Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

29 Aralık 2010

İZLER

Aralık 29, 2010
İZLER

Anlayamadım hiçbir zaman;
Ben mi yanlıştım bu dünyada yoksa kurduğum cümleler mi sana ulaşamayan…
Ve ağlarken sessiz çığlıklarım mıydı seni benden uzaklaştıran…
Sığınırken düşlerime, oyuncağı elinden alınmış bir kız çocuğu gibi;
Yarım kalakalmıştı bu oyunda böylece…
Ve her gün beklerken yolunu bir ümit gelir diye,
Aslında zamansız bekleyişlerin yolcusu olmuşum habersizce…
Ne zaman geçsen yüreğimden ve dokunsan aklımın her köşesine,
Yaşamayı öğrendiğim yalnızlığımla birlikte,
Karşılarım seni uyumaya çalıştığım tüm gecelerde…

Görmediğim / gitmediğim ve hatta kalmadığım tüm şehirlerin sokaklarında,
Arar olduysam seni tüm düşlerimde;
Bilmediğim, tanımadığım ve daha önce yüzünü bir kere bile görmediğim
İnsanlara sormaya başladıysam seni;
Anlamalısın bendeki çaresizliği..
Görmelisin yokluğunun ben de bıraktığı izleri….



Mehpare ÖĞÜT
2010



AŞK GAZELİ…

Aralık 29, 2010
AŞK GAZELİ…


"Ululukta değildir aşk, hünerde değildir. Bilgide değildir, hem defterde değildir. Kitap sayfalarında hele hiç değil. Halkın dedikodusu da olamaz âşıkların yolu...
Dalı sonsuzluktadır aşkın, kökü ilksizliktedir. Ne arşa dayanır bu ağaç, ne toprağa. Bir gövdesi yok ki gövdeye dayansın.

Aşk gelince aklı koyduk rafa, heva ve hevesi falakaya yatırdık...Akla ve ahlaka yaraşır şey değil çünkü şu kendini beğenmişlik.

Hani ey aşık, hani özlem çekiyorsun ya Sevgili'ye! Bil ki Sevgili'dendir özlemin özü. Odur asıl sana özlem duyan. Çünkü o tutuşturmayınca alevi, kimsede olmaz ateş(ve aşk ateşi önce sevilene, ondan sevene düşer).

Deniz yolcusuna ya korku, ya umut tahtasıdır gemi.Yolcu da, tahta da yok olunca ne kalır ki yokluktan başka!..

Bir tahta parçasına verdinse gönlünü, boğulmaktan korkarak, yol eri değilsin sen. Belki aslına isyan eden bir isyancı!..

Bir şerbet sun bana canlar bağışlayan dudağından da şifa bulayım derhal. Hastaya bundan daha etkili ilaç mı bulunur?

Sustum! Bir harf bile söylememin imkanı yok yoklukta artık. Aslı olmayan sözlerdir çünkü hep dilimde, gerçek değil surettir hep...Cana eziyetten başka bir şey vermez ki söylesem!..

Sustum! çünkü hadden aşkın olacak söz, kabından taşacak...Ne kulaklarda onu anlayacak bir kudret var oysa; ne anlayışında ona uygun bir kabiliyet!..”



