Şubat 2009 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

28 Şubat 2009

DUYURU...

Şubat 28, 2009 3
DUYURU...

Banner Maker


Merhaba Sevgili Dostlarım,,,

Yıllardır içimde ukte olan resim aşkımı bundan bir ay önce Artvin’liler Derneği’nde yine Artvin’li olan bir arkadaşımın vasıtasıyla başlamış bulunmaktayım. Her ne kadar ben Artvin’li olmasam da, kurstaki tüm arkadaşlarımın hepsi de birbirinden iyi ve çok keyifli, kaliteli insanlar. Onlarla hafta sonları bir arada olmak benim için büyük bir keyif. Tabi ki bu arada değerli hocalarımız Aysun ve Gülçin Hanım, onlar gerçekten bu konuda çok iyiler ve çok değerli ressamlar. Onların sayesinde köreldiğini düşündüğüm resim yeteneğimi bir ay gibi kısa bir sürede yeniden kazanmaya başladım ama tabi ki onlar kadar usta olabilmek için daha birkaç fırın ekmek yememiz gerektiğini de biliyorum. Ve onlar bizler için zamanlarından feragat edip saatlerce bize tüm bildiklerini aktarmaya çalışıyorlar. Bu nedenle onlara buradan bir kez daha saygılarımı ve şükranlarımı sunuyorum…

Evet arkadaşlar, ben her ne kadar bir aydır bu resim kursuna devam ediyorsam da, diğer arkadaşlarım dört ay gibi bir süredir devam etmekteler ve onlar şu an yağlı boya aşamasına geçmiş bulunmaktalar. Bense henüz karakalem aşamasındayım ama demek ki, Yüce Rabbiminde sevgili kuluymuşum ki, ara sıra da olsa “acaba bir gün resim yapmaya başlar ve ilerleyen yıllarda bir tanecik bile olsa sergi açar mıyım” diye düşünürken, ne güzel bir mutluluktur ve bana verilen bir şanstır ki, yarın değerli hocalarımız, değerli kurs arkadaşlarımızla birlikte, yapmış olduğumuz resimlerimizi ilk kez sergileme şansına erişiyoruz. Bu yüzden hem çok heyecanlı ve bir o kadar da mutluyum. Bu nedenle içim içime sığmıyor inanın. Ancak şunu da belirtmeden geçemiyeceğim. Kurslarımıza Artvin Kültür ve Dayanışma Derneği’nde devam ettiğimiz için bu sergimiz ve diğer etkinlikler Artivin’in 88.Yıl Kurtuluş Şenlikleri kapsamında düzenlenmektedir. Bu nedenle dernek başkanımıza ve emeği geçen herkese ayrıca teşekkür etmek istiyorum… Sergimiz 01.03 / 08/03.2008 tarihleri arasında açık olacaktır. Ayrıntılı bilgi almak isterseniz dernek sitesine buradan http://www.atabarim.com ulaşabilirsiniz...

Ve son olarak ben de bu mutluluğuzu sizlerle paylaşmak ve ayrıca resim seven ve sergilerden hoşlanan siz dostlarımı sergimize davet etmek istiyorum. Eğer gelmek isterseniz bizlere şeref ve mutluluk verirsiniz…

Tüm Dostlarıma Saygı ve Sevgilerimle,,,



Mehpare ÖĞÜT



SERGİ ADRESİ

01.03.2008 – SAAT : 15.30

ÇANKAYA BELEDİYESİ
ÇAĞDAŞ SANATLAR KÜLTÜR MERKEZİ
KENEDY CAD. NO: 4
KAVAKLIDERE / ANKARA

ÖĞRENDİM SONUNDA

Şubat 28, 2009 1
ÖĞRENDİM SONUNDA

Öğrendim sonunda, yitip giden zamanın ucundan tutmayı.
Yalan olmuş her şeyin üstüne bir çizik atmayı.
Kırılmış kalbimi onarmayı ve onu hak edene bırakmayı.
Öğrendim sonunda, yaşamı yaşamanın anlamını…

Ağladım, sızladım, beddualar ettim ne geçti elime.
Onca gözyaşı döktüm de dönen oldu mu geriye.
Verdiğim ızdırapsa bir tek kendime.
Onu da öğrendim ya sonunda, düşünmüyorum gerisini de…

Hayat üç günlük diyorlar, Ye / İç / Gül / Oyna…
Keyfini çıkart sana biçilen ömrün.
Gez / Dolaş gönlünce, istersen türküler söyle.
Yeter ki unutma öğrendiklerini bir kere bile…



MEHPARE ÖĞÜT
22 ŞUBAT 2009

....

Şubat 28, 2009 0
....

EY KALBİM

Şubat 28, 2009 0
EY KALBİM

“ Ölüm tek bir hece; senli bir hayat kaç cümle eder peki “


Bu gece bir başka üşümekte gözlerim...Ellerim Ankara kadar soğuk nedense..Gözlerimde sonbahar telaşı. Sanki yoksun..Sanki seni ölüme gelin etmişim gibi suskun duvarlar. Mıh gibi çakılı gözlerim boşluğa. Sanki yüreğim yok yerinde..Sanki damarlarımdan çekilmiş tüm hayat emarelerim. Neden bu kadar üşümekteyim ey kalbim neden ? Oysa seni tanıyalı, oysa seni yaşayalı birkaç seneyi geçmedi ki. Nasıl bu kadar içimdesin, nasıl bu kadar ben kadar yakın olabilirsin bana ? Ey kalbim, cevap versene. Sen ki her satırı kitap olan adamsın. Sana el gibi duran Ankara gibi sus emi. Gerçi susma sırası bu sefer sende. Konuşan, seni sana anlatan ben olacağım. Bak soyundum hüzünlerimi. Dudakların kadar çıplak yüreğim. Kapamaya çalışma cümlelerimi. Susturmaya yeltenme. Bu gece kusacağım içimdeki tüm hasretlikleri. Bu gece senin omuzlarında uyumak yok ya kalbim, tüm suskunlukları sökeceğim köklerinde. Harf harf kanayacağım gözyaşlarımın ayak ucunda. Utanmayacağım ıslaklığımdan. Asacağım yalnızlığımı, bu gece sana koşacağım..Sakın beni durdurmaya kalkma. Bir kere yakmışken tüm gemileri, seni koca başkente yar etmem. Anlıyor musun beni ey kalbim ? Seni sisli ve bir o kadar soğuk Ankara’ ya emanet edemem.

Ey kalbim,

Ben ki yıllarca hüzne yataklık ettim yüreğimin iç kesitlerinde. Yüzümde bir hayat gülümserken, içimdeki fırtınalarla savaştım. Tetiğin soğukluğuna inat dayadım dudaklarımı hayata. Tekil bir yalnızlığın içinde çoğunluğumu kaybettim. Kendi içimde azınlık kaldım ama asla yüreğimin en dibindeki umuda hançer çekmedim. Kendimi öldürmekte itham edildim imanı sadece iki dudak arasında sanan sofralarda. Yüreğimin vurduğu gölgelere bakılıp kaç kez yalnızlık hükmü giydirildi bu yüreğe. Kaç kez soyadımın gölgesine vuruldu çıplaklığım..İzole edildim tüm sıfatlarımdan. Hani ilk zamanlarda sırtın okşanır, ilgi alaka eksik olmaz ya hani..Ben ki bindiğim banliyönün son vagonunda kendime içime terk edildim. İç çekişmelerimin nüksettiği kaslarımın güçsüzlüğüne inat biletsiz bırakıldım iki kişilik zannettiğim hayat safında. oysa hayata saf tutan da bendim, hayata umudu giydiren de..Tek kişilikken bile tüm role koşan bendim.Ama pes etmedim. Hiçbir zaman sırtımı dönmedim kendime. Gün geldi gölgemi bile aydınlatmaktan yoksun ışıkta büyüttüm filizlerimi. Gün geldi muktedir olamadığım fırtınalarda yürüdüm ağlaya ağlaya. Ama asla yüzümü ölüme geçirmedim. Hani hep kendine “ yarım cümlelik adam “ derdin ya..Bırak bu süslü sıfatları. Kalk uzandığın ölüm yatağından..Kalk diyorum sana. Ankara’nın soğuğunda buz keser ellerini. Doğrul yerinden.Sadece dualarımla uğurlayabildiğim seni sağ- salim istiyorum. Neden bu kadar ölmeye heveslisin sen ey kalbim ? Niyetin Cennette kavuşmaksa, nerde kaldı “ gözlerinde Cenneti taşıyan kadın “ sözlerin ? Hani nerde ey kalbim…

Ey hayat,

Çıkar üzerindeki ölümün ziynet eşyalarını. Boz tövbelerini. Biliyorum kızımız seni çağırmakta. Gitme ne olur. Beni hayatsız bırakma çatısız duraklarda. İzmarit kokusu bilmez ellerime diktirme kefenlerini. Kurak bir şehre bırakma beni. Susuzluğumu al , tüm denizlerimi iç, bitir ama gitme. Senin yüreğin varken hiç kurak olur mu gözlerim. Sen mevcutken hiç yoklama yapar mı ölüm ?. Gitme, kulak verme Azrail’e. Seninle konuşabilmek için uzattığım mesafelerin hatrına öpme vuslat çeşmesini. Gidersen, teğet geçerim tüm yolları. Dudaklarımı mezarına dayar, pusarım gölge boyuna. Bir imla bozukluğu mesafesinde bir yer edinirim ayak ucunda. Büzülürüm kemiklerine, susarım musalla çığlığında. Ama gitme ey hayat, gitme..Uzat ellerini bana. Hayat olsun ellerin..

Ey dudaklarımdan dökülen en büyük dua..

Kuyularda Yusuf’a mı özendin yoksa ? Kahraman mı olmak istersin baş yapıtlara ? Yoksa ardından sayfa sayfa “ yazarımızı kaybettik“ yorumları mı ? Susmasana ey dudaklarımdan dökülen en büyük dua. Yetmiyor mu yüreğimdeki yerin ?. Yetmiyor mu sana biçtiğim onca sıfat ? Sen ki hayatsın bende..Sen ki yüreğimin birinci sayfasındasın.. Eşlik ettiğimiz şarkılar yarım kalmasın. Beraberce el açtığımız dualar boş dönmesin. Dön diyorum gittiğin yerden. Çentik atacağın başka duvar kalmadı odanda. Hem bilmez misin benim ellerim umut kokar, gözlerim ise hayat. Morg sessizliğini yaşatma bana. İmlasız bırakma hayatın bir ucunda. Seninle yeşerttiğim sabır filizimi neştere vurdurtma. Dön ey kalbim…Gittiğin yol, uzandığın el bana değil bilesin. Dizme boğazıma gözyaşlarımın sessizliğini. Baş aşağıya eğdirme ellerinle doğrultuğun bu yüreği. Giydirme beni annenin kendi için aldığı beyaz kefenlerin içine. Gitme ey kalbim gitme. Uzat ellerini bana. Verme yüreğini ey hayat..Sığın gögüs kafesi sıcaklığıma..Gitme diyorum sana. Gitme…Amin diye biten dualarımı, tüm haklarım“ helal olsun “ matemine çevirme..

Ey kalbim…
Ey hayat…
Ey dudaklarımdan dökülen en büyük dua / Sana söyleyeceklerimi söyledim..
Gitme diyorum sadece..

Dinle beni ey koca başkent..
Ey dizlerimi üşüten kent..
Özür dilerim ama sevdiğimi sana yar etmeyeceğim..
Sana yarimi bırakmayacağım.
Ölüm olup çiğsen de,
Yarimi tek bir gece bile soğuk morglarında uyutmayacağım..
Söz verdim bir kere..
Sevdiğimi sana gelin etmeyeceğim…

Özür dilerim Ankara. Dualarım kabul oldu…
Sevdiğimin elleri hayat kokuyor, morg değil….

“ Ölüm / Tek bir hece sadece..
Oysa senli bir hayat cümle eder sevgili..
Saymayı denedim ama sayamadım…
Sen yaşa yeter ki..
Ben sana hep hayat derim sevgili…


“ Ey kalbim “ seni çok özledim..

İsmail SARIGENE
Hikayeler.net

HERKES İÇİN BİRAZ MUTLULUK

Şubat 28, 2009 0
HERKES İÇİN BİRAZ MUTLULUK

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi.
Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu
bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.

Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl
olduğunu sorsa; “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep..
“Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu...

Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse,
Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.

Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Jerry’ye
gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman,
her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun...
Nasıl başarıyorsun bunu?

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki
seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim.
Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki
seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak.

Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.
Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var..
Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını
göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani?
Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir.
Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl
davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl
etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının
iyi ya da kötü olmasını seçersin...
Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..

Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar
görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek
yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun
için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler...
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm.
Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi
Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim.
Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm..
Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !..
Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler.
Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla
sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki
ifadeyi görünce ilk defa korktum.Bu gözler
bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam,
biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten..

Ne yaptın? diye merakla sordum..
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak
herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu..
Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler
merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi
toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım..
Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin.
Otopsi yapar gibi değil..

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları
sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük
katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu.

Hergün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız
ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim..
Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..


Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var:

1. Unutup gitmek.
2. Kesip saklamak,

fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak..

Ben, ikincisini seçip bunu sizlerle paylaşmayı tercih ettim.



FRANCİE BALTAZAR-SCHARTZ

SEN MENEKŞE BEN SU

Şubat 28, 2009 0
SEN MENEKŞE BEN SU

Sen pencerelerde bekleyen mor menekşe
Ben bulutlardan sana yollanmış damıtılmış su
Kaynama noktasında bir sevda
Sevdalar sevdalara kurmuş pusu
Her mihnet çekilir belki
Çekilir değil sana gelememek korkusu

Bembeyaz bulutlarda uyurken düşümdeydin
Gök gürültüsünün korkusunda içimde…
Yıldırımlar düş müydü?
Yoksa düş’ler yıldırım?
Kaç kere kurudu benimle,
Kaç kere ıslandı kaldırım?

Kuşların gagalarında taşınıp
Bir buse sıcaklığında
Çocukların uçurtmalarına konmuşum
Dağ başlarında bulanık eriyip
Pervasız ırmaklardan geçip
Çağlayanların aklığında
Durulmuşum.

Sen menekşe
Ben su
Sen umut büyütürsün
Yemyeşil yapraklarda
Ben yok olma noktasındayım
Çatlamış topraklarda

Sen pencerelerde bekleyen mor menekşe
Ben bulutlardan sana yollanmış damıtılmış su
Kaynama noktasında bir sevda
Sevdalar sevdalara kurmuş pusu
Her mihnet çekilir belki
Çekilir değil sana gelememek korkusu

Hasan TOPÇU

TİTREYEN KAMELYALAR VE ATEŞ BÖCEKLERİ

Şubat 28, 2009 0
TİTREYEN KAMELYALAR VE ATEŞ BÖCEKLERİ
Çimler üstünde böcek
Bir gece yarısı
Soğuk bir pencere tutuşturur eline
Işıklı gök kubbede
Lambalar söner birden
İhanete ağlarken
Toprak içinde toprak
Böceğin içinde sen vardın
Ay parlak, apaydın
Çimin üstünde kim vardı?
Sokak karanlık ve ıssız
Kimsesizler mezarlığı sureti
Camda bir gölge
Odada ben vardım
İçimde bir yara
Kanayadursun budala
Çimler üstünde böcek
Sanki çimi biçecek
Acının üstünde acı
Ateşin içinde sen vardın
Ateş değdiği toprağa
Uçtu ateş böceği
Aşka koşan peri gibi
Sustu gelin çiçeği
Ben saksının içinde titreyen kamelya
Sen içimdeki ateş böceği
Benim içimde sen, senin içinde kim vardı?

Pelin DİMDİK
IRMAK Kültür-Sanat Dergisi ‘06

KUŞBAKIŞI SEVDALAR

Şubat 28, 2009 0
KUŞBAKIŞI  SEVDALAR

Kuşbakışı sevdalar, yalınayak koşan çocuklar kadar şanslı değildir. Onlar
evlerine kesiklerle dönerken; yaşadıklarını hisseder, siz sadece yaşadığınızı
sanırsınız!

Elde edilenlerin hazzı için satınca elde ettiklerinizi, diz çökmüş çiçekler soluverir
bahçenizde, bir dahaki bahara açar sandıklarınız, kuruyup gitmiştir çoktan.

Eziyet etmekten korkmazsanız, “buyurun” der hayat, kendi ruhunuzda
açtığınız deliklerden değil, başka ruhlardaki yarıklardan içeri girmekten korkar
insan.

Sefalet denilen şey, ne kadar aç ya da açıkta kaldığınız değildir. Sefalet; yok
olan erdemleriniz için uydurduğunuz ve sizden başka kimsenin inanmadığı
bahanelerdir. Sevdiğiniz her şey, bir gün çekip gitmekte özgür olduğu halde,
çekip gitmek istemiyorsa, ona nedenlerini sormak hakkınız yok demektir. Bu
kadar sevmek, ilahi bir şeydir.

Sultanların bile hüzünlendiği, hüzünlerin bile acılaştığı, acıların bile gülümsediği
anlar vardır hayatta. Hepimiz için hem de!

Çoklukla bitmez sandığımız bütün kederler, çoklukla yaşanmaz sandığımız
mutluluklar, çoklukla bekleyip kavuşamadıklarımız varken, ümit etmek çocukça

geliyorsa, unuttuğunuz pek çok şey, hatırlanmayı bekliyordur. Ellerinizle
ördükleriniz, gönüllü verdikleriniz ve hesapsız yaşadıklarınız dururken, ne diye
umutsuzluğa düşer ki insan.

Sıçrayın uykunuzdan. Uyanmak ilk kez bu kadar heyecan versin. Bırakın el yüz
yıkamayı, kahvaltı etmeyi, fırlayın sokağa… Kaldırım taşlarını sayın eskisi gibi.

Tutulmamış birkaç dilek tutun, selam verin terk ettiğiniz yüreklere... “Eksilir”
diye korkmayın insanlığınız, çoğaltmak için sıvayın kollarınızı.

Beğenmedikleriniz varsa, içinize atmayın, yüzüne haykırın kusurları her neyse.
Düşman bildiklerinize bir şans daha verin. Belki de bu son şansınızdır affetmek
için.

Pek çokları gibi, çıkınınızda size eşlik eden hayal kırıklıklarından yorulduysanız,
başınızı alıp çok uzaklara gitmek yerine, başınızdakilerden kurtulup kendi
içinize dönmeyi deneyin.

Farz edin ki; bugün yaşadığınız ilk ve son gündür.



Talan Ayşe KANCA

CAM SESLERİNDEN BİR ANI

Şubat 28, 2009 0
CAM SESLERİNDEN BİR ANI

kısacık bir andı, bana cam sesleri gibi
bir anı kaldı
kısacık bir andı, o çok duyarlı dengeler
yansıdı
ipe dizilen inci
dünya ile kişi
ilk yazdı, sonradan saydam birşeyler
yağdı
uyum karıştı ince havaya
kısacık bir andı, belki farkında bile
değildin sen
ben sonsuz kişiydim, o kapıdan
çıkarken
Anıların cam kırıkları gibi
toplandığı o an
başka anıların anıları
geçiyor aklımdan...

LALE MÜLDÜR

AŞK MI DEDİN GÜLÜM…?

Şubat 28, 2009 0
AŞK MI DEDİN GÜLÜM…?
Aşk mı dedin gülüm, dur hele…
Biraz da biz tarif edelim, birazda biz tarifsizliğin tarifini yapalım..
Ne yağacak yanlızlık sahralarına?
Aşk, kime göre yanmak, kimine göre gül, kimine göre de bülbül, bazılarına bakarsak, Hz. Yusuf, bazen de Züleyha... Biz hiç bakabildik mi gönül penceresinden haa…
Bazen parıltılı bir efsane, bazen şiir-âne.. Bazen de, gönül kalemiyle çizilen ve anlatılan avâre.. Aşk dedik ya gülüm çaresizlik değil, çare üretmektir çaresizliğin gölgesinde …
Aşk, yanmak değil, İbrahim-î bir muhabbetle yanmaktır…
Aşk, Mevlanâ değil, onun özüdür..
Aşk, Yusuf değil, onun hayasıdır..
Aşk, Yunus değil, onun sevdasıdır… Bence aşk odundur gülüm odun… Şaşırma bakma öyle tuhaf tuhaf yüzlere, doğru duydu kalp kulağın, odun diyorum.. Hani şu Yunus'un dağdan muhabbetle kestiği, aşka hangisi yakışır deyip muhasebe ettiği, kalem gibi bulmak için saatlerin verdiği odundan bahsediyorum… Muhabbet kapısından eğri girilmez…Şerefliler kapısından nefsine uyanlar geçemez… Zoru bulmak değil zora kolay sıfatını koyabilmektir..
Aşk, güller arasında sevgiliğe hitap değil, dikenlerin arasından dikenlere dokundurmadan sevgiliyi geçirmektir…
Aşk, parmakta bir halka değil, kalpte tokmak olmalı…Çevirdiğin zaman tokmağı, cenneti aşmalı… Kapattığın zaman, nur cemali seyretmeli insan…
Aşk, bin yıl seni seviyorum naraları atmak değil, bir gecenin yalnızlık elbisesi giydiği, buz gibi bir havanın nefesleri kestiği, imkanların kesip imkansızlıkların başladığı, bir noktada sevgilinin elini tutup soğuğa inat bir sıcaklıkla, sessiz bir feryatla, " İYİKİ VARSIN YAR" deyip muhabbetle, gözlerinin içine hasretle bakmaktır…
Aşk, şaşalı, pahalı dünyevî bir hediye değil " MUHAMMED-Î BİR MUHABBETLE" önemsemek ve önemsenmektir…


(alıntı )

''Bir Tek kalbin kırılmasını önliyebilirsem, ...
bir yaşamdan acıyı alabilirsem ve ya bir acıyı hafifletebilirsem,
bir kişiyi doğruya yöneltebilirsem...
Yada bir ardıç kuşu yavrusunu yeniden yuvasına koyabilirsem...
boşuna yaşamış olmayacağım...''

25 Şubat 2009

İÇİNİZDEKİ YAPRAKLAR...

