Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

31 Ekim 2009

SATIR ARALARINA ÖRDÜM YOKLUĞUNUN SANCILARINI

Ekim 31, 2009 0
SATIR ARALARINA ÖRDÜM YOKLUĞUNUN SANCILARINI
“ Sen üzülme diye satır aralarına ördüm yokluğunun sancılarını. Duyup ağlama diye bir saçak altına sığınıp şimşek gürültülerinde yutkundum sensizliğin çığlıklarını. “

Yüreğinde bir bahar göremeden, kanayan yaralarımı iyileştirmeden çekip gittin. Gitmeliydin, hiçbir zaman dönmeyecek şekilde yüreğimde sana dair ne varsa alıp gittin. Gittin diyorum hiçbir zaman yüreğime gelmemiştin sen. Evet, bu cümleyi kurmamak için ne savaşlar verdim yüreğimin hücrelerinde bir bilsen. Seni üzmemek için acılarımda demlenmiş bu cümleyi hep erteledim dudaklarımdan. Yalnızlığında depreşen yaralarımı görme diye kalemi kırdım, ismini anan dudaklarıma kilit vurdum seni üzecek tek bir kelime söylemesin diye. Sen varken taze tomurcuklar açan kelimelerim yokluğunda paslansın istedim. Sen benim canımdın. Sana ve gözyaşlarına kıyamadım işte. Sana acı vermemek için yüreğimdeki “ senden ” kaçtım. Senin olduğun her yerden uzaklaştım. Hayattan, bu satırlardan kısacası her şeyden kaçtım unutmak için değil senin gidişini kendimden gizlemek için. Gitmelerini erteledim yüreğimin kıyılarında. Bitkisel hayata girmiş varlığını kendi soluğumla yaşatmak istedim. Soluğu tükenmiş bir cana “ canımı “ verircesine yokluğuna anlatan kelimelerden kaçtım..Canımdan canımı koparıp biraz daha varlığında gülümseyebilmek için kendimi seni hatırlatan kelimelerle avuttum. Kendimi “ yalnızlığımla “ aldattım. Gidişlerine kaç kuyruklu yalan uydurdum. Kaç kez kaçınılmaz bu gerçekle aynalarda yüzleşmekten korktum. Hiçbir zaman dillendiremedim senin gidişini hatırlatan kelimelerle. Ama yutkunamadım, dudaklarıma kilit vuramadım işte .” Hiçbir zaman yüreğime gelmemiştin sen. “. Gece olup herkes evine döndüğünde anladım senin bir daha dönmeyecek şekilde gittiğini. Gittin, hiçbir zaman geri gelmeyecektin….

Varlığındayken her gece aradığın vakitlerde ben hala sen ararsın diye seni bekledim sen kokan köşelerde. Seni bekledim hep. Seni beklerken karanlıklarla oyalandım biraz. Körebe oynadım zamanla. Kovalayan yalnızlıktı ben ise sana ve varlığına kaçan oldum. Hep yokluğuna ebe oldum bilmediğim oyunlarda.. Gözyaşlarımı avuç içlerimde saklayıp seni bekledim işte zamanın kör saatlerinde. Seni götüren tarihi alnımın ortasında bir mıh gibi çaktım. Ve hala gittiğin günde hala bıraktığın yerdeyim…Bir gün gelecekmişsin gibi seni bekliyorum sen kokan köşelerde….

Hatırlar mısın bilmiyorum. Senden önceki terk edişlerimi yazdım sana. Acılarımı katık yapıp aynı sofrada paylaşmadık mı seninle. Hüznün içinde umutsuz kaldığımda “ Pes etmeler bize göre değil, yılmakta öyle. Şimdi hadi tut ellerimden. Gir hadi yüreğimden içeri böyle hüzünlü olduğun zamanlar. Orada cennetten bir köşe var senin için. Kuşlar, çiçekler, kelebekler. Orada biraz mutluluk doldur yüreğine, huzur doldur. Sığınağın olsun orası, sığındığın. İçinde akan derede yıkan ve sıyrıl tüm acılarından. “ satırları geliyor dilimin ucuna. Yüreğim ise her satırında seni arıyor. Susup bakakalıyorum senden kalan tek hatıra bu satırlara..Huzur arıyorum gözlerindeki mutluluk ülkelerinin baharlarında. Sığınak arıyorum yalnızlığın ayazlarından kaçıp yüreğimi ısıtabileceğim. Seni arıyorum lakin yüreğimde bulamıyorum. Ruhum gitti derken yüreğim kabullenmiyor gidişine.. Ruhumla kalbim arasında tek başıma kaldım. Gittin mi yoksa giden sadece mevsimler miydi bilemiyorum. Bildiğim tek bir şey var ; yalnızlığında yetim, karanlıklarda sensiz kaldım…