İskender PALA –Mevlana





YAŞAMI ERTELEMEK…

Aralık 29, 2010
YAŞAMI ERTELEMEK…


Beni her ölüm etkiler. Tanımasam bile üzülürüm; yitirilmiş ümitlere... Hiç gerçekleşmeyecek ideallere... Yaşanmamış sevgilere üzülürüm. Bu yüzden korkarım yaşamı ertelemekten. Ne yapılması, ne söylenmesi gerekiyorsa, söylenmeli, yapılmalı. Seviyorsanız, sevdiğinizi bugün söyleyin. Sevdanızı bugün yaşayın.
İşinizde yapılacak ne varsa bir an önce yapın. Yarın çok geç olabilir. Biranda bitebilir herşey. Yaşamak için acele edin bence. Kısa yaşanmışlıklar, yaşanmamışlıklardan daha iyidir. Geriye dönüp baktığınızda "keşke"ler çoğunlukta olmasın. Uzun vadeli hedefler için bile bugünden harekete geçmeli. Yarınlar çok uzakta olabilir. Daha okulda başlamıyor muyuz ertelemeye yaşamı?.. İlk hedef kolej, sonra üniversite. Hep yarına yatırım, bugünü yaşamamacasına.
İşe gireyim sonra... Evleneyim sonra... Çocuklar büyüsün sonra... Emekli olayım sonra...
Sonra...
Sonra...
Sonra...
Bu sürecin başında, ortasında yaşam her an sona erebilir. Sonrası olmayabilir.
Fedakarlıklar güzel ama, unutmayalım herkes kendi hayatını yaşar...



Tayfun TALİPOĞLU







....

Aralık 29, 2010
....

Başkalarıyla

arandaki mesafeyi boşver de

bak bakalım;

kendinle arandaki mesafe nicedir?


Dücane CÜNDİOĞLU

__________________

Zihin 'Fukara' Olunca , Akıl 'Ukala' Olur"....




YÜZÜNÜ ARADIM, GEÇTİM

Aralık 29, 2010
YÜZÜNÜ ARADIM, GEÇTİM

(Yitirdiğin her şeyde kazandığın bir şey var; kazandığın her şeyde biraz yitirdiklerin. Bu yüzden birileri hep ısınıp dururken dinmez üşümelerin…Ben de benim olmayan şeylerle varım; benim olan zaten benimse, olmayan şeylerle… Varsam, buradaysam belki de onlar için… Yüzün için belki de, yüzün nerede?)

Birbirini tekrarlayan günlerin yaslı boğuntusunda nedir aradıkları insanların? Bu koşuşturmada, bin telaşla herkes birileriyle bir mutluluk düşü kuruyor; o düşle ıslanıyor, o düşle uyuyup uyanıyorlar; sonra düşleri de yakıyor günler. Bu kez yeni bir düş daha kuruyorlar; sonra bir daha, bir daha!

Bütün düşleri yakıyor günler…

Yaşam yanılmanın, insanlar yanıltmanın ustası oldukça, yine yeni düşler deniyor ve deneniyorlar…İşte her düşün peşine bir şarkıyı takıyorlar. Düş gidiyor, peşisıra şarkı da…Birde(n) paramparça oluşunu görüyorlar düşlerin.Her düşle bir şarkıyı yakıyorlar… Şarkılar yakıyorlar, şarkılar yakıyorlar; şarkılar onları yakıyor sonra.

/İnsan,
insanın diyalektiğine tükürüyor; insanı yakıyorlar!/

Bunları düşünüyorum ve akıp gidiyor günler siyah beyaz resimler hırçınlığında. Sormuştun ya, işte her şey ortada, her şey! Önce kuşları vurdular orada…Paramparça parçaları bir yana; bir bir savruldu yangınların ortasına kanatları da!

Ben soluk soluğa ardındayım, seni buldum! Seni buldum ya, bu kez seni vurdular orada, seni!

Her şey sürdü yine, her şey! Baktım ki daha durmuş da uzayın rengini demliyor asalak dünya. Baktım ki dağlar ve güller yine akraba; daha bembeyaz uyuyordu kadınlar o esmer uykularda.

Oysa seni vurmuşlardı, seni, orada!

Sonra gelip geçen her sabahla öyle susadım ki yüzüne yokluğunda… Yüzünü özledim, yüzünü, anlasana…

“Anlasana” diye yazdım ve üç nokta koydum yanına, ama boşuna, boşuna; “boşuna!” diye yazdım ve kalkıp dışarı çıktım. Saat 0.5’i birkaç dakika ve bir miktar saniye geçiyordu; ağaran günün teninden sağanak dökülüyordu.

