu kabul etmek için kendini zorluyordu. Bütün görüntüler, bir kargasa ve telas içinde
birbirlerine karisarak geçip gittiler ve geride yalnizca issiz bir hüzün biraktilar.
Hüznünün yüzüne yansimasina engel olamayan müsteri, yasli saticinin sorusu
karsisinda ancak sunlari söyleyebildi:

- Geçmis yasamimda birçok hata yaptim. Bunlar için pismanlik duyuyorum... Yanlis kararlar verdim, kayiplara ugradim. Zamani hovardaca harcadim. Bir
gün bir de baktim ki, hayat yanimdan geçip gidiyor. Panige kapildim ve bir
çare aramaya basladim. Dostlarimla konusmayi denedim. Beni teselli edip derdimi unutturmaya çalisanlar da oldu, yardim etmeye çalisanlar da. Ama
hiçbiri kar etmedi. Kendimi çok mutsuz hissediyordum. Derken, bir gün birisi bana sizden ve Büyü Dükkani'ndan söz etti. Bunu duyar duymaz sanki
içimde bir isik yandi. Büyük bir umutla hemen yollara düsüp size geldim.
Kendimi çok çaresiz hissediyorum. Lütfen elli bes yilimi bana geri verin.

- Yani, siz pismanlik duydugunuz hayatinizi yeniden yasamak mi istiyorsunuz?

- Elbette hayir. Söylemek istedigim bu degil. Ben yalnizca kaybettigim yillarimi geri istiyorum. Eger bir sansim daha olursa ayni hatalari
tekrarlamayacagim.

- Herhalde bunu çok istiyorsunuz.

- Evet, hem de her seyimi verecek kadar.

- Peki, benim size verecegim elli bes yilin karsiliginda siz bana ne verebilirsiniz?

- Ne isterseniz?

- Sanki bunun için herseyden vazgeçmeye hazir gibisiniz.

- Hiç kuskunuz olmasin. Su anda sahip oldugum herseyden vazgeçebilirim. Yeter ki geride biraktigim yillarimi bana geri verin.

Yasli adam, ellerini sakallarinda dolastirir, kendini sallanan koltugunun devinimlerine birakmisti. Bir süre düsündü. Müsterisinin, sabirsizlikla,
pazarligin bitmesini beklediginden emindi. Büyü dükkanina gelen kisiler, genellikle bir an önce istediklerini alip gitmek için acele ederlerdi. Bu
nedenle, yasli adam, pazarligin basindaki düsünce yolculuklarinda yalniz kalirdi. Su anda da, sessizligin yalnizca kendi isine yaradigini biliyordu.
Koltugu ile birlikte öne dogru egilerek müsterisinin gözlerinin içine bakti
ve agir agir konusmaya basladi:

- Beyefendi, her ne kadar siz elli bes yil karsiliginda bana herseyinizi vermeye hazir olsaniz da, ben sizden bir tek sey isteyecegim.

- Dileyin benden ne dilerseniz.

- Belleginizi...

- Anlamadim?

- Belleginizi dedim...Elli bes yilin yasantisini içinde barindiran belleginizi istiyorum.

- Ah evet anladim. Ilginç bir bedel... Kabul ediyorum. Tamam alin bellegimi.

- Emin misiniz?

- Neden olmayayim? Elli bes yil kazanacagim.

- Belleginizi, içindeki her seyle birlikte bu dükkanda birakip gideceksiniz. Elli bes yilin tek bir anini hatirlamayacaksiniz. Buraya
neden geldiginizi bile ...

- Daha iyi ya! Her seye yeniden baslayacagim. Zaten geçmisi hatirlamak istemiyorum ki!

- O halde, korkarim elli bes yil sonra buraya tekrar gelirsiniz. Tabii o zaman benim yerime, bir baskasi size yardimci olur.

- Hayir hayir... Emin olun ki, su dakika bellegimi size birakip elli bes yilimi geri alacagim ve dükkaninizi, bir daha dönmemek üzere terk edecegim.
Ve yine söz veriyorum, su ana kadar yaptigim hatalarin hiç birini tekrar etmeyecegim.

- Isterseniz baska sözler vermeyin. Çünkü, az sonra, belleginizle birlikte bütün hepsini burada birakip gideceksiniz.

Yasli adamin son sözleri, müsterinin duraklamasina neden olmustu. Bu sözlerin anlamini kavrayabilmek için birkaç saniye düsünmek zorunda kaldi.

- Nasil yani? Buradan çiktigimda hiçbir sey hatirlamayacak miyim? Sizinle konustuklarimizi bile, öyle mi?

- ..................................

- Yani hiçbir seyi mi ? Buraya neden geldigimi, sizin kim oldugunuzu ve hatta...!

- Ne yazik ki!

Yasli adam, su anda pazarligin sonuna geldiklerini hissediyordu. Karsisinda oturan müsterinin yüzünde gördügü aydinlanma, pazarlik sahnelerinin en
hoslandigi görüntüsüydü. Son sözleri müsterisinin söylemesini istedigi için
bir süre sessiz kaldi ve bekledi. Bu seferki sessizligin, müsterisinin isine
yaradigindan emindi. Onun aydinlanan yüzünün ortasinda parlayan
gözbebekleri, yasli satici için, sessizligin içinden çikacak sesli bir coskunun habercisi gibiydi. Gerçekten de, konusmaya baslayan müsterisi onu
yaniltmadi:

- Sanirim ne demek istediginizi simdi anliyorum. Eger elli bes yilin bedeli bu ise, pes ediyorum. Bellegimden vazgeçemem. Bu neye benziyor
biliyor musunuz? Bir kadinin, çok istedigi bir tokayi, saçlari karsiliginda satin almasina... Çok ilginç bir insansiniz. Bana, Büyü Dükkani'ndan almak
istedigimden çok farkli bir seyle çikacagimi söylemislerdi de inanmamistim. Ben, bugüne kadar ki yasamimi almak için gelmistim, ancak bugünden sonraki
yasamimi alip gidiyorum. Size tesekkür ederim.

- Bir sey degil. Güzel bir pazarlikti. Hosça kalin.

Yasli adam, müsterisini gözden kaybolana dek gülümseyerek izlerken, aklindan
Santayana'nin bir sözü geçiyordu:

"Geçmisi hatirlamayanlar, onu bir kez daha yasamak zorunda kalirlar."

Alıntıdır...