Bu satırları yazarken annem ile kız kardeşim yan odada ben ise sessizce gözyaşlarımla sana akıyordum senin sırtınmış gibi yokluğunu hatırlatan duvarlara yaslanarak. Hiçbir zaman gelmeyecek olsan da imkânsızlığına bırakıyordum fakir kelimelerimi. Ağlıyordum, sesimi kimseler duymasın diye ağzımı ellerimle kapatıp ağlıyordum. Yüreğim gözyaşlarını giyinip sana ve yalnızlığa akıyordu kirpiklerimden. Biliyorum ki bu gözyaşlarım senin için. Kirpiklerimden akan her gözyaşına bir dua ekledim canım. “ Benim her ıslak gözyaşım sana umut dolu bir gülücük olarak dönsün “ duasını dudaklarıma ilmekleyip sana bıraktım ıslak gözyaşlarımı..Ve mektubu okurken ağlarsan dokunma gözyaşlarına, bırak aksın yüreğin satırlara, toprağa. Aksın ki ; susuz kalmış ceylanlar gözyaşlarınla beslensin.

Sen bu satırları okurken ben tek hayalimiz olan kızımıza “ sonbahar mektupları “ yazıyor olacağım. Gittiğin günün tarihini kaderime mühürleyip yalnızlığın demli çayından sensizliğini yudumlayacağım. Seni anacağım yıldızların karanlıklarla dansını izlerken. Ve yağmur yağarken yüreğine dokunacağım usulca.. Bir gün kavuşmamızın ahiretin güneşinde olacağını düşünerek ismini anacağım imkânsızlığın kör saatlerinde. Elinde yıldızlar, yüreğinde beni alarak gelmeyecek olsan da her zamanki gibi gecenin en dar vaktinde seni bekliyor olacağım..


Her kelimem yalnızlığa tutsak.
Her gülüşüm sana uzak.
Yüreğimle yüreğine dokunsam,
Gülüşün düşer haramın avuçlarına.
Gözyaşlarımı yüzüne bıraksam,
İmkânsızlık düşer hasret paydalarımıza.

Güneşler kurutmaz ıslak kirpiklerimizi.
Şarkılar avutmaz ikimizi de.
Gün gelir,
Gözlerimizden akan
Yaş olur ayrılığımız.
Gün gelir,
Yüreğimizi yakan
Yangın olur yalnızlığımız.
Gün gelir,
Yoklukta yüreğimizi dayandığımız sırt,
Uçurumlarda tutunduğumuz bir dal olur
İmkânsızlığımız.

Ve bir gün Cennetin köşelerinde
Sarıldığımız gül kokulu bir sevda olur
Islak gözyaşlarımız…..




İSMAİL SARIGENE
16.09.2006

....

Ekim 31, 2009 0
....

SENİ SEVMEK…

Ekim 31, 2009 0
SENİ SEVMEK…

Gittin...

Dudağıma, çocuksu susuzluğumla asla doyamadığım öpücüklerinden birini kondurup gittin. "Ne olur öyle bakma bana" dedin en son...

Daha birkaç dakika önce gözlerimde varlığınla alevlenen yaşam sevincinin yerine, boyun eğmiş, donuk ve daha şimdiden hasretinle kavrulmuş bir karanlığı bırakıp gittin... Dolmuştu zamanın.

Yüreğimdeki kum saatini, o göz açıp kapayıncaya kadar geçen "sen"den, sanki asırlarca tükenmek bilmeyen "sensizliğe" tersyüz ederek gittin.

İçimde, günlerdir yokluğunla zayıflamış, kalbi kupkuru kalmış aşk çocuğunu sevginle emzirme sarhoşluğuyla delirdiğim şu üç saatin içindeki yüzlerce "an"ı "anı"ya dönüştürerek...

Önce gözlerim öksüz kaldı yokluğunda. Sonra, nefesinin o buğulu sıcaklığından mahrum kalan evimin rutubet kokulu duvarları...

Gittin...

İki aşkın arasında şaşkın. Ürkek ve çaresiz bir çocuk gibi savrulan kalbini cebine koyup, başka bir eve gittin uyumaya. Artık senin değildi evin, "sizin" di. Benim özlediğim o eski evin değildi gittiğin...

