Nisan 2009 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

30 Nisan 2009

UYUMAKTAN KORKTUĞUM GECELER

Nisan 30, 2009 1
UYUMAKTAN KORKTUĞUM GECELER
Hayatımda çok yarımlarım olmuştur benim.
Sonunu bir türlü getiremediğim cümlelerim,
Sevdiğimi söylemekten korktuğum günlerim,
İçimde biriken, biriktikçe öfkeye dönen sevgilerim.
Gün geçmiyor ki, eklenmesin bir yenisi,
Sonunu başından kestiremediğim,
Günün yirmi dört saatine sığdırmaya çalıştığım,
Gündüzleri kurduğum, geceleri ağladığım.
Düşlerim, özlemlerim…

Ne tuhaf !
Yaşıyorum yine de.
Beklemeyi, sabretmeyi öğrenen kalbimle.
Ne beklediğimi bile düşünmeden.
Ya da kim olduğunu bilmeden,
Belki de ayaklarımı yerden kesecek,
Birini bekliyorum senelerce…

Ne zaman yanımdan geçen mutlu bir insan görsem,
Bir zamanlarda kalan beni hatırlıyorum.
Hani şu mutlu, çocuksu, gülünce gözlerinin içi gülen.
Şimdi nerde diye soruyorum kendime, var mıdır bir bilen .
Ve kendime çizdiğim kaderi yine kendim silmek istiyorum.
Böyle olmamalıydı; doğru değildi biliyorum,
Ama ben hayatın içinde kaybolmaktan korkuyorum,
Bu korku yüzünden geceleri uyuyamıyorum…

Mehpare ÖĞÜT
NİSAN 2009

29 Nisan 2009

SEVİYORUM TANRIM !

Nisan 29, 2009 0
SEVİYORUM TANRIM !
İnanç Tarihi dersimin öğrencilerinden biriydi Tommy. Uzun saçlı, değişik
bir gençti. Sınıfta benimle en çok tartışan öğrenci oydu. Tanrı'ya kayıtsız
şartsız inanmayı kabullenmiyordu. Mezun olurken bana imalı, imalı;
-"Günün birinde Tanrı'yı bulacağıma inanıyor musun hocam? " dedi.
-"Hayır" dedim, yavaşça.
-"Yaaa" dedi. "Oysa senin, bu derste Tanrı'yı pazarladığını sanıyordum
hocam..." Kapıdan çıkıp gitmek üzereyken arkasından bağırdım:
-"Tanrı'yı bulabileceğini düşünmüyorum. Ama o seni mutlak bulacak bir gün,
eminim." Tommy, omuzunu silkip yürüdü... Mezuniyetten sonra izini
kaybetmiştim ki, acı haberi kendisi getirdi bana...Ölümcül kansere
yakalanmıştı. Odama girdiğinde; zayıflamış, çökmüştü... Kemoterapi,
o uzun saçlarını dökmüştü... Ama gözleri halâ pırıl pırıldı...
-"Birkaç haftalık ömrüm kalmış hocam" dedi.
-"Sana bir şey sorabilir miyim?" dedim.
-"Tabii" dedi, "Ne öğrenmek istiyorsun?"
-"Sadece 24 yaşında olmak ve ölmekte olduğunu bilmek nasıl bir şey?"
-"Daha kötüsü olabilirdi... 50 yaşında olmak, kafayı çekmek, kadınlarla
beraber olmak ve müthiş paralar kazanmayı, yaşamak, sanmak gibi..."
Sonra niye geldiğini anlattı... "Okulun son günü sana Tanrı'yı bulup
bulamayacağımı sormuş; "hayır" yanıtını alınca şaşırmıştım. Sonra,
"ama o seni bulur" dedin... İşte bunu çok düşündüm. Doktorlar
ciğerimden parça alıp kötü huylu olduğunu söylediklerinde;
Tanrı'yı aramayı ciddiye aldım birden... Habis ur, diğer hayati
organlarıma yayılmaya başlayınca, sabahlara kadar dualar etmeye
başladım... Hiç birşey olmadı. Bir sabah uyandığımda; ilahi bir mesaj
alma yolundaki umutsuz çabalarımdan vazgeçiverdim aniden.
Ömrümün geri kalan vaktini; Tanrı, ölümden sonra hayat falan gibi
şeylerle geçirmeyecektim. Daha önemli şeyler yapma kararı aldım.
O zaman gene seni düşündüm... "En büyük mutsuzluk, sevgisiz bir hayat
sürmektir, bundan daha kötüsü de bu dünyadan, sevdiklerine
"Seni seviyorum" diyemeden gitmektir" demiştin...
Son günlerimi bu eksiği gidermekle harcayacaktım işte...
En zorundan başladım... Babamdan..." Oğlu yanına geldiğinde;
babası, gazete okuyormuş.
-"Baba, seninle konuşmam lazım" demiş Tommy.
-"Peki, konuş oğlum"
-"Yani, çok önemli bir şey..."
Babası, gazeteyi 10 santim indirmiş o zaman aşağı;
- "Neymiş o bakalım?"
-"Baba, seni seviyorum. Bunu bilmeni istedim." Tommy,
gülümsedi, arkasını anlatırken... Babasının elinden yere düşmüş
gazete... Hayatında hiç yapmadığı iki şeyi yapmış.
Tommy'ye sarılmış ve ağlamış... Sabaha kadar konuşmuşlar.
Babası, ertesi sabah işe gitmek zorunda olduğu halde...
"Annem ve kardeşimle daha kolay oldu" diye devam
etti Tommy... "Onlar da bana sarılıp ağladılar. Yıllardır bana
söylemedikleri, söyleyemedikleri şeyleri anlattılar. Bütün bunları
yapmak için bu kadar geç kalmış olmama üzüldüm sadece...
Ölümün gölgesi üzerime düşünce; kalbimi açıyordum,
bana, aslında çok daha yakın olması gereken insanlara..."
Nefes aldı Tommy..." Bir gün baktım, Tanrı, orada...
Hemen yanıbaşımda duruyor... Ona yalvardığım zaman,
bana gelmemişti. Onun kendi programı vardı, kendi bildiği gibi
yapıyordu. Gerçek olan şu ki, haklıydın...
Ben, onu aramaktan vazgeçtiğim halde, gelip, beni bulmuştu."
- "Tommy" dedim. "Sandığından çok önemli şeyler söylüyorsun, tüm
insanlığa... Sen, Tanrı'yı bulmanın en emin yolunu anlatıyorsun.
Onu, sadece kendine ayırmak, sadece ihtiyaç duyunca aramak
işe yaramaz... Ama hayatını sevgiye açarsan o, gelir seni bulur.
Bunu anlatıyorsun farkında mısın?" Devam ettim; "Tommy, bana
bir iyilik yapar mısın, bunları gelip sınıfımda da anlatabilir misin?"
Bir gün tespit ettik. Ama Tommy gelemedi o gün... Ölümle hayatı
sona ermemişti tabii... Şekil değiştirmiş, büyük bir
adım atmıştı sadece... İnanmaktan, görmeye geçmişti...
Ölümünden önce son bir defa konuşmuştuk.
-"Söz verdiğim derse gelemeyeceğim, halsiz ve bitkinim hocam" demişti..
-"Anlıyorum Tommy !"
-"Benim yerime onlara sen anlatır mısın hocam, sen anlatır mısın?
Herkese, bütün dünyaya, benim için anlatır mısın?"
-"Anlatırım Tommy" dedim. "Anlatırım, merak etme!"

İnsanlara; "Seni seviyorum" demek için, ölümü beklemenize
gerek yok, şimdi, hemen şimdi başlayabilirsiniz...
Başlayın ki, hayatınız güzelleşsin, zenginleşsin..

Hem, şimdi başlamazsanız,
belki de hiç söyleme şansınız olmayabilir...

Alıntıdır…

İTİRAZA İTİRAZIM VAR

Nisan 29, 2009 0
İTİRAZA İTİRAZIM VAR

Sut limanlarinda poyrazlarla lodoslar oluyorum
Dondukce, dondukce basim, martilar kusuyorum
Derya bir Kuran-i Kerim yapraklar'ni bir bir aciyorum
Karis, karis, karis, karis, karis, karis, karis karistiriyorum
Bakara oynuyorum Fatiha'nin Bakara suresiyle
Ve zarlarla ki hepsi ayri bir Sure alayidir
Nedir diye, nemenedir bu arabesk diye diye
Martilar bu sakasi yok, akaraplar tarafindan aglanilan
Bir mersiye - sad olsun ruhu - Tamburi Cemil Bey'e
Odeon bir rekorla kosan bir gramafonmus bu dunya
Kurdukca donuyorum, dondukce caliyor, caliniyorum
Ben ki Kibariye bir hirsiz ve Ferdi Tayfur kadar eski bir sipiker ve kokoyiniman
Kendimden kendimi caliyorum, kendimle, kendimle kendimi
Yasasin mahsere dek bu kisir olmayan dongu
Yasasin Veli`fendiler'de mahserin o dokuz doguran suvarisi
Benden once de vardi, benden sonra da tufan
Yasamak olunmez ki yasamayi yasamaklan
Gonderin de Hasan-huseyin emminin, dalgalandikca bu kirmizi don
Bir arabesk bu, ister sol olsun, ister sag
Ve indikce kustugum martilarin guzel gozlerinden yaslar
Caputlar kalkip kalkip Marmara'nin dalga kiranlarindan
Kondu-konacak geceleri Haci Bektas-i Veli'nin turbesindeki o milyon yillik dut agacinin dallarina
Bu siir ve bu nane, ifademe mani olmayan bir damla meni
Lumpen kesilmis sahsimin kuzgunlasmasiyla birden goge agan
ve agaran mechul bir artisiyla
Ki istersen demevi bir RH pozitif de olabilir.
Iste bu siirin kendini cektikten sonra Kodak'la nefsine nefes etmesidir
Zaten siir denen nesne, eski bir an'aneyle, dogan cocugun kulagina ezan makamiyla isminin uflenmesidir
Ya da tinlatmaktir icinle icin icin olan tambur ola ki evreni
Ve de cinlasin deyuu Neyzen'in neyi (gorulmemis hic neyin cinladigi
bu ana dek)
Ve en arabesk ve en cagdas adamimiz Orhan Veli'nin kuzular kulagina
Maraz ve menapoz, muhteris ve muteriz itirazlara itirazim var,
itirazim, itirazim
Ama halka, halka halka halkalanan halka dunden ve yarindan
her zaman raziyim.

Can YÜCEL

GÜZ SÖYLENCELERİ

Nisan 29, 2009 0
GÜZ SÖYLENCELERİ
Nedir bu yüzyıldır karanlık bakışlarını görürüm ayın
başımı çevirip duyarım kokusunu bir güz günü korkulu
sabahın
serinliğini taşır derin duyguların
pınar tadında duru çimen kokan
yaşlı ağaçlarda salınır gizemli ışınları
Omega'nın
Nedir bu onulmaz bir yara gibi yüzün
bırakırım artık ne olursa olsun
köprülerin orada
çökmüş toprak mı
yoksa yiten deniz mi içimizde uğuldayan

ağzın mayıs ağzı
Kuşkundur gövden, ama
bir zamanlar gülde gözükmüştü tanrı
nice güller böyle gövdenden yaprak dökerken

Nedir bu kuşkun kısır toprak
üstünde binbir dansı onaylamayan rüzgar
uçup giden yaz içindir
dokunmayın ayın tenine
yanar parmak uçlarınız, teniniz sonra
nedir bu yüzün uzak yaşam taraçalarında

Gülseli İNAL

TENİNDEKİ KUTSAL MUM

Nisan 29, 2009 0
TENİNDEKİ KUTSAL MUM

En ayıp sözcüklerle soyardım bedenini
Düşlerimin teriyle kirletir
En sabırsız, en iştahlı, en yabancı yanımla girer
Arzularımın kanıyla kirletirdim onu.

Oysa kötülendikçe, kirlendikçe yüreğinden
Işımaya başlayan
Hissettiğim en kırılgan bedendi seninkisi

Biterdi sonra her şey
Asıl serüveni başlardı bedeninin
Çekilir bir köşeye seyrederdik

Ayıp, kirli, kötü
Ne varsa
Teninin içindeki pencerelerde yanan kutsal bir muma dönüşürdü
Çekilir bir köşeye seyrederdik...