YEDİ YERİN DEMETİ

Mayıs 18, 2009 0
YEDİ YERİN DEMETİ

Dünkü postada telgraf çekeceksin
öldük diye kırlangıçlarla birlikte
Postacı üzgün postacı bir tabut var koltuğunun altında
mektubumu çiçeklere götür sakın geç kalma

Kemikten bir pusula gururlanacaksın yüreğim onunla
kutbu bir kaval kemiği gösteriyor ve kaydırak oyunları
ki budanmış korkunç bir opera görünümleri var
Budar mezar yazıtım için yağmurlarını bir tanrı

Ölüyorum bu akşam sevgili Tombe-Issoire
En güzel bakışın ancak bir yedek parça oldu
günaydının tuhaf makinesine

Elveda! Utanmadan gıllıgışsız sevdim sizi
Folie-Mericourt'um benim suskun çağrısız konuğum
Dönüşü haber veriyor pusulanın çarpık iğnesi

ROBERT DESNOS
Çeviri: Özdemir İnce
(Tombe-Issoire ve Folie-Mericourt Paris’te iki sokak ismi)

İLK SEVGİLİLER

Mayıs 18, 2009 0
İLK SEVGİLİLER

Nerde bizi seven kızlar
Hepsi kara topraklarda
Daha şen daha gamsızlar
Daha güzel bir diyarda

Meleklerle beraberler
Mavi semanın dibinde
Meryem Ana'yı överler
Coşkun ilahilerinde

Sen ey bembeyaz nişanlı
Baharındaki bakire
Sararmış, garip sevdalı
Verip kendini kedere

Gözlerimizde bir derin
Ebediyet vardı gülen
Sönmüş ışıkları yerin
Yanın göklerde yeniden

GERARD de NERVAL
Çeviri: Orhan Veli Kanık

15 Mayıs 2009

SON KEZ ELVEDA

Mayıs 15, 2009 2
SON KEZ ELVEDA
Bir çırptı sessizlik. Sonra bir kez daha çırptı ve yere düştü. Tekrar, ama bu sefer sonsuza dek sessizlik devam etti. Sanki güneş bilerek doğmamıştı o sabah. Bir kanadı kaldırımın üstünde , diğeri gövdesinin altında ve kan gölünün ortasında, sadece sağ gözü belliydi. Küçücük olan kalbi, yine o küçük kalpli insanlar tarafından bir daha atmamak üzere ansızın durduruluvermişti. Artık gökyüzünde bir daha özgürce uçamayacak, istediği yere bir daha gidemeyecekti. O bembeyaz olan tüyleri, al kanlara boyanmıştı. Hayat, onun için bu kadar basit, bu kadar kısıtlıydı. Eğer, o küçük çocuklara doğru uçmasaydı, onların sapanından çıkan taşa hedef olmayacak ve şu anda bilinmez sıcak yerlere doğru uçacaktı. Artık her şey geride kalmıştı. O masmavi derinliklerde bir daha kanat çırpamayacak, hiçbir ağacın dalına konup, güneş ışıklarının altında bahar şarkılarıyla etrafı şenlendiremeyecekti. Ne yazık ki, her şey geride kalmıştı. Gün bir daha ona erkenden doğmayacak, güneş bir daha onu bu denli ısıtmayacaktı.
“Elveda hayat, sonsuza değin elveda. Uçsuz bucaksız mavi deniz, hepinize elveda. Çocuklar size de sonsuza dek elveda. Kırgın değilim siz. Belki bir gün, kimbilir yine karşılaşırız günün birinde bir yerde. Ama, şimdilik hepinize elveda. Bir daha ki yaz görüşmek üzere”…

Mehpare ÖĞÜT
1999

14 Mayıs 2009

HAYAT BU…

Mayıs 14, 2009 1
HAYAT BU…
Hayat bu…
Bazen merdivenlerden inersin,
Bazen de çıkarsın.
Gülenler olur, dalga geçenler olur,
Ağlarsın sessiz sedasız,
Dünyanın en büyük suçunu işlemişçesine,
Saklanırsın bir köşede.
Kapanır kapılar yüzüne,
Kime el açsan boşa çıkar,
Kimden merhamet dilensen ağlatırlar,
Sevgi dersen onu hiç sorma,
Yalandan “seversin” derler,
Ama kalpleri başka söyler.
Bilmezler ki seni, sendeki yüreği,
Aşkın sende bıraktığı izleri…

Hayat bu…
Bazen vurur, bazen de değmeden geçer.
İnleyen her nağmede yüreğin cız eder.
Bir gülersin bir ağlarsın,
Bu da benim hayatım mı dersin, şaşırırsın.
Konduramazsın kendine ama hayat bu işte.
Yaşayacaksın sürünsen bile.
Hayat bu, yaşa seni yaşatabildiğince….


MEHPARE ÖĞÜT
MART 2009

....

Mayıs 14, 2009 0
....

SEVDALAR BOYLE BASLAR

Mayıs 14, 2009 0
SEVDALAR BOYLE BASLAR

Once dunyama sesin girdi ozlemli, kisik
Bir mutluluk mustusu gibi ta uzaklardan
Cok sonrasi optugum o gul dudaklarindan
Once sesindi cagiran beni gur ve aydinlik

Once kucuk ellerin kondu avuclarima
Yolunu sasirmis bir kus gibi, urkek
Alistim herseyine, her yerine giderek
Saplandin ignelerce parmak uclarima

Once bir aksamdi gelen seninle dopdolu
Inanilmaz, doyulmaz, anlatilmaz, kanilmaz
Bir aksamdi sevgiden, apaydinlik, bembeyaz
Bir aksamdi, alev alev istekli, duygulu

Hersey gercekti, oylesine guzel, yalansiz
Agladim sensiz gecen ve gececek gunlere
Sende olumsuzlugun cagrisini duydum once
Sonra tutusup, yandim ben, sevdalandim apansiz.

UMIT YASAR

GERÇEK AŞK

Mayıs 14, 2009 0
GERÇEK AŞK

John Blanchard banktan ayaga kalkti, askeri üniformasini düzelttive ana terminale giden insan kalabaligini inceledi.
Yüzünü degil, ama kalbini tanidigi ve üzerinde
gül olan kizi aradi.

Ona olan ilgisi 13 ay önce, Florida kütüphanesinde baslamisti. Raftan aldigi bir kitabin içindeki yazilar degil ama kenarinda gördügü,kursun kalemle yazilmis bir not onu etkilemisti. Yumusak el yazisi düsünceli bir ruhu ve akilli bir zekayi yansitiyordu.kitabin ön yüzünde, ilk sahibinin adini farketmisti:

Miss.
Hollis Maynell.

Uzun zaman çaba harcayarak adresini bulmustu. New York'ta yasiyordu. Ona kendini tanitan bir mektup yazdi ve yazismayi teklifetti.

Bir sonraki gün II. Dünya Savasina katilmak için denize açilmisti. Sonraki bir yil ve bir ay boyunca her ikisi de posta yoluyla birbirlerini daha iyi tanidilar. Her bir mektup, verimli bir tarlaya atilan tohum gibi, kalplerinde bir ask dogurdu. Blanchard bir resim göndermesini rica etti. Fakat o göndermeyi reddetti. Eger gerçekten kendisi ile ilgileniyorsa, neye benzediginin önemli olmayacagini düsünmüstü.