O eski ev... Oturup, zamanın o yağmursuz, o parça parça yüzüne bakarak, güneşin bütün gün sadece yalayıp geçtiği loş pencerelerinde dalgınlığımızı biriktirdiğimiz o ev...

Şaşardık bazen. Ansızın, hesapsızca, belki de yorgun düşerek... Akıldışı bir hızla devinen imgelerin ortasında, bir çığ gibi ömrümüze yığılan anılardan birin seçip, dondurarak... Hayat, çok eskilerden gelen sonsuz bir ayinle ilgili gibi, bir gelenek gibi tekrar ederdi etrafımızda, umurumuzda olmadan...


Elin çaya uzanırdı.
Tenim dudaklarını özlerdi.
Bir sözüm şiirin olurdu. Demlenirdik.

Gömüldükçe düşlerin o büyülü uykusuna, aşkımın kalbimdeki ilahi melodisi çalınırdı kulaklarına birden. Nasıl da ürkerdin... Karanlıktan korkan bir çocuğun teselli isteği gibi bölerdi sesin suskunluğumuzu.

Ruhlarımızın bir yerlerde buluştuğuna, düşlerimizin bir yerde kesiştiğine inanmak istediğim bu hayattan çalıntı anları, beni bunun aksine inandırmaya çalışan bir sesle ve ilk önce hep sen bölerdin.

İşte böyle anlarda yüzü daha da netleşirdi dünyaya gözlerinden bakan o yaralı çocuğunun... İşte ben en çok seni içimden doğru sevdiğim böyle anları severdim.


Hayatın içinde seni barındırdığı her karesinde uzun uzun soluklar alarak, o günlük, o sıradan ayrıntılarını alabildiğince büyütüp, içinde kaybolarak severdim seni... Odanın içinde, varlığına yıllardır aşina olduğun bir eşya gibi sessizce kaybolarak, seni izlemek ve başının üzerinden sonsuzluğa akıp giden düş bulutlarında şekillenen her şeyi, şu yüreğimde senin için büyüttüğüm şiire mısra yapıp eklemekti seni sevmek.

Sevmek hayatına tanıklık etmekti benim için...
Sabahları evden çıkmadan önce, uykundaki o en masum halini öpücüklere boğarken "gitme" diye sayıklayan sesine kıyamayıp, patrona bin bir yalanlar uydurarak, işe gitmemekti seni sevmek...

Sana kahvaltı hazırlamaktı. Senle hazırladığım sofraya iştahla oturup "sen var ya, bir meleksin, neden seninle evlenmiyorum ki ben? Senden daha iyisini mi bulacağım"diyen muzip sözlerine sevinmek, belki de çocukça inanmaktı. İnce ince kıyılmış, tabağa motif gibi işlenerek dizilmiş ve hep sevdiğin gibi üzerinde zeytinyağı ve limon gezdirilmiş domateslere, yaptığım mezelere duyduğun minnete şaşırmaktı. Hayatına eklemekten çılgınca zevk aldığım o şefkatli inceliklere duyduğun minnete şaşırmaktı seni sevmek...

Seni sevmek, bundan yıllar önce, seni bir idol gibi içimde büyütüp, hayranlığımın yavaş yavaş aşka dönüşünü ürkekçe gizleyerek kaleme aldığım mektuplarıma, aynı incelikle, aynı özlemle, aynı hayranlıkla verdiğin cevaplarına inanmaktı. Tüm ısrarlarına rağmen, bu eşsiz büyüyü bozmaktan çekinip, aylarca seni bir kez bile aramamaktı. Sonra ansızın yollara düşüp, çocukluğumda kalbimde filizlenen sevdası senin aşkınla yeşeren bu kentin sokaklarında izini sürmek, kendi sözlerinle "bu inceliğin ve bu derin anlayışın yüzünü", yani o merak ettiğin yüzümü, gözlerine taşımaktı. Buluştuğumuz cafe de, ayların günlerin telaşı ve suskunluğuyla anlattığın şeylerin hiçbirini algılamadan, sadece hayranlıkla seni, o hepimiz gidiliğini seyrederken, masanın altından bir türlü çıkartamadığın o telaşlı, o çocuk ellerinde kendini ele veren heyecanına inanmaktı...

Seni sevmek, o gece rakı içtiğimiz köhne meyhaneden çıkıp yürüdüğümüz sokaklarda, Nisan ayında bir mucize gibi gökyüzünde dans eden kar tanelerinin Tanrı'nın bu aşk için gönderdiği bir işaret olduğuna inanmaktı.