Cezmi ERSÖZ

YALNIZLARIN İSYANI

Nisan 29, 2009 0
YALNIZLARIN İSYANI

Bütün köprü korkulukları tanır dirseklerini
Her köşe başındaki fenerde sen varsın
Her yalpalayan adam sensin
Açık perde uçlarında çıkmaz sokaklar sallanır
Boşluklarda sen

İşaret lambalarını söndürebilseydin
Sökebilseydin bütün çivilerini yıldızların
Çekip gitmeleri unutsaydın
Unutsaydın bütün çuvallamaları
Bütün yengileri, bütün yenilgileri
Sallayıp sallayıp da silkeleyebilseydin
Kurtulurdun

Gemiler iskelelere bağlanırken rakamsız saatlerde
Kediler çöp tenekelerini kazırken
Bütün bekçi düdüklerinde yalnızların türküsü
Sonra çekip giderken bütün yalnızlar
Sonra hepsi kaldırım taşına ilan kağıdı gibi yapışır
Güneşe karşı dikilir delik papuçlu ayaklar
Yalnızların isyanını ayaklar haykırır

Ayhan HÜNALP

26 Nisan 2009

ADIN ÖLÜM

Nisan 26, 2009 2
ADIN ÖLÜM
Seviyor muyum yaşamayı ya da yaşam seviyor mudur beni bilmiyorum.
Bazen dalıp dalıp uzaklara gitmek istiyorum.
Hayali de olsa bir yolculuktan diğerine geçmek.
Sonra ya hiç beklemediğim bir gün gidersem diyorum,
İşte o zaman başlıyor uyuyan korkularım.
Ölüm daha çok erken bana uğrama diyorum.
Daha ne gördüm ki hayattan,
Neyi doğruca tattım,
Neden zevk aldım ki,
Daha yapacak çok işim var sonra gel diyorum.
En iyisi mi sen gelme ben çağırayım;
Müsait olduğumda kendimi hazır hissettiğimde.
Eş-dostla helalleşip hasret giderdiğimde..
Ölüm daha çok erken bana uğrama diyorum.
Yine de gelirim diyorsan,
Boynum kıldan ince sen bilirsin;
Başka da bir şey demiyorum…

Mehpare ÖĞÜT
2009

25 Nisan 2009

CAHİLİN SEVGİSİ

Nisan 25, 2009 0
CAHİLİN SEVGİSİ

Doganin padisahtan kaçip un eleyen kocakarinin evine gitmesi, bilgisizligindendir. O kadincagiz,
Çocuklarina tutmaç pisirmeye savasirken o cinsi güzel, Kendisi hos dogani görünce,tutup ayacigini
Bagladi, kanadini kesip güdük bir hale getirdi, tirnagini kesti, yesin diye de önüne saman koydu.”Ehil
Olmayanlar sana iyi bakamamislar, kanadin haddini asmis, tirnagin da uzamis. Na ehil kisiler seni hasta
Ederler. Ananin yanina gel ki sana iyi baksin!” Dedi. Arkadas, cahilin sevgisini de böyle bil. Cahil yolda
Daima çarpik, daima yampiri gider.
Padisahin günü,dogani aramakla geçti, nihayet o kocakarinin çadirina yöneldi. Ansizin orada dogani, toz
Duman içinde gördü. Ona bakip aglamaya basladi. Dedi ki: Her ne kadar, bize dosdogru vefakarlikta
Bulunmadigin için bu hal sana layikti. Çünkü cehennem ehliyle cennet ehlinin müsavi olmadigindan gaflet
Ederek cennetten kaçtin, cehennemde karar ettin. Halinden haberdar olan padisahtan sersemce bu
Kokusuk kocakarinin evine kaçagin layigi budur”

Dogan kanadini padisahin eline sürmekte, hal diliyle Ben günah ettim”; Ey kerem sahibi, sen iyilerden
Baskasini kabul etmezsen kötü nereye varsin da halini arz edip aglasin? Padisah, her kötüyü iyi ettiginden
Onun lütfü cana bu cüreti vermekte, bu cinayetleri yaptirmaktadir” demekteydi.
Yürü çirkin islerde bulunma ki bizim iyiliklerimiz bile o güzel sevgilimizin huzurunda çirkin görünmektedir.
Hal bu ki sen ettigin hizmeti ona layik sandin da cürüm bayragini onun için yücelttin. Sana onu anmaya,
Onu çagirmaya izin verdiler de o yüzden günlüne gurur düstü. Kendini Tanri ile konusur gördün. Halbuki
Niceler vardir ki bu süphe yüzünden ondan ayri düser. Gerçi padisah seninle beraber yerde oturur ama
Sen kendini tani, haddini bil de daha iyi daha edepli otur!
Dogan dedi ki: padisahim, pismanim, tövbe ettim, yeniden Müslüman oldum. Sarhos ederek aslani bile
Tutacak derecede kuvvet ve cüret sahibi ettigin kisi sarhosluk yüzünden yolunu sapitirsa özrünü kabul et.
Tirnagimi kestilerse de sen beni kabul eder, benden yüz çevirmezsen ben, günesin bile perçemini
Koparirim. Kanadim gittiyse de beni oksarsan, bana iltifat edersen felek bile benim oyunuma karsi mat
Olur. Bana kuvvet kemerini bagislarsan dagi yerinden koparirim, bana kudret kalemini verirsen bayraklari
Yikar, ordulari kirarim. Nihayet benim cüssem, bir sivrisinekten de asagi degil ya... Ben de Nemrut
Mülkünü kanadimla vurur, tarumar ederim. Tut ki zayiflikta Ebabilim, tut ki düsmanlarimin her biri bir fildir.
Bir findik kadar, fakat yakici kursun atarim, kursunum, yüzlerce mancinik derecesinde tesir eder.
Tasim nohut kadarsa da savasta ne bas birakir,ne migfer! Musa, savasi bir tek sopasiyla gitti ama o
Sopayla Firavunu da, kiliçlarini da kirdi geçirdi. Her peygamber, o kapiyi yalnizca dögmüs, bütün dünyaya
Tek basina saldirmistir. Nuh, ondan kiliç isteyince Tufan dalgasi, Tanri kudretiyle kiliç kesilmistir. Ey
Ahmet, yeryüzünün askeri kim oluyor ki? Aya bak,ayin bile alnini yar! Bu suretle yildizlarin yomlu,
Yomsuz olduguna inanan bi,haberler, bu devrin senin devrin oldugunu,kamerin devri olmadigini anlasinlar.
Bu devir, senin devrindir. Çünkü Kelim olan Musa bile daima senin zamanini arzuladi. Musa, senin
Devrinin parlakligini, o devirdeki tecelli sabahinin zuhurunu gördü de;Yarabbi, o ne rahmet devri... O devir,
Rahmetten de ileri ... O devirde rüyet var. Musa' ni denizlere daldir da Ahmet'in devrinde izhar et'' dedi.
Tanri dedi ki :Sana o devri onun için gösterdim, o halvetin yolunu onun için açtim”
Ey Kelm, sen o devirden uzaksin; ayagini çek, çünkü bu iklim uzundur. Ben kerem sahibiyim. Tamaha
Düsüp aglasin diye mahluka ekmek gösteririm. Ana, çocuk uyansin da gidasini istesin diye çocugun
Burnunu ovar. Çünkü çocugun, açligindan haberi olmaz, uyuyakalir. Fakat süt muhabbeti, ananin iki
Memesini de agritmaya baslar.
Ben gizli rahmet olan bir hazineydim, hidayete erismis bir ümmet gönderdim.” Can ve gönülle diledigim
Bütün keremleri sana Tanri gönderdi de sen onlara tamah ettin. Ahmet, ümmetleryarab” desinler diye
Dünyada nice put kirdi. Ahmet'in çalismasi olmasaydi sen de atalarin gibi puta tapardin.
Ahmet'in ümmetler üzerindeki hakkini bil, basin puta secde etmekten, bunu bilesin diye kurtuldu.
Söylersen bu puta tapmadan kurtulmanin sükrünü söyle de Tanri, seni batin putundan da kurtarsin. O,
Nasil, basini putlardan kurtardiysa sende o kuvvetle gönlünü kurtar. Dini babadan bedava bir miras olarak
Buldun da onun için basini sükretmeden çevirdi. Miras yedi. Mal kadrini ne bilsin?
Rüstem can verdi, Zal bedava seref kazandi! Ben, birisini aglatirsam rahmetim cosar; aglayip tasanda
Nimetime erisir. Birisine bir seyi vermek istemezsen o istegi göstermem. Fakat gönlünü kapattin mi artik
Açmam. Rahmetim, o aglamalara baglidir. Kul agladi mi rahmet denizi, kabarmaya,dalgalanmaya baslar.
Dogan diye, dönüp tekrar padisaha gelen dogana derler. Yolunu kaybeden kör dogandir. Bir dogan,
Yolunu kaybetti, bir viraneye düstü, Baykuslarin arasida kaldi. O riza nurundandi, bastanbasa nurdu; fakat
Kaza ve kader çavusu, gözünü kör etti; Gözüne toprak saçti, onu yoldan sapitti, viranede baykuslar
Arasina ugratti.
Padisahtan ayri düsmesi söyle dursun, baykuslar arasina ugratti. Padisahtan ayri düsmesi söyle dursun,
Baykuslar, basina vurmaga, güzelim kanatlarini yolmaya basladilar. Baykuslar arasina Kendinize gelin;
Dogan yerinizi, yurdunuzu almaya geldi” diye bir velveledir düstü. Mahalle köpekleri gibi hepsi de kizgin,
Korkunç bir halde garip doganin basina üsüsüp hirkasini çekistirmeye basladilar.
Dogan,Ben baykuslara layik miyim?” Baykuslara bunun gibi yüzlerce virane bagisladim. Ben burada
Kalmak istemem, padisaha dönmek isterim. Tasalanip kendinize kiymayin. Ben burada durmam vatanima
Giderim. Bu harabe, sizin gözünüze hos bir yer görünüyor, bana degil. Benim naz ettigim yer, padisahin
Koludur” diyordu.
Baykus isedogan sizi evinizden, barkinizdan etmek için hileye sapiyor. Hile ile bizi yurdumuzdan ayirmak,
Yuvamizdan etmek niyetinde. Bu hileci tokluk gösteriyor ama Tanri hakki için bütün harislerden beterdir.
Hirsindan balçigi pekmez gibi yer. Ayiya kuyrugunuzu kaptirmayin. Bizim gibi saf kisileri yoldan çikarmak
İçin padisahtan, padisahin elinden dem vurmakta.
Bir kuscagiz, hiç padisahla düsüp kalkar mi? Bir parçacik akliniz varsa dinlemeyin bu sözü, O, padisahin
Cinsinden mi, vezirin cinsinden mi? Hiç sarimsakla badem helvasi yenir mi? Padisah, adamlariyla beni
Ariyor demesi de hilesinden, fendinden. Bu, kabul edilmeyecek bir malihulya. Bu, olmayacak bir laf,
Ahmak aldatmak için kurulmus bir tuzak! Kim buna inanirsa ahmakligindan inanir .
Zayif bir kuscagizin padisahla ne münasebeti olabilir? En asagi bir baykus , onun beynine vursa ona
Padisahtan yardimci gelecek ha! Hani, nerede?” Demekteydi. Dogan dedi ki:benim bir tüyüm bile kopsa
Padisah, baykus yuvasinin kökünü kazir. Baykus kim oluyor ki? Bir dogan bile beni incitir, gönlümü kirar,
Bana cefa ederse,
Padisah; her yokusta her iniste dogan baslarindan harmanlar yapar, tepeler yüceltir. Benim bekçim, onun
İnayetleridir. Nereye varirsam padisah arkamdadir. Hayalim, padisahin gönlündedir. O, bensiz duramaz.
Padisah beni uçurunca onun ziyasi gibi gönül yücelerinde uçarim. Ay gibi günes gibi uçup gök perdelerini
Asarim.
Akillarin aydinligi, benim fikrimden; göklerin halk edilmesi, benim yüzümdendir. Öyle bir doganim ki
Hüma bile bana hayran olur. Baykus kim oluyor ki sirimi bilsin. Padisah, benim kurtulmam için zindani
Açti, Yüz binlerce mahpusu azadetti. Bir zamancagiz beni baykuslara hemdem etti de benim yüzümden
Baykuslari doganlastirdi. Ne mutlu o dogana ki uçusuma uyar, talihi yar olur da sirrimi anlar. Bana yapisin
Da dogan olun, baykussaniz bile doganlasin! Böyle bir padisaha sevgili olan nereye düserse, düssün, nasil
Olur da garip olur.?
Padisah kimin derdine derman olursa o, ney gibi feryat eder, sessiz sedasiz kalmaz. Ben mülk sahibiyim,
Baskasinin sofrasina oturup yemegimi yemiyorum. Padisah, uzaktan benim davulumu döven Ircii” sesidir.
Benimle davaya girisenlerin ragmine sahidim, Tanridir.
Padisahin cinsinden degilim, hasa bunu iddia etmiyorum. Fakat onun tecellisiyle, onun nuruna sahibim.
Cins olus, sade sekil ve zat bakimindan degildir. Su, nebatta topragin cinsinden sayilir. Rüzgar, atesi
Yaktigi, yanmasina yardim ettigi için rüzgarin cinsi demektir. Nihayet sarap,tabiata nese verdiginden onun
Cinsidir. Cinsimiz, padisah cinsinden olmadigi için varligimiz onun varligina büründü, yok oldu.
Varligimiz kalmayinca da tek olarak onun varligi kaldi. Ben onun atinin ayagi önünde toz gibiyim, toz gibi!
Can da, canin nisaneleri de toprak oldu. Toprakta onun ayak izi var.” Bu izi bulmak için ayagi altinda toprak ol ki basi dik kisilerin taci olasin. Sizi seklimin aldatmamasi için sözümü dinlemeden sarabimi için,
Mezemi yiyin. Nice kisiler var ki suret, onlarin yolarini kesti. Surette kastettiler, Allah'a çattilar.
Bu can da, bedenle birlesmistir ya. Fakat hiç can bedene benzer mi? Göz nuru iç yagiyla es olmustur,
Gönül nuru bir katre kanda gizli. Nese cigerin kizilindandir, gam karasinda, akil bir mum gibi beynim
İçinde. Bu alakadar keyfiyetsiz bir tarzdadir. Akillar, bu keyfiyetsizligi bilmede acizdir. Külli can, cüzi cana
Alakalandi; can ondan bir inci alip boynuna koydu. Meryem nasil gönüller alan Mesih'e gebe kaldiysa can
Da onun gibi koynuna aldigi o inciden gebe kaldi.
Fakat o Mesih, kuru ve yas üstünde, yeryüzünde seyahat eden Mesih degildir. O,Mesih'in sani
Seyahatten yücedir. Can, canlar canindan gebe kaldi ya. Iste cihan, böyle candan gebe kalir. Cihan da
Baska bir cihan dogurur. Bu mahser de baska bir mahser gösterir. Kiyamete kadar söylesem, saysam bu
Kiyameti anlatamam.
Bu, sözler, mana bakimindanyarab” nidasina benzer. Harfler, bir tatli dudaklinin nefesini avlamaga
Tuzaktir. Kulun Yarab” sözüne Tanrinin Lebbeyk” cevabi geldikten sonra, nasil olur dayarab” demekte
Kusur eder? Fakat bulebbeyk” öyle bir Lebbeyk” tir ki onu isitemezsin ama bastan asagiya kadar bütün
Vücudunla tadabilirsin.

MEVLANA
Mesnevi 1.Cilt

23 Nisan 2009

İSYANIM SENİN AŞKINADIR !