Şubat 25, 2009 1
İÇİNİZDEKİ YAPRAKLAR...
İçinizde yaprak kımıldamaz ya bazen hani.. Hiçbir duygusuz kalmışsınızdır..
Özlemezsiniz kimseyi.. İstemezsiniz hiçbir şeyi.. Sevgi dallarınıza
sular yürümez artık, kurur kalır çıtırtılarla sürgünleri.. Hiçbir cümlenin
başı yoktur ve sonu da; hatta sözcüklerin ilk hecesinde kalır.. Ne fazla,
ne eksiksinizdir, bilemezsiniz, anlayamazsınız...
Bir başka ruhun evinde gibi duyumsarsınız kendinizi, sanki bu
istemsiz konukluğunuzla, kendinizden millerce uzaklaşmışsınızdır...
Silik bir flulukla örtülmüştür geçmişiniz, hatıralarınız;ve bir sis
kaplıdır gözünüzün ufkunda da..
Öründüğünüz kozanızda kalakalmışsınızdır,ne yapacağınızı bir
zamanlar bilmenize ve yapmamanıza rağmen, bu kez ne yapmanız gerektiğini
bile bilemiyorsunuzdur...
Yüreğiniz bir tavan arasıdır, düşleriniz bir yangın bahçesi, umut
martılarınız haykırışsız, elleriniz bir buz pramitine dokunmaktadır sanki,
üşüyemezsiniz bile, üşümeye ya alışmışsınızdır, ya da ısınmak gibi,
üşümeyi de unutmuşsunuzdur çoktan..
Unutmak istersiniz her şeyi, kim olduğunuzu, neler olduğunu ya da
olmadığını,unutarak eksilmek, madem hiç tam olamıyorsanız, sıfırlanmak ..
Bilirsiniz ki aslında; keder, mutsuzluk ve umutsuzluk, ne
kadar,üzerinize bir yaşlı ağaç gibi yığılıp kalsa da, sedefli yeşiliyle ve
turuncu damlalarıyla akıp giden günün gözlerinin taa içine bakıp, hayatı
düşünmek gerekir..
Bir inci avcısı gibi, maviliklerin derinlerine dalıp, istiridyeleri
tek tek arayıp, mutluluk incileri toplamak gerekir yüreğin avuçlarına...
Ve yine bilirsiniz ki, gün batımında, aslında ay doğumunu düşünmek
gerekir karanlıklara inat, ışığa daha çok koşmak gerekir gölgelerde...
Yaşantılarımızı bir kazı yerine çevirmeden, sandukalara saklamadan,
hayatın içinden, duyarak,dinleyerek, anlayarak, hissederek geçmek
gerekir...
Yaşam denizinin derinlerine varmak, suyun yüzeyindeki, çer çöp sap
görüntülerinin arasından, nilüferleri,mavi su güllerini, sedef kabuklarını
bulup, toplamak gerekir; bilirsiniz bunu da..
Ama bazen bilmek de yetmez... Tüm edimleriniz öylesine
ölmüşlüktedir ki, konserve bir yaşamda öylesine sahte bir tazelikle
yorulmuşsunuzdur ki,som olan tüm düşleriniz ve dilekleriniz, öylesine
azarlaştırılmıştır ki,hiçbir bilme ve farkındalık yetmez size...
Acılanmışsınızdır usul usul,bile bile... Sadece durursunuz...
öylece durakalırsınız... ne yapılacakbir şey vardır, ne de yapılmamış bir
şey kalmıştır..
Yaptıklarınızdan mı pişmansınızdır, yapamadıklarınızdan mı?
Yaşamak isteyip de yaşayamadıklarınızın özlemi mi yaşatıyordu sizi,
yoksa yaşayamadıklarınızın girdabında mı tükendiniz?
Erteleyip, biriktirdiğiniz düşlerinizin sancısı mı şu an
kıvrandıran sizi;yoksa hiçbir sancıyı hissedemeyecek kadar geç mi kaldınız
artık..??
En çok unutmaya çalıştıklarınız mı yaşatıyor sizi, en unutulamaz
olanlara olan özlemleriniz mi..??
En özlediğiniz mi, en çok unutmaya çabaladığınız, yoksa o mu en
unutmak istediğiniz..??
Galiba içimizi en çok acıtan, göze alamadıklarımız ve alamadıkça
da, özlemiyle içimizde besleyip büyüttüklerimizdir... Onlar bir an gelir,o
kadar büyürler ki, taşarlar içinizden, bedeninizden, ruhunuzdan, kimsesiz
kalırsınız, kendinizsiz hatta...
Adını koyabildiğiniz hiçbir duyguyu yardımınıza gelmez, duymaz bile
sizi... Sığınaksızsınızdır, kendinize bile...
Iskalanmış yaşam mekanları intikam almaya koyulur sizden... Yaban
kalırsınız, yabancı kalırsınız..
Rüzgarlı bir alev denizini özler gözleriniz, mum alevli... Her titrek aleviyle,hikayesi değişen mum ışıltılı bir denizin, ılık esintilerinin sarhoşluğunda,gömülmek istersiniz evrenin yaşam sularının aynasına... Sular akıp gitse de, denizinizin mum alevleri yerinde kalacaktır, sizin kalacaktır, sizinle kalacaktır, bilirsiniz...
özlersiniz...
istersiniz...
Herşeyi varmış da, hiçbir şeyini kullanmayan o acizliğinizin kınından soyunup, mum alevli sularınıza atlamak, dalmak istersizin, sizi usul usul çağıran,göze alamadıklarınızdan bu kez vazgeçmemek istersiniz...
Yüreğinizin düşler haritasında artık doğru rotada, doğru dağları, nehirleri, şehirleri, ovaları aşarak, yol almak, göze almak zorundasınızdır..
İçinizde büyütüğünüz o çığın altında, bir kez daha kalmak, acılanamayacak kadar bile hissizleşmek istemiyorsanız yeniden -ki belki bir dahaki sefer, bir son şansınız bile olmayacaktır, şimdi bile bu kadar donakalmış, durakalmışlığınızla, içinizde bir daha geri gelmemek üzere giden bir şeylerin kanat seslerinin kulaklarınızdaki sağırlığına mahkum edilmişliğinde kıvranmaktayken- , yarım bırakmayın artık yüreğinizin serüvenlerini, göze alın..
Yağmursuz bir gökkuşağı olmayın..
Ya da papatyasız bir kır..
Ya da kımıltısız kalmasın içinizin yaprakları...



İran'lı bir şair der ki:
"Aşka uçarsan kanatların yanar"
Bunun üzerine Hz.Mevlana şu cevabı verir:
"AŞKA uçmayacaksan kanat neye yarar?..."


Alıntıdır…

SEVGİ VE DOSTLUK

Şubat 25, 2009 0
SEVGİ VE DOSTLUK

Kavgayı bir yaprağin üzerine yazmak isterdim,
sonbahar gelsin yaprak dökülsün diye.
Öfkeyi bir bulutun üzerine yazmak isterdim,
yağmur yağsın bulut yok olsun diye..
Nefreti karların üzerine yazmak isterdim,
güneş açsın karlar erisin diye..
..ve Dostluğu ve Sevgiyi
yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim
onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye..

Yılmaz GÜNEY

DOSTUMSUN SEN

Şubat 25, 2009 0
DOSTUMSUN SEN
Ellerinde ağladığım dostumsun sen
bir martının telaşında gözlerin
ve ellerin mavinin dogurganlığında
kalbinin sıcaklığında ağladığım
dostumsun sen

şiir okuyorduk beraber anımsıyormusun
ve sonra varlığın varlığıma
sevgili gibi kırlangıçlar uçururdu
telaşlı ve ürkek

bir kenti güzelleştiriyordu şefkatin
ve bizi...
sonra her dokunduğun çocuk
büyüyordu, güzelleşiyordu yeniden

gülün açışı tomurcuğa
hayatın yenilenişi için yeniden
acılarla bezeniyordu yokluğun
hasret mi? özledim desem
ve büyütsem sana doğru tüm imgeleri
sandallarda yelken yapsam gözlerini
uçsam
dokunsam
güzelleşsem
alık yaşamları kırbaçlasam
dokunur musun hasretime?

ellerinde ağladığım dostumsun sen
sımsıkı sarıl hasretime....


Mehmet Şah ERİNCİK
Sevgiylen.net’den alıntıdır.

22 Şubat 2009

TESADÜFLERİ YARATMAK

Şubat 22, 2009 2
TESADÜFLERİ YARATMAK


İstekler / Eksikler / İhtiyaçlar?
Hep sorgulayın kendinizi bu üç kavramla...

Yaşamak bir tesadüf müdür? Yoksa tesadüflerimi yaşamak, yaşamın adı? Tesadüfleri yaratmak mıdır yoksa yaşam? Hepside doğru bence. Dünyaya gelmek bir tesadüf değildir bence. Cahil de olsak, aptal da, eğitilmiş de olsak dünyaya gelmemizin tesadüf olmadığını hepimiz biliriz. Şöyle bir düşünürsek belki istenmedik yanlışlarla dünyaya geldik ama geldik işte hiç bir şey "yoktan var olmaz, var olan şeylerde yok olamaz" bilinciyle yaşadık hep. Fark etsek de fark etmesek de, anlasak da anlamasak ta hep böyle olmuştur yaşamımız.

Doğum, ölüm arası bir dönem yaşam. Hep şuna inanmışımdır; insan yalnız doğar ve yalnız ölür. Doğum ve ölüm arasında kesintiler, olaylar, çokluklar, yalnızlıklar, başlangıçlar, bitişler hep olmuştur. Tesadüfen yaşamak. İnanmıyorum, aslında tesadüfler bir şekilde yaratılmaz mı? İçgüdüsel, yada istediğimiz doğrultusunda yaratmışız tesadüfleri . Bizi en mutlu edende budur yaşamımızda. yarattıklarımızdır . Hiç bir şey tesadüfi olamaz,bazı doğa kanunları hariç .Onlarında nedenleri vardır mutlaka .Sonuçları nedenler hazırlamaz mı?Aslında sürprizler açlıklarımız değil midir? Sürprizler beni şaşırtacağına,hep doyurmuştur. Düşünün ;birine bir şey vermek istiyorsunuz?Bir hediye,çiçek sevgi en önemlisi .Verirken en çok doyan kim?Veren mi,yoksa alan mı?Siz karar verin ..

Aptal değiliz hiçbirimiz,sadece önümüze setler yığılmış , ağır yaşamış bir toplumuz .Törelerimizi, sımsıkı krnep ipleriyle örmüşüz , zor yaşamış da aptallaşmışız çoğu kez .. Hep yasaklar,günahlar ağır basmış yaşamımızda , aslında ne doğru ne yanlış karıştırmışız da, yaşamayı unutmuşuz bu kargaşada .Tesadüfen mi yaşıyoruz?Yoksa nedir bu yaşamın adı?Ben tesadüflerimi hep kendim yarattım da sevdim yaşamı. Kadere boyun eğseydim burada olamazdım .Kader vardır,değiştiremediklerimizdir kaderimiz .Ama,insanoğlu yazgısına müdahale etmeyi bilmelidir ve de, başarı budur diyebiliyorum .Bu da akılla oluyor,duygular da hesaba hep katılmalıdır .Bu iki büyük güç bizi yönetmeli,tek olamaz onun adı bunalım olur,kargaşa olur .Bunalımlar; yaşamımızın bir parçasıdır ama boyun eğmek hiçbirimize yakışmaz ..

Güçlü olabilmek;özgüvende yatan tek şeydir .Güç fiziksellik,yada madde olamaz,beyin gücü ve de yürek gücü ile taşıyabilmektir gücün adı bence. Beyin ve de yürekle anlam kazanır güç birliği ..Kendi içimizde, sınırsız coşkular heyecanlar koyalım ki mutlu yaşayalım .Dışımıza akseden içimizdeki fırtınalardır,sevgiler ve de coşkulardır. Heyecansız,coşkusuz,karamsar bir dünya düşünemiyorum.. Güzellikler yaşanmalıdır bence,yaşamın adı güzelliklerdir ve de tek değildir,çok şeyde gizlidir görebilene, en önemlisi anlayana .Hep şunu yapmanızı tavsiye ediyorum . Sorgulayın kendinizi, ve de ;


1 .Ne istiyorum?
2.Neye ihtiyacım var ?
3.Eksikliklerim nedir?

aldığınız cevaplar mutluluğunuzu eşitler. Lütfen yapalım bunları,kendi içinizde yaşayın doğrularınızı ve de isteklerinizi . Kendi özgüveninizde sağlayın barışı,huzuru önce .Sonrada çevrenizle bütünleşin işte benim mutluluk reçetem hep bu oldu.Tek şey yetmedi bana çok şey doldurdu huzurumu .

İSTEKLERİMİZ,
EKSİKLİKLERİMİZ ,
İHTİYAÇLARIMIZ;

Bu üç temel kavramı yakınlarıma,okurlarıma,öğrencilerime,mesai arkadaşlarıma hep tavsiye ediyorum .Yani birey olmanın,aile olmanın, toplum olmanın gizliliği burada yok mu sizce?Eğitimin temeli de bu diyorum,ve bu üç temel başlık altında yaşayarak tesadüfleri yaratmanın gerçek sonuçlara beni ulaştırdığını hep yazmak istiyorum ve de yaşamanın bu olduğuna inanıyorum ,sizlere de öneriyorum .Denemeden anlayamayız deneyimler bizi yaratmıyor mu en çok da tesadüfler,yaratabildiğimiz tesadüfler yada fedakarlıklarımız Önce kendimiz için yarattığımız tesadüfler ve de fedakarlıklar , sonrada başkaları için yaptıklarımız anlam katmıyor mu yaşamımıza ?


Nesrin ÖZYAYCI
http://www.nesrinozyayci.com

CEBİ OLMAYAN FİSTAN...

Şubat 22, 2009 0
CEBİ OLMAYAN FİSTAN...

Cep dikmeyi unuttukları bir çocuk fistanı gibiyim;
Bu hasret nereme sığacak? ..

Ellerim boşluğa boşluğa gidiyor...
Dünyada basacak yer bulamayan sarhoşun dolaşık ayakları gibi;
karışık parmaklarım üzerimde sığınacak bir kuytu bulamıyor...
Aklım, yangında gevreyip kalmış son dala tüneyen kuş gibi;
Şaşkın! ..

Sorma...
Bilmiyorum; bir gün kaç gündür,
ve kaç günde biter bir gün? ..
Sorma...
Bilmiyorum; gönül mü sevdadadır,
yoksa sevda mı gönüldedir? ..
Sorma...

Bilmiyorum, hasret nerdedir? ..
Orda mı, burda mı? ..
İçinde midir kişinin, dışında mı? ..
Yani onu bıraktığın yerde midir özleyiş, yoksa senin gittiğin yerde mi? ..
Yoksa, "kendini" götürmediğin zaman mı acır mesafeler?..

Üşüyen bir dinamit kadar çaresizim!..
Açsam sana kollarımı, ısınacağım... Ve ısınacak ortalık, ve duyacak cümle âlem kavuştuğumuzu...
Üşüyen bir dinamit kadar korkuyorum;
Donarak ölemeyeceğimden!..

İşte, belki de bunun için, aynalar; koyunun seyrettiği kasap vitrini gibi!..

Şimdi, ben "nereme" sığayım?..
Değil cebi unutulmuş bir fistan, külliyen bir cep olsam; girebilemem,,, dolabilemem,,, sığabilemem bildiğim mekânlara!..

