Bu Blogda Ara
09 Temmuz 2011
04 Temmuz 2011
"İNKAR EDİLEN AŞKLARDAN"
YAZAN - ANGELA BECERRA
BASIM YILI - 2008
ÇEVİREN - PINAR SAVAŞ
GOA BASIM YAYIN
Fiamma ve Martin…
Fiamma bir psikolog ve Martin ise gazeteci. Onların ilişkisi oldukça tutkulu ve romantik bir şekilde başlıyor ancak ilerleyen zaman içerisinde bir zamanlar onları birbirlerine bağlayan o tutku sönüyor ve evlilikleri monoton bir hal alıyor. Bunun farkında olmalarına rağmen, birbirlerine karşı saygı duymaya, aynı evi paylaşmaya ve işlerine devam eden bu çiftin zaman içerisinde ve hiç de beklemedikleri bir anda tamamen tesadüf eseri hayatlarına yeni ve onlar için oldukça da özel insanlar giriyor ve yine onlar sayesinde kaybettikleri sandıkları tutku, romantizm dolu ve açlık çektikleri tüm duygulara yeniden kavuşuyorlar.
Bu kitabı tamamen tesadüf eseri aldım dersem inanır mısınız bilmem. Çünkü kitap alma fikrimin olmadığı bir günde, alışveriş için gittiğim büyük bir mağazanın giriş kapısının önüne konulan ve içinde bir sürü kitapların yer aldığı sepetten aldım bu kitabı ve diğerlerine şöyle bir göz ucuyla bakmış olsam da, sanki beni al dercesine göz kırpıyordu ve onun bu göz kırpmasına daha fazla dayanamayarak elime aldım, arka yüzünü çevirdim ve ilgimi çeken birkaç cümleden sonra kitaplığıma kazandırdığım bir kitabım daha oldu diyerekten çıktım oradan. Bu kitabı almamdaki sebep kitabın kapağındaki resim mi yoksa kitabın adımı oldu hiç bilmiyorum.
Hemen okumadım elbette; çünkü sırada okunmayı bekleyen bir sürü kitabım vardı ve onlara haksızlık etmemek adına en azından elimde ki kitabı bitirip okuma düşüncesiyle koydum bir köşeye. Elimdeki kitabı okurken de aklım fikrim ondaydı. En sonunda okumaya başladım ve çevirdiğim her sayfada yazarın kullanmış olduğu akıcı dil ve cümleler beni romanın kahramanı yapıyordu adeta. Bunca kitap okumuş biri ve nadiren okuduklarımdan etkilenen biri olarak gerçekten de kullanılan kelimeler olsun ve kurulan cümleler hepsi de seçilmiş ve yerli yerindeydi.
Ve kitap tüm övgüleri hak ettiğini bağıra bağıra söylüyordu ki zaten bunda da haklıydı Çünkü bu kitap Chigaco Kitap Fuarında aldığı Latin Edebiyatı ödülünün yanı sıra, edebiyat çevrelerince “Büyük bir roman” ve “Erotik Edebiyatın en büyük başyapıtlarından biri” olarak büyük bir övgü topladığı yazılıydı.
Doğrusu bu satırlar benim merakımı daha da arttırmıştı ve okudukça gerçekten erotik olan yerler dışında kullanılan dil, duygular ve yaşanılan doludizgin aşklar açısından bu övgülerin hiç de yersiz olmadığını gösteriyordu bana. Ve kitabın her bir sayfasında neler olacak sorusunu sormaktan alamıyorsunuz kendinizi. Ve Fiamma sizmiş gibisine bir his uyandırıyor ki bu sözü hemcinslerim için söylüyorum elbette. Erkek okurlarda Martin gibi hissedeceklerdir kendilerini eminim ki, eğer okumaya karar verirlerse.
Bu kitap insanların yüreklerindeki duyguların zaman içerisinde yitirilmesini ve bir köşeye sıkıştırıp yokmuşçasına davranmalarını yani şu hep sözü edilegelen bastırılmış duyguların günün birinde patlak vermesini ve bu duyguların esiri olup, her şeyden ve herkesden vazgeçerek, farklı bir dünyanın içinde ki ama bir taraftan da gerçek dünyaya kendilerini uyarlamalarını anlatmakta.