Nisan 23, 2009 0
İSYANIM SENİN AŞKINADIR !
Kızgınlıklarım var. Kırgınlıklarım. Yüreğimi kaplayan öfkelerim…
Yalnızlığımla baş başayken bile sızlanışlarım, ağlayışlarım hükmeder tüm gecelere… Görmediğim uzak diyarlardan bir haber beklercesine, bir umut var yüreğimde, tam şuramda duran, sıcacık, kor gibi yakan.
Bir gün kapımı çalacak ve ben geldim diyecek beklediklerim var hayalimde canlandırdığım. Her gün hafifleyeceğine daha bir ağırlaşan bedenim. Yaşın ağırlığından mıdır yoksa çektiğim acılardan mıdır bir türlü adını koyamadığım.
Gözler var arada bir hatırıma düşen. Her gelişinde koca koca yaşlar döktüren…
Kimi zaman da sözler var ki, unutulmayan, unutulmak istenmeyen. Yüreği delip de geçen, gecenin karanlığını bölen, yıldızları patlatan, güneşi söndüren sözler ki, beni benden eden….
Şimdi hayalimdeki kentlerden birinde, gecenin bir yarısında, bir pencerenin altında, ılık bir bahar akşamının verdiği huzurla seni düşünme vakti olsaydı keşke…
Düşüne düşüne sabaha eriştiğim ama içimi kaplayan ümitle…
Sanki sen yanımdaymışçasına, beni hiç bırakmamışçasına, sevgiyle sarılan kollarının arasında, sımsıcak bakan gözlerine bakabilseydim keşke…
Ölmek bile daha kolaydır bunca karmaşık duyguların arasında yaşamaktan.
Verdiğin bir nefes sonra gerisi boş.
Oysa seni sensiz yaşamak ne kadar zor, bir bilsen…
Doğmayan güneşlere, geçmek bilmeyen gecelere inat, yatağıma her yattığımda ilk aklıma gelen sen oluyorsan şayet, ne zor seni sensiz yaşamak…
Bazen düşünürüm de hayatın anlamsızlığını, çaresizliğimden olsa gerek tüm isyanlarım ve anlarım ki ondandır yüreğimde ki tüm öfkeler. Aslında kendime değil sanadır bütün serzenişlerim, bütün ağıtlarım. Ne geceye, ne güneşedir isyanım…
İsyanım kendime değil sana duyduğum ve bir türlü yüreğimden koparıp atamadığım aşkınadır…


Mehpare ÖĞÜT
2009

ORPHEUS İLE EURYDİKE

Nisan 23, 2009 0
ORPHEUS İLE EURYDİKE

İlk musikiciler tanrılardı. Athena, kendisi çalgı çalmazdı ama, flütün yaratıcıydı. Hermes de ıyra'yi yaratmış, apollon'a vermişti.apollon bu çalgıdan öyle güzel, öyle etkili ezgiler çıkarırdı ki olympus'lular kendilerinden geçerlerdi. Hermes kavalı saklamıştı kendine, o da sırası geldi miydi küçücük çalgıdan çoşturucu sesler çıkarmasının becerirdi. Pan da, ağzına sazdan kavalını yerleştirince dinleyenler baharda bülbül şakıyor sanırlardı. Musalarin sesleri ise dillere destandı.

Bu ilk musikicileri, çalgıda neredeyse tanrılarla boy ölçüşecek ölümlüler izledi. İşte o ölümlülerden belki de en önemlisi orphedus'du. Annesi musalardan kalliope, babası da bir thrakia prensi çıkabilirdi. Çalma,, söyleme gücünün siniri yoktu. Hiç kimse, hiç birşey karşı koyamazdı ona.

Thrakia dağlarının durgun ormanlarında
Çalgısının peşinden sürüklüyor orpheus
Bütün o ağaçları, yırtıcı hayvanları

Canlı cansız ne varsa arkasından giderdi orpheus'un. Tepelerdeki ağaçları bile yerlerinden oynatabilirdi orpheus, ırmakların akışını bile değiştirebilirdi.

Orpheus, eurydike ile evlenmeden önce ünlü argonautlar seferine katılmıştı. Panus'un önderliğinde yapılan bu seferde denizciler arasında ne zaman bir kavga bas gösterse orpheus çalgısını çalmış, gergin sinirleri yatıştırmıştır. Kürek çekenler ne zaman yorulmuşsa, yine orpheus yetişmiştir imdada. Onun çalgısından çıkan ezgiler, bitkin denizcileri ansızın güçlendirmiştir. Arkadaşlarını sirenleden kurtaranda orpheus'dur. Sirenlerin büyülü seslerini duyan denizciler, seslerin geldiği kayalıklara doğru kürek çekmeye başlamışlardı. Orpheus ıyra'sının kaptığı gibi o büyülü sesleri bastıran ezgiler çıkardı. Argo gemisi tehlikeli bölgeden çıkıncaya kadar da çalgısını çalmayı sürdürdü. Orpheus gemide olmasaydı, argonotların kemikleri sirenlerin adasında kalacaktı.

Orpheus'un eurydike'yi ilk ne zaman, nerede gördüğü bilinmiyor, ama ünlü çalgıcının sevgilisinin gönlünü kazanmak için çalgısını "konuşturduğu" sanılıyor; zaten hangi kız karşı koyabilirdi o çalgıya?

İki genç birbirlerini sevdiler, sonunda da evlendiler. Sevinçleri çok, ama çok kısa sürdü. Düğünden sonra gelin, arkadaşlarıyla birlikte giderken otların arasından ok gibi fırlayan bir yılan onu sokuverdi. Zavallı eurydike oracıkta öldü. Dayanılmaz bir acı kapladı orpheus'un her yanını; ölüler ülkesine gidip sevgilisini geri almaya karar verdi. Kendi kendine söyle dedi.

Kandırırım
Demeter'in kızını şarkılarımla,
Ölüler tanrısını kandırırım,
Büyülerim ikisinin de yüreğini,
Alır sevgilimi, hades'ten kaçırırım

Kimsenin sevdiği insan için yapamayacağını o yaptı. Yeraltına inip çalgısının tellerine dokundu. Köpek kerberos kendinden geçti: ıksion çarkı ansızın duruverdi; sisyphos, kayasının üstüne çıkıp oturdu; tantalos susuzluğunu unuttu. Erinyslerin gözleri yaslarla doldu. Hades'in tanrısıyla tanrıçası çalgının büyüsüne kaptırdılar kendilerini.

Cesaretinin ve çalgı çalmadaki ustalığının karşılığını gördü orpheus. Yeraltı tanrısı, eurydike'yi çağırıp ona geri verdi. Bir şartı vardı ama: orpheus önden, eurydike de onun arkasından yürüyecekti. Yeryüzüne çıkıncaya kadar, orpheus arkasına dönüp sevgilisine bir kerecik olsun bakmayacaktı.

İki sevgili yola koyuldular. Hades'in koca kapılarından geçip yeryüzüne çıkan yolu tırmanmaya başladılar. Orpheus, arkasından eurydike'nin gelmekte olduğunu biliyordu; biliyordu ama , içi içini yiyordu. Dönüp bakmak, kendi gözleriyle görüp emin olmak istiyordu. Böylece yürüdüler yürüdüler, karanlıkları geride bırakıp aydınlığa doğru yol aldılar. Orpheus gün ışığına çıkar çıkmaz dönüp ardına baktı. Biraz acele etmişti ama, eurydike daha mağaranın içindeydi. Belli belirsiz karisinin yüzünü gördü. Onu yakalamak için kollarını uzattı, tutamadı.

Bu ne orpheus, bu ne?
Bu ne çılgınlık böyle, seni de yok eden, zavallı beni de?
İşte gene geri çağırır beni zalim kader,
Uyku kapatır kararan gözlerimi,
Dört yanımı saran gece götürür beni, elveda!
Giderim iste uzata uzata ellerimi sana
Artık senin olmayan güçsüz ellerimi

Dedi eurydike. Eurydike, hades'e dönmüştü.

Orpheus, yeraltına inmek istedi yine, ama tanrılar bırakmadılar. Bir ölümlü ikinci kere girebilir miydi ölüler ülkesine? Orpheus, thrakia'nın yabani ıssızlığına döndü. Orada ağaçlarla, dallara, çiçeklere çalgısını çaldı. Durmak, dinlenmek nedir bilmedi, çılgınlar gibi çaldı çaldı söyledi....sonunda maenadlara rastladı. Maenadlar, talihsiz çalgıcıyı paramparça edip kafasını hebros ırmağına attılar. Hebros, kafayı deniz, ta lesbos kıyılarına kadar götürdü. Orada musalar buldular, alıp adanın tapınağına gömdüler. Sonra orpheus'un kaburga kemiklerini topladılar. Onları da olympos dağının eteklerinde bir mezara koydular. O günden beri olympos dağı eteklerinde bülbüllerin şakıması daha bir tatlı, daha bir hüzünlüdür.

Mit'e göre orpheus'un başı hep bağırdı " eurydike, eurydike, eurydike " diye karısının adını....

./ elimi uzattığımda bırakma olur

GURBET VE TUTKULAR

Nisan 23, 2009 0
GURBET VE TUTKULAR
Dursun üç yıl hasretten sonra ilk defa izine gidecekti. Gurbetin kendisine yansıyan yönlerine hazır ve alışık olmaması onu oldukça sıkıntıya sokmuştu. Dostluğa, sevgiye ve ilgiye hasret kalmıştı. Uzun süre işsiz kalması, hemşehri veya arkadaş diye sarıldığı insanlardan zarar görmesi ise onu bu yönde iyice hassaslaştırmıştı.
İzin için hazırlık yaparken aklından geçenler onu rahatlatmış gibiydi. O :
" - içinde yaşadığımız bu ülkede kendi insanları arasında bir uyum olmadığı halde yabancıların kendilerine uyum sağlayamadıklarından bahsedebiliyorlar. Kendileri acaba ülkelerinde yaşayan yabancılara uyum sağlayabiliyorlar mı ? Üç yıldır fransa’da yım. Allah’ın bir kulu çıkıp da aç mısın, susuz musun ? Diye sormadı… iş yerinde ben nasılım, evimde nasıl yaşıyorum ? Bunları merak edip de araştıran yok… işte bunlar benim vatana olan özlemimi katmerleştirdi. "
Charles de gaulle havalimanı’ndan uçağa bindi. Oldukça heyecanlıydı. Adeta bütün sıkıntıları dağılmıştı. Uçakta iken dahi kendi dilini konuşan insanlarla kendisini türkiye’de hissetti.

Ankara esenboğa havalimanı’na iner inmez derin derin nefes aldı. Şehir içerisine yolcu taşıyan servis aracını beklerken yaklaşık 22 yaşlarında güzel bir bayan dikkatini çekmişti. Bir anda göz göze gelmişlerdi. Aynı bayanla servis aracına binmişler, yan yana da oturmuşlardı.
Genç bayan :
" - yurtdışında çalışıyorsunuz herhalde ? "
Dursun :
" - evet…üç yıldır fransa’da çalışıyorum… annemi babamı ve bacılarımı çok özledim… konya’ya gidiyorum yani. "
Servis aracı, eski garajların bulunduğu yerde yolcu indirmek için durmuştu. Genç bayan dursun’a
" - eğer yeni garajlara gidecekseniz bir yakınım taksiyle beni bekleyecek. Seni istersen oraya bırakırız ! "
Dursun :
" - şu inceliğe bak… hem beni garajlara götürmeyi teklif edecek kadar nazik.. Hem de beni yalnız bırakmayacak kadar düşünceli bir bayan… bu ne sans…» diyordu kendi kendine…
" - tamam, dedi. Seninle inebilirim... "
Küçük valizini alarak indi. Servis otobüsünün arkasına yaklaşan bir taksi içinden inen, zayıf, uzun boylu 45 yaşlarında bir hanım genç bayana doğru yaklaştı, önce birbirlerine sarılarak kucaklaştılar. Sonra fisıltılarla kendi aralarında birşeyler konuştular.
Bu hanım bir müddet sonra karanlıkta yürüyerek oradan uzaklaştı.
Taksinin arka kısmına önce dursun bindi… yanına da genç bayan oturdu. Ellerinin
Biriyle birbirlerinin bellerine sarıldılar. Diğeriyle de birbirlerini okşuyorlardı.
Genç bayan yeni garajlara yaklaşırken dursun’a :
" - sevgili dursun, bak garajlara yaklaşıyoruz. İstersen burada indirelim seni. İstersen benimle gel. Uzaktan geliyorsun, karnın da aç... Beraber yemek yeriz. Bu gece bizim evde kalırsın. Sabahleyin erkenden de kalkıp ben seni garajlara götürüm . Sonra bu geç vakitte konya’ya otobüs bulman da güç olabilir. "
Dursun :
“– aman allah’ım... Şu inceliğe bak… beni bu kadar düşünen bir bayanla karşılaşmak bir mucize... Beni aynı zamanda evine götürmeyi düşündüğü gibi karnımın açlığına kadar ilgileniyor…” diye söylendi kendi kendine. Ve genç bayanın bu teklifine de :
" - evet… seninle gelebilirim …" dedi.
Ankara’nın iç kısımlarından geçerek gece yarısı ıssız ve ışıksız çıkmaz bir sokağa girdiler. Genç bayan taksi şoförüne
" -burada ineceğiz..." dedi.
Dursun bagajdan valizini alırken genç bayan cüzdanını çıkararak şoföre para vermek istedi.
Dursun :
" - taksi parasını ben vereceğim " diye engel olmak isterken genç bayan :
" - böylesi olur mu hiç! Sen benim misafirimsin… bizim geleneklerimizde misafire para verdirtmek yoktur..." dedi. Ve taksi parasını verdi.
Kapıyı anahtarıyla açan genç bayan içeriye girdiklerin de " hoş geldin " diyerek dursun’a sarıldı. Ve onun dudaklarından öptü.
Dursun bir evde bir bayanla ankara gibi büyük bir şehirde yaşadıklarına ve karşılaştıklarına bir türlü inanamıyordu. Bir çok kez hayallerinde canlandırdığı tutkular adeta birer birer gerçekleşiyordu.
" – sevgili dursun... Sen çeketini çıkar… elini yüzünü yıka biraz rahatla! Ben de bir şeyler hazırlayayım… başbaşa bir şeyler yiyelim… tamam mı canım? "
Dursun :
"- bu olacak şey değil… şu konuşmaya bak… zerafet… nezaket hepsi bunda toplanmış… bana şimdiye kadar hiç canım, diyen olmamıştı. Şu işe bak dünyada ne iyi insanlar varmış da benim haberim yok… vay oğlum dursun işin iş… durdun durdun da sonunda turnayı gözünden vurdun..."
Onun hazırladığı masada bir "kuşun sütü" eksikti. İçkiden tatlıya kadar her şey vardı... Genç bayan masayı hazırlarken :
" – sevgilim yarın giderken birbirimize adreslerimizi vermeyi unutmayalım tamam mı?
Böylece birlikte geleceğimiz için planlar yaparak uzun süreli mutluluklar için adımlar atabiliriz. Haydi başlayalım yemek yemeğe. Afiyet olsun... "
Dursun :
"- bak şu güzelliğe... Hem hamarat... Hem de güzel konuşuyor. Sevgilim de dedi bana... Hele hele şu afiyet osun sözü içimi titretti. "
Bunlar genç bayanla birlikteyken en son içinden geçen duygulardı.
Uyandığın da bir yatak üzerinde sadece bir kilotla çıplak bir durumda olması onu oldukça şaşırtmıştı. " en son beni sevdiğini söyleyen bir bayanla yemek yiyorduk… ne zaman sabah oldu… beni neden böyle soydu ? O nerede şimdi? " diye kendi kendine mırıldandığı sırada yanıbaşında bir sandalye üzerinde yüzünün sağ tarafında bıçak yarası bulunan bir adamla karşılaştı.
Adam :
" - beyefendi siz kimsiniz buraya nasıl geldiniz, kim getirdi ? Bilemiyorum ama, tek bildiğim şey hırsızın evimizi soyması ve sizin burada baygın halde bırakılmanız…
Bak televizyonumuza kadar götürmüşler… allah bunların ellerinden canımızı korudu. Ya evde olsaydık? Önce sizinle konuşmak için polise haber veremedim. Sonra sizi burada yalnız bırakarak gidemezdim! Çünkü evimi terketmeniz halinde polise olanları anlatmak ve inandırmak güç olabilirdi. Anladığım kadarıyla sizi içtiğiniz kolaya uyuşturucu atarak bayıltmışlar... On gün önce hanım havaalanında evimizin anahtarlarını kaybetmişti. Demek adım adım bizi takip etmişler... İzmir’deki kızımızı ziyaret için bir haftalık evimizden ayrılışımızı gidiş geliş saatlerimize kadar öğrenmişler... Sabaha doğru geldik biz... "