Yüzünü aradım…

Yüzünü aradım: kalan kuşlar sen bu kentteymişsin gibi uçuyorlardı. İnsanlar kalabalık ve kabarıktı; silahları ellerine, tetikleri parmaklarına göre seçiyorlardı.

Uçaklar pike yaparken bu kentin göklerinde, bak dedim, bakacak bir göğümüz bile kalmadı işte!

Yüzünü aradım gökyüzünde…

Yüzünü aradım: Sabahın tenine birer birer dağılırken işçiler; yüzünü aradım rastgele atılırken kahve önlerine iskemleler… Günler siyah beyaz resimler hırçınlığında ve ben burada bir eski çağ enkazında…

Kızlar, boyanıp kuşanıp kız kıza dansederken düğünlerde, yüzünü aradım, kendi olan yüzünü düğünlerde. Sonra gelinler korkularını atmışlardı eşiklere; yorgunluktu sonrası işte, yüzünü aradım gelinlerde…

Yüzünü aradım,

Geçtim…

Geçtim: Şarkıları paramparça görmekten, bu sözleri yazmaktan geçtim! Oysa hep kalemimle değil, bir gün kanımla kıpkızıl yazmak istediklerim vardı benim de; onları henüz yazmamış olmaktan geçtim… Çalışma masamdan kalkıp elimdeki fincanı duvara çarpıp paramparça etmekten!

Geçtim:Sabahla birlikte kaynayan çorba kazanlarının kokularından, yol boyu uykusunu alamamış köpeklerin korkularından; çoğalan çocuklardan, azalan ağaçlardan, arabesk feryatlardan ve ucuz umutlardan…

“İyiyim, sağol, sen nasılsın”lı merhabalardan; ağır ağır yayılan çöp kokularından, farlarını kapamayı unutmuş taşıtlardan, feodal şatolardan ve yasalara yelkovanlık yapıp, kendinin saniyesi bile olamayanlardan…

Hızla kirlenen bir dünyadan hızla geçtim…

Geçtim: Sensizliğin tahriş olmuş sızılarından, eksoz homurtularından, cami avlularından, düşleri iğdiş edilmiş orospulardan, yasadışı iş yapan yasa memurlarından… Ellerini çaldırmış ellerime bakmaktan geçtim; sensizliğe inanmamaktan…

Sis kaplamıştı kenti; dağılsa sanki bir ..k varmış gibi! Sisleri yarıp geçtim… yoktun, kendimden geçtim; kızdım, dağıttım, sana küfürler ettim… Bir bilsen sana ne güzel küfürler ettim; yoksa kederden geberecektim.

Gökyüzü tümünü de ağır ağır izledi;
gökyüzünün renginden geçtim…

Sonra yeni kuşlar üşüştü gökyüzüne. Bir sevindim, bir sevindim; gökyüzü yüzlerce kanattı işte! Ama sen, sen orada bir serçe gibi üşüyor muydun yine?

Üşüyordun ve bunu biliyordum; çünkü her şey ortada, her şey! Bak, kimin temiz bir göğü varsa kirletip bırakmışlar avuçlarına. Bu yüzden insanlar elleri ceplerde çıkıyorlar sabahlara.

Coşkular deprem, sevinçler sıtma…
Söyle senin yüzün nerede, yüzün?

Nerede başlar bir aşk ve biter, nerede? nerelere gömerim seni ben, nerelerde ölürsün oysa sen… Nerede, yüzün nerede?