Fiamma ve Martin birbirlerini delice seven ve tutkulu bir aşk ile bağlanan bir çift…Hayatlarına dahil olan yeni tutkulu aşklar ve devamında seyreden olaylar…Gerisini anlatmayacağım elbette ki, alıp okuyasınız diye. Bu kitap her ne kadar 2008 yılında basılmış olsa bile ben ne yazık ki yeni okuyorum ve aranızda okuyanlar da mutlaka vardır ama benim gibi henüz okumamış olanlar vardır diye de sizlerle paylaşmak istedim... Sonuç itibariyle yeni çıkan her kitabı ne okumam mümkün ne de zaman ayırmam...Ama tek diyebileceğim bu kitap gerçekten okunmayı hak ediyor...
Belki bizler birer Fiamma ve Martin kadar olamayız ancak onların paylaştığı duygulara ve düşüncelere bu kitabı okuyarak eşlik edebiliriz öyle değil mi !...
Dipnot : Şimdi ben bu kitabı nerden bulup alacağım diye düşünmenize de hiç gerek yok internet üzerinden ve özellikle de http://www.kitapyurdu.com/ adresinden temin etmeniz mümkündür...
Dipnot : Şimdi ben bu kitabı nerden bulup alacağım diye düşünmenize de hiç gerek yok internet üzerinden ve özellikle de http://www.kitapyurdu.com/ adresinden temin etmeniz mümkündür...
Bir başka kitapta buluşmak üzere, kitapsız kalmayın dileklerimle…
Mehpare
30 Haziran 2011
Sen giderken astım hüzünlerimi bir ipe,
Belki dönersin diye de hiç ayırmadım gözümün önünden.
Kırık dökük plaktan dinler oldum eski zaman aşk şarkılarını
Ve ben bu şarkılarda yaşadım sensiz sevdamı…
Verilmiş tüm sözleri ezberledim yokluğunda.
Kaybolup giden sensiz vakitleri yazdım bir bir hatrıma.
Gün olur da bir gün gelirsin diye yanıma ;
Ezberledim de yattım gözlerini gecenin en matem karanlığında…
Ulaşması imkansız cümlelerimi aldım koynuma,
Üşümesinler diye de sarıp sarmaladım kollarımla.
Vakt-i zamana erişince lazım olur diyerekten;
Büyüttüm durdum yokluğunda…
Onca yokluk ve yoksunluktan sonra,
Düşlerimden ibaret bir düş yaratmıştım kendi dünyamda.
Yazar çizer takımından kalma bir duyguyla.
Başlamıştım ben de seni yazmaya…
Ve zaman geçtikçe kalemim ağır geldi,
Tüm kelimelerim isyan etti.
Onsuz bir cümle olmaz dedi;
Kırdım kalemimi sonunda;
Ve en nihayetinde bitirdim seni yazmayı da…
Mehpare ÖĞÜT
2011
25 Haziran 2011
Bîgâne-i mahabbetün olmaz gam-âşinâ
Ey dâğ-ı derdin eylemeyen merhem-âşina
Beytin anlamı ilk okunuşa göre “Ey derdinin yarasını merheme âşina etmeyen (yaraya merhem sürmeyen) sevgili; gama âşina olan biri, elbette aşkının yabancısı değildir.”şeklinde, ikinci okuyuşa göre de bunun tam tersi sayılan“Ey derdinin yarasını merheme âşina etmeyen sevgili; aşkının yabancısı olan biri, gamın ne olduğunu biliyor sayılmaz.” şeklinde anlaşılır. Nâilî, ikinci dizeye de aynı biçimde bir çift anlamlılık vermiştir: “Ey derdinin yarası merhem ile tedavi edilemeyen sevgili...” ve “Ey derdinin dağlama yarasını merhem diye âşıkına sunmayan sevgili...” Birinci durumda sevgilinin açtığı yara mücerred (soyut) olduğu için (gönül yarası), maddi bir ilaç sayılan ve yaraya üstten sürülerek veya oğuşturularak tatbik edilen merhemin ona çare olmayacağı; ikinci durumda ise âşıkın derdinin devası olarak yine sevgiliye ait derdi (gönül yarasına daha fazla aşk acısını) istemesi (yani az acıyı daha çok acı içinde boğma arzusu) söz konusudur. Hani Fuzuli’nin “Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabîb” dediği veya “Dertleri zevk edindim...” diye başlayan şarkının güftesinde olduğu gibi.