Dursun üstüne oradaki yorganı çekti önce. Sonra bir sandalye üzerine atılmış olan pantolonunun arka cebindeki cüzdanının ucunu gördü.
" –olamaz... Dedi, ben pantolonumun cebine cüzdanımı bir kez dahi koymadım ? "
Hemen ayağa kalktı. Pantolununu eline aldı. Oturararak alel acele cüzdanının içine baktı. Çeketinin ceplerini de tek tek kontrol etti. Pasaportu, fransa’ya ait çalışma ve oturma kartıyla çil çil euro’ları hepsi birden çalınmıştı.
Elbiselerini giyindikten sonra karşısında duran elli yaşlarındaki bayana ve kendisine bir şeyler anlatan adama hitaben :
" - anlattıklarınızın doğruluğunu yalnışlığını bilmiyorum ama, bildiğim iki şey var… bu da aldığım bir ders ve babamın yanlarından ayrılırken bana üç yıl önce söylediği ; (oğlum dibi görünmeyen kaptan su içilmez…) sôzünü unutmam… "
Konuşurken genç bayanla eve girdikleri sırada masanın altına bıraktığı valizi aklına geldi dursun’un … valizi yerinde duruyordu ve kapağını pantolonunun para cebinden aldığı anahtarıyla açtı.valizindeki yeleğinin iç cebini kontrol etti…paralarının büyük kısmı olduğu gibi yerinde duruyordu. Sevincini belli etmeden :
" - bana şimdi bir taksi çağırın… yeni garajlara nasıl gidebileceğimi söyleyin… beni bekleyen hasret kaldığım anama, babama ve bacılarıma kavuşmak istiyorum! Sakın benimle geleceğinizi söylemeyin! "




Üzeyir Lokman ÇAYCI
Ankara- 2004

GEÇMİŞ, GEÇMİŞ

Nisan 23, 2009 0
GEÇMİŞ, GEÇMİŞ
Geçmiş, hiçbir zaman olduğu yerde durup yeniden keşfedilmeyi, aynıyla olduğu gibi tanınmayı beklemez.
Tarih her zaman belli bir şimdiyle onun geçmişi arasındaki ilişkiyi kurar.
Demek ki şimdiden korkmak eskiyi bulandırmaya yol açıyor.
Geçmiş içinde yaşanacak bir şey değil; eyleme geçerken içinden bir şeyler çekip çıkardığımız, sonuçlar kuyusudur...

JOHN BERGER

BEN HİÇ KİMSEYİ BU KADAR SEVMEDİM Kİ

Nisan 23, 2009 0
BEN HİÇ KİMSEYİ BU KADAR SEVMEDİM Kİ
Ben hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki... Sonsuzluk gibi çıkıyordu bu söz içimden... Umutsuz bir yakarış gibi... Hiç bitmeyecek bir hasret gibi... Ben hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki...

İşyerinde, çalışma masanın hemen yanındaki sandalyede oturmuş senin telefonla konuşmalarını, dosyalara imza atmanı, yanında geçenlere işinle ilgili bir şeyler söylemeni seyrederken durmadan bunu duyumsuyordum içimde... Sen çalışıyordun ve ben seni seyrediyordum sadece... Tanrı gibiydin sanki; vardın, ama çok uzaktaydın... Bu sevgiyi sen yaratmıştın, ama sonra kendi dünyana çekilmiş, orada yaşıyordun... Sadece seyrediyordun ve artık hiçbir şeye müdahale etmiyordun... Senin dışında gelişiyordu sanki her şey... Ateş içerime yayılıyordu hızla... Garip bir hayranlıkla mahvoluşumu seyrediyordum... Sanki sen orada, işyerinde, çalışma masasının arkasında telefon eden, evraklara imza atan, etrafa kaygıyla birşeyler söyleyen değildin de, içimdeki ateşi o uzaktaki varlığında durmadan körükleyen isimsiz bir varlıktın...

Bir isim koyamıyordum bu varlığa... Senin bir adın vardı, ama onun yoktu... İsimsiz bir acıydı bu... Durmadan ilerliyordu... İçimde bilmediğim yerleri bu acıyla keşfediyordum... Karşı koymuyordum ona, koyamıyordum, aslında koymak da istemiyordum... Bu hayatla ilgili yapmam gereken her şeyi bilinmeyen bir zamana ertelemiş, onun içimdeki yolculuğunu seyrediyordum...

Sana uğramadığım zamanlar şehrin sokaklarını dolaşıyordum durmadan... İnanılmaz genişlikte bir zaman açılmıştı önümde... Kim bilir belki de içimdeki ateş benim için zaman kavramını yok etmişti... Beni bu hayatın kurallarına alıştıran o kaygılı makinenin sesi birden susmuştu... Çünkü o makine içimde bana rağmen çalışırdı. Bu acı yokken, ben onun kölesiydim, durmadan ona hırs, rekabet, akıl, sıkıntı, korku taşırdım... Şimdi onun sesi yok içimde... Her yer sessiz şimdi...hayat sessiz, yollar sessiz, insanlar sessiz... Sanki karşılaştığım herkes içimdeki acıya kulak kesilmiş gibi... Sanki hayat, sanki insanlar yeni yaratılmış, sanki gördüğüm herkes hiç kirlenmemiş gibi... Dünyanın sokaklarında yürüyorum... Dünya sanki çocukluk çağındaymış gibi... Çok seven çocukların herkesten farklı bir üşümesi vardır. Dünya sanki şimdi o çocuklar gibi üşüyor... Dünya çocukça üşüyor... Kimi görsem o çok üşüyen çocuk gibi üzgün... Ve bu üzüntüyü bu dünyada bilinen hiçbir karşılık gideremeyecek gibi... Bu üzüntü alışveriş dünyasının dışında... Bu üzüntü ancak kendisiyle teselli edilebilir...

Dünyanın yollarında yürüyorum ve dilimde bir dua: ben hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki... Bu sözle birlikte bildiğim her şeyi unutuyorum. Bu sözle birlikte dilsiz ve çıplak kalıyorum... Öyle bir söz ki bu herkes bana istediği kötülüğü yapabilir, ama ben yine bu acıyla hayatta kalabilirim... Bu sözle birlikte herkesin nefretini kazanabilirim, ama bundan hiç kaygı duymam. Çünkü kimse karşı koyamaz bu acıya... Bu acı dünyadan bile eski, bu acı soluk almaktan bile eski... Öyle bir acı ki bu dünyanın bütün laneti içimde durmadan saflığa dönüşüyor... Dünya beni karşısına aldıkça yüzümdeki ışık çoğalıyor... İşte beni insanlar, işte beni bu dünyanın laneti, o bütün yalanı, o bütün hıyaneti böyle bir anda öldürsün istiyorum... Ama biliyorum ki ölmem ben.

Yüzümdeki o saf ışık tepeden tırnağa seninle doluyken ölmem ben... Çünkü çoktan dünya uzaklaştı benden... Hayatın kalbimdeki son izlerini çoktan silip aldı içimdeki acı... Mutluluklar, ödeşmeler, yükselme hırsları, beklentilerim, kendimi kanıtlama hırslarım, o çirkin, o bitmek bilmez yarışlar, o basit ve zevk içinde yaşama isteklerim hep aşağıda kaldı...

Ben hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki...

İşte bu acı beni benden aldı... Görenlere göre harcıyorum kendimi... Ama benim gözümle kendilerini görseler hiç böyle düşünmeyeceklerine eminim. Belki ömrümde ilk kez varlıkları aslında olduğu gibi görme şansına bu acıyla erişeceğim... Bu acı biliyorum beni mahvediyor, ama belki de ilk kez kendi varlığımı aslında olduğu gibi göreceğim...

Bu mümkün mü bilmiyorum, ama şimdi anlıyorum ki bu dünya sürgününde asıl meselem hep bu olmuş benim. Asıl istediğim bu olmuş... Varlığımı aslında olduğu gibi görmek olmuş asıl meselem... İşte bu yüzden dünyadaki hiçbir şeyi sonuna kadar istemedim ben... Başarıya ulaşmam hep an meselesiydi. Her şeyin hep en ucuna kadar geldim. Uzansam benim olacaktı, biraz daha çaba gerekti, ama hep son anda içimdeki bir şey o son çabayı engelledi. Tutmam, kazanmam mümkünken içimdeki bir şey, nasılsa son anda vazgeçti ondan... Hep son anda çekildim kendime... Kim bilir belki de bu dünyaya ait bir şeyi kazanırsam sonsuza dek dağılıp kaybolmaktan korkuyordum... Bu korku neydi bilmiyordum... İçimde bana rakip biri vardı sanki...

Ben hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki...

İşte onu şimdi daha iyi anlıyorum... Ben durmadan kendimi aldatmaya, durmadan kendim olmayan biri olmaya çalışsam da, içimde çok daha güçlü bir şey vardı... O beni benden daha iyi tanıyordu... O beni benden daha iyi görüyordu...

Ama o içimdeki rakip şimdi çoktan sustu... Hiç kimseye kulak asmıyor... İçimdeki rakip sustu, o bile bir bahar yemini gibi ilerleyen acımı dinliyor... Bense ilkel bir acıyla savrulduğumu düşünüyor ve ayaklarımın yerden kesildiğini hissediyorum, ama biliyorum ki o ilkel acıyla birlikte içimdeki bütün parçalar birleşiyor... İçimdeki bütün yaralar birbirleriyle tanışıyor... O birbirinden kıtalar kadar uzak olan yıllarım, günlerim, saatlerim yeniden birleşiyor o ilkel acıyla... İçimde onca sızıyla birleşen her şey beni sadece vaktinden önce büyüyen bir çocuk yapmaya yetiyor... Her şeyi hisseden, her şeye dokunmak isteyen, her acıya maruz kalmaya hazır ve üşümekten yapılmış çocukluğumu geri getiriyor bana...
Bu acıyla anlıyorum ki aslım bu benim... Hangi role bürünürsem bürüneyim, hangi maskeyi takarsam takayım bu durmadan üşüyen çocukluk benim çocukluğum... Ondan ne kadar uzağa kaçsam da nafile, bilirim ki o orda durur ve beni bekler... Bilirim ki onun uzağında hiçbir şeyim yok... Kimsem yok onun uzağında... Ne kadar uzaklaşsam da bilirim ki orada ben yokum...

İnsan kendisinden ne kadar uzağa gidebilir ki... Çünkü bilirim ki vaktinden önce büyümüş çocukluğumda titrer aşkım...

İçimdeki bütün anlamlar, bütün yaralar, bütün zamanlar beni büyük bir uyumsuz yapmak için birleşir... Ölüm kadar hassas bir uyumsuzluktur bu... Ben hiç bir şey yapmam, oradayımdır, varımdır, ama ne desem, ne yapsam sanki herkes bana karşı gibidir... İnsanların bildiği kelimelerle konuşurum, onlar gibi davranmaya çalışırım, ama hiçbir şey anlatamam, onlara hiçbir şey kanıtlayamam... Ne söylesem boştur... Hiçbir seste karşılığı yoktur sesimin. Kendimi bulduğum anda herkesin yabancısı olup çıkmışımdır... Sesim içime dönüp, orada yankılanır... Fısıldaşıp dururum içimde titreyen aşkla... Beni dünyaya, beni insanlara, beni kucaklaşmaya götürmesi gereken aşk çılgınlığımın arkadaşı olmuştur... Herkesin acısı, herkesin yalnızlığı, herkesin sefaleti ona akar da, o kimseye kendini anlatamaz...

Bugün işyerindeydim senin... Telefonla konuşmalarını, kağıtlara imza atışını, yanındakilere işinle ilgili kaygılı bir şeyler söyleyişini seyrettim...