Sonra çıkıp bu kentin uğultusuna çarpıyorum; bu kent de uğultusunu bana çarpıyor, çarpışıyoruz, kimseler görmüyor…

Bir sorudur: “kurtarıcılar işgâlci olabilir mi? ya da işgâlciler kurtarıcı?” Sonra oturup yüreklerden damlayan terin hesabını tutuyorum; hesabını kimselerin bilmediği bahçelerin dudağında kanayan uzak güllerin, sevgiye bütün misillemelerin, gecelerin, seslerin, kederlerin… Karacadağlı bir çocuğun kan çıbanının, Şemdinli’de bir ağıdın, Kasrik’ten esen poyrazın, Peru’da bir balıkçının ve Botan’da yakılan köy evlerinin…

Öyle acı ki her şey unutmak istiyorum! Kendimi bir menekşenin rengine, bir gülüşe k(atıp) unutmak! Unutma düşüncesini bile unutmak istiyorum…

Yitirmiştim o aşkın kimliğini, hükümsüzdü… Hükümsüze hükümlü bir aşkı unutmak istiyorum… Sonra asker çocukları, mahpus çocukları, ayyaş babalara sitemsiz çocukları, yitirilmiş çocuklukları…

Uçarı bir çocukluğu yitirmiş benim de yüzüm; yüzüm, zamansız ihtilallerde…İhtilalleri tutun, çocuklar erken yaşlanmasınlar!

Yarayı tutun, güçleri öpüştürün, gökyüzünü dönüştürün; yoksa ölünür alnında günün…Ölmeleri hani sessiz, hani genç, unutmak istiyorum! eski yoldaşların gözbebeklerinde kaynayan bir düşün düşüşünü unutmak…Unutmasam, kalemimi kendim için kıracağım!

Biz kapkara gecelerin göğünde küçük, ak noktalardık; bir düşünün, ne aklıklar gizler gece; ne aklıklar öyle susar gecede…Ama öyle öyle çok gecedir ki gece, aklığımızı büsbütün örtecek kadar…

örtülüşünü
usulca
aklığımızın
unutmak istiyorum…

İşte bu yüzden coşkulu değilim artık kabara köpüre nehirler gibi; siz orada kalabalık ve kabarık kalın, sağolun, yalnızlık iyi, yalnızlık iyi…

Yalnızdım, üşüyordum ey özlem! beni bir gün bu özlem öldürecekti. Ölecektim bir gün erken, belki de kederden… yakın o gün, beni yakın! Savrulup aksın küllerim dicle nehrinden…

Akıp geçerken günler siyah beyaz resimler hırçınlığında, sormuştum ya, işte her şey ortada, her şey!

/Ben ölürüm; dağlar ve güller yine akraba…/

Artık gün doğunca bütün darağaçlarını kursunlar, kursunlar, kur-sun-laaar! Her şey bu kadar güzelken, böyle bir yanıyla sığ yaşanana, böyle boğulana, savrulana, kirlenene dalkavukluk, çirkinliğe figüranlık etmekten bık-tıııııııım!

Ya kuşlar?
Sahi, ne demek ister kalan kuşlar?


Yılmaz ODABAŞI






İNSAN BAZEN GİTMEK İSTER !...

Aralık 29, 2010
İNSAN BAZEN GİTMEK İSTER !...