Avrupa'dan dönme vakti geldiginde, ilk bulusmalarini kararlastirdilar: New York Ana terminali saat: 19:00.

"Beni üzerimdeki gulden taniyacaksin." Diye yazmisti kiz. Böylece saat 19:00'da kalbini sevdigi fakat yüzünü görmedigi kizi ariyordu.

Size Mr. Blanchard 'in agzindan neler oldugunu yaziyorum:

Genç bir bayan bana dogru geliyordu. Ince ve uzun boyluydu. Sari saçlari mükemmel kulaklarinin arkasindan dalgalar halinde sirtina uzaniyordu. Gözleri çiçekler gibi maviydi. Dudaklarinin ve çenesinin narin bir sertligi vardi ve soluk yesil elbisesi içerisinde canlanan ilkbahar gibiydi. Gül tasimasi gerektigini unutarak ona dogru hamle yaptim. Hareket ettigimde,dudaklarinda küçük kiskirtici bir gülümse belirdi ve "Benimle mi geliyorsun, denizci?" diye mirildandi. Tamamen iradem disinda ona dogru bir adim daha attim ve o zaman Hollis Maynell'I gördüm.

Tam olarak kizin arkasinda duruyordu. Kirk yasini geçmis, gri saçlarini yipranmis bir sapka altina saklamis bir kadindi. Sismandi ve kalin bilekli ayaklari alçak topuklu ayakkabilarin içine zor girmisti. Yesil elbiseli kiz hizli bir sekilde uzaklasiyordu.

Kendimi ikiye bölünmüs gibi hissettim. Onu takip etme arzum çok güçlüydü ve ayni zamanda ruhu benimle arkadaslik etmis ve destek vermis kadina karsi duydugum özlem de çok derindi. Ve orada duruyordu.Onun soluk, sisman surati kibar ve duyguluydu. Gri gözleri sicak ve pariltiliydi. Tereddü etmedim. Parmaklarim onu bana tanitan küçük, mavi eski kitabi sikiyordu. Bu ask olamazdi, ama özel bir sey olabilirdi. Belki asktan daha güzel bir sey, mükemmel bir arkadaslik olmaliydi bu.

Duydugum hayal kirikliginin sesimi bogmasina ragmen,omuzlarimi kaldirip,onu selamladim ve kitabi uzattim.

"Ben tegmen John Blanchard, ve siz de Miss. Maynell olmalisiniz. Benimle bulusabildiginize çok sevindim. Sizi yemege davet edebilir miyim?"

Kadinin surati toleransli bir gülümse ile genisledi. "Bunun ne oldugunu bilmiyorum, oglum." Diye cevap verdi. "Fakat demin yanindan geçen yesil giysili kadin, bu gülü takmam için israr etti. Ve eger beni yemege davet edecek olursan, caddenin karsisindaki büyük restaurantta seni bekliyor olacagini söyledi. Bunun bir çesit test oldugunu da söyledi"

Anlamak zor degil ve Miss. Maynell'in zekasina hayranim. Kalbin gerçek degeri çekici olmayana verdigi cevap ile anlasilir.

"Bana kimi sevdigini söyle, sana kim oldugunu söyleyecegim." diyor Houssaye.

Alıntıdır…

CENNET KOKULU SEVDAM ELİF

Mayıs 14, 2009 0
CENNET KOKULU SEVDAM ELİF


"Hayallerimde büyüttüğim ve hiçbir zaman bu dünyada ellerini tutamayacağım sadece Ahirette kavuşacabileceğim canım kızım Elif'ime... "

Saatler çoktan onbiri geçmişti. Ne çabuk geçiyordu zaman . Delicesine akıp giden bir nehir gibi . Ne kadar bentler kursan da zamanın akışında sürükleniyordum. Yüreğim, yapayalnız odanın içinde karanlığı soluyordum. Gecenin karanlığı çöktü üzerime. Oysa ziyaretime gelenlerin teselli kelimeleri hala kulaklarımda.Üç duvar arasına sıkıştırılmış umutlarımı yeni bir güne hazırlamak için kirpiklerime yasladım yüreğimi. Sorguların içinde delicesine soluk alıp veriyordum. Geçmişin süzgecinde zamanı ve umutlarımı eliyordum. Gerçeklerin sahnelendiği hayat perdesine asılı kalmış sevdalarımı düşündüm bir an. Yine boynumu büküp uyumak istedim bir an evvel.Üzerime karanlığı çarşaf misali örtüp yine sabahı beklemeye başladım.

Uyuyamıyordum bir türü.Bunalmaya başlamıştım. Biraz da üşüyordum nedeni bilmediğim bir şekilde.Oysa Temmuz ortasında ne üşümesi. Bedenim değildi üşüyen belki de...Düşlerim, umutlarım karakışın içinde tir tir titriyordu belki de..Sahi yaz ortasi bu üşümek nerden çıktı ? Sorular, cevapsız kalan satırlar ve anlamsız dudak bükmeleri.. Cevabı olmayan soruların içinde boğuluyordum sanki. Birisi beni ve ruhumu sanki karanlıgın dibine çekiyordu .Bir an herşeyden bulanıp sessizliğin içine bıraktım içimdeki yetimliği.Dudaklarıma kilit vurup gecfenin karanlığına bıraktım dilsiz yüreğimi. Uyumak en güzeliydi belki de.

Boy vermiş başakların arasında geziniyordum. Ilık bir rüzgar okşuyordu saçlarımı. Güneş ise alabildigince yetim gölgeleri eziyordu.Ayaklarım çıplak taşların üzerinde geziniyordum. Sonra gezindiğim yerin babamı 5 yıl önce kaybettiğimiz tarla oldugunu farkettim bir an. Zaman, ne çabuk geçmişti oysa. Hasretle, özlemle geçen birbirinden hüzünlü nice sene..Bir an duraksayıp geçmişe sürdüm kendimi. Annemin kollarında kaybetmiştik babamı. . Dün gibi hatırlıyorum, kalbi sıkışıp toprağa düştügünde saati kırılmıştı babamın. Kırılan saati tam 14.05'i gösteriyordu. İşte zamanın " hasrete" gebe kaldığı , gözlerimizin gözyaşına esir kaldığı bir vakitti. Gözlerim nemlenmişken ben neden burdayım soruları diklendi başıma. Evet, ben neden burdayım ? Benim hastahanede olmam gerekmiyor mu ? Hayret kollarımda serum izleri de yok ! Galiba bir rüyanın ortasındayım diye düşündüm. Ve birazdan uyanıp yine karanlık odamda olacağım. Rrutin kontroller, en sevmediğim ilaçlar, telaşlı ve bir o kadar suskun hemşireler... Evet, sabah olup ziyaretçi saatini bekleyeceğim yine. Tek tesellim buydu zamandan. Uyanmak istedim rüyamdan. Evet, uyanmalıyım. Bir an evvel iyileşip umuda ve hayata koşmalıyım. Doğum günümde sevdiklerim beni gülümseyen bir adam olarak görmeli..Bu seneki doğum günüm önemliydi. İlk kez doğum günümü sevdanın varlığıyla karşılayacaktım. Belki de ailem harici birisinden değerli bir hediye alacaktım. İçim içime sığmıyordu. Bir an evvel iyileşmek gerekti.Her ilaç aldığımda daha önce iyileşmek için ilaçlarımın üzerine sevdiğimin ismini yazmıştım. Belki de isminin güzelliginden, sevdanın umuda gülüşünden destek almak istiyordum. İsmine bakıp bakıp sanki onun gözlerini görüyor oluyordum.