Sonra işyerinin kafesine götürdün beni. Arkamız boydan boya camdı. Hayat kadar kirli, kalplerimiz kadar kırılgandı camdan içeriye vuran güneş... Bir şeyler içip konuştuk. Beni dinlerken zaman zaman dalgınlaşıp içine dönüyordun... Kopuyordun benden... Korkunç üzülüyorum böyle anlarda... İlişkimiz, sevgimiz yüzünden dalgınlaştığını düşünmek istiyordum ama, değildi... Asıl sıkıntın işinle ilgiliydi senin. Geçinemediğin insanlar vardı. Seninle durmadan uğraşan bir müdürden yakındın bana. Birileri ayağını kaydırmak istiyordu. İşyerinde mutsuzdun. Böyle yaşamak istemiyordun...ömrünün böyle tükenmesini istemiyordun... Başka şeyler yapmak istiyordun. Hatta mümkün olsa bu şehri terk edip çok uzaklara, sakin sessiz bir kıyı kasabasına alıp başını gitmek istiyordun... Kalbim sıkışarak dinliyordum seni... Sanki dünya ayaklarımın altından kayıyordu... Çünkü seni dinlerken anlıyordum ki sıkıntılarının, endişelerinin içinde ben yoktum... Mutsuzluğunu bensiz çekiyordun... Yaşadığın bu dünya derdinin içinde ben yoktum. Oysa orada, mutsuzluğunun içinde olmak isterdim... Ne çelişki yaşıyorsan, bu hayattaki açmazın neyse orada ben olmalıydım... Çıldırmak istiyorsan, beraber çıldırmalıydık. Dünyanın en kötü, en anlaşılmaz insanı olmak istiyorsan bunu benimle yapmalıydın... İnan bana bu bencillik değildi, sana sahiplenmek hiç değildi... İçimde durmadan ilerleyen acım böyle istiyordu sadece... Ona ben de engel olamıyordum. Dünyadaki herkesi silmişti bu acı... Sen yanı başımdaydın, ama sana dokunamıyordum bile, sanki kanlı bir nehirde sürüklenip gidiyordun da ben bir şey yapamıyordum... Ömrümü sana adamış olmama rağmen kaderin üzerinde hiçbir etkim olamıyordu... Bu çaresizliği hissettiğim anda her şey anlamını yitiriyordu... Issız, terkedilmiş gibi oluyordu dünya... Ve bu dünyanın ortasında bir tek sen vardın... Milyonlarca insan içinde bir tek sen oluyordu... Milyonlarca yüzün içinde bir tek senin yüzün oluyordu...

Senden ayrıldıktan sonra hep yürümek isterim ben... Hiç eve girmek istemem. Senden ayrıldıktan sonra evime dönmek istemem... Çünkü senden ayrıldıktan sonra bütün evler yabancıdır bana... Bütün evler terkedilmiş bir akşamüstüdür... Senden ayrıldıktan sonra ne kadar yaralı bir çocukluk yaşadığımızı bir kez daha anlarım... Evlerde, odalarda ne kadar çok yaralandığımızı anlarım... Sevgi bize hiç kendiyle, sevgi bize hiç yalın ve saf gelmedi sevgili...

Sevgi bize en çok korkuyla geldi... Sevgi en çok güvensizlik ve hep bir tür yitiriş duygusuyla geldi bize...

Demin yanındaydım... Çalışma masanın yanında. Senin kaygılarını seyrettim... Senin yüzünü seyrettim... Biliyorsun o hasreti sen. Sana anlatmıştım... Latince bir kelimeydi, hatırlarsın: himeros... Himeros, sevgilinin yanındayken bile ona duyulan o derin, o yakıcı hasret demekti... Demin yanındaydım ve yanındayken bile sana yakıcı bir hasret duydum... Bu hep böyle olacak sevgili biliyor musun... Çünkü bize sevgi hiçbir zaman saf ve katışıksız haliyle gelmedi... Biliyorum, bu dünyada sen bütünüyle, her şeyinle benim olmayacaksın... Hep hayat girecek aramıza... Hep çocukluğumuz, hep o sonsuz yaralanmışlığımız girecek... Hep o sonsuz korkularımız girecek... Sevgiyi bir tür yitiriş olarak yaşayışımız girecek... Ve bu imkansızlık öyle büyük bir acı veriyor ki bana o an ölmek istiyorum, ama inan sevgili insan acıdan ölemiyor, ölebilseydi, ilk önce ben ölürdüm... Hem ölsem ne olurdu ki, kim etkilenirdi bundan, yine tanıdığım, hayatına girdiğim herkes hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ederdi... Benim ölümüm bu hayattaki hiçbir şeyi değiştirmezdi... Yine sabah olurdu, sen yine sevmediğin, bir an önce ayrılmak istediğin işine gidip gelmeye devam ederdin... Ne tuhaf, bunu düşündüğüm anda sana duyduğum özlem daha çok artıyor... Biliyorum, ölümüm bu hayattaki hiçbir şeyi değiştirmeyecek, ama bu bile sana duyduğum arzuyu hastalıklı bir duyguyla çoğaltıyor... İşte bu derin umutsuzluk bağlıyor beni hayata, bu büyük imkansızlık bağlıyor beni senin aşkına... O delice yetinmezliğim böyle anlarda başlıyor... Bu hayatla ilgili bütün beklentilerimin bittiği anda sen daha çok büyüyorsun içimde..

Arzuyu sonsuz kere yaşayabilirim seninle... Bu dünyanın gereği neyse onu her şeyiyle yaşabiliriz... Ama bu yetmez bana... İhtiyaçların adamı değilim ben... Başı ve sonu bilinen arzuların insanı hiç değilim... Bana varlığın gerekli. Bana varlığının aslı gerekli... Ona bütün benliğimle dokunmalıyım... Bütün korkuların benim olmalı... Bütün yaralanmışlığın ben olmalıyım... Sevgi diye yaşadığın bütün yitirişler ben olmalıyım... Ruhundaki esrar kalbindeki oluktan bana akmalı... Dünyanın sesini dinlemeliyim o çabucak terleyen avuçlarından... Dünyanın bütün yanlışları senden bana geçmeli hiçbir yalan ve korku olmadan...

Biliyorum, senin gibi ben de hastayım... Ruhum yaralı. Bu dünya, bu hayat beni yaraladı... Ama inan bundan dolayı hiç mutsuz değilim... Bu dünyanın bu haline baktıkça yaralı olduğuma seviniyorum bile... Çünkü yaralı olmasaydım seni göremezdim... Yaralı olmasaydım seni hissedemezdim... Yaralı olmasaydım senin yaralanmışlığını göremezdim...

Uyumsuzun biriyim ben... Uyumsuzun biri olmasaydım seni sevemezdim...

İnan bana sevgili bu hayatı değiştirecekse uyumsuz insanlar değiştirecek... Çocukluğu yaralanmış insanlar, sevgiyi bir tür yitiriş olarak yaşayanlar değiştirecek... Bunu en derinimde hissediyorum... İlk kez seninle seviyorum uyumsuzluğumu... İlk kez seninle tanışıyor yaralarım. Birbirinden kıtalar kadar uzakta olan yıllarım, günlerim, saatlerim seninle birleşiyor... Bu birleşme hayatın yeni bir dilini müjdeliyor bana. Artık herkes gibi konuşamayız seninle... Herkesin yaşadıklarını seninle tekrar edemeyiz... Başka bir dille konuşmalıyız seninle. Bu hayatın dili olmamalı bu... Biz seninle rüyaların diliyle konuşmalıyız... Çünkü gün başladığında biz birbirimize ait değiliz. Binlerce yalan sözcük giriyor aramıza... Binlerce yalancı korku... Binlerce yalancı sığınış... Binlerce zavallı kayboluş... Seni hissederken daha çok aklıma geliyor korkularım... Seni hissederken korkularım daha bir acıtıyor beni... Sığındığım her şey daha bir acı veriyor bana... Seni düşünürken hafiflemek istemiyorum... Seni düşünürken zevk içinde ve daha kolay yaşamak aklıma gelmiyor... Seni düşünürken yalan hayatım geliyor en çok aklıma... Boşlukta dönüp duran alınyazım geliyor...

Seni düşünürken bu güne dek koruduğum her şeyi yakıp yıkmak geliyor içimden... Evimi, kitaplarımı, eşyalarımı... Her şeyi yakıp ateşe vermek geliyor... Seni düşünürken bir kürt kadınının karlı bir kış gecesi yoluma devam edebileyim diye verdiği eldivenleri, babaannemin ölmeden önce odama bıraktığı o tahta kutuyu ve bana annemden yadigar olan gece lambasını alıp sokaklara çıkmak istiyorum... Biliyorum onları nereye götürsem üzerlerinde senin ruhun titreyecek... O zamanlar sen yoktun hayatımda, ama ben onları alırken senin için de almıştım... Bugüne dek hayatımda ne vazgeçilmez olmuşsa sen varsın diye, bir gün benim için vazgeçilmez olacağını bildiğim için vazgeçilmez olmuştur...

Bugüne dek hep yalandı hayatım... Bu yalan hayatı seni beklemek için yaşadım ben... Bu dünyaya, bunca oyuna, bunca harcanmaya sana bir gün elbet kavuşmak için katlandım...

Sen orada mısın bilmiyorum... Benim için gerçek varsa, bir gün olacaksın diye vardı... Bundandı bu susuzluğum... Bundandı bu kahreden oyunculuğum... Ne olur izin ver, alınyazını ver bana... Tükendim ben kolay yaşamaktan... Tükendim sonu belli ilişkiler yaşamaktan... Alınyazını paylaş benimle...

Çektiğim bütün iç çekişler senin için duymuyor musun... Bu güne dek biriktirdiğim her şey senin ömrüne yakmak içindi... Bu güne dek söylediğim bütün yalanlar senin gerçeğin içindi...

Ne olur beni bu hayata bırakma... Senden sonra olmaz... Dönemem senden sonra yalanlarıma... İtiraf edecek bir şeyim kalmadı... Bütün yalanlarım tükendi... Ömrümle kıyaslayacağım kimse kalmadı... Boşlukta dönmekten usandım... Sen varsın diye anladım, ne yaşarsam hep boşuna yaşarım ben... Çünkü sen yokken bile biliyordum bunu ben: vazgeçilmezimsin sen... Nefret ettiklerime benzemek istemiyorum ben... Ne büyük yanılgıydı, bunu en iyi sen anlarsın... Öyle bir yalnızlıktı ki, sevmediğin insanların bile beni sevmesini isterdim... Hiç sevmediğin bu hayatın beni bir gün anlamasını beklerdim...

Öylesine büyük bir sevgiydi ki sana duyduğum, alınyazın bana geçti... Adını koyamıyorum bu acının... Yaz deseler anlatamam... Bu acı nasıl anlatılır ki... Dilsiz ve çıplak kaldım bu acıyla... Gel, bendeki alınyazına sahip çık... Çünkü ben kendimi ilk kez sende sevdim...

Dönemem terk ettiğim hiçbir yere, dolaşıp duruyorum sokaklarda, dilimde o son duam: ben hiç kimseyi bu kadar sevmedim ki...




Cezmi ERSÖZ

18 Nisan 2009

Nisan 18, 2009 1

TUTKU - AŞK - SEVGİ

Nisan 18, 2009 1
TUTKU - AŞK - SEVGİ
Papatya tarlası...
Bir papatya tarlası düşün.
İlkbahar ayları.
Ve sen, onun yanından geçen yolda yürüyorsun.
Ve o papatya tarlasında bir papatya dikkatini çekiyor.
Binlercesinden birisidir ama sen, O’nun yanına gidiyorsun.
Onda seni çeken bir şey var...
O papatyayı koparıyorsun..
Sadece senin olsun istiyorsun, sadece senin..
Öleceğini düşünmeden.
Ve gidiyorsun o tarladan.
İçindeki şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel
ve hapsedici.
İşte bu tutku...
Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsun.
Yine milyonlarcası arasında bir tanesi ilgini çekiyor.
Yaklaşıyorsun, yanına gidiyorsun o papatyanın.
Gözlerin başkasını görmez oluyor o an.
Onun için herşeyi yapmak istiyorsun.
Dokunmak istiyorsun.
Dokunamıyorsun ama, orda, onunla ölmek istiyorsun.
Ama birden hafif bir rüzgar esiyor ve bir başka güzel çiçek kokusu geliyor burnuna.
O kokunun cazibesine dayanamıyorsun.
Unutturuyor her şeyi bir anda ve o baştan çıkarıcı kokunun geldiği yöne gidiyorsun.
O papatya orada kalıyor, yüreğinin bir kenarında...
Paylaşılmamıştır daha birçok şey...
Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona..
İşte bu aşk...
Yine o yoldasın.
Papatya tarlasının yanından geçen.
Ve yine bir papatya...
Milyonlarcasının içinden bir tek o seni çekiyor.
Gidiyorsun yanına..
Orda kalakalıyorsun..
Hiç ölmesin diye her şeyi yapıyorsun.
Tüm gücünle onunla olmak istiyorsun...
Oradan seni koparacak hiçbir güç olmadığına inanıyorsun..
Ve orda onunla ölene kadar birlikte kalıyorsun.
İşte bu da sevgi...

(Z. Arapoğlu’na teşekkürler)

EN GÜÇLÜ TANIK: VİCDAN

Nisan 18, 2009 0
EN GÜÇLÜ TANIK: VİCDAN


Vicdan kendi kendimizi suçlayabilme, sorgulayabilme ve gerektiğinde kendimize savaş açıp, tanıklık edip, ceza verebilme üstünlüğüdür. Akıl ve vicdanımızın bize gösterdiği yol ile egomuzun ve dizginlenememiş duygularımızın istekleri arasında zaman zaman seçimler yapmak, çatışmalara göz yummak durumunda kalırız.

Çoğu zaman da egomuzu ve duygularımızı kayırmak gibi bir alışkanlık içinde olmaktan da geri kalmayız. Oysa bedene ve akıla ne denli muhtaçsak, iç dünyamız ve huzurumuz için vicdana da o denli ihtiyacımız vardır. Aslında tüm bunlar biraz bilgi, biraz sorumluluk ve biraz da deneyimle birleştirilirse kusursuz sonuçların alınması her zaman olanaklıdır.

Gerçekte insanın egosu, güzel duyguların düşmanı değildir. Herşeye karşın küçük bir çaba göstererek, eğiterek onu dost yapabiliriz. Vicdan, insanı hep doğruya ve güzele götüren acımasız bir yönetici ve yönlendiricidir.

Öyle ya da böyle, her gün gelişmekte olan sezgi ve duygularımızın etkisi altında daha anlaşılır ve berrak duruma gelen güncel olayların rengi ve tadı, vicdanımızı biraz daha geliştirir.

Vicdan kendisine karşı dürüst olan insanın tek efendisidir.