Beyitte derdini veren ama dermanını vermeyen bir sevgiliden, yani aşkın manevi yarası olan gam ve acıya, maddi merhem bile vermeyen (kendini göstermeyen) sevgiliden söz edilmekte ve biraz sitem, biraz yakarış ortaya konulmaktadır. Bu durumda beyitte sözü edilen muhabbetin İlahî aşk, sevgilinin de Allah olduğu hemen anlaşılır. Sâlik veya kul (âşık), aşkından dolayı çektiği acı ve kederler ile olgunlaşacak, aşk içinde yolculuk yaptıkça dünyadan sovuyacak, masivayı terk edecek, gönlünü Sevgili’den gayrı her şeye kapatıp kendini temizleyecektir. Zaten gerçek aşk da, sevenin kendini Sevgili’ye adamasından öte nedir ki?!. Âşık her şeyiyle Sevgili’ye yönelecektir ki Sevgili’nin ilgisini ve sevgisini kazansın. Öyle ki, gam çekmeye alışmamış birinin Sevgili’den iltifat umması abestir. Bunu tersinden söyleyelim; aşkı olmayanın derdi de olmaz. Sevgili’nin bîgâneliği ancak âşıkın âşinalığı içindir (tezat); yoksa Sevgili’nin âşıka ihtiyacı mı var!?..
Hele düşünün bakalım; Sevgili, her yalvarışınızda size istediğinizi hemen veriyor mu?!.. Vermeyişi sizi sevmediğinden mi, yoksa O’na olan sevginizi çoğaltmanız için mi?!.. Daha fazla yalvaran bir âşık olmak aşk işinde derece kat etmeye vesile midir!?..
İskender PALA-Kırkıncı Kapı
Küçük, küçücük bir kum zerresiydi. Kimsesiz, yapayalnız, güçsüz ve çaresiz. Çılgın fırtınalardan, azgın dalgalardan korunmaya çalışıyordu kendini bildi bileli. Sürekli tufan kopuyordu sanki. Ara sıra durulduğunda ortalık, rahat bir soluk alıp şükrediyordu hala varolduğuna… Ama o tam rahat rahat nefeslenecek, biraz kendine gelecek, hatta biraz da büyümeye fırsat bulacakken yeni bir tufan kopuyor ve sürükleniyordu tehlikeli sulara…
Aslında, özünde büyüyordu yavaş yavaş ama o bunun ayırdına varacak halde değildi ki… Belki… Belki birazıcık daha uzun olabilseydi soluklanma zamanları, kendisi de hissedecekti geliştiğini ama ah bu tufanlar, ah bu azgın dalgalar, rahat bir nefes alacak zaman bırakmıyorlardı ki hiç…
Eğer o kısa anlarda farkına varabilseydi, her geri gidişte atılım yapma gücünün misliyle arttığını her şey daha bir kolay, daha bir katlanılır olacaktı belki ama dedim ya sürekli vurgun yiye yiye sersemlemişti iyice… Bu gerçeği görüp de umutlanacak ne hali ne de zamanı vardı…
Bir gün… Belki de tufanların en yamanıyla savrulduğu bir gün, sürüklendiği yeni ve yabancı diyarda saniyenin milyonda biri kadar kısa bir an için de olsa sığınabileceği bir istiridye gördü… Ve yine nasıl olduysa, kendi ivmesiyle mi yoksa suyun sürüklemesiyle mi bilinmez o istiridyenin içinde buldu kendini.
Dışarıda tufan kopuyordu hala ama onun sığındığı bu limanda sadece sükunet vardı. Ilıktı, yumuşaktı… Dışarıda kalan fırtınanın uğultusu tüm evrenle uyum içinde ilahi bir müzik olarak sunuluyordu istiridyenin içine. Ilık, yumuşak ve altınsı ışıltılar içindeki bu sığınakta harmoni vardı sadece.
Kum zerreciği belki de ilk defa hayatın kutsanmışlığını idrak etti. Aslında hiç var olmayan zaman da mekan da kaybolmuştu. Küçücük bedeninin içine tüm kainatın sığdığını, başlangıçsız ve sonsuz olana geçiş yaptığını hissediyordu… Bedeni küçüldükçe içindeki güç büyüyordu sanki… O küçücük beden de istiridyenin sağaltıcı salgılarıyla sarılıp sarmalanıyordu… Bu, kendinden geçirici bir sarmalanıştı kum zerreciği için ve o, kendinden vazgeçtiği anda, muhteşem büyüklükte pırıl pırıl ve eşsiz benzersiz bir inci tanesi olduğunun bilincine vardı…
Korkan, kaçan, sığınak arayan bir kum zerreciği değil, heyecanla istiridyenin açılmasını ve hizmet edeceği anın gelmesini bekleyen bir inciydi artık o…
ALINTI..
Bir gece Şems, Mevlana’yı ararken onu bir havuzun kenarında, derin düşünceler içinde otururken bulmuş. “Ne yapıyorsun?” diye sormuş. Mevlana: “Suyun üzerine yansıyan yıldızları seyrediyorum,” cevabını vermiş. Şems bir an durmuş, sonra da gülerek söyle demiş: “O zaman niye başını kaldırıp, göğe bakmıyorsun?”