Seni sevmek kadınlığımı, bedenimi ve hazzı ilk defa seninle keşfetmekti. Onyedi yıldır sanki sadece senin için sakladığım bedenimi, en ufak bir tereddüt duymadan ve beklentisiz bir sarhoşlukla sana sunmaktı. Her dokunuşunda kutsal bir ayinin o sıcak ve tatlı şarabını yudum yudum içer gibi...

Seni sevmek, aşkın uğruna, ama senden izinsiz, başka bir kentteki hayatımı sıfırlayıp, yaşadığın kente, yaşadığın göğün altına, ıslandığın yağmurların altına gelip yerleşmekti. Senden başka, bu koca kentte bir başınalık ve kimsesizlikti seni sevmek... Sokaklarda tek bir tanıdık simaya rastlamamaya alışmaktı güçlükle... Hücrelerimle beraber çoğalan aşkını özgürce ve sınırsızca yaşamak için ailemin şefkatli ve anlayışlı kollarından sıyrılıp kanatlanmak, yıllanmış can dostların sevgisini çok uzaklarda bırakmaktı...

Seni sevmek, yalnızlığın soğuk kollarından biraz olsun sıyrılıp, nefes alabilmek için geceleri saatlerce tek başıma Beyoğlu'nun karanlık sokaklarında kalabalığın soluğuyla ısınmaya çalışmaktı. Hiç tanımadığım insanların yüzünde senin yüzünü aramak, onların kaybolmuş, umutsuz hayatlarında yaralı geçmişinin ve çocuksu düşlerinin izini sürmekti.

Seni sevmek, bu kentin tozlu, soluk ışıkları ruhumu ısırırken, aynı gecenin yıldızları altında seni deliler gibi özlemekti. O geceyi de kollarında geçirebilmeye seni ikna edebilmek için saatlerce sokaklarda dolaşıp, barlarda, kahvelerde oturup eve dönüşünü beklemekti. Bazen bu bekleyişlerin sonu, yorgun düşmüş bedenimi sürüklediğim evimde, o gece bir başka kadının yanında uyumana ağlamak olurdu sabaha kadar... Ertesi gün bir şizofren gibi, hiçbirşey olmamış gibi tekrar seni sevmeye koyulurdum. Şaşırırdım.

Çünkü, seni sevmek direnmekti sevgili... Güçsüz olanı acımasızca yok eden bu kentin hoyratlığına ve senin için artık inanmaktan çoktan vazgeçtiğin, yaşadığın hayal kırıklıklarıyla çok uzun zamandır kaybettiğin o aşk duygusunun gerçekliğinin canlı ispatı olmaya direnmekti. Kalbine inançla aşk tohumları ekmekti seni sevmek. Sevmek o yitirdiğin aşk şarkısı adına sana umut vermekti.

Seni sevmek, ait olduğun gökyüzünde seni özgür bırakmaktı. Koparmamaktı kanatlarını. Ruhunun ve kaleminin tek besin kaynağından, başka sevgilerin şiirine eklediği mısralardan kıskançlıkla seni mahrum etmeye yeltenmemekti.

Sevmek, ruhumun tek sahibi olan seni sahiplenmemeye kanaya kanaya razı olmaktı. Çocuksu bir saflıkla tek vazgeçemeyeceğinin ben olduğuma kendimi inandırarak, hayatına boyun eğmekti.

Seni sevmek, bir babayı, bir can yoldaşını hayatının sonuna kadar yanında olduğunu bildiğin güvenilir bir dostu, ilgiye ve şefkate doymayan çaresiz bir küçük çocuğu, ama en çok da tutkulu, kıskanç ve yüreği sonsuz maviliklere akan bir deli aşığı sevmek gibiydi.

Bir gün ansızın, telefonda duyduğun bir sese, ya da yeni tanıştığın bir kadına aşık olduğunu, sanki tepkimi ölçmek ya da seni nasıl kıskandığımı görmek isteyen abartılı bir heyecanla söylediğinde, telaşa kapılmamak, bunun gelip geçici bir duygu olduğuna ve asla benden vazgeçemeyeceğine inanmaktı... Yine de içimdeki o kaçınılmaz endişe ister istemez sarardı yüzümü... Sesim soluğum kesilirdi birden... İşte öyle anlarda beni sımsıkı sarıp, tutkulu bir sevişmenin ilk öpücüklerini dudağıma kondururken "Sen küçücük bir kızsın, biliyor musun" diyen şefkatli sesini severdim en çok. Ve aslında ben dâhil, hiç kimseye âşık olamayacağını düşünür hüzünlenirdim.