Karanlığı giyinmiş katransı gece üzerime serili bir çarsaf gibi tenime yapıştı. Bir türlü sabah olmuyordu.Bir an evvel üzerideki ağırlığın ve karanlığın sıkıcı halinden kurtulmak istiyordum.Çok geçmeden sesler duymaya başladım. Alışılmışın dışında iç burkucu ve olagan üstü gürültülü sesler..Hastaneye yatalı ilk defa bu kadar gürültülü bir sabaha uyanıyordum.

Çarşafı üzerimden attığımda yine babamı kaybettigimiz tarlada buldum kendimi. Bu rüyaydı değil mi ? Rüya değilse ben nerdeyim ? Oysa biraz önce ben uykudan uyanmamış mıydım ? Sorulara kendimce cevaplar ararken tarlada annemi gördüm. Boylu ekinlerin arasında kısa boyuna inat annemi seçebilmiştim. Ona doğru yürümeye karar verip iyice yaklaşmıştım anneme. Belini büküp ekinleri biçerken gözyaşların toprağı ıslattığını farkettim. Galiba babamın özlemi annemi ağlamaya itmişti.. Kıyamam sana annem . Kıyamam....O gözyaşlarına canım feda. Kıyamadığım gözyaşlarını tam silecekken kendimi yerde buldum. Düşmüştüm toprağa. Başakların arasına yığılmış bedenimi toparlarken bana bir el uzandığı gördüm başakların arasından. Gözlerim, güneşten kamaştığı için ilk önce kim olduğunu sezemedim. Ama elleri, ellerimden küçüktü.Bunu farketmiştim. Yerden doğrulup ellerini bana uzatan kişiye çevirdim yüzümü. Tanımadığım bir küçük kız cocuğu. Kimdi, ne işi vardı ve ben neden burdayım soruları beynimi yeterince meşgul ediyordu.Bu anlamsızlığa aldıracak gücüm kalmamıştı artık. Yorum yapacak kabiliyetimi yitirmiştim. Ben " beni " bende kaybetmiştim..Sustum öylesine... Anlamsız bakışlarla çevreyi süzüyordum işte. Ve sonra sesimi toparlayıp kücük kıza sordum :

- Sizi tanıyor muyum ? dedim.

- Evet, tanıyorsunuz beni , dedi küçük kız.

Şaşkındım. Tanıdığım dediği kızı hayatımda hiç görmemiştim ben. İçimde sorguları bitirmeden yeni bir soruyu dudaklarımdan bıraktım yüreğine.

- Tanıyorsunuz dediniz ama bana yabancı geldiniz küçük hanım, dedim.
Kücük kız, gözlerime bakarak:

- Bu soruları sonra cevaplasak. Bizi bekleyenler var. Gitmemiz gerek, dedi.

Bir an duraksadım. Nereye ve niçin gidiyoruz ? Kim bekliyor beni ? Anlamsızlığın ve girdabın içinde yürüyordum. Rüzgarla dağılan saçlarını toparlamadan yürüyen kızı takip ediyordum. Sık ağaçların arasında girdik. Ve nice yılları çoktan devirmiş bir çınar ağacın gölgesinde durdu. Çömeldi ve ellerini semâya kaldırıp içinden birşeyler fısıldamaya başladı. Bende onun yaptıklarını tekrarladım sorgusuz ve sebepsizce..Sırtımı çınara çevirince bir mezarın başında oldugumu farkettim. Çicekleri bile yoktu. Toprağı bile bozulmamış. Galiba yeni defnedilmiş. Sonra gözlerim mezar tasında bir isim aradı.Küçük kız bunu farkedince bana doğru yönelip kalk dercesine gözleriyle gözlerimi yokladı.Hafif sesiyle;

- Haydi baba, gitmeliyiz, dedi.

- Baba mı ! ...

- Evet, sen benim babamsın. Hani fani alemde imkansız sevdanda büyüttüğün ve siirlerinde hasretine siir yazdığın kızınım ben. Biliyorum, şaşkınsın.Bak Cennet kokulu kızın burda. Yanında, bir nefes yakınında.
Yüzümde anlamsız ifadelerin belirginleştigi farketmiş olacak ki küçük kız:

- Babacığım, fani alemden göçtün artık. Amel defterin kapandı. Ne yazik ki hastanedeki tedavine bedenin cevap vermedi. Ve seni kaybettiler. Ve şimdi burdasın. Biricik kızın, imkansız dediğin ve bir gün öldüğünde kavuşacağın ve hep Elif isminle anımsadığın kızın yanı başında. Kavuştuk baba. Haydi kalk. Geri dönüşü yok. Vuslat, gerçek oldu. Bak ölümlerin en güzeliyle yanıma gelip Cennet kokulu kızına hasretin sona erdi.

Ölmüştüm. Bir yanımda cesedimin toprağa kavuşması ve bir yanımda hayallerimde büyüttügüm kızım Elif'imle kavuşmam. Hüzün ve sevinç yanyana idi. Sustum. Gerçeğin perdeleri kapanmıştı üzerime. Karanlık bitmiş artık; aydınlığı kızımın gözlerinde görebiliyordum. Artık dudaklarıma kilit vurdum. Kızıma delicesine sarılıp Cennetin kokusunu içime çektim. Bedenimi toprakla başbaşa bırakıp ruhumu soluma ve kızımı sağıma alıp vuslatın yeşermiş başaklarına arasında kaybolduk. Artık kavuşma zamanıuydı. Ve son kez ardıma bakıp dudaklarımdan şunu bıraktım boşluğa:

- Ben Cennet kokulu sevdama sonunda kavuştum. Ölümün, son olmadığını; vuslatın ve hayallerin bir gün gerçekleceğini gördüm. Ben hayallerimde büyüttüm kızım Elif'le vuslata gidiyorum. Kızımla Ahiretin en güzel köşelerinde zemzem denizlerinde yüzen balıklarına resim yapmaya ve Cennet kokulu sevdalı sevenler için yıldızlardan evler yapmaya gidiyorum.Artık zaman, KAVUŞMA ZAMANI. BEN CANIM KIZIM ELİF'İME KAVUŞMUŞTUM.....