Gerçekle yüz yüze geldiğimiz zaman, onu kabul edebilecek kadar cesur, taşıyabilecek kadar güçlü müyüz? Aslında bilgi, beraberinde çok büyük bir sorumluluk getiriyor. Yaşamlarına bilerek bilmeyerek dokunduğumuz her insan bizden bir parça taşıyor. Bu da bencilce değil, bilgece yaşamayı gerektiriyor.
Bilgeler, kaderi boynu bükük bir tevekülle karşılamadıkları gibi, o çocuksu heyecanlarını detaylara takılarak yitirmezler. Onlar, maskelerin gerisindeki gerçek kimlikleri sezinlerken, hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını; ilâhi elin hatasız çizdiği resimdeki paradoksların ne anlama geldiğini bilir, ona göre hareket ederler. Zerafetle, sevinçle ve zevkle…
İşte, Tebriz’in eşsiz Güneşi Sems’in, ‘Ayaksız yürü, kanatsız uç’ vecizesinde gizlenen mana bu. Zira gerçegi zihinle değil, aşk’ın her dokunuşuyla, bir çiçek gibi açılan kalbin aklıyla çözmek mümkün. Bir açmaza düştüğünüzde, yeise kapılmadan, kendinizi tüm düşüncelerden, geçmiş, gelecek gailesinden soyutlayarak yüzünüzü göğe kaldırın. Siz, o engin sonsuzluğa ait bir parçasınız. Yıldızlar ölecek, ama ruhunuz yaşayacak. Bırakın, geleceğe gelecek karar versin…
Alıntı
Kuşlar arasında yarasa ne ise, düşünceler arasında kuşku da odur: ikisi de hep alacakaranlıkta uçarlar. Kuşkularımızı baskı altına almak, hiç değilse gözaltında bulundurmak zorundayız, çünkü kafamızı bulandırır, arkadaşlarımızı yitirmemize yol açar, işimizi altüst eder çığrından çıkarırlar. Kralları zorbalığa, kocaları kıskançlığa, bi...lge kişileri bocalamalara, kara düşüncelere sürükler kuşku. Gönlümüzün değil kafamızın bir yetersizliğidir kuşkular, çünkü İngiltere Kralı VII. Henry'de örneğini gördüğümüz gibi, en yiğit yaradılışlarda bile başgösterdikleri olur. VII. Henry'den daha kuşkulu, daha babayiğit bir insan olmasın. Bu yaradılışta kişilere kuşkunun pek zararı dokunmaz, çünkü böyleleri çoğunlukla enine boyuna düşünür, haklı bir neden bulmadıkça bir konuda kuşkuya kapılmazlar. Korkak yaradılışlarda ise kuşku çok kolay kök salar. İnsanı, az bilmek kadar kuşkulandıran hiçbir şey yoktur, onun için kuşkuyu bilgimizi artırmakla yenmeye çalışmalıyız, sürekli içimizde taşımakla değil. Ne istiyor insan? Çalıştırdığı ya da birlikte iş gördüğü kimseleri birer ermiş mi sanıyor? Onların da kendi çıkarlarına bakacaklarını, her şeyden önce kendilerine çalışacaklarını bilmiyor mu? Bu bakımdan, kuşkularımızı gidermenin en iyi yolu, bu kuşkular gerçekmiş gibi işlerimizi görmek, yanlışmış gibi de dizginlemektir. Kuşkularımızdan, kuşku duyduğumuz şey gerçekmişcesine tetikte olmaktan yararlanmalı, ancak bundan zarar da görmemeliyiz, insanın içinde kendiliğinden doğan kuşkular, sinek vızıltısını andırır; ama başkalarınca içimize sokulan, yapay yoldan beslenen, dedikodularla, fısıltılarla uyandırılan kuşkular çok can yakar. Gerçekte, böyle bir kuşku ormanına düşen kimsenin yolunu bulabilmek için başvurabileceği en doğru şey, kuşkulandığı kişiyle açıkça konuşmaktır. Böylece, hem insan gerçeğin iç yüzünü eskisinden daha iyi öğrenmiş olur, hem de karşısındakinin kuşku uyandırabilecek davranışlarından bundan böyle sakınmasını sağlar. Ama, bayağı yaradılışta kimselere bu yol uygulanamaz, çünkü onlar kendilerinden bir kez kuşku duyuldu mu bir daha hiçbir zaman içtenlik göstermezler, İtalyanlar, "Sospetto licentia fede"1, derler, kuşku inancı başından savarmış sanki. Oysa gerçekte kendini haklı çıkarabilmek için, inancı körüklemesi gerekir.