İpinden göndere çekilmiş gibi, bacağından vitrine asılmış gibi, ve bir branda gibi "bütün" olarak...
Sarılacağım sana...
Ama bilmiyorum, sevda mı yanlış bahçede açılmış bir çiçek gibi; yoksa hasret mi uzak yamaçlarda tütüyor?..
Ceplerim mi olması gereken yerlerde değil; yoksa ben mi?..

Şimdi, niye soruyorsun ki bana; on gün kaç gün eder ve kaç günde biter on gün?..
Bilmiyorum!
Bildiğim; ateş karşıdan ısıtır...
Ve yanarım;
Düşersem içine!

Muammer ERKUL

KIRKINCI ODA

Şubat 22, 2009 0
KIRKINCI ODA

Kırkıncı odanın kapısındayım;
Ne varsa bu kapı arkasındadır.
Açsam, ya açmasam kaygısındayım;
Aklım iki cihan arasındadır.

Kim bilir neler oluyor içerde!
Yarab! İnsan bahtım hangi ellerde?
Ha ben ha masaldaki o şehzade;
Gönlüm bir güzelin sevdasındadır


Cahit Sıtkı TARANCI

21 Şubat 2009

SANKI YASAMIMI YILLARDIR SENIN IÇIN BEKLETMISTIM...

Şubat 21, 2009 0
SANKI YASAMIMI YILLARDIR SENIN IÇIN BEKLETMISTIM...

Bugün yandaki apartmanin önüne bir ambulans geldi... Iki hastabakici indi içinden... Bir adami indirdiler asagi. Bileklerini baglamislardi. Kollarindan sikica tutuyorlardi... Yüzünde derin çizgiler vardi adamin... Gözleri paramparçaydi ve hiç bir yere bakmiyordu sanki... Durmadan, hepiniz bana karsisiniz, bense tek basinayim, siz hepiniz bana karsisiniz, diye bagiriyordu... Bu sözler sanki binlerce kez yankilandi kalbimde... Sanki birisi kendi yokluguna giderken beni anlatiyordu... Hepiniz bana karsisisiniz, bense tek basinayim...
Adam ambulansa bindirilirken bir an direndi, binmek istemedi. O direnince ben de elimi uzattim pencereden asagi, bosluga dogru, öylesine... Iste tam o sirada geriye dönüp bana bakti.Göz göze geldik... Masumiyetimi gördüm onda. Bir an. Iyiligi özleyen yanimi. Alninda derin çizgiler, gözlerinin alti derin morluklarla kapli çocuklugumu gördüm onda... Onca yogun, onca hissederek yasamasina ragmen yine de bu hayattan hiçbir sey anlamamis kalbimi gördüm onda...
Ambulans çekti gitti... Ardindan bagirmak istedim. Sesim çikmadi... Çok istedim o adam gibi kiskivrak baglanip götürülmeyi... Çok istedim o adam gibi sokagin ortasinda korkusuzca, hepiniz bana karsisiniz, bense tek basinayim, diye bagirmayi... Ama yapamadim... O adam gibi hissettigim halde, bagiramadim...
Tipki sana birkaç gece önce bagirmak istedigim halde bagiramayisim gibi... Rahatsiz olmussun seni aramamdan. Yakinlarina, durmadan beni ariyor, sevgi dileniyor, diyormussun... Sana gönderdigim mesajlari uluorta onlara gösteriyormussun... Ben senin önemli ve pahali bir kölenim ya, köle pazarinda beni insanlara teshir ediyormussun... Simdi ben ona ne söylemeliyim, ben bir insana bu iliski bitti diyemem ki, bunu onun anlamasini beklerim, diyormussun...
Bu hayatta kölelerin sözüne kimse inanmaz ki. Istedigini söyleyebilirsin onlara benim hakkimda, çünkü sen efendisin, hep sana inanacaklardir... Sana güveneceklerdir... Seni teselli edeceklerdir...
Benimse bir köle oldugum bu karanlik ormanimda en sadik duygularim bile ansizin yirtici hayvanlar gibi çikacak karsima... Ve ben bu yalnizlikta en çok, en çok kalbime sasiracagim... Sevgimi küçümseyen o yabanci, o yirtici kalbime...
Beni senden çok duygularim küçümseyecek, beni senden çok o yabanci kalbim hirpalayacak... Ben en çok buna sasiracagim...
Bu ne haksizlik, bu ne basitlik, ne bayagilik, diye sana öfkeyle bagirmak için telefona sarildigimda, sesini duyar duymaz beni sen degil, beni önce duygularimin, beni önce bana yabanci olan o kalbimin yendigini hissedecegim aciyla...
Adimi söyleyeceksin sonra, tutulup kalacagim o an; orada misin, konussana benimle, diyeceksin... Iyi misin, seni merak ettim, diyeceksin... Yüzüm ürperecek o an... Mutlu bir ölüm dolasacak içimde. Birden yasadigim her seyi unutacagim... Yasli bir köle, yasli bir çocuk gibi sorularini uysallikla yanitlayacagim...
Bana bunlari neden yaptin, beni neden onlara teshir ettin, sevgimi neden ayaklar altina aldin, diye soramayacagim...
Sevgime onca haksizlik ettigin, askimin önünü acimasizca kapattigin halde sesini duyar duymaz sana duydugum o derin öfkem birden sonsuz bir hayranliga dönüsecek yine...
Ikimiz de hiçbir sey olmamis gibi yapacagiz... Sen benim sevgimi ayaklar altina almamis, ben sana kimseye olmadigi kadar derinden bir öfke duymamis gibi olacagim...
Bu hep böyle olacak... Sense sana duydugum bagliliktan emin o gece kendine hayran, yaralarini biraz olsun sarmis olarak uyuyacaksin... Sana duydugum ask, ruhunu besleyen bencil bir arzu olarak dönecek sana...
Biliyorum seni sevdikçe hep kendi sevgime haksizlik ettim ben... Seni sevdikçe seni sana hapsettim... Sevdikçe, seni o hep sana dönük bencil arzularina, o sadece baskalarinin kanindan beslenen hayranligina hapsettim... Benim gibi kölelerin sevgisi seni böyle yapayalniz, seni böyle kendine tutkun yapti... Bir köle efendisi için üzülür mü, ben senin için üzülüyorum sevgili... Bir kölenin üzüntüsü bu hayatta ne kaçar geçerliyse o kadar üzülüyorum sana...
Bazen kaçmak istiyorum bu duygulardan, sadece senden degil, bütün insanlardan kaçmak... Içinde sen oldugun için hayatla ilgili bütün meraklarimi öldürüp kendime kapanmak ve orada yaralarimi sarmak istiyorum...
Iste böyle zamanlarda aklina düsüyorum. Köleni merak ediyorsun... Sesimden sana akan kana, o köle hayranligima, o kimsesiz tutkuma ihtiyaç duyuyorsun... Gecenin kör bir vakti beni ariyorsun: Biliyor musun, aslinda ben hep seni özlüyorum, sana haksizlik ettigimi biliyorum, ama ne olur izin ver bana, bir seyleri tüketmek istiyorum, hiçbiri bana ait degil, ama böyle bir zaman bu. Sen benim kötü zamanima denk geldin. Savruluyorum belki, ama kim oldugumu biliyorum. Belki de kendimden öç aliyorum ben, ama biliyorum bir gün seninle olacagim ben. Kendimi bildigim kadar bunu da iyi biliyorum...
Ve sonra telefonu kapatiyorsun...Ve kölen için hayat yeniden basliyor bütün o derin sizisi ve bütün o zavalli vaatleriyle...
Yo hayir, sana sasirmiyorum, onca terk edilisten, onca asagilanmadan sonra hiçbir sey olmamis gibi süren ve sen engel çikarttikça giderek artan bu sevme heyecanima sasiriyorum ben... Düsecegini bile bile onca agir kayalari yüksek bir dagin tepesine çikartip durmama sasiriyorum... Dibi delik testilerle bilmedigim uzakliklara durmadan su tasima inancima sasiriyorum...
Bana bütün bunlari söyledikten sonra arkadaslarina, yakinlarina, beni durmadan ariyor, ona bu iliskinin bittigini nasil söylemeliyim, demene degil, sana böyle gecelerin sonunda, sonraki günlerde ve gecelerde o köle heyecaniyla gönderdigim mesajlari baskalarina göstermene degil, ben en çok kendime sasiriyorum sevgili... Bunlari bile bile, seni o ilk günkü heyecanla sevmeme sasiriyorum...
Oysa bir yanim çok aydinlik, çok berrak... Aci verecek kadar aydinlik... Seni bu aydinlikta çok gördüm... Sen benim degilsin, bunu en çok bu aydinlikta gördüm... Senin de efendin var, seni sonsuz üzen, seni hiç anlamayan, sevgini durmadan küçümseyen bir efendin var, sen onu seviyorsun durmadan... Seni benim gibi birileri öyle yaralamis, öyle kirmis ki, sana iyilik ve sefkat göstereni degil, seni küçümseyenleri, sana durmadan engel çikartip, seni durmadan asagilayanlari seviyorsun...
Iste hayat bu sevgilim... Ben senin kölenim... Sen baskalarinin...
Bu hayatin acimasizligini anlatmak için baska bir örnege gerek yok... Birileri niye daha fakir, neden bunca sefalet, neden durmadan savasiyor ülkeler, neden bu acimasizlik, bu nefret... Bunlari baska yerde aramaya gerek yok... Gerek yok onca politik ve ekonomik tahlile... Ikimizin arasindaki fasizm anlatmaya yeter her seyi.. Ikimizin arasindaki fasizm anlatmaya yeter bu hayati...
Bir yanim çok aydinlik, bir yanim çok berrak... Orada görüyorum her seyi... Bir yanin sevgini uçurmak istiyor, bir yanin onu soluksuz birakiyor... Kendinden kurtulmadigin için yapayalnizsin, bu yüzden baskalarinin hayranligina, o köle ilgilerine muhtaçsin... Arzularin hep sana dönük... Kendine gömülmüssün... Ama birileri seni sevmese, birileri seni aramasa, sana hayran olmasa, gizlendigin o yerde havasizliktan ölürsün... Baskalarinin o zavalli enerjileriyle, o kimsesiz kalmis sevgileriyle besleniyorsun... Benim gibilerinin o saf, o köle heyecanlariyla kendine inaniyorsun... Ask senin için baskalarini cezbetme oyunu haline dönüsmüs... Dünyanin en yalniz panayiri kalbin... Susuz biraktigin kölelerinin varligindan hayat kazaniyorsun... Birilerini sana muhtaç biraktikça zaman kazaniyorsun...
Yasadigina inanmak için yakinlarina benim sesimi dinletiyorsun, onlara sana yazdiklarimi gösteriyorsun... Kendi yalnizligini gizlemek için sana duydugum o köle askimi sergiliyorsun karsina ilk çikanlara...
Bu garip aydinlikta görüyorum seni... Gizli gizli moda dergilerini, o çok satan magazinleri okuyorsun... Sik, gözalici, kusursuz mankenlerin vücutlarina bakip iç geçiriyorsun... Kendinden çikip onlardan birine benzemek, hem bütün hayranliklari üstüne çekmek, hem de kaybolmak istiyorsun... Kendine bunca hayran, kendinden, o bencil arzularindan çikmamaya bu denli uzakken bile bir baskasi olmak, dahasi hem en çok arzulanan, hem de ebediyen kaybolmak istiyorsun...
Keske yasadigin onca aci bu doyumsuzluklarin yüzünden olsaydi... Hiç düsünmeden unuturdum seni... Keske o derin yüzeyselliklerinin disinda bir baskasi olmasaydin sen... Seni o halinle görüp bitirseydim... Keske söyledigin her seye inanabilseydim...
Oysa öyle ürkek ki sevgin, seni kim anlamak istese de ister istemez derin boslugunu sürüyorsun öne... O derin kimsesizligini... Çünkü seni böyle tanimalarindan delice korkuyorsun... Ne zaman biri sana sevgiyi hatirlatsa o derin bosluk açiliyor önünde... O sana yabanci bosluk...
Iste bu yüzden seni gören aydinligim aci veriyor bana... Çünkü senin imkansizliginda kendimi görüyorum...
Sen ne kadar kendi içinden çikmasan da ben senin içindeki karanlikta yüzüyorum çünkü... Öyle bir köle sevda ki bu kendimi unuttukça seni hatirliyorum...
Sen beni sevmek için bir kez olsun içinden çikmadin, biliyorum, ama ben seni sevmek için kaç kez çiktim kendimden... Kaç kez senin boslugundan çaresiz kendime geri döndüm...
Seni öyle ürpertirdi ki içindeki kimsesizlik, öyle çekerdi ki içindeki bosluk seni diplere, bu yüzden hep bir baskasi olmayi düsleyerek yasadin. Kendinden uzakta, kendinden baska biri olmayi... Seni hep bir baskasi olarak tanisinlar istedin... Iste sevgili, sen kendine nasil bir yabanci gibi davrandiysan seni sevenlere de öyle davrandin... Bu yüzden baskalarinin hayranligina derinden muhtaçtin... Kendine saygi duyabilmek için birilerinin köle sevgilerine ihtiyacin vardi...
Bütün bunlari bile bile sevdim seni... Bir yanim o aci veren aydinlikta senin o üsüyen, o dipsiz bosluklarini görüyor, buradan bir çikis olmadigini hissediyor, ama bir yanim beni durmaksizin sana, bosluklarina, o durmadan üsüyen kimsesizligine çekiyordu... Ve ne yapsam engel olamiyordum bu yanima... Aci çekmekten zevk almak miydi bu bilmiyorum... Ama seni kendim gibi hissediyordum böyle anlarda... Seni yalniz ben kurtarirmisim gibi geliyordu o dipsiz bosluklarindan... Bu duygu, bu sana sevgiyle atilma hissi, çok soylu ve kutsal geliyordu bana... Sanki onca yil kendimi bunun için bekletmistim...Yapmam gereken en basit, en siradan seyleri yapmamis, yasamimi onca yil bunun için mahvetmistim... Sanki bu yüzden onca yil, yasamaktan çok oynamis, kendimi disardan seyretmistim... Sanki onca yil beklettigim yasamimi bir tek sende dogrulayabilecegimi hissetmisim... Iste bu yüzden bu sana dogru akan köle sevgimi durduramiyorum...
Iste ne oluyorsa o zaman oluyor, kimseden tiksinmedigin, kimseden uzaklasmadigin kadar benden tiksiniyor, benden uzaklasiyorsun... Bu yasadiklarimizi ne kendine ne bana itiraf edemeyecek kadar güçsüz oldugun için seni hiç tanimayan, bütün bu duygulardan uzak birine dogru soluk soluga kaçiyorsun... O yabanci, o uzaginda yasayan kalbini gözünü kirpmadan ona uzatiyorsun...
Ve sen yine benim yikimim oluyorsun...
Ve o zaman ben yine geriye, kendime dönüyorum...
Daha fazla aci çekmemek için kendimi alkolle uyusturmaya, arzularimi yok etmeye, kendimi hissizlestirmeye dönüyorum...
Ve en acisi seni unutabilmek için olmadik insanlarla küçük ölümler deniyorum... Küçük sevgi oyunlari... Tipki senin beni sevdigin gibi kendimden çikmadan sevmeye çalisiyorum onlari...
Seni bana unuttursunlar diye ben de senin gibi kendi uzaginda yasayan bir baskasi olarak seviyorum onlari...
Iste o zaman anliyorum ki kölelerin de acimasiz oldugunu sen ögretmissin bana... Senin o kimsesiz, o zavalli efendiligin ögretmis...
Onlarin sevgisine kayitsiz kalmayi, onlari arzulasam da arzulamiyormus gibi yapmayi, zaman kazanmayi, kayitsiz kaldikça, sinsilik yaptikça askta kazanildigi sen ögretmissin bana... Onlari beni aramaya mahkum etmeyi, beni her aradiklarinda bana biraz daha mahkum olduklarini... Sevgilerini o karanlik ormanda benden kurtarmak için beni durmaksizin aramaya mahkum olduklarini sen ögretmissin bana... Bu yirtici hayvanlarla dolu karanlik ormanda ayakta kalmayi, yaralarimi kimsesiz yalamayi sen ögretmissin...
Sevginin zayiflik oldugunu, ve bu zayifligi küçümsedikçe büyüyen bütün o sevgilerin durmadan içimizdeki o kimsesiz yaralari sardigini sen ögretmissin bana...
Oysa o yaralar sarilmiyor sevgili... Senden bana geçen kötülük baskalarina yayiliyor... Aramizdaki fasizm baskalarini da içine aliyor... Sen benim köle sevgimle içindeki boslugu dolduruyorsun, bense senin imkansizliginla açilan yarami baskalarinin o köle sevgileriyle dolduruyorum... Sen kendini tanimak için bir kez daha savruldukça, ben senden uzaklasip iyi ve yoksul insanlari sevmeye adiyorum kendimi... Sen beni unutmak için savruldukça , ben seni unutmak için o iyi ve aci çeken insanlari sevmeye çalisiyorum...
Bu yüzden her sey birbirine karisiyor... Sana duydugum o imkansiz sevgim yoksul insanlara, yoksul insanlarin bana duydugu sevgi sana duydugum nefrete karisiyor...
Sahip çikilmayan her sevgi, her ask iste bu yüzden kötülüge dönüsüyor... Her yenik sevgi, her imkansiz ask derin bir kötülük olarak karsimiza çikiyor...
Gel, küçümseme sana duydugum zayifligi... Kendini bu denli önemseme, bu denli önemseme o isiksiz kalmis arzularini...
Bu hayat, bu sahte vaatler, o kimsesiz kalmis arzularin sana seni unutturdu... Sen öyle bir saplandin ki karanligina yargi yeteneklerin köreldi... Öyle ki kendini unutup o derin bosluguna taptin sen... Kendini orada aradin... Bu yüzden seni gören aydinligim hiçbir ise yaramadi, aydinligimi bir yana biraktim, o derin körlügümle gördüm seni... Bu moda kötülügün içinden gördüm... Öylesine
kirmisti ki umutlarini bu sana ait olmayan hayat, öylesine küçümsemisti ki seni... Kime baglandigini hissetsen önce içindeki o yabanci kalbin küçümsemisti seni...
Seni sevenleri ne denli köle yaptiysan o denli köleydin içindeki korkulara... Kendini ne denli kapattiysan, o denli kapatmistin, asklara, dostluklara, seni gerçekten sevebilecek olanlara...
Olmayan, hayali, kendi yarattigin seylere köleydin sen...
O sahte vaatlerde ara yalnizligini, ben senin gerçeginim. Saklandigin boslukta degil hayat, gizledigin korkularinda... Bosluguna sarildikça büyür korkularin, sen o boslugun yani basinda gizlenensin... Sana tapan kölene gizlendigin yeri göster..
Bir kez egil onun önünde... Hem gizlendigin yere, hem de kölene....
Gel bir kez, hepiniz bana karsisiniz, bense tek basinayim, dedirtme, bana... Aramizdaki asktan yayilmasin fasizm, bir kez seni yanimda hissedeyim... Benim cesaretim sensin... Seni yok sayarak baskaldiramam... Ben bunca eksikken baskalari adina konusamam... Ben seninle bunca doluyken o iyi ve yoksul insanlari yürekten sevemem...
Sevmek insanin kendine çekilmesidir... Sevmek insanin çekildigi yerde sevdigine bas egmesidir... Sevmek, insanin yillardir unuttugu kendisine dönmesidir... Sevmek insanin yillar sonra döndügünde gördügü seye gönül rahatligiyla inanmasidir...
Öyleyse bir kez olsun bak o susuz kalmis dudaklarima...
O kirli, o her yerden yara alan hayatima bak... Seni görmek için baska hiçbir sey görmeyen gözlerime bak...
Göze al, sana asik kalbimin kani bulassin üzerine, göze al...
Bana bak demiyorum, ama seni sevdigi için kimsesiz kalan ömrüme bak ve bir kez gör kendini orada...