İsmail SARIGENE
2006

09 Mayıs 2009

ANNEM

Mayıs 09, 2009 0
ANNEM
Tek bir günle asla değerlerini anlatamayacağımız annelerimiz için ne desek, ne yapsak azdır. Her yıl olduğu gibi anneler günü hikayesini anlatmaya gerek yok bence. Çünkü hepimizin de annelerinin kendine özgü hikayeleri vardır ki bu yüzden de en büyük hikayeleri bizler yani çocukları olsak gerek…Annelerimizin kıymetini yaşadığımız zaman içerisinde bilemesek de onları ne kadar sevdiğimizi ve onlar için neler yapabileceğimizi anlatmanın da tarifi yok bence…
O yüzden kelimelerin yetersiz kaldığı bu özel ve güzel günde başta kendi annemin, sonra da siz değerli dostlarımın annelerinin ve yine siz dostlarımın Anneler Günü’nü yürekten kutluyor; eşinizle, dostunuzla ama her şey den çok da sizi seven ailenizle birlikte nice yıllar diloyorum…

Annem,
Bu dünyada en çok neyi seviyorum biliyor musun !...
Her akşam eve geldiğimde kapıyı açanın sen olmasını.
Yanağından bir makas alıp, doyamadığım öpmelerini,
Kokunu içine çekip, sıkı sıkı sarılmalarını,
Her akşam uyumuş numarası yapıp da,
Üstümü örtmeye gelişlerini…
Bana her baktığında gözlerindeki şefkati,
Üzsem bile seni her defasında affedişlerini,
Canından canına söylediğin güzel sözleri,
Ve ben her şey den daha çok seviyorum SENİ…

Annem,
Söylerken bile yüreğimi titreten,
Gözümün bebeğinden daha kıymetli hazinem.
Varlığınla beni yücelten, yaşama sevinci veren,
Yüreğimden yüreğine söyleyemediğim tüm sözcüklerin
Ve kuramadığım tüm cümlelerin yegane sahibisin SEN…

Annem,
Şu kalbimin dili olsa da konuşsa seni ne kadar sevdiğimi.
Senin için nelerden vazgeçebileceğimi…
Ölüme bile gözüm kapalı gideceğimi,
Seni hiçbir şeyle ve hiç kimseyle değişmeyeceğimi,
Ama her şeyden de çok seni ne kadar sevdiğimi…

Sen Benim En Kıymetli Hazinemsin.
Anneler Günün Kutlu Olsun…


Mehpare ÖĞÜT
MAYIS 2009

SEVECEKSEM BOYLE SEVMELIYIM

Mayıs 09, 2009 0
SEVECEKSEM BOYLE SEVMELIYIM

Seveceksem böyle sevmeliyim...
Bir gece dilim tutulmali ay gökteyken,
girdabina düsmeliyim yalnizligin
ihanetin adini bilmemeliyim
ya da ugramamali yalanlar beynime.
Zindandan mektuplar yazmaliyim
penceremde bir karanfil solmali,
içimde tebessümler..
Bir yakin iklim olmalisin bana.
Ah ederken,
gün görmemis bir yildiz kaymali.
Seveceksem böyle sevmeliyim
yasayacaksam böyle..
Basucumda kara bir kitap bulunmali
her sayfaya adimi yazmaliyim.
Hayallerim gökte yildizlasirken,
lanet etmeliyim sansima, tutunamayisima
aklima geldigin anlardaki kahrolusuma
Seveceksem böyle sevmeliyim,
kahrolacaksam böyle..
Bir baskasi dediginde dik olmaliyim
ya da yabanci birisi, senin için
içimin kan revanini görmemelisin.
Firtinalar koparken içimde,
dudaklarim süt liman olmali
bilmemelisin yüregimin ezikligini
sevgimi daragacina asarken,
ellerim titrememeli
seveceksem böyle sevmeliyim,
kaybedeceksem böyle..
Git dersen gitmeliyim, yalandan da olsa
görmemelisin beni arkanda
hep kösebaslarindan bakmaliyim sana
her gün hayalin geçmeli kapimin önünden
sana benzeyenleri sen sanmaliyim
seveceksem böyle sevmeliyim,
kanacaksam böyle..
Veda edeceksem böyle etmeliyim
yaninda bir yanini da götürerek,
sessizce ayrilmaliyim bu diyardan.
Ben meçhule karisirken, sen kirmizi bir gül bulmalisin..(?)
ecel basucuma dayanirken
kimse bilmemeli
seher vakti kapim çalinmali
sen uykudayken, alem uykudayken
düslerim, ümitlerim, hepsi uykudayken..
Ümidimi ismine gömmeliyim!
Gözlerim bosluga bakarken,
hafiften bir yagmur yagmali
seveceksem böyle sevmeliyim,
öleceksem böyle!


Yazarı Bilinmiyor

SON AŞIK

Mayıs 09, 2009 0
SON AŞIK

Hasretinle geçiyorken bu gençlik çagim,
Ey sevdigim, ben umitsiz degilim gene
Ak düsünce saçlarin kumral rengine
Kollarinda son asikin ben olacagim.

Ey basinda simdi sevda rüzgarlari esen,
Böyle her gün yollarimdan geçsen de süzgün
Sen benimsin büsbütün terk olundugun gün ...
O mukadder günü, bilmem, düsündün mü sen?

Ben bir beyaz saçli asik, sen bir ihtiyar ...
O gün bana yalasirken ey ilahi yar,
Esirgeme gözlerimden bir son buseni,

Kirpiginden yavas yavas bir damla aksin,
Çünkü, ruhum, sen de o gün anlayacaksin
Ki hiç kimse benim kadar sevmemis seni


Faruk Nafiz ÇAMBIBEL

YUREGIMIN YARISI

Mayıs 09, 2009 0
YUREGIMIN YARISI
Kimsenin yokluğu bu kadar korkutmazdı beni. Kendimi zor günlerin adamı görürdüm ya, hiçbir güçlüğün beni, bırak yıkmayı, sendeletmeyeceğini bile düşünürdüm.

Oysa şimdi yarımım. Ve sen böylesine uzakken benden, hiçbir zaman tam olamayacağımı da biliyorum. “Tasalanma” diyeceksin, tasalanmayayım; ama, kendime bakıyorum da birkaç umut kırıntısı dışında hiçbir şey göremiyorum.

Nerede olduğunu bilmek ya da döneceğin umuduyla yaşamak da kandırmıyor beni. Her sabaha sensiz uyanmaktan, her günün sensiz geçmesinden korkuyorum artık. Bu yüzden uyanmak istemiyorum “uyuduğum uykuları”…

Ve geceler… Ne yıldızları görüyorum ne gecenin sesini duyabiliyorum. Saniyelerin ne kadar uzun olduğunu görüp şaşırıyorum.

Bildiğim bütün hasret şarkılarını art arda ekleyip söylüyorum. Sesimi kendim bile duymuyorum.

Senden bir iz göreceğim diye sokaklara çıkmıyorum artık. Bu kentin her yerinde sen varsın biliyorum.