Francıs BACON
Ben doğduktan üç gün sonra beşiğimde ipekliler içinde yatar ve etrafımdaki yeni dünyayı şaşkın bir korkuyla izlerken annem sütanneme "Bebeğim nasıl?" diye sordu. Ve sütannem cevapladı, "İyi, hanımefendi, bugün üç defa emzirdim; bu kadar küçükken bu kadar neşeli olan bir bebek daha görmedim."
Ben kızıp bağırdım, "Bu doğr...u değil anne; yatağım çok sert, emdiğim süt ağzıma acı ve memenin kokusu burnuma kötü geliyor, çok rahatsızım!" Ama ne annem ne de sütannem beni anladı; çünkü konuştuğum lisan gelmiş olduğum dünyadandı.
Hayatımın yirmi birinci gününde vaftiz edildiğim sırada rahip anneme, "Oğlunuz bir hristiyan olarak doğduğu için çok şanslı olmalısınız!" dedi. Ben şaşırdım ve rahibe dedim ki, "Öyleyse cennetteki anneniz mutsuz olmalı, çünkü siz bir hristiyan olarak doğmadınız." Ama rahip de lisanımı anlamadı.
Yedi ay sonra bir kahin bana baktı ve anneme, "Oğlunuz bir devlet adamı ve büyük bir lider olacak!" dedi. Fakat ben haykırdım: "Bu kehanet yanlış! Çünkü ben bir müzisyen olacağım ve bir müzisyenden başka hiçbir şey olmayacağım." Ama o yaşımda bile lisanım anlaşılmadı; şaşkınlığım çok büyüktü.
Ve otuz üç yıl sonra annem, sütannem ve rahip öldü, kahin hâlâ yaşıyor. Dün tapınağın kapısında ona rastladım ve konuşurken bana: "Sizin büyük bir müzisyen olacağınızı her zaman biliyordum. Hatta siz daha bebekken gelecekte ne olacağınızı söylemiştim." dedi.
Ve ona inandım. Çünkü ben de diğer dünyanın lisanını unutmuştum.
Halil CİBRAN
Kimse kendisine şunu sormaz : ben neden mutsuzum?soru kendi içinde her şeyi mahvedebilecek virüsü taşır.Eğer bu soruyu sorarsak,bu bizi neyin mutlu ettiğini bulmak istediğimiz anlamına gelir.Eğer bizi mutlu edecek olan şu anda sahip olduğumuzdan farklıysa o zaman ya bir kerede veya tümüyle değiştirmeli ya da kendimizi çok daha mutsuz hissederek olduğumuz gibi kalmaya devam etmeliyiz.
Paulo Coelho
♥
Hiç bir zaman olması gerektiği gibi değil; dedi insanlar.Müziğin sesi, sözcüklerin yazılışı.Hiç bir zaman olması gerektiği gibi değil, dedi,bütün bize öğretilenler, peşinden koştuğumuz aşklar,öldüğümüz bütün ölümler,yaşadığımız bütün hayatlar,
Hiç bir zaman olması gerektiği gibi değiller, yakın bile değiller.Birbiri arkasında yaşadığımız bu hayatlar,tarih olarak yığılmış, türlerin israfı.
Charles Bukowski
♥
"Yol değil, yolculuktur önemli olan. Nasıl yolculuk ettiğindir, nerede durduğun, nerede mola verdiğin, ne zaman yoluna devam ettiğin, hangi sapakları kullandığın, hangi dönemeçleri aldığın, ne zaman yavaşlayıp ne zaman hızlandığındır. Kiminle yolculuk ettiğin de önemlidir elbet, yoluna çıkanlara ne yaptığındır, kimleri yoldan çıkardığındır, yolunu kesenlere biçtiğin kaderdir."
Murathan Mungan - Üç Aynalı Kırk Oda
♥
Unutma diye bir şeyin olduğu henüz ispatlanmamıştır; bildiğimiz tekrar anımsamanın gücümüz dahilinde olmadığıdır. Geçici olarak gücümüzün bu boşluğuna "unutmak" sözcüğünü koyduk sanki dizinde bir fazla yeti varmış gibi. Ama sonuç olarak bizim gücümüz dahilinde olan ne var ki! -Eğer bu sözcük gücümüzün bir boşluğunda duruyorsa öteki sözcükler gücümüze ilişkin bilgimizin ir boşluğunda durmak durumunda değiller mi?
Nietzsche | Seçilmiş Düşünceler
♥