Cezmi ERSÖZ

HAYAT KAT KATTIR.

Şubat 21, 2009 0
HAYAT KAT KATTIR.
HARİKA.....ANCAK YAŞAYANLAR BİLİRLER BUNU..

Evvel zaman içinde Memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış

"bu gençliğin sırrı nedir" diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya…Ama sorular sık, soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.

Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine."Bu davette size sırrımı açıklayacağım" demiş. Herkes merakla davete gelmiş.Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş.Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş.Herkes konu ne zaman açılacak diye merak ederken adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş.

"Hatun , şu kilerden bir karpuz getirirmisin bize sana zahmet!.." Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da :

" Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet" demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş.Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.

"Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin" demiş. Başka istemiş?. Bu böylece dört sefer daha tekrarlanmış . Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedicik sormuş.

"Eeeee?. Arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı??" Herkes birbirinin yüzüne bakmış.Kimse bişey anlamamış..

"Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!" Dedecik gülmüş.

"Efendiler" demiş

"O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu. Bir kere bile (aman be adam, delimisin nesin şu tek karpuzu ne taşıtttırıyorsun bana defalarca…) demedi. Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi.İşte bütün bu gençliğimi hanımıma borçluyum."


"Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız.Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız.İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız." Demiş.

SENİN NE ANLATTIĞIN DEĞİL,
İNSANLARIN NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.
SENİ ANLAYAN BİRİNE ANLAT.
ANLAŞILMIYORSAN SUS Kİ,
ANLATTIĞINI ANLATMAK ZORUNDA KALMAYASIN!

Hayatınız seçtiğiniz kadındır….
Zevkli bir kadına rastlarsanız, ZEVKİNİZ,
bilgili bir kadına rastlarsanız BİLGİNİZ,
zeki bir kadına rastlarsanız ZEKANIZ gelişir.


Hayat kat kattır.

Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür.

Ve bugün durduğunuz teras ,

seyrettiğiniz manzara,
gördüğünüz hayat
yanınızdaki kadının terası,
manzarası ve hayatıdır.


Hayatınız seçtiğiniz kadındır.

Alıntıdır...

TANRININ KAHVESİ

Şubat 21, 2009 0
TANRININ KAHVESİ

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki
profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.
Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikayetlenmeye döner.
Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen
profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen,
plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve
hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.
Herkes bir bardak seçince, profesör şöyle söyler :

'Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü,
sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu
sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın
kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha
pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında
istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara
yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız. Şunu bir düşünün:
"Hayat kahvedir. Is, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayati
tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yasadığımız hayatin
kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de. Bazen sadece bardağa odaklanarak
Tanrının sunduğu kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Kahvenizin tadına varın!"
En mutlu insanlar herşeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en
iyi şekilde tadını çıkartırlar...

Basit yaşayın.
Cömertçe sevin.
Birbirinize derinden itina gösterin..
Nazik olun.
Gerisini Tanrıya bırakın.'


Alıntıdır…

18 Şubat 2009

ARTHUR ASHE'DEN...

Şubat 18, 2009 0
ARTHUR ASHE'DEN...

Efsane Wimbledon'un ilk zenci şampiyonu Arthur Ashe kan naklinden kaptığı AIDS'den ölüm döşeğindeydi.

Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı. Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu:
- Tanrı böylesine kötü bir hastalık için neden seni seçti?
Arthur Ashe cevap verdi:
- Tüm dünyada 50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar. 5 milyonu tenis oynamayı öğrenir.
500 bini profesyonel tenisçi olur, 50 bini yarışmalara girer,
5 bini büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir,
4'ü yarı finale, 2'si finale kalır. Elimde şampiyonluk kupasını tutarken
Tanrı'ya 'Neden ben?' diye hiç sormadım. Şimdi sancı çekerken, Tanrı'ya nasıl 'Niye ben' derim?

Mutluluk insanı tatlı yapar. Başarı ışıltılı...
Zorluklar güçlü... Hüzün insanı insan yapar, yenilgi mütevazı...
Tanrı'ya asla 'Neden ben?' diye sormayın. ne olacaksa olur.

...ARTHUR ASHE...

16 Şubat 2009

HUMA KUŞU...

Şubat 16, 2009 0
HUMA KUŞU...
Bazı akşamlarda durmak, mola vermek gerekiyormuş gerçekten de. Arada bir geçmişe dönüp eski şeylere özlem duyuyorum tıpkı bu akşam da olduğu gibi. Ruh hali yatım artık nasıl isterse ona göre davranıyorum. Kendimi fazlaca yormadan, yıpratmadan canımın kıymetini bilmeye çalışıyorum. Eskiden kafama taktığım şeyleri takmamaya çalışıyorum. Efendim bu akşam değişiklik olsun diye eskilerden bir parça olan ve Erzurum yöresine ait olan “ HUMA KUŞU “ adlı uzun havayı dinlemek istedim. Gerçekten insanın yüreğini burkan bu uzun havanın oldukça da hüzünlü bir hikayesi var. Ve sizlerle paylaşmak istedim. Sizler bir taraftan bu hikayeyi okurken, diğer taraftanda türküyü dinlemenizi tavsiye ediyorum...