Elbette vicdan ve bilinci uyandırmak öyle kolay bir şey değildir. Bu savaşta gün gelecek herkes cehennemi yaşayacaktır. Ama bu savaş bilinçli bir biçimde devam ettirilebilirse o kapkara cehennemin, pespembe bir cennete çabucak dönüştüğünü görebiliriz.

İnsanın vicdan ve bilincinin, bilgisizlik ve sevgisizlik karşısında göstereceği dikkat, uyanıklık ve duyarlılık kendi içindeki kimliğini bulmasına yardımcı olacaktır.

Vicdan bilinç, hoşgörü ve tüm sevgi duygularının kaynağıdır.

Koşullandırılmış düşünce ve bilinç, insanın gelişmesini yavaşlatır. Özgür düşünce, özgür bilinç, özgür vicdan ise, kişinin gelişmesinde, iyiyi, doğruyu, güzeli, gerçeği bulmasında öncülük yapar.

İnsanoğlu, vicdanın üstünlüğünü, şefkatin vazgeçilmezliğini, sevginin sonsuz gücünü öğrenmedikçe, dünya hep acılar ve düş kırıklıkları dünyası olarak sürecektir.

Kişinin yücelmesi anlayışa, vicdana ve bilgiye dayanır. Bunda en önemli eylem, kendimize egemen olmak, diğer tanımıyla egomuzu denetim altına almasını bilmektir.

İnsan bilinç ve vicdanı ile bilimi birleştirmek durumundadır. Aynı zamanda; gelenekleri, dinsel görüşleri, teknolojinin gelişmeleri ile bağdaştırmak ve böylece yaratıcı düşünceyi madde ile barıştırmak çabasına girmek zorundadır.

İnsanca yaşamak, vicdanımızın sesini bastırmadan akıllıca, sorumlulukla ve olumlulukla hareket etmekle başlar.

İçgüdüsel olarak, her olayda sorununuz ya da şaşkınlığınız ne olursa olsun vicdanınız, sizin haklı olup olmadığınızı adeta bağırır. Tabii duymak isterseniz ya da sesini boğmaya kalkmazsanız.

Vicdan rahatsızlığı, suçun işlendiği anda başlar ve devamlı insanı huzursuz eder.

Böyle bir durumda suçluluk duyan kişi; ne kendi yargıçlığından ne de kendine biçtiği hükümden kurtulamaz.

Her insan kendi vicdanı içinde en büyük özgürlüğünü yaşar.

Vicdan insanın; içinde tatlı tatlı duyumsadığı bir ilahi fısıldayıştır.

Bir kişiyi suçlarken, bir kişiyi yargılarken, terazinin öteki kefesine de mutlaka vicdanınızı koyunuz. Göreceksiniz, varacağınız sonuçlar çok daha adil olacaktır.

Hep kargaşalardan, çıkar çatışmalarından yana, ya yok etmek ya da yalnızca kazanmak için koşullandırılmış bir dünya...

Çoğu zaman anlayışın, vicdanın, tertemiz duyguların, sezgilerin, sevginin, hoşgörünün bir ütopya olarak benimsendiği bir dünya...

Yanlış, eğri, kötü bir uygulamanın, bir sabit fikir peşinde gitmeyi, kör nefsine ve hatta zulme bayraktarlık etmeyi yaşamın sanki bir gereği ve hatta gerçeği olarak görmeye başladığımız bir dünya...

Dünyanın bu katılaşmış ve kalıplaşmış görünümünden sıyrılın. Kendinizle, öz kimliğinizle buluşun.

Asla unutmayın ki; her işimizde, her tavrımızda, her uygulamamızda içimizdeki; en güçlü tanık, vicdanımızdır.



Hanri BENAZUS

ACELE ETMEYELİM

Nisan 18, 2009 0
ACELE ETMEYELİM

Bir zamanlar Afrika’da kayıp bir şehri aramakta olan arkeologlar, beraberlerindeki eşya ve yükleri, hayvanların ve yerlilerin yardımı ile taşıyarak uzun bir yolculuğa çıkarlar. Kafile zor tabiat koşullarında, balta girmemiş ormanların içinde ilerleyerek, nehirleri, çağlayanları geçerek yolculuğa günlerce devam eder. Fakat günlerden bir gün yerlilerin bir kısmı birden dururlar.

Taşıdıkları yükleri yere indirir ve hiç konuşmadan beklemeye başlarlar. Ulaşmak istedikleri yere bir an önce varmak isteyen Batılı arkeologlar bu duruma bir anlam veremez, zaman kaybettiklerini, bir an önce yola devam etmeleri gerektiğini anlatarak, yerlilerin neden durduklarını öğrenmek isterler. Fakat yerliler büyük bir suskunluk içinde sadece bekler.

Bu anlaşılmaz durumu, yerlilerin dilinden anlayan rehber, onlarla bir süre konuştuktan sonra şu şekilde ifade eder:
”Çok hızlı gidiyoruz. Ruhlarımız geride kalıyor.”

Bu sahne, Michelangelo Antonioni’nin 1995 yapımı “Par dela les Nuages” (Bulutların Ötesinde) adlı filminden alınmıştır.

Modern şehir hayatının ve çağımızın getirdiği en büyük sorunlardan biri bu; “hızla, sonu bir türlü gelmeyecek olan hedeflere doğru çılgınca koşuşturmak” ve koşuştururken etraftaki ayrıntıları, manzaraları, küçük mutlulukları, kısaca hayata dair pek çok yaşanası güzelliği görememek ve kaçırmak...
Ya da yaşanan yığınla drama, saçmalığa ve ilkelliğe seyirci kalmak, duyarsızca sadece bakıp geçmek ve gitmek...

Alıntıdır..

MUTLU YAŞAMIN 10 ANAHTARI

Nisan 18, 2009 0
MUTLU YAŞAMIN 10 ANAHTARI
Her ülkenin binlerce atasözü var, özdeyişi var. Bunlar birikimlerin hap halinde ifade edilmiş şekli. Ünlülerin, toplumları etkileyen kişilerin özdeyişleri var, çoğu zaman yazarlar anlatmak istedikleri konuya giriş yaparken “ufuk açma” niyetine alıntı yaparlar.

Philip E. Humbert adlı bir psikiyatri profesörü, “İnsanlara mutlu yaşamın anahtarını 10 kuralda toplayacak olsam, hangi deyişleri seçerdim” diye kapsamlı bir çalışma sonrası bir liste çıkartmış.

1. Kendini tanı. (Sokrat)
Kendi içinde yolculuk yap. Günlük tut. Kalbin, gönlün, vicdanın ne diyor? Neyi öne çıkartıyor? Dünyaya bilinçli bakmanın yolu başta bu iç yolculuktan geçiyor.
2. Olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol. (Mevlâna)
Dürüst ol, adil ol, hakça düşün. İçinden gelen sesin öne çıkardığı değerleri koru. Hayatta bir şeyleri korumak için ayakta kalmazsan her şey seni düşürür.
3. En yukarda aşk var. (Aziz Paul)
Sesi müziğe dönüştüren aşktır. Aşk olmazsa, sevgi ilişkileri yoksa, ihtimam eksikse hayatın kuru bir daldan farkı kalmaz.
4. Dünyayı hayal gücü döndürür. (Albert Einstein)
Yaptığımız her şey hayal kurarak başlar. Hayat -herkes için- hayalleri gerçekleştirmek ve yapabileceğinin en iyisi, olabileceğinin en güzeli peşinde gitmektir. Bobby Kennedy’nin sözü gibi: Diğerleri dünyaya bakıyor ve “Neden” diye soruyor. Ben bambaşka bir dünya düşünüyor ve “Neden olmasın” diye soruyorum
5. Fazla güzellik göz çıkarmaz. (Mae West)
Güzel hayat doya doya yaşanır. Mutluluk paylaşılır, hayatı sevme hissi coşkuyla beraber gelir. Ruhun müziğinde “Haydi bastır, göster kendini” temposu vardır. Kibir değil, çoşku!
6. Fırsatlar yakalandıkça çoğalır. (Sun Tzu)
Başarı cesaret ister, başlangıçtaki cesaret sonradan inanca dönüşür. İnanç insanlığa daha iyi hizmet arzusuna dönüştüğünde fırsatlar yelpazesi yukarı bir seviyede tekrar açılır.
7. Ya yap ya yapma. Denemek yok! (Yoda - Yıldız Savaşları)
Hayat seri hareket, karar ve kararlılık gerektirir. Tereddütte kalanlar geride kalır. Hayatın üstüne gitmezseniz hayat sizin üstünüze gelir.
8. Mükemmellik, ekleyecek bir şey kalmadığında değil, alınacak bir şey kalmadığında oluşur. (Antoine de St.Exupery)
Hayatınızı basitleştirin. Basite indirge, indirge, bir kere daha indirge... O zaman ne kalıyor, ona bak. İstekler listenizi kısa tutun. Kısa tutun ki fokus edebilesiniz. Güneş ışığına büyüteç tutmak gibi, odaklamazsanız hayatı yakamazsınız.
9. Kabiliyet yoksa sanatçı olmaz, ama çalışılmadıkça kabiliyet hiç bir işe yaramaz. (Emile Zola)
Ancak akıllı, bilinçli ve odağı şaşmayan çabalar sonrası olası potansiyelin yapabilecekleri gerçekleşir. Elması yontmadıkça elinizde sadece bir taş parçası vardır.
10. Hayatı yaşamanın iki yolu var. Biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak... Diğeri her şey mucizeymiş gibi yaşamak. (Albert Einstein)

Şükretmeyi unutmamak gerek!

EĞER

Nisan 18, 2009 0
EĞER
Eğer, herkes kendini kaybedip seni suçladığı zaman, sen soğukkanlılığını koruyabilirsen;
Eğer, herkes senden kuşkulandığında sen kendine güvenip tüm şüpheleri hoşgörüyle karşılayabilirsen;
Eğer, sabırla bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan ya da iftiraya uğradığında yalana yalanla karşılık vermezsen ve kin tutana kin duymazsan;
Eğer, düşlere kapılmadan düş kurabilir; düşünebildiğin halde düşüncelerin kölesi olmazsan ve aynı zamanda ne çok uysal olup ne de çok akıllıca bir tavırla konuşmazsan;
Eğer, ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir, ikisini de karşılayıp yüzleşebilirsen; ömür verdiğin şeylerin yıkılışını seyredebilir ve yılmadan onu yine kurmaya çalışırsan;
Eğer, iş işten geçtikten sonra da yüreğini ve bedenini bütün direncinle seferber edip herkesin vazgeçtiği noktada sen amacına yönelebilirsen;
Eğer, herkesle birlikte olur da, erdemli kalabilirsen ya da krallarla dolaştığın bir durumda, gururlanıp benliğini ve dostlarını unutmazsan;
Eğer, ne sevgili dostların ne de düşmanların seni incitmezse ve kimseyi hem küçümsemez, hem de kimseye bağımlı olmamayı başarabilirsen;
Eğer, her günün her saatini, her dakikanın her saniyesini iç rahatlığıyla yaşayabilirsen, bütün dünya senin olur yavrum ve o zaman artık “ADAM” olduğunu düşünebilirsin.


Rudyard KİPLİNG

(1865-1937)

KALBİMİZDE “ARKADAŞLIK” MUCİZESİ VAR

Nisan 18, 2009 0
KALBİMİZDE “ARKADAŞLIK” MUCİZESİ VAR


Savaşın en kanlı günlerinden biri.. Asker, en iyi arkadaşının az ileride kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı mermi yağmuru altındaydılar. Asker teğmene koştu ve:
- Teğmenim,dedi; fırlayıp arkadaşımı alıp gelebilir miyim?
- Delirdin mi? der gibi baktı teğmen... Gitmeye değer mi? Arkadaşın delik deşik olmuş... Büyük olasılıkla ölmüştür bile.. Kendi hayatını da tehlikeye atma sakın.
Asker ısrar etti ve teğmen:
- Peki, dedi.. Git o zaman..
İnanılması güç bir mucize.. Asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa döndü.. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Teğmen, kanlar içindeki askeri muayene etti... Sonra onu sipere taşıyan arkadaşına döndü:
- Sana değmez, hayatını tehlikeye atmana değmez, demiştim. Bu zaten ölmüş..
- Değdi teğmenim, dedi asker..
- Nasıl değdi? dedi teğmen.. Bu adam ölmüş, görmüyor musun?..
- Gene de değdi komutanım.. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı... Onun son sözlerini duymak, dünyaya bedeldi benim için...
Ve arkadaşının son sözlerini hıçkırarak tekrarladı:
- ... Geleceğini biliyordum!.. demişti arkadaşı. Geleceğini biliyordum!..
Kalbimizde “Arkadaşlık” adında bir mucize var. Nasıl olduğunu veya nasıl başladığını anlamazsınız. Ama bu özel armağanı bilirsiniz ve arkadaşlığın Allah’ın en büyük armağanı olduğunu anlarsınız.
Gerçekten de arkadaşlar çok nadide mücevherlerdir. Sizi gülümsetip başarmanız için cesaret verirler. Sizi dinlerler ve kalplerini size açmak isterler.
Bugün arkadaşlarınıza onlarla ne kadar ilgilendiğinizi gösterin.
Bu yazıyı ARKADAŞ olarak gördüğünüz herkese gönderin.




Alıntıdır...

GENÇLER İÇİN GILGAMIŞ DESTANI

Nisan 18, 2009 0
GENÇLER İÇİN GILGAMIŞ DESTANI
Günümüzden yaklaşık 4300 yıl önce yazılmış, bilinen en eski yazınsal metin Gılgamış Destanı. Ölümsüzlük, bilgelik, kardeşlik ve kahramanlık üzerine bu destanı Bilgin Adalı gençler için yeniden yazdı.

Gelmiş geçmiş en büyük kahramanlardan biri Gılgamış. İyi bir hükümdar, güçlü bir savaşçı ve en önemlisi bilge bir kişilik… Ölüme karşı çıkmak için büyük çabalar harcamış, bilginin peşinden koşmuş, onurlu bir yaşam sürmüş ve gelecek kuşaklara bıraktığı mirasla ölümsüzleşen, tanrıların kölesi olmayı reddeden ilk kahraman…

Bilgin Adalı’nın yazıp, Mustafa Delioğlu’nun resimlediği, 96 sayfadan oluşan kitabın fiyatı 8 TL.