İnsan bazen gitmek ister.. Karanlıklara doğru yürümek ve hiç dönmemek.. Aydınlıktan
Kaçarcasına.. Kendisiyle yüzleşmekten korktuğu içinmidir bilinmez..
Aydınlıkta yaşananları görmemek için belkide.. Karanlığa giderken
Gözlerini kapayarak gitmek ister hemde.. Olurda ufacık bir ışık görür
...tekrar geriye dönerim düşüncesiyle alabildiğine sıkmak ister gözlerini..
İnsan bazen gitmek ister.. Sevdiği ve belkide onu seven insanları hiç
Düşünmeden kaybolmak ister.. Öyle bir yer olmalıdır ki gideceği yer,
Kimse bulamamalıdır onu.. Tabir-i caizse sırra kadem basmak ister..Bazen
Daralır insan.. Etraftaki entrikalar, mentrikalar şunlar bunlar..
Daraltır insanı işte! Plastik gülüşlerden, yalancı sevişlerden, çıkarcı
Dostluklardan midesi bulanır artık.. Saf ve temiz bir dünya çizer
Hayallerinde.. Oraya gitmek ister.. Ama tek başına gitmelidir oraya..
Onu bekleyen tek birşey olmalıdır orda..
Yalnızlık!Bazen sessizleşir insan.. Etrafa saçtığı
Gülücüklerden tek bir iz kalmaz yüzünde.. Çünkü bilir ki eğer gülümserse
Onada biri gülümseyecektir mutlaka.. İcten olmayan bir gülümseme görüp
Bir kez daha samimiyetsizlik karşısında yıkılmamak için gülümsemeyi
Unutmaya çalışır kendince... Ya da ona öyle gelir.. Samimi bir gülümseme
Dahi olsa inanmak istemez.. Çünkü karşısına hep samimiyetsizlik
Çıkmıştır onun.. Suya muhtaç toprağa benzer yüreği.. Samimiyete
Muhtaçtır o yürek!
Bazen canı sıkılır insanın.. Raflarda dolaşır gözleri.. Belki
Birşeyler bulur okurum düşüncesiyle.. Sonra fotoğraf albümüne takılır
Gözleri bir hışımla indirir hemen albümü ve ciltleri çevirmeye başlar.. O
Kadar uzun zaman olmuştur ki albüme bakmayalı resimler yapışmıştır
Artık ciltlerin üzerine.. Albümün içinde dolaştıkça eski anıları gelir
Aklına.. Kendisini görür resimlerde.. En sevdiği arkadaşı ile bahçedeki
Ağaca tırmanırken çekildiği fotoğrafı gördüğünde belkide aylar sonra ilk
Defa yüzünde gülücük belirir.. Sonra bebekken annesinin kucağında
Çekilmiş bir fotoğrafına bakar.. Ne kadar küçüktür ne kadar
Miniminnacıktır.. ”ben bu kadarmıymışım gerçekten!?” Diye düşünmekten
Alı koyamaz kendini.. Hayatın zorlu kollarına atıldıığı gündür o gün..
Ama o bilmez o zamanlar hayatın ona yaşatacağı zor anları..
Bilmez birgün büyüyüp karanlık caddelerin karanlık asfaltlarında yol almak isteyecegini..Bazen tek bir kelime bile insanın canını sıkmaya yeter.. Bazen tepesi atar insanın bazende yüreği yaralanır..Söylenen
Sözü kabullenircesine susar bazen.. Hiç birşey söylemez.. Gözleri
Konuşur sadece, onlarla anlatmak ister herşeyi.. Yüreğine cam
Kırıntıları serpilmiştir bir kere ve kanıyordur artık.. Fakat acısını
Belli etmemek için tutar kendini..
İnsan bazen gitmek ister.. Hiç ardına bakmadan çekip gitmek!
Bırakmak ister herşeyi bir yerde ve sonsuz yolculuğuna çıkmak ister
Artık.. Vakit gelmiştir artık onun için.. Geç bile kalmıştır belkide..
Hayatında olan ne varsa kim varsa hepsini elinin tersiyle itip yelken
Açmak ister artık karanlıklara doğru.. Yüreğindeki bütün kırıntıları,
Hayatındaki iyi ya da kötü bütün anıları, insanları yanına almadan
Defolmak ister!..
Ama onlar hep onun takipcisi olacaktır.. Bilir bunu.. Bile bile gitmek ister..”Karanlık! Yalnızlık! Aç kollarını! Ben geldim…!!” Demek ister..
...


Alıntıdır...



26 Aralık 2010

TALİH HER ZAMAN GÜLMEZ…

Aralık 26, 2010
TALİH HER ZAMAN GÜLMEZ…

Seversiniz bazen...
Bir kuşu beslemek misali,
karşınızdaki insanı sevginizle beslersiniz.