Rüyalarımın gül kokusu.

Sonra bir gün aşka açıldı yüreğinin sürgüleri
Sonra bir gün şiirlerin başka bir aşkın kokusuna büründü.

Yıkıldı tabuların... Kırıldı zincirlerin... Uzağıma düştün.

Bu defa farklıydı, hissetmiştim. Yalnız bedenini değil, ruhunu da paylaşmaya başlamıştın bir başka kadınla.

Sonra sevmek yavaş yavaş kayışını izlemek oldu avuçlarımdan. Seni sevmek, sen sabaha karşı uyuduğumu sanarak yanımdan kalkıp bir başka yürekle telefonda özlem giderirken, içimde kopan fırtınaları susturmaya çalışmak oldu sessizce.

Habersizce kapını çaldığım o gün, kapında kalıp, içeri girememek oldu. O güne kadar hiç olmazsa bana karşı dürüst olmanla, yaşadıklarını benden gizlememenle, yalan söylememenle avunuyordum. Ama bir başkasını incitmemek, üzmemek için ondan gerçekleri gizlediğini, yalanlarla da olsa o nu koruduğunu fark edince bu avuntu da terk etti beni. Yalanlarını bile kıskanır oldum.

Neden dürüst olmak için beni seçmiştin sanki. Gerçeğin acımazız zindanlarında neden beni kilitli bırakmıştın.

Ne çok düşündüm bu soruların cevaplarını.
Ne çok sorguladım kendimi, nerde hata yaptığımı, neyi eksik bıraktığımı.

Kadınca oyunlardan haberim olmadı hiçbir zaman. Seçtiğin yaşam biçiminden koparmak, seni soluksuz bırakmak demekti benim için. Hatam seni bir mülk gibi sahiplenmemek miydi? Acaba istediğin bu muydu? Seni yanlış mı tanımıştım? Bana hep, ne kadar asil bir yüreğim olduğunu söyler dururdun. İsyanım, kalbimin ezilmiş parçalarının üstünü örtüp, sessizce çekip kapını çıkmak olurdu en fazla.

Yalnız kalmak istediğini daha sen söylemeden yüzündeki bulutlardan hisseder, çekip giderdim. Özür diler gibi bir sesle, onun geleceğini söylediğinde, sessizce çıkıp giderdim. Karşında ben otururken, onunla saatlerce telefonda konuştuğunda çıkıp giderdim. Hep giderdim.

Bu onurlu tavrımdı belki de ezen yüreğini. Vazgeçemediğin tek yanım buydu belki.

Sonra, sevmek yaralı kadınlığımı başka yüreklerle avutma yanılgısına kapılmak oldu. Buna hakkım olduğunu söyleyip dursan da, biliyorum aslında içten içe hiç affetmedin beni. Sen çoktan parçalanmıştın zaten. Benim de yüreğimi böldüğümü düşünmek sana bile ağır geldi. Oysa ben, seni değil, kendimi cezalandırıyordum başka bedenlerle... Ruhumu kemiren bu deli aşkı cezalandırıyordum. Bunu anlamadın mı sevgili?

Sevmek seni değil çocukluğumu, düşlerimi, kendimi aldatmak olmuştu artık. Bana bağlanan masum aşkları seninle aldatmak olmuştu... Kimseye veremedim yüreğimi. Ne zaman baksalar içime, yüreğimin kırık aynasında kendilerinin değil senin yüzünün aksini gördüler hep... Sessizce çekip gittiler. Fark etmedim bile gittiklerini...

Gittin...

Seni sevmek, bensiz akıp giden hayatına bir yabancı gibi uzaktan bakmak oldu çoktandır... O çocuk ellerinin, bir başkasının saçlarında gezindiğini, aniden özlemle sarılıp bir başka yüzü öpücüklere boğduğunu, sabahları uykunda bir başka kadına "gitme" diye sayıkladığını düşünmek oldu, seni sevmek... Geceleri kokuna hasret yatağımda ter içinde uyanmak, kendimin bile affedemediği bir bencillikle, kalbindeki tek aşkın benimki olması için gözyaşları içinde Tanrı'ya yalvarmak oldu...