Yokluğunu kabul etmek böylesine zorken hiç olmama ihtimalini düşünemiyorum bile.

Bekleyeceğim seni. Zor olacak, çok zor olacak; ama, bekleyeceğim. Bu yarım yüreğin diğer yarısı, yani sen…Geleceksin değil mi?







Mehmet COŞKUNDENİZ

SANA SENİ YAZİYORUM

Mayıs 09, 2009 0
SANA SENİ YAZİYORUM

Günesin baska iklimleri aydinlatmaya, baska gönülleri isitmaya gittigi su saatlerde, kâgidi, kalemi elime alip, seninle dertlesmek, yalnizca sana yazmak ve yalnizca seni özlemek geçiyor içimden. Sana yazmak. “Sana Seni Yazmak”.

Seni ve yüregimde anlam bulan duygulari. sana ait yüregimin derinliklerinden kopup gelen artçi soklari anlatmak. ve topragi alnindan öperken yagmur taneleri, tüm benligimle sana yagmak istiyorum.

Bu gece dudaklarimdan dökülen her kelimede sen varsin ve yine sen varsin, yarim kalan sevdamin eksik taraflarinda. bombos ve sessiz kaldirikmlarda yürürken seni haykiriyorum sensizligin inadina. bu sensizlik gecesinde sevdamin en ücrâ köselerine seni yaziyorum.

Bu gece gene yagmur yagiyor. Yagmur yagiyor gönlümün sensizlikle yanan her yerine. Yagsin, yagsin ki saklasin sensizligimde döktügüm gözyaslarimi. Ve yine saklasin sensiz geçen bombos hayati.

Iste seni haykiriyorum sensizlige alisamamis sine-i püryanima, isten seni yaziyorum.

Bu gece gene yagmur yagiyor. sen yoksun oysa biliyorum ve üsüyorum sensiz kaldigim saatlerde. göz yaslarimi efkârima kattim bu gece. sevdami, umudumu ve seni kizgin bir sel gibi kalbime akittim.

Bu gece yagmurla birlikte göz yaslarim yagiyor ve ismini yaziyor sensizligin acisi ile kivranan kaldirimlara. süzülen her damlada sen vardin ve yine sen vardin gecenin en karanlik aninda. O, doya doya bakamadigim gözlerin, gözlerimin içine bir kez daha degseydi ve tebessümünden bir gül açsaydi yanaklarinda, yetmez miydi? Bir bakisin bir ömre degmez miydi, ey!

Ismini kazidigim kaldirimlara sanki sen yagiyorsun yagmurla birlikte ve sevgin yagiyor yüregime. yalniz ve bombos odamda sen varsin hâlâ. Hâlâ sensizligim duruyor yanibasimda.

Bu gece gözyaslarim yagiyor sensizligimle birlikte kaldirimlara. Seni ariyorum, erimekteyim. karanlik geceye inat ay bu aksam gökyüzünde


Yazari Bilinmiyor

SENİN IÇİN SENDEN HABERSİZ

Mayıs 09, 2009 0
SENİN IÇİN SENDEN HABERSİZ

Nesini çalmissan veya neyini almissan bir insanin, iade etmenin yolunu bulabilirsin. Peki, ya o insanin sana verdigi zamaniysa?

Ha zamanin bir bölümü, ha yüreginin bir dilimi!
Bir mektubun güzelligini düsünebiliyormunuz?
Düsünebiliyormusunuz; sizin olmadiginiz "uzak"ta, "sizin için" vaktini tüketmis oldugunu, birisinin...
Sizin için; sizden habersiz...
Bir mektubun kanatlarindaki yükü düsünsenize. Nasil çirpinabiliyor bu kanatlar ve nasil asabiliyor bunca mesafeleri; böylesine doluyken.
Duygular degil mi bizi gönüllere tasiyan?
Duygular degil mi bizi yarinlara tasiyan?
Ha duygularin ulasmadigi yürekler, ha yolcularin unuttugu han kapilari!
Mektup geçmemis sokaklara girmese yolum..
Çünkü mektup geçmemis sokaklar karanlik. Mektup yazilmayan geceler yildizsiz. Selamsiz kapilar nefessiz gibi. Iadesiz ne var, verilebilen? Vermek istiyorsan; yüreginden bir dilim ver, zamanindan bir bölüm.
Onun için, ondan habersiz.
Benim için, benden habersiz.
Aynen bu yaziyi yazarken, senin haberin olmadigi kadar haberim olmasin yazdiklarindan. Her harf bir ilmek ve satirlar yüreginin çevresindeki dantel olsun,göreyim.
Sulamazsan çiçekler gülmez.
Yollamazsan selamlar gelmez.
Bir mektubun güzelligini düsünebiliyormusunuz geçekten.
Düsünebiliyormusunuz sizin olmadiginizi "uzak"larda vaktini tüketmis oldugunu, birisinin sizin için hem de sizden habersiz...


Alıntıdır.
Yazarı Bilinmiyor…

08 Mayıs 2009

AŞK

Mayıs 08, 2009 0
AŞK

Ezeli sırları ne sen bilirsin ne de ben
Bu muammayı ne sen okuyabilirsin ne de ben
Perde ardında sen ben dedikodusu var amma...
Perde kalktı mı ne sen kalırsın ne de ben

Ey dünyanın işinden haberi olmayan sen yoksun
Dünya esen yel üstüne kuruldu..
Varlığımız iki yokluk arasındadır
Çevrendekilerde hiçtir sen de bir hiçsin

Medresede söz vardır tekkede de hal
Fakat bu aşk sözden de dışarıdır halden de
İster şeriat müftüsü ol ister şehir vaizi
Aşk mahkemesine gelindi mi dilsiz kesilir

Bugün zevk etmek elindeyken zevkine bak
Yarını düşünmen beyhude bir heves
Bir çok kişiden arda kalanlar
Sana da kalmayacak sen de göçüp gideceksin...

Ömer HAYYAM

KUL OLDUM...KÜL OLDUM... GÜL OLDUM...

Mayıs 08, 2009 0
KUL OLDUM...KÜL OLDUM... GÜL OLDUM...

ALLAH huzurunda sol gerdana düşer başım...
Dostlarımın kara gününde akar göz yaşım...
Ölümden öte köy var mı ?
Öleceğini bile, bile yaşayan tek canlı insandır…
Ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar…


Kul oldum...Kül oldum... Gül oldum...