Farklıdır sevmesi insanların...
Kimi kafese tıkar kuşunu öyle besler,
alır özgürlüğünü elinden, seviyorum sanır.
Öyle sandıkça sıkar karşısındakini, bunaltır.
Ufacık bir fırsat bulsa kaçmak,
kurtulmak ister artık kuş.

Aslında korkularından yapar insan bunu,
karşısındaki insana anlatamaz, anlatmasını bilmez.
Bir başka insana gitmesini istemez.

Her koca devin koca korkuları vardır, kimse bilmez.
Kimi de serbest bırakır kuşunu.
Salıverir gökyüzüne,
döner gelir elbet der, döner gelir seviyorsa.

Alır riski çekinse de birşeylerden.
Bilir ki; koysa kafese bir gün kesin kaçıp gidecek,
bir gün kesin terkedecek.
Serbest bırakır!
Döner gelir o da karnı acıktıkça,
yüreği sevgiye acıktıkça.

Ne kadar çekinse de bilir geri döneceğini adam.
Bilir başka yerlere, başka kişilere gitse de
bir gün, bir şekilde geri döneceğini...

Kuş ta bilir daha iyisinin olmadığını
ama bazen nankörlüğü tutar.
Unutur onun için yapılanları,
uğramaz olur bir zaman...

Başka kapılarda, başka pencerelerde aynını arar.
Ama bilmez başkalarda hiç aynılık bulunmaz.
Pişman olur, geri döner bir zaman sonra.

Öyle yenik, öyle mağlup döner ki hem de...
Artık kafese girmeye bile razı olmuştur.

Şanslıdır...
Eğer geri döndüğünde açık bir pencere
veya aynı evde, aynı kişileri bulabilirse...
Eğer terkettikleri taşınmamış,
Aynı yerde kalabilmişse...

 
W.Generous BLACKSTONE





ÖRÜMCEK AĞI

Aralık 26, 2010
ÖRÜMCEK AĞI


( Kıssa'dan hisse...)

Dünya hayatında hep kötülük işleyen bir adamı ölünce
cehennem kapısında bir melek karşıladı. Melek adama
şöyle seslendi: "Hayatta iken tek bir gün bile birisine
iyilik yaptıysan buraya girmeyeceksin. "
Günahkar adam uzun süre düşündükten sonra,
bir keresinde ormanda gördüğü örümceği hatırladı.
Balta girmemiş ormanda yürürken önüne
bir örümcek ağı çıkmıştı. Adam ağı bozmamak
ve örümceği ezmemek için o gün yolunu değiştirmişti.
Heyecan içinde o günü meleğe anlattı.
Melek adama gülümsedi ve ardından elini şaklattı.
Gökten bir örümcek ağı inmişti.
Adam bu ağa tutunarak cennete girebilecekti.
Adam neşe içinde ağa tırmanırken cehennemden bazıları da
bu ağa tutunarak cennete gitmeye çalıştılar.
Ama adam ağın o kadar çok insanı taşımayacağından
korkarak onları itmeye başladı.
Tam o sırada ağ gerçekten koptu ve diğerleri ile
birlikte adam da cehenneme düştü.
"Yazık" dedi melek.
"Bencilliğin, hayatında işlediğin tek iyiyi de kötülüğe döndürdü.
O insanlara şefkat gösterebilseydin eğer,
ağın herkesi taşıyabileceğini de görecektin."


''YAŞAMIN ÖRÜMCEK AĞINI ÖREN İNSANIN KENDİSİ DEĞİLDİR.
O, BU AĞDA SADECE BİR TELDİR VEBU AĞA YAPTIĞI KATKIYI
ASLINDA KENDİ YAŞAMINA YAPMAKTADIR.....