“HUMA KUŞU” HİKAYESİ

Seferberlik ilan edilmiş ülkedeki tüm gençler okuyan okumayan tümü askere çağrılmıştır. Erzurum’un Ilıca nahiyesine bağlı Tikkir (Çiğdemli) köyünde Mustafa ve Gülbahar'ın dillere destan aşklarını bilmeyen yoktur. Evlenmelerine izin verilir ve evlenirler. Mustafa askere alınır. Gülbahar’ın iki gözü iki çeşmedir ama yapacak bir şey yoktur. Vatan savunmasıdır. Mustafa gitmiştir ve Gülbahar her sabah kalktığında bahçeye çıkar yavuklusunun yoluna uzun uzun bakarak geleceği günü bekler. Bekler ama ne gelen var nede haber. Gülbahar’ın bu durumu kaynanasını ve kayınbabasını çok üzmektedir. Gelin her geçen gün eriyip gitmektedir. Huma kuşuna bir cennet kuşu da denir. Çok yükseklerde uçar ve bu uçuşu günlerce sürer adeta bir haberci kuşu gibidir.

Mustafa’dan yıllarca haber gelmez. Ev halkı artık umutlarını kesmek üzeredir. Kayınbabası gelinin her sabah yavuklusunun yolunu gözlemesini uçan kuşlardan haber istemesine o kadar üzülür ki bu ağıtı yakar. Huma kuşu yuvasından havalanan ve çok yükseklerde günlerce uçan bir kuştur. Mustafa’yı da Huma kuşuna benzeterek ve yine Huma kuşunun çok yüksekte uçması haberci bir kuş olmasına atıf ederek başlar söylemeye. Gülbaharın ağlaya ağlaya göz pınarları kurumuştur.


Kayınbabası bakın nasıl söylemiş.

Huma Kuşu Yükseklerden Seslenir
Yar Koynunda Bir Çift Suna Beslenir
Sen Ağlama Kirpiklerin Islanır
Ben Ağlim ki Belki Gönül Uslanır

Sen Bağ Olki Ben Bahçende Gül Olim
Layık mıdır Yanim Yanim Kül Olim
Sen Bey Olki Ben Kapında Kul Olim
Koy Desinler Buda Bunun Kuludur

SEVDİĞİM BLOG ÖDÜLÜ...

Şubat 16, 2009 2
SEVDİĞİM BLOG ÖDÜLÜ...

Merhabalar Sevgili Dostlarım,,,

Öncelikle hepinize iyi haftalar dileyerek başlamak istiyorum.

Bu arada bir süre önce bloglar arasında verilmeye başlanan En İyi Dostluk ödülüne beni de layık görüp veren arkadaşlarıma çok ama çok teşekkürler ediyorum ve inanın sizler tarafından sevildiğimi bilmek beni öylesine mutlu etti ki tarifi imkansız duygular içerisindeyim şu an. Bu ödül hiçbir maddiyatı olmayan, ancak maneviyatı yüksek ve sizler tarafından yürekten verilen en anlamlı ödül benim ve elbette ki sizler için. Buradan bana bu ödülü veren arkadaşlarım,

http://bulmaca01.blogcu.com
http://canon766.blogcu.com
http://gonulgulu.blogcu.com
http://boncukdevrim.blogcu.com
http://melek55tr.gg
http://putri.blogcu.com
http://dantelce.blogcu.com
http://gulumasli.blogcu.com
http://laguer.blogspot.com
http://sema042.blogcu.com
http://myoopie.blogspot.com
http://tropical-malibu.blogspot.com
http://esenguldenesintiler.blogspot.com a tekrar tekrar teşekkür ediyor, hepsine kocaman sevgi ve selamlarımı gönderiyorum…

Efendim,

Ödülün üç tane kuralı varmış.

1. ödülü verenin linkini yayınlamak

2. bu ödülü 7 blog sahibi arkadaşıma vermek ve linklerini sayfama eklemek

3. ödülü verdiğim arkadaşımı haberdar etmek bende bu ödülü 7 arkadaşıma gönderiyorum
işte ödül verdiğim sevgili arkadaşlarım,,,
Yalnız şunu da hatırlatmak isterim ki, sadece aşağıda isimlerini verdiğim arkadaşlarım değil, hepiniz benim sevdiğim bloglar arasındasınız ve tüm samimiyetimle söylüyorum ki, bu ödüle hepiniz layıksınız...

http://muazzezv.blogcu.com
http://naliya.blogcu.com
http://suskunlugum.blogcu.com
http://turnayla.blogcu.com
http://tropical-malibu.blogspot.com
http://keskinlininmutfagi.blogcu.com
http://kayraatak.blogspot.com

Kural gereği sınır 7 ama bence bu ödülü tüm blog sahibi arkadaşlarım fazlasıyla hak ediyor. Bu yüzden veremediklerimden özür diliyorum.

Hepinize sonsuz sımsıcak yürekten sevgilerimi gönderiyorum…

13 Şubat 2009

HAPPY VALENTİNE'S DAY !!

Şubat 13, 2009 1
HAPPY VALENTİNE'S DAY !!
HER GÜNÜNÜZÜN " SEVGİLİLER GÜNÜ " KADAR ÖZEL VE YAŞANIR OLMASI DİLEKLERİMLE,,,

mehp@re

EFSANE AŞKLAR…

Şubat 13, 2009 1
EFSANE AŞKLAR…

AFRODİT İLE (VENÜS) ÇOBAN ANAHİS

Mitolojiye uzanırsak önce aşk ve güzellik ilahı Afrodit ile (Venüs) çoban Anahis'in aşkı akla geliyor. Efsaneye göre de Truvalı çobanın ve ondan sonra gelen bütün çobanların yanık kavalları hep bu aşkı fısıldamış.


HELOİSE İLE ABELARD

Paris'te 1101 de doğan Heloise ile ondan 22 yıl önce Nantes'te dünyaya gelen Abelard'ın ilişkisi sonucunda edebiyat tarihi en ünlü aşk mektuplarını kazandı.


DANTE ALİGHİERİ İLE BEATRİCE


1200'lü yılların başında ünlü İtalyan şairi Dante Alighieri henüz 9 yaşındayken ilk kez gördüğü Beatrice'yi ömrü boyunca sevdi. Dante onu üne kavuşturan en büyük eseri 'Commedia Divina'yı büyük aşkı için yazdı.


ŞEKER AHMET PAŞA İLE KAYA

Padişah 4. Mehmet'in en küçük kızı güzeller güzeli Kaya daha gencecik bir kızken Şeker Ahmet Paşa ile evlendirildi. Hülyalarının sahibini bekleyen Kaya karşısında gür sakallı bir ihtiyar görünce çılgına döndü ve tam yedi sene kendisini Paşa'ya teslim etmedi. Yedi sene gecikmeyle gelen birleşme Kaya'nın ruhunda fırtınalar koparttı ve kocası Şeker Ahmet Paşa'ya çılgınca aşık oldu. Kızı dünyaya geldiği zaman ise aşkı zirveye ulaştı. 27 yaşında ikinci çocuğunu doğururken ölmesiyle sona erdi ama bu müthiş aşk yıllarca dilden dile dolaştı.



NAPOLYON İLE JOSEPHİNE


Fransa İmparatoru Napolyon henüz 27 yaşındayken kendinden beş yaş büyük olan dul Josephine'i görür görmez aşık oldu. Josephine ise eğlenceyi seven bir kadın olduğu için ülkeleri dize getiren Napolyon'u hep küçümsedi. Napolyon'un Josephine karşı duyduğu bitip tükenmeyen sevgi karısının kusurlarını görmesine de engel oldu. Ondan boşandıktan sonra bu sevgiyi söküp atmak pek kolay olmadı ama karşısına Emilie çıkınca kalbi yine çarpmaya başladı. Üstelik bu aşk Josephine ile olduğu gibi tek değil çift taraflıydı.


KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN İLE HÜRREM SULTAN

Ülkeler fatihi Kanuni Sultan Süleyman'ın gönlünü de Rus asıllı Hürrem Sultan fethetti. Hürrem Sultan'ın Muhteşem Süleyman'a hakimiyeti sevgili kocasının kolları ve gözyaşları arasında ölmesine kadar devam etti. Aşk mı? Onu da bir tek Kanuni hissetti.



8. EDWARD İLE WALLİS SİMPSON

Yıl 11 Aralık 1936; radyoların başında oturan milyonlarca kişi İngiltere Kralı 8. Edward'ın deli gibi aşık olduğu Amerikalı Wallis Simpson ile evlenmek için tahtan indiğini heyecanlı ama kararlı bir ifadeyle duyurdu. İki kez evlenip boşanmış bir kadınla beraber olabilmek için krallığı bırakan Edward 20. yüzyılda aşk için tahtını bırakabileceğini gösterdi.


ALBAY JUAN PERON İLE EVA DUARTE

Arjantin'in eski Devlet Başkanı Albay Juan Peron kendinden 25 yaş küçük olan oyuncu Eva Duarte ile tanışınca hayatı değişti. Birbirlerine çılgınca aşık oldular ama Peron'un ünü ve politik başarısı bir oyuncuyla evli olduğu için çok zedelendi. Genç yaşta kansere yakalanan Eva Peron öldü ama tutkulu aşk kitaplara filmlere hep konu oldu.



PRENS RAİNER İLE GRACE KELLY

Monako Prensi 3. Rainer gerçek bir prensti. Güzeller güzeli Grace Kelly ise gerçek bir Hollywood yıldızı. 1956'da başlayan evlilikleri 1982'de Kelly'nin bir otomobil kazasında hayata veda etmesiyle sona erdi. Eşinin ruhunun sarayın her köşesinde hissedildiğini söyleyen Prens Rainer ise bir daha evlenmedi.


LİZ TAYLOR İLE RİCHARD BURTON

Liz Taylor ve Richard Burton "Kleopatra" filminin setinde tanıştı. Birbirlerine delicesine aşık olunca eşlerinden ayrılıp evlendiler. 22 yıl boyuncu bir dargın bir barışık yaşayan çift 1984'te Burton'un zamansız ölümüyle ayrıldı.

BEATLES JOHN LENNON İLE YOKO ONA

Efsanevi Beatles grubunun solisti John Lennon Japon sanatçı Yoko Ona'ya aşık olup evlenince grup dağıldı. Milyonlarca Beatles hayranı Yoko'yu "Japon Cadısı" olark lanetledi. Bu delicesine tutku 1980'de bir fanatiğin namlusundan çıkan kurşunlara hedef olan Lennon'un ölümüyle noktalandı.

SALVADOR DALİ İLE GALA

Salvador Dali ile tanışıp sınırsız bir aşka sürüklenen Rus ressam Gala severek evlendiği eşiyle çocuğunu bırakıp çılgın ressama koştu. Dali ile çılgınlıklarla dolu 50 yıl geçiren Gala bu aşktan da hiçbir zaman pişmanlık duymadı.


ASUMAN İLE ZEYCAN


Ayni elmadan yiyerek çocuk sahibi olan iki ana babanin biri kiz biri erkek çocuklari arasindaki aski anlatan Türk halk öyküsü. Erzincan beyi Kaleli Bey ile kahyasi Dervis Ahmet"in çocuklari olmamaktadir. Bey ve kahyasi kilik degistirerek geziye çikarlar. Bir yaylada karsilastiklari bir dervisin verdigi elmayi esleriyle birlikte yiyen babalar çocuk sahibi olurlar. Beyin kizi kahyanin oglu olmustur. Dervis kizin adini Zeycan oglanin adini da Asuman koyar onlarin birbirleriyle besik kertmesi nisanli olduklarini büyüdükleri zaman evlendirilmelerini söyler. Çocuklar büyüyünce birbirlerini severler ancak Zeycan"in annesi Kaleleli Bey"i etkileyerek iki gencin evlenmesini engeller. Asuman ve Zeycan düslerinde bade içerek asiklik gücü kazanmislar saz çalarak deyisler söylemeye baslamislardir. Asuman kilik degistirerek beyin huzuruna çikar ve ondan atismak için asik ister. Kaleli Bey Asuman"in karsisina asik olarak kendi kizini çikartir. Bu atismada kaybeden kazananin kölesi olacaktir. Iki sevgili arasindaki sazli sözlü mücadeleyi Asuman kazanir. Ama Kaleli Bey sözünde durmadigi gibi Asuman"i da öldürtmek ister. Sevgilisinin yardimiyla kaçip kurtulan Asuman Basra"ya gider bir kahvede asiklik yapmaya baslar. Asiklikta gösterdigi basari Basrali asiklarca kiskanildigi için bir kuyuya atilan Asuman"i dügünde elinden bade içerek asik oldugu dervis kurtarir Erzincan"a getirir