Kaynak : Pusula.tv

15 Nisan 2009

AYAK İZLERİ

Nisan 15, 2009 0
AYAK İZLERİ

ADAMIN BİRİ BİR GECE BİR RÜYA GÖRMÜŞ:
UPUZUN BİR KUMSAL BOYUNCA YANINDA TANRI İLE
YÜRÜYORMUŞ. ONLAR YÜRÜRKEN TAM
KARŞILARINDAKİ GÖKYÜZÜNDEN DE BİR FİLM ŞERİDİ
GİBİ ADAMIN HAYATINDAN SAHNELER GEÇİYORMUŞ.
KUMSAL, ADAMIN HAYAT YOLU İMİŞ SANKİ...


ADAM KUMDA İKİ ÇİFT AYAK İZİ KALDIĞINDA DİKKAT
ETMİŞ... BİR ÇİFTİ KENDİSİNİN BİR ÇİFTİ TANRININ.
HAYATININ SON SAHNESİ DE GÖKYÜZÜNDEN
GEÇTİKTEN SONRA ADAM, KUMDAKİ AYAK İZLERİNE
BOYDAN BOYA BİR DAHA BAKMIŞ VE BİRDEN
BİR ŞEY DİKKATİNİ ÇEKMİŞ.


HAYAT YOLUNUN PEK ÇOK BÖLÜMÜNDE KUMDA
SADECE BİR ÇİFT AYAK İZİ GÖRÜLÜYORMUŞ VE
ADAM DEHŞET İÇİNDE FARKETMİŞ Kİ ,
AYAK İZLERİ, HAYATININ EN KÖTÜ, EN ACI ANLARINDA
TEKE İNİYOR. BU KEŞFİ ONU FENA HALDE RAHATSIZ

ETMİŞ VE TANRI'YA SORMAYA KARAR VERMİŞ.
TANRIM! EĞER SANA İNANIRSAM SENİN YOLUNDAN
GİDERSEM HER ZAMAN YANIMDA OLACAĞINI, HER
ZAMAN YANIBAŞIMDA YÜRÜYECEĞİNİ SÖYLEMİŞTİN...
OYSA, HAYAT YOLUMA BAKIYORUM. EN ZORLU,

EN KÖTÜ, EN ACILI ANLARIMDA SADECE BİR ÇİFT
AYAK İZİ GÖRÜYORUM KUMDA... ANLAYAMIYORUM
TANRIM, ANLAYAMIYORUM... HAYATIN KOLAY
GÜNLERİNDE YANIMDA YÜRÜYORSUN DA SANA EN
MUHTAÇ OLDUĞUM ANLARDA BENİ NİYE TERKEDİYORSUN?


TANRI GÜLÜMSEYEREK CEVAP VERMİŞ: SEVGİLİ,
ÇOK SEVGİLİ EVLADIM... BEN SENİ ÇOK SEVDİM
VE HİÇ TERKETMEDİM. HAYAT YOLUNDAKİ O ZORLU
SINAV GÜNLERİNDE YANİ EN ACILI EN KÖTÜ ANLARINDA
KUMDA HEP BİR ÇİFT AYAK İZİ GÖRDÜN.
DİKKAT ET! AYAK İZLERİ TEKE İNDİĞİNDE DERİNLEŞİYOR.
ÇÜNKÜ; O SIRALARDA BEN, SENİ KUCAĞIMDA TAŞIYORDUM...



Mary STEVENSON

TALİH HER ZAMAN GÜLMEZ

Nisan 15, 2009 0
TALİH HER ZAMAN GÜLMEZ

Seversiniz bazen...
Bir kuşu beslemek misali,
karşınızdaki insanı sevginizle beslersiniz.

Farklıdır sevmesi insanların...
Kimi kafese tıkar kuşunu öyle besler,
alır özgürlüğünü elinden, seviyorum sanır.
Öyle sandıkça sıkar karşısındakini, bunaltır.
Ufacık bir fırsat bulsa kaçmak,
kurtulmak ister artık kuş.

Aslında korkularından yapar insan bunu,
karşısındaki insana anlatamaz, anlatmasını bilmez.
Bir başka insana gitmesini istemez.

Her koca devin koca korkuları vardır, kimse bilmez.
Kimi de serbest bırakır kuşunu.
Salıverir gökyüzüne,
döner gelir elbet der, döner gelir seviyorsa.

Alır riski çekinse de birşeylerden.
Bilir ki; koysa kafese bir gün kesin kaçıp gidecek,
bir gün kesin terkedecek.
Serbest bırakır!
Döner gelir o da karnı acıktıkça,
yüreği sevgiye acıktıkça.

Ne kadar çekinse de bilir geri döneceğini adam.
Bilir başka yerlere, başka kişilere gitse de
bir gün, bir şekilde geri döneceğini...

Kuş ta bilir daha iyisinin olmadığını
ama bazen nankörlüğü tutar.
Unutur onun için yapılanları,
uğramaz olur bir zaman...

Başka kapılarda, başka pencerelerde aynını arar.
Ama bilmez başkalarda hiç aynılık bulunmaz.
Pişman olur, geri döner bir zaman sonra.

Öyle yenik, öyle mağlup döner ki hem de...
Artık kafese girmeye bile razı olmuştur.

Şanslıdır...
Eğer geri döndüğünde açık bir pencere
veya aynı evde, aynı kişileri bulabilirse...
Eğer terkettikleri taşınmamış,
Aynı yerde kalabilmişse...



W.Generous BLACKSTONE

ÖDENMEYEN GÜN

Nisan 15, 2009 0
ÖDENMEYEN GÜN


Güzeller güzeli bir prensese, 22 yaşındayken
bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir.
Hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve
"Bana gençliğinizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz
sona ermeden onu gün gün size geri ödeyeceğim" der.

Prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe
gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye...
23 yerine 24 yaşına basar o yıl yaş gününde...

Yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... Ancak;
ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği
bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük
alacağını tek tek tahsil etmeye başlar.
Özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle
ve körpe bir bedenle girer salonlara...

Gece, odasına sızmayı başaran aşıkları,
gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler...
Her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur.
Çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark
daha da açılır. Fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun"
gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.

Ancak sayılı gün çabuk geçer... Kalan günlerini
hoyratça harcayan prenses, geri isteyebileceği
sadece bir günü kaldığını fark eder:
"Bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlık...!"

Ateşli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için
o tek günü özenle saklar. Bu son yaşam parasını harcamak için
çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...

Nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve
dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle
geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.

"O gün" geldiğinde adam, en şık elbisesi ve
titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını...
Kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada
mumların yandığını görür. Bir süre bekledikten sonra
meraklanıp prensesin kapısını tıklatır.

Yanıt gelmeyince açıp girer.
Dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada
prenses, aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır.
Yüzü bembeyazdır. Gençliğinin dönmesini beklerken
son nefesini vermiştir prenses....

Adam, bu ani ölümün nedenini yerde bulduğu mektupta okur.
Satırlar, borçlu beyefendiye aittir:
"Soylu prenses...! Size borçlu olduğum son gençlik gününü
geri veremeyeceğim için çok üzgünüm.
En derin bağlılığımla..."



Jorge Luis Borges'in derlediği Babil kitaplığında

Papini'nin "Ödenmeyen Gün" adlı bir öyküsü...

SEVGİLİMİN YAKINLIĞI

Nisan 15, 2009 0
SEVGİLİMİN YAKINLIĞI

Seni düşünüyorum, güneşin ışıkları denizden aksedince
Seni düşünüyorum, ayın pırıltıları kaynaklara vurunca.
Seni düşünüyorum, uzak bir yol üstünde tozlar havalanırken,
Karanlık bir gecede, dar bir tahta köprüde bir yolcu ürperirken.
Seni düşünüyorum, boğuk uğultularla orda yükselirken dalgalar.
Kulak kesilmek için koruluktayım, sık sık her şeyin sustuğu anlar.
Uzakta olsan bile ben senin yanındayım, sende yakınımdasın.
Güneş batıyor, biraz sonra, beni ışıtacak yıldızlar, ne olurdu burda
Yanımda olsaydın


Johann Wolfgang Von GOETHE

İSTERSEN HİÇ BAŞLAMASIN

Nisan 15, 2009 0
İSTERSEN HİÇ BAŞLAMASIN

İstersen hiç başlamasın
Bu hikaye eksik kalsın
Onca yaraların ardından
Yeni bir aşk yaratamazsın
Örselenmiş bir çocukluk
İşte benim bütün hikayem
Kaç sevda geçse de yüreğimden
Bu yıkıntıları onaramazsın

İstersen hiç başlamasın
Geç kalmışız birbirimize
Yanlış kapılarla geçmiş bunca yıl
Dönemeyiz artık ilk gençliğimize
İstersen hiç başlamasın
Söz verelim kendimize.

Murathan MUNGAN

EVLİYA

Nisan 15, 2009 0
EVLİYA

Yaşlı adamın hastalığına çare bulunamayınca,
kendisine evliya denilen birinin adresini vermişler.
Söylenenlere göre en ağır hastalar o zatın duasıyla
iyileşebiliyormuş. İhtiyar adam verilen adresi
çaresizlik içinde cebine atıp doktorun yanından
ayrıldığında, sokağın köşesinde simit satan 6 - 7
yaşlarındaki bir çocuğa rastladı. Çocuk son
derece masum gözlerle kendisine bakıyor
ve onu tanıyormuş gibi gülümsüyordu.

Adam, o yaştaki çocukların tamamen günahsız
olduğunu düşünerek yoluna devam ederken,
aniden duruverdi. Simitçinin üzerindeki eski
tişörtün üzerinde bir "E" harfi yazılıydı. Ve bu
"E" mutlaka evilyanın "E" si olmalıydı...
Aradığı evliyaya bu kadar çabuk ulaşmanın
heyecanıyla yanına gidip bir simit aldıktan sonra;

- "Doktorlar benim hasta olduğumu söylediler,"
dedi. "İyileşmem için bana dua eder misin?"

Çocuk bu teklif karşısında şaşırmışa benziyordu.
Kafasını olur der gibi sallarken;

- "Bende sık sık hastalanıyorum," diye karşılık verdi.
"Ama dedem, Allaha inananların ölünce yıldızlara
uçtuklarını ve orada cenneti seyrettiklerini söylüyor.
Bu yüzden korkmuyorum hastalıklardan."

Adam içinin bir anda ferahladığını hissetti. Onun
soğuktan moraran yanaklarına bir öpücük kondururken ;

- "Deden çok doğru söylemiş," dedi.
"Ama ben yine de yardım istiyorum senden."

Çocuk, duasının kıymetini anlamış gibiydi. Karşı
kaldırımdan geçmekte olan baloncuyu gösterek ;

- "Size dua edeceğim" diye cevap verdi. "Ama eğer
iyileşirseniz, bana 10 tane balon alacaksınız , tamam mı?"

Bu sefer adam başını salladı. Fakat çocuk bu kadar
büyük bir hazineyi istemekle haksızlık yaptığına
hükmetmişti. Mahcubiyetten kızaran yanaklarını
elleriyle örtmeye çalışırken ;

- "Uçan balon almanıza gerek yok," diye devam etti.
"Normalinden 10 tane istemiştim. "

Adam elini uzatarak çocukla tokalaştı. Anlaşma
nihayet yapılmış, ayrıntılara geçilmişti. Buna göre
hastalıktan kurtulması halinde 6 ay sonraki ramazan
bayramında çocukla buluşacak ve her hangi bir sebeple
gelemediği takdirde, önceden hazırlanan balonların
ona ulaşmasını veya postalanmasını sağlayacaktı.

Adam küçük çocuğun adını ve adresini bir kâğıda
yazdıktan sonra, başını okşayarak onunla vedalaştı.

Aradan soğuk bir kış geçip ramazana ulaşıldığında ,
adamın hastalığından eser bile kalmamıştı. Hayata
tekrar dönmenin sevinciyle en güzel balonlardan
bir paket hazırladı ve bayramın ilk gününü iple
çekerek randevü yerine gitti. küçüklerin cıvıl cıvıl
kaynaştığı bayram yerindeki diğer simitçiler,
çocuğu tanımıyordu. Adam onu biraz ilerdeki
bakkala sorduğunda , dükkân sahibi ;

- "Ciğerleri hastaydı yavrucağın," dedi.
"Geçen hafta aniden ölüverdi."

Adam bir anda beyninden vurulmuşa döndü.
Ve koşar adımlarla orayı terkederken , önüne
çıkan ilk baloncuya bir tomar para uzatıp;

- "Şu uçan balonlardan 10 tane istiyorum," dedi.
"Çabuk ol, gecikmeden ulaşmalı yerine."

Adam, satıcının aceleyle uzattığı balonların iplerini
birbirine düğümledikten sonra, onları besmeleyle
gökyüzüne bıraktı. Bayram yerindeki herkes gibi
baloncu da şaşkındı. Sonunda dayanamayıp ;

- "Ne yaptığınızı anlayamadım." dedi.
"Neden bıraktınız onları öyle?"

Adam, nazlı nazlı yükselmekte olan balonları
buğulu gözlerle takip ederken ;

- "Onları bekleyen küçücük bir dostum var,"
diye mırıldandı. "Hemde evliya gibi bir dost.
Balonları adresine postaladım sadece."



Cüneyd SUAVİ

SHAKESPEARE DER Kİ....

Nisan 15, 2009 0
SHAKESPEARE DER Kİ....

İyi ol fakat çok iyi olma. Birazcık huysuz ol fakat çok değil.
İçinden geliyorsa dua et. Eğer sana rahatlık veriyorsa arada bir küfür de et.

Etrafındakilere mümkün olduğunca dostça davran, müşfik ol.

Eğer bir gün kötü davranmanı gerektirecek bir durum karşısında kalırsan;
bağır, çağır, kır, dök ve unut!

Her zaman ve her yerde eline geçen bütün saadeti yakala,
en ufak bir parçanın bile kaçmasına izin verme.

Yaşa, her şeyden önce yaşa ve sırf tesadüfen bu dünyaya gelmiş olduğun için, laf olsun diye günlerini geçirme.

Eğer gerçek aşkı tanıyacak kadar şanslıysan;
bütün kalbin, ruhun ve bedeninle sev!