 
 
 

NERGİS İLKESİ

Aralık 26, 2010
NERGİS İLKESİ

Kızım defalarca telefon edip, “Anne, zamanları geçmeden gelip
nergisleri görmelisin” demişti. Aslında gitmek istiyordum ama
araba ile neredeyse iki saatlik mesafedeydi. Biraz gönülsüzce,
“Haftaya salı” diye söz verdim. Çünkü bu üçüncü telefon edişiydi.
Ertesi salı, yağmur ve soğukla birlikte geldi. Ama ne çare, söz
vermiştim bir kere ve bu yüzden salı günü arabama atlayıp gittim.
Kızımla ve torunlarımla hasret giderdikten sonra dedim ki;
“Nergisleri boş verelim! Yol, sisten görünmüyor. Zaten şu anda
seni ve çocukları o kadar çok özlemiş durumdayım ki, bir metre
daha araba kullanmayı düşünmüyorum!” Kızım sakince gülümsedi
ve “Biz her zaman böyle havalarda araba kullanıyoruz, anneciğim”
dedi. Bense, “Hava açılmadan dünyada tekrar yola çıkmam. O
zaman da doğru evime döneceğim!” diye kararlı konuştum.
Kızım, “Arabamı almak için beni garaja kadar götürebileceğini
düşünmüştüm” deyince “Garaj ne kadar uzaklıkta?” diye sordum.
“Sadece birkaç yüz metre ötede” dedi kızım. “Tamam o zaman,
götürürüm. Nasılsa bu kadar yola alışığım” dedim.

Yola çıktıktan birkaç dakika sonra “Nereye gidiyoruz biz?
Bu yol garaj yolu değil!” diye sordum. Kızım gülerek, “Garaja
uzun yoldan gidiyoruz” dedi, “Nergislerin yolundan.” Tam sert bir
sesle itiraz edecekken kızım beni susturdu; “Bak anne”, dedi,
“inan bana, bu fırsatı kaçırırsan kendini asla bağışlamazsın.”

Yirmi dakika kadar sonra küçük bir çakıl yola saptık, ileride elle
yazılmış “Nergis Bahçesi” yazısı vardı. Arabadan çıkarak her birimiz
bir çocuğun elinden tuttuk ve patikadan aşağı inmeye başladık.
Patika yoldaki ilk dönemeçte gördüklerim karşısında nefesim kesildi.
Dünyanın en göz alıcı görüntüsü gözlerimin önünde uzanıyordu.
Sanki; birisi bir kazan dolusu altını alıp dağın zirvesinden aşağıya,
yamaçlarına doğru boca etmişti. Çiçekler; görkemli bir şekilde,
helezonlar halinde, koyu turuncu, beyaz, limon sarısı, somon pembe,
hardal, krem, rengarenk, adeta kurdele gibi ardarda dizilmişlerdi.
Aynı renkteki çiçekler bir arada ekilmiş olduğundan, her biri
kendi rengindeki bir ırmağı andırırcasına akıp gidiyordu.

Beş dönüm çiçek vardı. “Fakat, bütün bunları kim yaptı?” diye
sordum kızıma. “Sadece bir tek kadın” diye cevapladı, “Kendisi de
burada yaşıyor, burası onun evi.” Tüm o ihtişamın ortasındaki
küçük ve mütevazı, iyi bakılmış, A şeklindeki bir evi gösterdi.
Eve doğru yürüdük. Evin girişindeki bahçede bir tabela gördük.
“Cevaplayabildiğim kadarıyla soracaklarınızın yanıtları” yazıyordu
tabelada. İlk yanıt basitti: “50.000 çiçek soğanı” diyordu.
İkinci yanıt: “Hepsi birer birer, bir kadın tarafından. İki el,
iki ayak ve birazcık akıl ile.” Üçüncüsü: “1958’de başlandı” idi.