ARZU İLE KAMBER

Birbirlerini kardeş sanarak büyüyen iki gencin asklarini anlatan ve 17. yüzyilda ortaya çiktigi sanilan Türk halk öyküsü. Konusu söyledir: Bir kervan yolda eskiya baskinina ugrar. Baskindan yalniz küçük bir erkek çocugu sag olarak kurtulur. Bir aile tarafindan evlatlik olarak alinan çocuga Kanber adi verilir. Bir süre sonra bu ailenin bir kiz çocugu olur adini Arzu koyarlar. Iki çocuk birbirlerini kardeş sanarak büyürler. Bir süre sonra aralarında ilgi veyakınlık başlar. Kardeş olmadiklarını ögrenince de evlenmek isterler. Arzu"nun annesi bu evlilige karsi çıkar ve kızını zengin bir tüccarla evlendirir. Ama adam kisa bir süre sonra ölür.Arzu ile kanber evlenmek için yeniden uığrasırlarsa da anne engel olur. Asıklar bir rastlantı sonucu birbirlerini bulurlar. Kavusmanin heyecaniyla ikisi de bayilir. Sürekli olarak kızını izleyen kötü yürekli anne onlari gene ayırmak ister ama gençlerin çevresi su ile kaplandigindan yanlarina ulasamaz. Az sonra iki sevgilinin gögüslerinden birer güvercin çikarak uçar ve böylece ikisi de orada can verirler


KEREM İLE ASLI

Kerem ile Aslı'nın aşkları asırlardır hiç tükenmedi.
Anonim halk hikayesi. XII. Yüzyilda tesekkül ettigi yorumlanan Kerem ile Asli hikayesi anonim halk hikayelerimizin karakteristik özelliklerini tasir. Hikaye kahramani Asik Kerem Asli isimli bir Ermeni kizina asik olur. Onu kendisinden kaçiranlarin ardindan arkadasi Sofu ile saz çalarak türkü söyleyerek diyar diyar dolasir. Büyük bir askin ugrunda ne ölçüde fedakarlik yapilacak bir kuvvet oldugunu isaret eder. Zorlu macerasinin sonunda Haleb"de Asli"ya kavusan Kerem tam onunla evlenecekken bir kesis büyüsüne kurban gider. Bir büyü ile tutusup yanar kül olur. Bu külün kivilcimi ile saçlarindan tutusarak ayni akibete ugrayan Asli ile ancak cennette bulusurlar...



LEYLA İLE MECNUN

Mecnun bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmiş olan Kays adlı oğludur. Okulda bir başka kabile reisinin kızı olan Leyla ile tanışır. Bu iki genç birbirlerine aşık olurlar. Okulda başlayıp gittikçe alevlenen bu macerayı Leyla nın annesi öğrenir.
Kızının bu durumuna kızan annesi kızına çıkışır ve bir daha okula göndermez.Kays okulda Leyla yı göremeyince üzüntüden çılgına döner başını alıp çöllere gider ve Mecnun diye anılmaya başlar.
Mecnun un babası oğlunu bu durumdan kurtarmak için Leyla yı isterse de Mecnun (deli çılgın) oldu diye Leyla yı vermezler. Leyla evden kaçarak Mecnun u çölde bulur.
Halbuki o çölde âhular ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Bu sebeple Leylâ yı tanımaz.
Babası Mecnûn u iyileşmesi için Kâbe ye götürür. Duâların kabul olduğu bu yerde Mecnûn kendisindeki aşkını daha da arttırması için Allahü Tealâya duâ eder:

"Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni
Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni."

Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar.
Diğer tarafta ise Leylâ da aşk ıstırabı içindedir. Bir zaman sonra âilesi Leylâ yı İbn-i Selâm isimli zengin ve îtibârlı birine verir. Ancak Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm ı vuslatından uzak tutmayı başarır.

Mecnûn çölde Leylâ nın evlendiğini arkadaşı Zeyd den işitince çok üzülür. Leylâ ya acı bir sitem mektubu gönderir. Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn a anlatır.Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.Bir müddet sonra Mecnûn un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.
Bir çok tereddütten sonra her şeyi göze alarak Mecnûn u çölde aramaya başlar. Fakat Mecnûn dünyadan elini eteğini çekmiş ilâhî aşk yüzünden Leylâ nın maddî varlığını unutmuştur. Leylâ çölde Mecnûn u bulduğu hâlde Mecnûn onu tanımaz.
Leylâ onun erdiğini anlarsa da yine onsuz yaşayamaz. Hastalanıp yataklara düşer. Kısa zaman sonra da ölür. Mecnûn Leylâ nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar ağlayıp inler;

"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez."
Der kabri kucaklayarak ölür.

Bir müddet sonra Mecnûn un sâdık arkadaşı Zeyd rüyasında Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye sorunca derler ki:

"Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular."

SEVGİLİLER GÜNÜ’NÜN ÖYKÜSÜ

Şubat 13, 2009 1
SEVGİLİLER GÜNÜ’NÜN ÖYKÜSÜ

Aziz Valentine’ın öyküsü III. Yüzyıl’dan gelir. O dönemde Roma tahtında İmparator II. Claudius vardı, “Zalim” adıyla tanımlanan Claudius aşırı savaş ve askerlik tutkunuydu, her yetişmiş erkeğin muhakkak asker olmasını istiyor ve kimseye göz açtırmıyordu.


EVLİLİĞİ YASAKLADI

Öylesine ileri gitmişti ki, askerliğe engel oluyor düşüncesiyle evlenmeyi dahi yasakladı. Gençler şaşkındı, kimse sevdiği ile beraber olamıyor, Roma kenti sayısı gittikçe artan ve uzak ülkelerde ölen sevgililerinin ardından ağlayan kadınlar ve kızlarla dolmuştu. Kısacası aşk yasaklanmıştı. Bu sıralarda İmparator tüm Romalılar’ın 12 tanrıya tapmalarını aksi şekilde davrananların ve özellikle de Hıristiyanlar’la ilişkiye girenlerin ölümle cezalandırılacaklarını emretti.

Bu emre uymayanların arasında Aziz olarak kabul edilen filozof Valentinus’da vardı, gezerek dinsel vaazlar veriyor ve İmparator’un hatalı olduğunu anlatıyordu. Sonunda yakalandı ve hapse atıldı. Valentinus’un hapiste olduğu günlerde yaşananlar efsaneye dönüşerek günümüze kadar ulaşmıştır.

GÜZEL JULİA VALENTİNUS’A GİDER

Hapishaneyi korumakla görevli gardiyanın kızkardeşi Julia’nın gözleri doğuştan görmemektedir, gardiyan Valentinus’un anlattığı İsa ilgili öykülerin arasında körlerin gözlerinin açıldığını öğrenince, kardeşini gizlice Valentinus’un yanına getirir. Julia çok güzel ve zeki bir kızdır. Günlerce beraber olurlar, Valentinus ona Roma tarihini, doğanın yapısını, aritmetiği ve Tanrı’ya yönelmeyi öğretir. Julia, dünyayı Valentinus’un anlattıklarıyla görür, onun bilgeliği ile aydınlanır, güçlenir ve teselli bulur.

Bir gün sorar;
- “Valentinus, Tanrı gerçekten dualarımızı duyar mı?”
Aziz gülümser;
- “Evet, herbirini.”
Julia;
- “Her sabah ve her gece ne için dua ettiğimi biliyormusun? Görebilmek için dua ediyorum, senin bana anlattıklarını görmeyi çok istiyorum.”,
Valentinus;
- “Tanrı bizim için en iyi olanı yapar, yeter ki buna inanalım.”
Julia, yere diz çöker ve;
- “Böylesine inanmak istiyorum, yardım et.”
Beraberce duaya başlarlar. Birden hücrenin içersi altın renkli bir ışıkla aydınlanır ve Julia haykırır;
- “Valentinus, görüyorum, görüyorum.”

14 ŞUBAT’TA ÖLDÜRÜLÜR

Valentinus duaya devam etmesini söyler. Ertesi gün Valentinus’un ölüm emri gelir, Aziz Julia’ya son bir not yazar, Tanrı’ya hep yakın olmasını öğütler ve notun altını “Senin Valentine’ından” diye imzalar. Mektup, ertesi gün Julia’ya ulaşır, o günün tarihi 14 Şubat 270′dir. Valentinus, sonradan Papa I. Julius tarafından “Porta Valentini” adı verilen bir kemer kapısının altına gömülür (Şimdi orada yani Roma’da Praxedes Kilisesi vardır.)

Julia, mezarın yanına pembe çiçekler açan bir badem ağacı diker. Günümüzde sevginin ve dostluğun simgesinin badem ağacı olması buradan kaynaklanır.

GENÇLERİN İLK CİNSEL DENEYİMİ

İşin aslına bakılırsa, 15 Şubat tarihi Roma tanrıçalarından Februata Juno adına yapılan kutsama töreninin günüdür; birbirleriyle ilk kez cinsel ilişkiye girecek gençlerin adlarının yazıldığı parşömenler, o gün tanrıçaya sunulurdu. Papalık daha sonra yasaklanan bu geleneğin yerine, azizlerin adlarının yazılı olduğu listeleri sergilemeye başladı.

Biz yine Roma’ya dönelim. 15 Şubat’ta kutlanan gençlerin aşk festivalinin özgün adı Lupercalia’dır, geleneksel olarak hediyeler verilirdi. Kuşların çiftleşme döneminin başlangıcı kabul edilen Şubat ayı döneminde, gençler de onları örnek alarak eşleşirlerdi. Hıristiyanlığın güçlenmesinden sonra, Pagan inançları yasaklandı veya yerlerine Hıristiyan versiyonlar getirilmeye başlandı. Aziz Valentine Hıristiyanlığın simgesi olan sevgi ve evlilik kuramı ile kişiselleştirildi, onun Lupercalia Festivali’nin arifesinde öldürülmüş olması iyi bir raslantıydı, böylece Roma’nın bereketlilik ve döllenme kutsamalarıyla, Hıristiyanlığın evlilik ve çoğalma ilkesi bütünleştirilmiş oldu. Amaca ulaşılmıştı.

Günümüzdeki yorumuyla “St Valentine” yani Sevgililer Günü, Roma’daki gibi sevenlerin birbirlerine sevgilerini Valentinus’un son mesajında olduğu gibi küçük kartlar ve hediyelerle sunmaları şeklinde kutlanmaktadır. Aslında kökende yine birleşme, bütünleşme ve çoğalma güdüsü yani bereketlilik vardır. Aynı zamanda da, Tanrısal aşkla, dünyasal aşkın birleştiği yer, Julia’nın öyküsünde olduğu gibi birleştirilir. Ama ilginçtir ki, aşkı yasaklayan bir despotun binlerce yıllık anısı, Kozmik Şakacı’nın oyunuyla artık aşk yüzünden akla gelmektedir.

09 Şubat 2009

ANISI BİZ OLALIM

Şubat 09, 2009 1
ANISI BİZ OLALIM
Anısı biz olalım bu sokakların
öpüşmediğimiz tek saçak altı
hiçbir otobüs durağı kalmasın
biz yürüyelim kent güzelleşsin
gürültüsüz sözcükler bulalım
yeni sevinçlere benzeyen

biz gelince bir yağmur başlar
yüzün çizilir buğulanan camlara
bir uzun karartma biter
akasyalar köpürür birdenbire
ve her avluda adınla anılan
çiçekler sulanır akşamüstleri

bir arkadas evine uğrarız yolüstü
bir fincan kahve içeriz,ısıtır bizi
başını sessizce omzuma koyarsın
gülüreyhan olur soluğun
biz kalırız kuşlar dönüp gelir
her balkonda bir menekşe sesi

belki yeniden güzelleştiririz
adları değiştirilen parkları
perdeleri hiç açılmayan evlerde
ışıklar yanar çocuk sesleri duyulur
tanıdık sevinçlerle dolar yeniden
kendi sesini kemiren alanlar

anısı biz olalım bu sokakların
ve hiç durmadan yağmur yağsın
biz gürültüsüz sözcükler bulalım
sarmasık fısıldaşsın yine
gidersek birlikte gideriz
yeni sevinçler buluruz hüzne benzeyen