Ben kalbimi dünyanın dert duvarları arasında ezdirdim...
Çok özledim sonsuz genişliğini secdelerin...
Ben ruhumu zehir parmaklıklar ardında tutuklu bıraktım...
Öyle çok susadım ki ilk tekbirin;dudağımdan içtiğim serinliğe...
Ben bencilliğin dehlizlerinde ümitsizce dolandım...dolandım...dolandım...
Öyle çok hasretimki bir rukün kavsinde
Belimi kıran ayrılıkları göğe savurmaya...
Ben ellerine cilveli kelepçeleri vurulmuş bir zavallıyım...
Çok isterdim bir kıyamın kıyametinde
İçimdeki bütün kuşları dağlara uçurmayı...
Ayaklarımı dar zamanların prangalarına kaptırdım ben...
Öyle hasretim ki yalnız ve yalnız sana kul olmaya...
Cümle dilenciliklerden kurtulmaya...
Öyle hasretim ki göğsümde sakladığım kanadı kırık serçeleri
Rahmetinin yuvasına uçurmaya...
Öyle çok hasretim ki yalnız ve yalnız sana muhtaç olmaya...
İçimde saklı sancılı incileri rahmetinin kıyılarına savurmaya ahdettim...
Mülteci ellerimin ayazında ölmüş kelebekleri...
Kudsi levhanın dokunuşuna emanet etmeye geldim...
Ben gururun mahkumuyum...
Ben gerçeğin kaçkınıyım...
Ben günahın tutsağıyım...
Ben isyan çöllerinin çorağına sürgün bir yeti
Sevindir beni,sevdir,sevindir,sev sevdiğini bildir...
Hüzünlerimi bir secdenin billur sularında erit ne olur...
Ne olur korkularımı rahmetinin kucağında teskin eylesen...
Ben sahte uzaklıkların sürgünüyüm..
Ben içine kalbimi sığdıramadığım dar vakitlerin küskünüyüm...
Öyle özledim ki seccademin alnımdan öpüşlerini...
öyle özledim...
İşte huzuruna geldim ...
Şöyle başımı sokacak bir umudum olsun istedim...
İstedim ki yüzünden menekşeler toplayacağım sonsuz ovalarım olsun...
İstedim ki koşayım...koşup koşabildiğim kadar...
İçimde sakladığım bütün uçurtmaları rüzgarlara verebileyim...
Ben sonsuz derinlikte uykuların yitiğiyim...
Ben unutuş uçurumların dibinde unutulmuş bir cesedim...
Ben benlik ve bencillik yabancılıklarında
Evine yol bulamayan bir yitirmişim...
Çok özledim En Sevgilinin en çok sevdiği yerde durmayı....
Öyle hasretim ki öyle muhtacım ki
En Sevgilinin en çok sevildiği halde olmaya...
Geldim...
Huzuruna vardım...
Geçtim kendimden...
Kendimi geçtim...
Deldim benlik dağını...
Yolda kaldı ferhat...
Şirinin ben oldum
Yandı her yanım...
İbrahimin oldum...
Gül oldum...
Çöle verdim leylayı;aklı mecnuna sattım...
Mecnun oldum...Yakınlığına geldim...
Tüm uzaklıkları uzaklara savurdum keremini gördüm
Vazgeçtim aslıdan,gölgeden çıktım,vaslına geldim...
aslına geldim... Yandım KUL oldum...
Yandım KÜL oldum...
Yandım GÜL oldum... Durdum namaza;
Miracına geldim,niyazına durdum
Nazla beni ne olur...
En Sevgilinin durduğu eşikte durdum
Miracına geldim...
Miracına geldim...
Nazarında tut ne olur...
Bakışınla sar beni,el üstünde tut,bırakma ellerimi...

(BIRAKMA ELLERİMİ ALLAH'IM...)

Senai DEMİRCİ

03 Mayıs 2009

ECELİN OLURUM !

Mayıs 03, 2009 2
ECELİN OLURUM !

Vurulduysam, haberin yoksa, anlarsan gözlerimden, korkarım bakamam…

Unuttuğum aşkı alevlendirirsen yüreğimde, vazgeçersen, gidersen, sevmezsen yaşayamam…

Öldürür beni vereceğin ızdırap, kahreder, katilim olursun dayanamam…

Bir günlük değil, bir ömürlük sevdam olursun, unutursun, ben unutmam…

Bir gölge gibi takip ederim her gittiğin yerde, her kokladığın çiçekte ve her mevsimde,

Gerekirse yalvarırım, ayaklarına kapanırım, ağlarım, ağlatırım…

Seviyorsan derim yerin yanım, kaderim sana, isyanlar banadır…

Eğer gün olur da unutursan sevdiğini söylemeyi, kurşunlar geçer gözlerinden,

Bir bakışımla vurur da deler geçer, acıtır sözlerim, yıkılır kalırsın bırakır giderim…

Ağlarsın, ağlamam, yalvarırsın dönmem…

Sükuta dönüşür saatler, karanlıklarda kaybolursun, şaşar gönlün sarhoş olursun…

Eğer bir gün sevdiğini söyler de vazgeçersen sonradan, Azrail’e gerek kalmadan,

Ecelin olur alırım canını hiç korkmadan…




Mehpare ÖĞÜT

MAYIS 2009

02 Mayıs 2009

....

Mayıs 02, 2009 0
....

BEDELİNİ YÜREĞİMLE ÖDEDİĞİM EN MASUM GÜNAHINDIM

Mayıs 02, 2009 0
BEDELİNİ YÜREĞİMLE ÖDEDİĞİM EN MASUM GÜNAHINDIM
“ Varlığın acı veriyor olsaydı bana;
Seni ölüme sevmez,

Gelmeyeceğini bile seni beklemezdim hala.
Ben sensizlikte bile "seni yaşıyorum" sevgili... ”

Mevsim, sonbahara akarken ben de sana geliyorum. Elimde yokluğun yüreğimde suskunluğunla sana geliyorum sevgili. Ilık bir Eylül gecesi kentin yorgun kaldırımlarında tanıdık kelimeler arıyorum sevdana dair. Sana dair tek bir kelime yeterdi bana. Tek bir nefes bile gülümsemem için yeterdi bana.. Sensizlikte kanarken sol yanım, ben hep seni düşledim zembereği kırılmış zamanın avuçlarında. Seni aradım güneşin sıcak alnında, senin ellerini aradım yağmurun ıslak dualarında.

Sana gelirken toprak yağmur kokuyordu sokaklar ise yalnızlık... Sana çıkan tüm yollar arsız dikenlerle süslenmişti sanki. Ayaklarım kan revan..Bir yanım uçurum bir yanım sensizlik ama her şeye inat sana geliyorum. Hava puslu, etraf ise sensizlik .. Dikenlere aldırmadan yalınayak yürüdüm gecenin dar sokaklarında. Yüreğimle ezdim tüm engelleri, ayaklarımla öptüm yollarındaki ikiyüzlü dikenleri. Her şeye inat sana geliyorum bir elimde mevsimlerin koynundan çaldığım ılık bahar bir elimde bulutların saçlarından arakladığım rüzgar ile .. Bir ömür uzaktan sana geliyorum bir elimde bir avuç gülüş karakışlarda güneş bil diye bir elimde bir yudum umut zifiri karanlıklarda aydınlığa sımsıkı tutun diye. Sana geliyorum sevgili....