Seni yasak bir aşk gibi gözlerden uzakta, rutubetli duvarlar arasında yaşamak oldu, sevmek.Beni hayatından dışladığın için öfke nöbetlerine kapılıp, bana bile yabancı gelen, hiç tanımadığım bir sesle sana bağırmak, haykırmak, ağlamak, sonra pişmanlıkla affedip tutkuyla sana tekrar sarılmak oldu...

Yabani bir ot gibi ruhumu sarıp sarmalayan öfke ve kıskançlık duygularıyla benliğimden uzaklaşmayı kendime yakıştırmamak, kaldığım bu karanlık dehlizde, kendi kalbimde, yalnızlığımda, sensizliğimde, kendi aşkımla delirmek oldu seni sevmek.

Şimdi, bu acıya bir son vermesi, kendisini terketmesi, sonsuzluğa bırakıp gitmesi için birbirine yalvaran iki yüreğiz artık. "Ayazda iki yürek" gibiyiz.

Sen benim şizofren aşkımsın... Ben senin kanayan vicdanınım. Affet beni sevgili... Verdiğim sözleri tutamadım.

Alıntıdır.

28 Eylül 2009

HIRSIN HAYATLA ÖDENEN BEDELİ

Eylül 28, 2009 6
HIRSIN HAYATLA ÖDENEN BEDELİ

Hırs ile mutluluk birbirlerini hiç görmezler." Benjamin Franklin


ABD'nin New York şehri, trafik yoğunluğu en çok olan dünyanın belli başlı metropollerinden biridir. İşte, New York'un bu oldukça hareketli günlerinin birinde şehrin 5'inci caddesinde yürüyen bir adama bir otomobil hafifçe çarptı. Bu istenmeyen kazada yayaya bir şey olmamıştı. Otomobilin şoförü yayayla konuştu, özür diledi ve iş tatlıya bağlandı. Fakat yaya düştüğü yerden kalkmaya hazırlanıyordu ki, hadiseyi uzaktan görüp gelen bir aklı evvel, düşen adamın yanına gelerek yerinden kalkmadığı takdirde yaralandığını öne sürerek sigortadan hatırı sayılır miktarda para alabileceğini söyledi. Bir anda emeksiz kazanacağı yeşil dolarları gözünün önünde canlandıran adam, paranın cazibesiyle doğrulduğu yerden yeniden arabanın önüne yattı. Araç sürücüsü ise bütün bu olanlardan habersiz, adamın gittiğini düşünüp, bir an önce hadise mahallinden uzaklaşma telaşıyla arabasını çalıştırıp gaza bastı. Bir anlık hırsa kapılan arabanın altındaki adam, daha ne olduğunu bile anlayamadan hırsının bedelini canıyla ödedi.