Ahmet TELLİ

AYAKKABI

Şubat 09, 2009 2
AYAKKABI
Sanki gelecek ay gökten para yağacak. hem ev sahibim de zengin biri sayılmaz ki. kimseden borç istemeye de yüzüm kalmadı. 20 milyon da kiraya verince elde 10 kalacak, bakkal artık beklemez, 5 de ona. kalan 5 de bir hafta yeter ya sonra”.
adam evine geldiğini farketti. içeri girdi, sıkıntılarını olabildiğince ailesine yansıtmayan biriydi. yüzündeki sıkıntılı ifadeyi zorla da olsa değiştirdi, güler yüzle içeri seslendi;
--alo !. . . kimse yok mu? bu yorgun ve yaşlı adamı karşılayacak kimse yok mu?
hanımı koşarak geldi, ceketini aldı;
-kusura bakma bey, geldiğini duymadım.
-eh elimiz boş olunca yüzümüze bakılmıyor, ne yapalım.
-öyle deme bey.
-şaka yaptım canım şaka yaptım, hemen darılmaaa. . . elim dolu olsa da yüzüme bakılmıyor, diyecektim !. .
onun şakalarına alışmış olan karısı bu kez ses çıkarmadı, sadece gülümsedi.
-yorgun görünüyorsun.
-biraz yorgunun hanım.
-acıkmışsındır, hemen yemeğini getireyim.
-hanım acıktım acıkmasına da, zahmet olmazsa başka bir şey rica edecem.
-estağfurullah bey, buyur !. . .
-ya sen de yorgunsundur ama ayaklarım çok ağrımış, bir leğene az bir su koysan, sana zahmet.
-tabi hemen getiriyorum.
adam eşofmanını giyip oturmuştu ki, hanımı bir legen suyla girdi. adam yorgun ayaklarını suya daldırmadan merakla sordu;
- benim tatlı kızım nerde bakayım, saklandı mı yaramaz?
anne başını önüne eğdi,
-ne oldu, bir şey mi var? …söylesene canım.
-içerde…ağlıyor.
-ağlıyor mu !. . . niye?
-ayakkabı istiyor.
-daha önce konuşmuştuk, alamayacağımı söylemiştim. hem ayakkabısı eski değil ki?
-eskidiği için değil, arkadaşlarında gördüğü, yeni çıkan bir ayakkabıdan istiyor.
-hanım biliyorsun para durumunu…
-ben biliyorum da…
-bir daha konuşayım bakalım, benim kızım anlayışlıdır. çağır gelsin.
kadın kızını çağırdı, kalkmak istemeyen kızını, zor da olsa ikna ikna etti, babasının yanına getirdi. babası yanına oturttu. olabildiğince kırmamaya çalışarak konuştu;
-kızım, seninle daha geçen akşam konuşmuştum. ayakkabı alacak kadar paramız yok, hem ayağındakiler de eski değil.
-başkası nasıl alıyor?
-yavrum onların durumu daha iyiyse alabilirler. bizim şimdi iyi değil. bekle belki bir kaç ay sonra alabiliriz.
-banane arkadaşlarım aldı, ben de alacam.
yine ağlamaya başlamıştı.
-ne kadarmış o ayakkabı fiyatını biliyor musun?
-4 milyon.
-kızım sana o ayakkabıyı alırsak elimizde para kalmıyor. getir bakayım sen şimdi giydiğin ayakkabılarını.
kız hışımla getirdi, yere attı. adam çocuğun saygısızlığını görmemezlikten geldi. küçük çocuklar için böyle heveslerin ne derece önemli olduğunu biliyordu. hele arkadaşlarından biri onu kıskandırdıysa, o küçük dünyasında tüm hayali o ayakkabı olmuştur, başka birşey düşünemez bile, diye aklından geçirdi. fakat adamın da yapacak birşeyi yoktu. çok uzun bir sessizlik oldu, adam kızını kırmadan nasıl çözüm bulacağını düşünüyordu. hanımı ise kocasının, ayakkabıların yere atılışına sinirlendiğini düşünüp endişe ile bekliyordu. adam umutsuzca kızına bir daha sordu;
-kızım, bu ayakkabılar hiç de eski görünmüyor, bir kaç ay daha giysen.
-eski işte eski, giymem. bunlar eski !. .
adam’ın içi içini yiyordu. bir medet arar gibi hanımına baktı. yıllardır sıkıntı içinde yaşayan ama eve her gelişinde güler yüzünü eksiltmeyen vefakar karısı, yapacak birşeyi olmadığını göstermek için, ellerini iki yana açtı. adam birden ayağa kalktı, giyinmeye başladı.
-kızım madem benim, “ayakkabın eski değil” sözüme bakmıyorsun, giy ayakkabılarını dışarda az öne gördüğüm bir çocuğa soracağız, sen soracaksın. eğer sorduğun çocuk, bu ayakkabılar için, eski derse veya beğenmezse söz istediğin o ayakkabıları alacağım.
ayakkabı alınmasından tamamen ümitsiz olan kız bunu duyunca heyacanlandı. hemen hazırlandı. baba kız el-ele sokağa çıktılar. hiç konuşmadan bir kaç sokak geçmişlerdi ki, babası az ilerdeki köşeyi gösterdi;
-bak şu köşede oturan bir çocuk var, hemen hemen senin yaşlarında. sor bakalım ayakkabıların güzel mi değil mi !. . .
kız hevesle çocuğun yanına koştu ama durdu kaldı. çocuğun şaşkın bakışları arasında birkaç saniye orda kaldıktan sonra ağlayarak babasına doğru koştu. soramamıştı.
babası ağlayan kızını bırakıp, köşedeki çocuğun yanına gitti. cebindeki bozuk paraları, çocuğun önündeki mendile bırakıp döndü. çocuk hâlâ, ağlayarak uzaklaşan kıza bakıyordu, duvara yasladığı koltuk değneklerinin arasından.


Ahmet Ünal ÇAM
http://huzur.sehri.com

ADA

Şubat 09, 2009 0
ADA
Thomas Cook, bir araştırma gezisi sırasında atlas okyanusu'nun ıssız bir yerinde milyonlarca kuşun havada çığlıklarla daireler çizerek uçtuğunu görür. kulakları sağır edecek kadar yüksek sesle çığlıklar atan kuşlardan yorulanlar, okyanusun dev dalgaları arasına kendilerini atarak intihar etmektedirler!

bu olayı yıllar boyunca birçok balıkçı görür, birçok bilim adamı araştırır. kuş bilimcileri yaptıkları araştırmalarda göçmen kuşların farklı yönlerden gelerek okyanusta bu noktada birleştiklerini keşfederler, ancak intihar etmelerinin nedenini çözemezler.

yıllar suren araştırmalar sonucunda bu trajik olayın yaşandığı yerde bir ada olduğunu; kuşların göç yolu üzerinde bulunan bu adanın bir deprem sonucunda okyanusa gömüldüğünü bulurlar. insanların yokluğunu bile fark etmedikleri ada kuşlar için göç yollarının vazgeçilmez bir durağıdır. kuşlar binlerce yıllık alışkanlıkla adanın yerini bilmektedirler ve uzun ve yıpratıcı bir yolculuktan sonra aradıkları adayı bulamayınca, yorgunluktan bitkin bedenlerini çığlık çığlığa okyanusun sularına gömmektedirler.

peki ya siz...

sizin hiç bir adanız oldu mu? yaşamın uzun göç yollarında size bir yudum taze soluk verecek, yolunuza dinç olarak devam etmenizi sağlayacak bir adanız var mı? bir gün yerinde bulamazsanız, ille de ulaşmak ve sığınmak için başınızın döndüğü, dengenizi yitirinceye kadar çırpınıp kanat çırptığınız bir ada yaratabildiniz mi kendinize? sınırsızca her şeyi paylaşabileceğiniz bir dost, yola birlikte çıkacak kadar güven duyduğunuz bir arkadaş, size daima huzur ve mutluluk verecek bir eş, ulaşmak için yıllardır uğraş verdiğiniz bir amaç edinebildiniz mi?

şöyle daha bir iyi bakın çevrenize... size gelen, sizin gittiğiniz, sizi bulan, sizin bulduğunuz kaç adanız var çevrenizde? kaç tane durup nefeslendiğiniz ada yaratmışsınız kendinize.


Alıntıdır...

08 Şubat 2009

MİM -II-

Şubat 08, 2009 1
MİM -II-
İkinci ve son olarak da http://esenguldenesintiler.blogspot.com un sahibi değerli arkadaşım Mim’lemiş beni. Arayı açmadan hemen onun da Mim’leme konusu ile ilgili sorularını yanıtlamak istiyorum.

En sevdiğim kelime?

Benim en sevdiğim kelime hayatım’dır. Çünkü bu kelimeyi herkese kullanmam ve eğer kullanıyorsam da mutlaka karşımdakinin ben de oldukça büyük bir değeri var demektir..


En nefret ettiğim kelime?

CİN…Bu kelimeden harbi tırstığımı söyleyebilirim. Her nedense sanki söylediğimde karşıma dikilecekler ve beni korkutacaklar diye ödüm patlıyor. Bu nedenle artık direk söylemeyip, üç harfliler diyorum…

Beni ne heyecanlandırır?

Beni en çok yıllar sonra gördüğüm eski sevgilim ya da hoşlandığım ama bir türlü hoşlandığımı söyleyemediğim kişiyi görmek oldukça heyecanlandırır…

En sevdiğim ses?

Bahar geldiğinde öten kuşların sesleridir…

En nefret ettiğim ses?

Sabah daha horozlar bile ötmeden komşularımın çıkarttığı sesler, sokaktan gelen ve gürültülü bir şekilde konuşan insanların seslerinden nefret ederim…

Hangi mesleği yapmak istemem?

Hemşirelik. Çünkü çok meşakkatli ve çok zor bir meslek. Her şeyden önce sabır lazım. Karşınıza hasta olarak gelen her insan farklı karakterlerde ve farklı eğitim seviyesinde. Bu nedenle bu mesleği kaldıramazdım sanırım…

Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdim?

Emin olamasam da bu konuda 6.hissimin zaman zaman kuvvetli olduğuna inanırım. Ve zaman göstermiştir ki bu konuda çoğu zaman haklı çıkmışımdır…

Kendim olmasaydım kim olmak isterdim?

Kendim olmaktan mutluyum elbette çünkü bu dünyada benden bir tane var. Ama eğer ben olmasaydım mutlak ve tüm samimiyetimle söylüyorum ki, Atatürk’ün kızı olmak isterdim.

Nerede yaşamak isterdim?

Ben Türkiye’de ve Ankara’da yaşamaktan son derece mutlu bir insanım. Denizimiz yok ama Ankara’nın kendine has havasında yaşamak beni son derece mutlu ediyor. Ancak ikinci bir şansım daha olsaydı eğer, İtalya-Venedik’te yaşamak isterdim. Benim için ilginç bir yer ve bir o kadar da romantik. Ama bu yaşam eminim ki kısa süreli olurdu…

En önemli kusurum?

En önemli kusurum her ne kadar hoşlanmasam da çabuk parlamam. Bu huyumdan bir türlü kurtulamıyorum…

Bana en fazla keyif veren kötü huyum?

Dik bir insan olmam. Başkaları isterlerse saatlerce konuşsunlar, ben bildiğimden şaşmam. O sadece konuştuğu ile kalır karşımda…

Kahramanım kim?

Benim yeryüzündeki en büyük ve tek kahramanım ATATÜRK’üm…Başkası yalan…

En çok kullandığım küfür?

Gerizekalı…Nefret ediyorum bu kelimeyi kullanmaktan ama gerçekten de bunu hak edenler çıkıyor karşıma…

Şu anki ruh halim?

Gayet sakinim.

Hayat felsefesini hangi slogan özetler?

Ben bugünü yaşarım, yarın ölür müyüm kalır mıyım bilinmez…

Mutluluk rüyam nedir?

Unutamadığım aşkım bir gün kapıdan girecek ve ben geldim seni seviyorum diyecek…Sonra küçük bir kasabada özellikle bir sahil kasabasında tek kat üzerine Amerikan bir eve sahip olmam. Küçük bir bahçem olması ve bahçemde küçük bir süs havuzu…

Mutsuzluğun tanımı?

Ailemi kaybetmek…

Nasıl ölmek isterdim?

Her zaman dediğim gibi uykumda ve yatağımda ama dini görevimi de yerine getirerek ölmek en büyük arzum…

Öldüğümde cennete gidersem Allah’ın bana kapıda ne söylemesini isterdim?


Ey kulum ! Dünya da iken bilerek ya da bilmeyerek pek çok hatalar yaptın ama bu hatalarını fark ettiğinde düzeltme yoluna gitmenin yollarını da buldun. Kimini gerçekleştirdin kimini ise gerçekleştiremedin ama hep düzeltmeyi istedin. Bu yüzden senin yerin burası...
(içimden böyle geliyor çünkü)


Umarım bir mimlemeyi daha başarıyla atlatmış oluyorum böylelikle ve ben de aşağıda isimleri yazılı olan blogların sahibi arkadaşlarımı Mim’liyorum.

http://muazzezv.blogcu.com
http://www.dantel83.blogcu.com
http://hercai58.blogcu.com
http://hayalerdem.blogcu.com
http://boncukdevrim.blogcu.com

Kolay gelsin arkadaşlar diyerek hepinize sevgi ve selamlarımı gönderiyorum…

Mehp@re