Unutmadan sevgili; gittin diye meteliksiz bir intiharın ayakuçlarına boynunu büken bir kukla olmadım hiçbir zaman. Gittiğin gün kansız ve acımasız bir ihtilalin demir kelepçeli zamanlarından kaçıp sen diye ipsiz uçurumlara sığındım. Yokluğunda kimi zaman bir çocuk gibi koynunda ağladım kimi zaman kirpiklerinden ıslak yağmurlara kaçtım. Sensizlikte her gece arsız fırtınalarına göğüs gerdim ve esrarkeş yangınları sen diye koynuma alıp yüreğimde közledim yalnızlığının ıslak çığlıklarını. Evet gittiğin gün sen kokan kelimelerim çıplak kaldı dudaklarımda. Yüreğim gözyaşına asılı kaldı gözkapaklarımda. Ama hiçbir zaman boynumu bükmedim yokluğuna. Pes etmedim sensizlikte kıyılarıma vuran hasret dalgalarına. Direndim, savaştım yalnızlığınla. Kan revan içinde kalsam da, bilmediğim fırtınalarda sensiz savaşsam da ben hiçbir zaman “ yalnızlığına “ yenilmedim sevgili....

Gittiğin günden beri tek bir kelime konuşmadık seninle. Giderken seninle gitti taze baharlarım. Yetim kaldım mevsimlerin koynunda. Gözlerindeki sıcaklığı aradım güneşin sınırsız coğrafyasında. Seni sordum memleketimden göçen turnalara. Ama bulamadım seni. Yüreğimin derinliklerinde. kaybetmiştim seni. Aldığım nefeste, hayata bıraktığım her gülüşte seni aradım. Bulamadım işte. Ucube binaların nemli duvarlarına dayanıp sana ağladım. Dudaklarımı kapatıp kelimelerimle yalnızlığına ağladım. Ama hiçbir zaman ne kadere ne de sana isyan ettim. Gittin diye hiçbir zaman suçlamadım seni. Varlığına küfürler edip arkandan beddualar savurmadım hiçbir zaman. Gitmiştin beni “ sensiz “ bırakarak. Gitmiştin aramızda yaşananları bir kibritle zamansız yakarak. Ama gittin diye hiçbir zaman unutmadım seni. Yokluğuna inat yaşattım seni. Gittin diye bir ikindi vakti kefensiz satırlara gömmedim seni. Varlığın bana hiçbir zaman acı vermedi ki ben seni gidişinle suskunluğuna gömeyim sevgili…Seni “ sen “ diye sevdim ben. Varlığına inat yokluğunda bile sevdim seni. Sana duyduğum sevgim bir günlük olsaydı eğer; seni “ sensizlikte “ bile yaşatmazdım sevgili. Seni hiçbir zaman “ acılarımın metresi ” diye sevmedim ki ben. Ben yüreğindeki sıcaklığı, tenindeki saklı baharları ve gözlerindeki ıslak gözyaşları sevdim. Seni hep " aldığım nefes " bildim. Yüreğime dokunduğun için, yarım bir adamı sevginle tamamladığın için sevdim seni...

Satırlarıma sonvermeden bilmen gereken bazı şeyler var sevdiğim. İyi dinle beni sevgili. Cümlelere değil kelimelere örülmüş anlamları iyi algıla sevgili.. Yokluğunda seni aradım yorgun gecenin gri sabahlarında. Yalnızlığında kanattım fakir kelimelerimi. Dilimde birikmiş ve bir kaç cümleyi geçmeyen itirafım var sana canım. İyi dinle beni şimdi. Sensizlikte “ seni aldattım sevgili “. Yanlış duymadın sevgili. Açık açık utanmadan sıkılmadan seni aldattığımı söylüyorum sevgili. Sensizliğin soğuk gecelerinde seni aldattım. Hem de defalarca… Başucumda bu imkansız sevdanın sevapları dururken ben seni “ günahlarınla “ aldattım sevgili. Yokluğunda kanarken tövbesi yarım kalmış günahlarınla seviştim yalnızlığının buz tutmuş yatağında. Her gece bedenimi ateşlere serip günahlarınla seviştim kan ter içinde. Közlenmiş bedenimle, terkedilmiş yüreğimle tövbesi oldum en masum günahlarının. Seni sensizlikte “ senin günahlarınla “ aldattım sevgili…Sen benden uzaklarda iken bensiz zamanlarda işleyeceğin her günaha bedenimle kefil oldum. Körpe ve filizlenmemiş acılarını satın aldım ömür defterinden. Evet, tüm günahlarını ve bensiz yaşayacağın tüm acılarını satın aldım karşılığını “ yüreğimle “ ödeyerek.

Sen bu satırları benden uzaklarda okurken ben bir kelebek edasıyla baharın ince dallarından binlerce çiçeği yüreğimin eteklerine topluyor olacağım. Bir gün Cennetin taze baharlarında buluştuğumuzda giyineceğin “ beyaz duvağı “ süslemek için en parlak yıldızları çalacağım gecenin kirpiklerinden. Sen benden “ bir ömür “ uzaklıkta yaşarken sensizlikte bile sen varmışçasına sevdana nefes alıyor olacağım. Her gece günahlarınla sevişip güneşle beraber perdelerine gelip yüzüne ilk gülümseyen ben olacağım sevgili... Sen beni unutsan da ben seni yüreğimde yaşatacağım. Uzaklarda bir yerde yaşıyor ve nefes alıyor olmanı en büyük mutluluğum bilip acılarına delicesine yanacağım. Közlenmiş yüreğimle bir sonbahar gecesi ıslak saçlarına yağacağım avuçlarımda güller ile. Gözbebeklerinden yuvarlanıp ayakuçlarına serileceğim. Gülüşlerini nefesim bilip “ sensizlikte “ bile sana yaşıyor olacağım sevgili. Adını yüreğime vurulmuş bir mühür bilip dudaklarında anılan dua olarak hep seninle nefes alacağım sevgili..

“ Sen bana “ bir ömür “ uzakken ben sana bir nefes kadar yakınım sevgili.

Gelmeyeceğini bile bile ben hala seviyorum seni. “

Gün gelecek,
Adımı unutmak zorunda kalacaksın
Puslu gecenin yorgun sabahında.
Bir kibrit çakıp yaşananlara,
Tek tek yakacasın benli hatıraları
Ömür defterinin en masum günahında.

Duvarlarında asılı takvimlerden düşen
Bir gün gibi,
Ağladığında yüreğine gömülen
Bir hüzün gibi
Yavaş yavaş eriyeceğim dudaklarında.
Ama ben sana inat,
Yokluğuna inat,
Bedenimle közleneceğim günahlarında.

Seni benden alan kadere,
Tek bir kelime etmeden
Seni içimde yaşatacağım.
Çünkü ben senin;

“ Bedelini yüreğimle ödediğim
En masum günahındım….”


İsmail SARIGENE