AYYASIN MEYHUSUN BİRİ

Eylül 28, 2009 0
AYYASIN MEYHUSUN BİRİ

Sultan Murad Han o gün bir hostur. Telaseli görünür. Sanki bir seyler söylemek ister sonra vazgecer.
Neseli deseniz degil, üzüntülü deseniz hic degil. Veziriazam Siyavus Pasa sorar:
- Hayrola efendim, caninizi sikan bir sey mi var?
- Aksam garip bir rüya gördüm.
- Hayirdir insallah?..
- Hayir mi ser mi ögrenecegiz.
- Nasil yani?
- Hazirlan, disari cikiyoruz.
Ve iki molla kiliginda cikarlar yola. Görünen o ki padisah hâlâ gördügü
rüyanin tesirindedir ve gidecegi yeri iyi bilir. Seri, kararli adimlarla
Beyazit'a cikar, döner Vefa'ya, Zeyrek'ten asagilara sallanir. Unkapani
civarinda soluklanir. Etrafina daha bir dikkatle bakinir. iste tam o sirada yerde yatan bir ceset
gözlerine batar. Sorarlar;
- Kimdir bu?
Ahali:
- Aman hocam hic bulasma, derler. Ayyasin meyhusun biri iste!..
- Nerden biliyorsunuz?
- Müsaade et de bilelim yani. Kirk yillik komsumuz. Bir baskasi tafsilata girer;
- Biliyor musunuz, der. Aslinda iyi sanatkardir. Azaplar carsisi'nda
calisir. Nalinin hasini yapar... Ancak kazandiklarini ickiye, fuhusa harcar.
Hem sise sise sarap tasir evine, hem de nerde namli mimli kadin varsa takar
pesine.. Hele yaslinin biri cok öfkelidir. - isterseniz komsulara sorun,
der. Sorun bakalim onu bir cemaatte gören olmus mu?.. Hasili, mahalleli
döner ardini gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalirlar mi ortada!..
Tam vezir de toparlaniyordur ki padisah yolunu keser:
- Nereye?
- Bilmem, bu adamdan uzak durmayi yeglersiniz sanirim.
- Millet bu, ceker gider. Kimseye bir sey diyemem... Ama biz gidemeyiz, söyle veya böyle tebamizdir. Defini tamamlamak gerek.
- iyi ya, saraydan birkac hoca yollar kurtuluruz vebalden.
- Olmaz, rüyadaki hikmeti cözemedik daha. Peki ne yapmami emir buyurursunuz?
- Mollaliga devam... Naasi kaldirmaliyiz en azindan.
- Aman efendim, nasil kaldiririz?
- Basbayagi kaldiririz iste.
-Yapmayin etmeyin sultanim, bunun yikanmasi paklanmasi var. Tekfini, telkini...
- Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmaliyiz.
- surada bir mahalle mescidi var ama...
- Olmaz, vefat eden sen olsaydin nereden kalkmak isterdin?
- Ne bileyim, Ayasofya'dan Süleymaniye'den, en azindan Fatih Camii'nden... -
Ayasofya ile Süleymaniye'de devlet erkani coktur. Taninmak istemem. Ama
Fatih Camii'ni iyi dedin. Hadi yüklenelim... Ve gelirler camiye. Vezir saga sola kosturur, kefen tabut bulur. Padisah bakir kazanlari vurur ocaga...
Usulü erkaninca bir güzel yikarlar ki, naas ayan beyan güzellesir sanki.
Bir nurdur aydinlanir alninda. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâli bir tebessüm okunur dudaklarinda. Padisahin kani isinmistir bu adama, vezirin de
keza...
Mechul nalinciyi kefenler, tabutlar, musalla tasina yatirirlar. Ama namaz vaktine hayli vardir daha... Bir ara vezir sikintili sikintili yaklasir.
- Sultanim, der. Yanlis yapiyoruz galiba...
- Nasil yani?..
- Heyecana kapildik, sorup sorusturmadan buraya getirdik cenazeyi.
Kim bilir belki hanimi vardir, belki yetimleri?..
- Dogru, öyle ya, neyse... Sen basini bekle, ben mahalleyi dolanip geleyim.
Vezir cüzüne, tesbihine döner, padisah garip maceranin basladigi noktaya
kosar. Nitekim sorar sorusturur. Nalincinin evini bulur. Kapiyi yasli bir kadin acar. Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefati bekler
gibidir.
-Hakkini helal et evladim, der. Belli ki cok yorulmussun. Sonra esige cöker, ellerini yumruk yapar. sakaklarina dayar...
Aglar mi? Hayir. Ama gözleri kisilir, hatiralara dalar belki. Neden sonra silkinip cikar hayal dünyasindan...
- Biliyor musun oglum? Diye dertli dertli söylenir...
Bizim efendi bir âlemdi, vesselam... Aksamlara kadar nalin yapar...
Ama birinin elinde sarap sisesi görmesin; elindekini avucundakini verir satin alirdi. Sonra getirip dökerdi helaya!..
- Niye?
- Ümmeti Muhammed icmesin diye...
- Hayret...
- Sonra, malum kadinlarin ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin
zamaninizi satin aldim mi? Aldim, derdi. Öyleyse simdi
dinlemeniz gerek... O ceker gider, ben menkîbeler anlatirdim onlara...
Mizrakli ilmihal. Hucceti islam okurdum...
- Bak sen! Millet ne saniyor halbuki...
- Milletin ne sandigi umrunda degildi. Hos, o hep uzak mescidlere giderdi.
Öyle bir imamin arkasinda durmali ki, derdi. Tekbir alirken Kabe'yi görmeli...
- Öyle imam kac tane kaldi simdi?
- iste bu yüzden Nisanci'ya, Sofular'a uzanirdi ya... Hatta bir gün;
- Bakasin efendi, dedim. Sen böyle böyle yapiyorsun ama komsular
kötü belleyecek. inan cenazen kalacak ortada...
- Dogru, öyle ya?..
- Kimseye zahmetim olmasin, deyip mezarini kendi kazdi bahceye.
Ama ben üsteledim. is mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yikasin, kim kaldirsin?
- Peki o ne dedi?
- Önce uzun uzun güldü, sonra;
- Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padisahin isi ne?

26 Eylül 2009

....

Eylül 26, 2009 0
....