İşte bu! Nergis İlkesi buydu... O an, benim için hayatımı
değiştirecek bir deneyim oldu. Hiç görmemiş olduğum bu kadıncağızı
düşündüm, aşağı yukarı kırk yıl önce bu işe koyulan, her seferinde
bir çiçek soğanı ekerek, görülmesi bile zor bir dağa göz zevkini ve
neşesini getirmiş olan o kadını. Ama, her seferinde tek bir çiçek soğanı
ekerek, yıllar boyu süren çabası sonucunda dünyayı değiştirebilmişti.
Bu bilinmeyen kadın, içinde yaşadığı dünyayı ebediyen değiştirmişti.

Tarifi zor bir büyülü ortam, güzellik ve ilham yaratmıştı. Onun,
nergis bahçesinin öğrettiği ilke; en çok bilinen prensiplerden biriydi.
Yani; amaçlarımıza ve arzularımıza doğru, her seferinde bir adım
atarak -daha çok, küçük birer adım atarak- ulaşmayı öğrenmek,
bir iş yapmayı sevmesini öğrenmek ve zaman birikiminin nasıl
kullanılacağını öğrenmek. Zamanın küçük parçacıklarını ufak günlük
çabalarımızla çarptığımız zaman, kendimizin de muhteşem şeyler
yapabileceğimizi görürüz. Biz de dünyayı değiştirebiliriz.

“Yine de bu beni biraz üzüyor” dedim kızıma. “Düşünüyorum da,
otuz beş-kırk yıl önce böyle güzel bir amaçla yola çıkmış
olsaydım, şu anda ne kadarına ulaşmış olabilirdim acaba?”
Kızım, günün anlamını, kendine has tavrıyla kısaca;
“Bunu öğrenmeye hemen yarın başla!” diyerek özetledi.

Dün kaybettiğimiz saatleri düşünmenin hiçbir yararı yok.
Pişmanlığımızın nedenlerinden bahsedeceğimize,
kutlanacak bir ders almak istiyorsak; “Bunu bugün nasıl
işe yarar hale getirebilirim?” diye sormamız yeterlidir.





Jaroldeen Asplund Edwards
İng. Çeviren: Doğugül Kan






KASIMPATI…

Aralık 26, 2010
KASIMPATI…
Hiç umutlarınızın bittiğini sandığınız
"tamam, hiç daha kötüsü olmamıştı"
dediğiniz zamanlarınız oldu mu.
Ya da "bittim, mahvoldum" dediğiniz?

Damağınızda acımsı bir tadın hiç geçmediğini;
yüreğinizdeki o mengenenin de
canınızı sıktıkça sıktığını hiç hissettiniz mi?

Yalnızsınızdır.
Savunmasızsınızdır.
Yorgunsunuzdur.

Anlatamaz, anlayamazsınız da.
Gözünüzde bir damla yaş, her an hazırdır akmaya.
Sebepli yada sebepsiz...

Soğuktur elleriniz, belki ısıtacak bir elin olmamasından.
Çirkinsinizdir kendinizce. Aynalara da küs...

Gözlerinizdeki pırıltılar yok oldu, yok olacak gibidir...
Çaresizsinizdir. Sebep çoktur.

Ya parasızsınızdır, ya terkedilmiş, ya hasta.
Aslında yüzlerce ya da’dır sizi bu hale getiren.
Ne zaman geçecek bilmezsiniz.

"umut garibin ekmeği" umarda umarsınız.
Ya çaba?

Oysa hiç gördünüz mü, kim bilir kaç gün olmuş
dalından koparılmış kasımpatlarını?
Hala dimdik, hala ayakta, hala pırıl pırıl.
Koparılmaya inat solmamaya kararlı.

Oysa; aklımız hep güllerdedir, hep lalelerde...
Solmak, kurumak çok kolay.
Oysa dimdik ayakta durabilmek önemli olan.
Yılmamak zorluklardan...

Hayallerden, umutlardan vazgeçmemek asıl olan.

Ne dersiniz denemeye var mısınız kasımpatı olmaya?
Herşeye rağmen, herşeye inat...

ALINTIDIR.