Hayatını o şekilde yaşa ki; her an kendi elini sıkabilesin ve
her gün faydalı olan, hiç olmazsa bir şey yap ki;
gecelerin yaklaşırken örtüleri üzerine çekip kendi kendine
'ben elimden geleni yaptım' diyebilesin.

Düşüncelerin neyse hayatın da odur.

Hayatın gidişini değiştirmek istiyorsan düşüncelerini değiştir.

W. SHAKESPEARE

GÖNLÜME CEMRE DÜŞTÜ...

Nisan 15, 2009 0
GÖNLÜME CEMRE DÜŞTÜ...

Ve yeryüzüne cemre düşer...
Toprağın, suyun ve havanın tüm canlıların hasretini dindiren, o nadide, sevgi dolu cemre düşer.
Nice canlının beklediği bereket, yeryüzünde buluşurlar, hem de verdiği randevusunu hiç geciktirmeden.
Sözünde durur cemre ve onu bekleyen her şeyi mutlu eder.
Beklenir cemre...
Onu beklemek de kavuşmak kadar güzeldir.
Hasreti aylar sürer, kavuşulduğunda ise tüm yaşanan zorluklar unutulur.
Buz tutan yeryüzü, cemrenin yüreğindeki sevgiyle buluşunca erir, kendine gelir.
Toprağına, havasına, suyuna sevgi düşürür cemre.
Her beklenen güzel şey gibi, birçok güzelliğe gebedir cemre.
Her yeni umudun bir habercisi, her gözyaşının tebessümüdür adeta. Cemre düşmeden yeryüzüne, bekleyişin en güzelidir yaşanan. Hani bir söz vardır bilirsiniz:
“Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir” diye.
Gelecektir Hakk’ın verdiği izinle vaat ettiği zamanda cemre.
Bekleyen tüm canlılara hayat kaynağı olmaya,
yeşermek için sevgi arayan çiçeklere sevgisini sunmaya,
açılıp koku saçmak için bekleşen güllere dokunacaktır cemre.
Sevgi doludur o. Sımsıcak haberlerle gelir. Sarmaş dolaş olur onu bekleyenlerle.
Tüm sevgisiyle, tüm ahengiyle sarmalar onu bekleyenleri.
Yaradan(c.c) her yarattığının gönlüne aşkı koymuştur.
Öyle ya cansız dediğimiz taş bile, Rabbini anmaktan aciz değildir.
Ve fark ediyorum şimdi, cemre de o aşkla gelir yeryüzüne.
O aşkla sevgisini sunar onu bekleyenlere.
Her sevgi aşıladığında, aşkı bir kat daha büyür biliyorum.
Ve sınırlarını kaldırmıştır cemre,
öyle ki bir gün bir bakmışsın senin de gönlüne düşüvermiştir.
Ve gönlüme düştü cemre...
En saf, en masum halinde yakalayıvermiştir seni.
En ihtiyaç duyduğun zamanda bulmuştur seni.
Hiçbir şeyin seni avutmayacağı bir anda gelmiş, konmuştur yüreğine.
Saymak isteyip de sayamadığım tüm güzellikleri taşıyan cemre.
Bereket olan, sevgi saçan, aşkı nakış nakış gönle işleyen cemre.
Herkese dokunur cemre, eğer beklenirse.
Tabi her canlının beklediği cemre farklıdır.
Beklenilen en güzel şeydir gönlüme değen cemre.
Yeryüzüne ait bir terim olarak bilinen cemrenin belli zamanları vardır.
Senede üç kere düşer yeryüzüne ve çok değerlidir.
Ama gönlüme düşen cemrenin zamanı yok, mekânı yok, öylece gelir dokunur yüreğime.
Öyle güzeldir ki benim cemrem, her saniye yüreğime dokundurur sıcaklığını durur.
Durmaz, hep hissederim onu ben. Hisseder misiniz bilmem.
Ama hissetmeyi bilenlere dokunur cemre.
Gönlüme düştü cemre...
Senede üç değil, her gün düşer cemre.
Toprak, hava, su değil adları.
Gönlüme düşen cemrem...
Adını sen koy...


Alıntıdır…

11 Nisan 2009

AH KALBİM !...

Nisan 11, 2009 0
AH KALBİM !...
Ah kalbim !
Yazık ettin bunca zaman kendine.
Ne boş şeylerle uğraşmışsın böyle.
Yaşın gelmiş otuz beşe,
Orhan Veli’den esinlenmişsin de yine,
Ağırlaşmış adımların,
Çıktığın merdivenlerde…

Daha dün dediğin şeylerin ,
Yıllar düşmüş üstüne.
Seviyorum diye ağladığın,
El olmuş da unutmuş seni bile.

Ah kalbim !
Varlığını var mıdır bir bilen,
Senin gibi sevebilen,
Sözlerin sükuta dönüştüğü,
Şu kalbinin derinliklerinde,
Sevgisine güvenen…

Zaman ilaç olsaydı tüm yaralara,
Bekler miydi acep kendini bırakıp zamana.
En sevilen şeylerin üstünü çizip te bir satırda;
Söyle bekler miydi bunca zaman şuursuzca…

Ah kalbim !
Ne duruyorsun söyle,
Beklediğin neyse sen onu söyle.
Bak hayat geçip gidiyor dönmeden ardına.
Bir gün seni de bırakacak yarı yolda.
Daha fazla dalmadan uzaklara,
Sen önüne bak da yürü takılmadan taşlara…

Mehpare ÖĞÜT
Nisan 2009

"SEN"İM...

Nisan 11, 2009 0
"SEN"İM...

" Sevmek" dedim,
"Yoluna ölmek" dedi.
"Yol" dedim,
"Alip basini gitmek" dedi.
"Gitmek" dedim,
Bir "Ahh" çekip, "Dostlardan ayrılmak" dedi.
"Dost" dedim. Durdu, bana baktı."Dost" diye mırıldandı.
"Yüreğime nasıl koysam bilemediğim" dedi.
”Yürek" dedim,
"Dünyaları içine sığdıramadığım" dedi.
"Dünya" dedim,
"Hayatın bir yüzü" dedi.
"Yüz" dedim.
"Ardında ne gizli bilemediğim" dedi.
"Giz" dedim
"Hep çözmeye calıştığım" dedi
"Calışmak" dedim,
"Hep bitmeyecek öykü" dedi.
"Öykü" dedim,
"Binlercesini içimde gizliyorum" dedi.
"Gizlemek" dedim,
"İşte, her şeyin bitmesi" dedi.
"Şey" dedim,
"Sevda" dedi.
"Sevda" dedim,
"Peşinden koştuğum" dedi.
'Koşmak" dedim,
"Hayat bir maraton" dedi.
"Hayat" dedim,
"Öyle kısa ki" dedi.
"Niye kısa ki" dedim,
"Yaşanacak çok şey var, zaman yok" dedi.
"Yaşanması gereken ne var" dedim,
"Aşk" dedi.
"Bütün aşkların toplamı, en yüce ve tek aşk" dedi.
"Önce ona varsan olmaz mı" diye sordum,
"Keşke olsa" dedi,"Ama önce yoğrulmak gerek".
"Acı çekmek mi?" dedim,
"Evet, aşk acısında boğulmak" dedi.
"Yok olunca" dedim,
"İşte gercek aşkı da o zaman yasamaya başlarsın" dedi.
"Gerçek aşk" dedim,
"Büyük o" dedi.
Durdum. Durdum. Durdum ve sustum...
"Neden sustun" diye sordu,
"Yüreğim titredi sanki" dedim.
"Neden" diye sordu,
"Bilmiyorum" dedim, "Büyük O!".
"Evet" dedi, "Büyük O!".
"Nerede?" diye sordum.
"Her yerde" dedi.
"Nasıl?" diye sordum,
"Yüreğini aç" dedi.
"Yüreğimi açmak?" dedim
"Bir tebessümle bak her şeye" dedi.
"Tebessüm" dedim,
"Her kapının anahtarı" dedi.
"Kapı" dedim
"Girmeden bilemezsin" dedi.
"Ya korku?" dedim
"Bilinmeyenden korkar insan" dedi
"Ben bilmiyorum" dedim
"Neyi?" diye sordu
Ben'i" dedim,
"Sen kimsin?" diye sordu
"Ben kimim?" diye sordum,
"Sevgiyle beslenensin" dedi.
"Kimin sevgisiyle" dedim,
"Büyük O'nun" dedi.
Durdum. Durdum. Yine sustum.

"Kimsin sen?" dedim,
"SEN'im" dedi...

(Alıntıdır )

ANLAT…

Nisan 11, 2009 0
ANLAT…

Anlat..
Umudu hatırlatsın diye umutsuzluğu, çareye yol açsın diye çaresizliği anlat...
ölmeyi anlat yaşamayı bilmeyene....
gönül gözüyle görmeyi anlat gördüğünü zannedenlere..
yada kör olmayı anlat herşeyi görüpte acı çekenlere
kalbi pas tutmuşa sevmeyi anlat...
ağlamayı onur sayana gözyaşındaki asaleti anlat...
hürriyeti anlat hapistekine....
kuşları bile avlayana vicdanı anlat....
hayatın güzel renklerini anlat siyahı anlam bilene...
aşık olamamayı anlat aşık olmuşa, anlatki yaşadığının adını koyabilsin..
sonsuzluğu anlat sınırları olanlara....
koşmayı anlat yürümeye üşenene...
sevabı anlat günahkara....
kelimelerin gücünü anlat susmayı maharet sayana...
yada susmanın bazen bilgece göründüğünü anlat boş konuşana...
ağaca kuşları anlat, kimlere ev sahipliği yaptığını bilsin...
güvenmeyi anlat insana, dost aramayı bırakıp birilerine dost olabilsin....
gururun ne kadar yüksek bir tepe olduğunu ve çıktıkça ne kadar alçalacağını anlat...
aldatana gerçekte aldattığının kendisi olduğunu anlat, anlatki kendi kendini hançerlediğini fark etsin...
gülü hatırlatsın diye dikeni anlat, belkide dikeni hatırlatsın diye gülü ...
elbet biryerlerde seni anlayan mutlaka birinin olduğunu anlat, yanlış anlaşıldığını zannedene...
zamanın kıymetini anlat hoyrata..
yüreğinin ta içini anlat anlamayana
anlat ki seni değil yüreğini tanısın
sevdayı anlat yüreği nasır tutmuşa anlat ki geri kalan ömrünü gerçekten yaşasın...
umutsuza güneşi anlat, anlat ki her karanlığın sonu bir aydınlığa gebedir bilsin...
gözlerle değil yürekle bakmayı anlat gözleri görmeyene, anlat ki gerçek marifet
aynada değil aynaya bakanda onu anlasın..

(alıntı)

06 Nisan 2009

MİM'LENDİM...

Nisan 06, 2009 2
MİM'LENDİM...
Değerli arkadaşım http://muazzezv.blogcu.com tarafından Mimlenmişim efendim.Bu sefer ki Mim’in konusu kendimizi maddeler halinde tanıtmak. Kendisine çok teşekkür ediyorum ve kendimi tarif etmeye başlıyorum…

*Her şeyden önce çok duygusal bir insanım.
*İnatçı değilimdir ancak kendi bildiğimin doğru olduğuna inanıyorsam, bildiğimden asla şaşmam.
*Çabuk kavrarım, detaycıyımdır, çalışmayı severim.
*Arkadaşlıklara ve dostluklara inanırım ancak darbe yediğimde asla geri dönmem.
*Sıcakkanlıyımdır ancak ilk gördüğüm kişiye hemen ısınamam, alışmam gerek.
*Güler yüzlü olmaya özen gösteririm. Ancak moralim bozuksa anında suratım düşer.
*Hediye almayı ne kadar sevsem de, en çok vermeyi severim ki o da sadece sevdiklerim için geçerlidir.
*Bekletmekten ve bekletilmekten hiç hoşlanmam. Randevularıma ve randevu saatime her zaman özen gösteririm.
*Kendi yaş grubumdan ziyade benden biraz daha büyük insanlarla daha iyi anlaştığımı söyleyebilirim.
*Bir yerlere gelmek ya da birilerinin gözünde artı puan toplamak adına kimseye yağcılık yapamam.
*Neysem oyumdur.
*Birisinin bana işini yaptırmak için emretmesinden asla hoşlanmam.
*Her zaman büyüklerime, amirlerime karşı saygılı ve seviyeli olmayı severim.
*Her ne kadar dışarıdan kendini beğenmiş ve kibirli birisi olarak görülsem de aslında tam tersiyimdir (çünkü beni tanıyanlar ilk başta çoğunlukla böyle düşündüklerini söylemişlerdir).
*Bazı günler ve özellikle moralsiz olduğum zamanlarda suratsız olduğumu söyleyebilirim.
*İlişkilerimde her zaman için özveriliyimdir. Sevdim mi adam gibi severim. Hoşlanmadığım birisiyle asla ne parası, ne de pulu için birlikte olurum. Benim için önemli olan tek şey gerçek sevginin peşinden koşmaktır.


İşte bu kadar kendimle ilgili tariflerim. Az çok beni bu şekilde tanımanıza vesile olabilmişimdir umarım. Ben de sevgili arkadaşlarım arasından bir seçim yapmak zorundayım ve kendisini nasıl tarif edeceğini merak ettiğim arkadaşlarım arasından,

http://esenguldenesintiler.blogspot.com
http://hamaratabla.blogcu.com
http://naliya.blogcu.com
http://ikikelam.blogspot.com u Mimliyorum. Sizlere kolay gelsin arkadaşlar ve cevaplarınızı sabırsızlıkla bekliyorum…


Bu arada yine değerli bir arkadaşım sevgili http://myoopie.blogspot.com / http://ekolmany.blogcu.com / beni Smart Blogger ödülüne layık görmüşler. Kendilerin sonsuz teşekkürler ediyorum ve benim de bu ödülü birilerine vermem gerektiğini biliyorum. Ancak ben bu sefer kimseyi ayırt etmeden, beni sonuna kadar ziyaretleriyle ve mesajlarıyla destekleyen ve hiç yalnız bırakmayan tüm gönül dostlarıma gönderiyorum. Çünkü her biriniz de bu ödülü benden daha fazla hak ediyorsunuz.

Her şeyin gönlünüzce olmasını diliyor ve sevgiler gönderiyorum…

Mehp@re