SEVGİ

Eylül 26, 2009 0
SEVGİ

Derler ki, çakal da, köstebek de
aslanın susuzluğunu giderdiği
aynı ırmaktan su içer.

Ve kartal ve akbaba gagalarını
aynı lese daldırırlar,
ölünün huzurunda
barış içinde, beraberce.

Tanrısal eliyle arzularımı dizginleyen,
ve onura ve gurura olan açlığımı
ve susuzluğumu arttıran sevgi...

İçimde güçlü ve değişmez olanın,
zayıf benliğimi baştan çıkaran
ekmeği yemesine,
şarabı içmesine
izin verme

Varsın aç kalayım,
ve yüreğim kavrulsun susuzluktan,
ve ölüp yok olayım;
yeter ki senin doldurmadığın bir bardağa
veya senin kutsamadığın bir kaseye uzanmasın elim.


Halil CİBRAN
"Haberci" 1920

BİR MUCİZENİN MALİYETİ

Eylül 26, 2009 0
BİR MUCİZENİN MALİYETİ
Büyük hayaller kurun; çünkü sadece büyük hayaller
insanların ruhlarını harekete geçirecek güce sahip olurlar.
MARCUS AURELIUS


Sally, küçük kardeşi George hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca 8 yaşındaydı. Kardeşi çok hastaydı ve anne-babası onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı. George"un kurtulması için tek şans pahalı bir ameliyattı; gelgelelim, fakir anne babanın buna yetecek parası yoktu. Bir sabah, babasının umutsuz bir sesle annesine şöyle fısıldadığını duydu Sally:
"Onu ancak bir mucize kurtarabilir."
Küçük kız bu sözleri duyar duymaz, usulca kendi odasına yürüdü. Kumbarasını gizlediği yerden çıkarttı, içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymaya başladı. Yanlışlık olmasın diye üç kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları. Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp, köşedeki eczaneye gitti.
Eczacının kendisiyle ilgilenmesini sabırla bekledi. Eczacı çok yoğundu ve bir adama ilaçları nasıl kullanacağını anlatıyordu. Bu yoğun çalışmanın arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu, ama onun inatla beklediğini görünce:
"Evet küçük hanım, ne istiyorsun söyle bakalım" dedi. "Biraz acele et, gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum" diyerek yanındaki şık giyimli adamı gösterdi.Sally:
"Kardeşim" dedi eczacı şaşkın bir şekilde.
"Şeyy, babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" dedi.
Bir mucize kaç paradır, bayım?
Eczacının Sally"e bakışında sevgi ve şefkat vardı bu defa:
Üzgünüm küçük kız, biz burada mucize değil ilaç satıyoruz. Korkarım sana yardımcı olamayacağım."
Sally hemen pes etmedi. Eczacının gözlerinin içine baktı, elindeki bozuk paraları göstererek:
"Bakın param var, fiyatı neyse ödeyeceğim."
Bütün bu konuşmaları kenardan dinleyen iyi giyimli müşteri Sally"e dönerek:
"Ne tür bir mucize gerekiyor kardeşin için hanım? diye sordu.
"Bilmiyorum" dedi sally. Sonra gözlerinden aşağı süzülen yaşlara ladırmaksızın devam etti: "Tek bildiğim, o çok hasta ve annem ameliyat olmazsa kurtulamayacağını söyledi; ailemin de ameliyat için ödeyebilecekleri paraları yok. Ama babam "Onu ancak bir mucize kurtarabilir" deyince ben de paramı alıp buraya geldim."
"Peki ne kadar paran var?" diye sordu adam.
"Bir dolar,on bir sent" dedi. Sally. "Bütün param bu!"
"Çok iyi" diye karşılık verdi adam. "Kardeşinin kurtulması için gerekli olan mucize için tam da bu kadar para gerekli zaten."
Adam bir eline parayı aldı, öteki eliyle de Sally"nin elini tutarak "Beni evine götürür müsün lütfen?" diye sordu. "Küçük kardeşini ve aileni tanımak istiyorum."
İyi giyimli bu adam, meşhur cerrah Dr. Carlton Armstrong"du. Sally"nin kardeşini hiçbir ücret almadan ameliyat etti. Ameliyat başarıyla sonuçlandı. Anne babası hala neler olup bittiğini anlamış değildi. Bir rüya , bir mucize gibiydi yaşadıkları. Tanımadıkları bir adam kızlarıyla birlikte gelmiş, oğullarını ameliyat edeceğini söylemiş ve öyle de yapmıştı.
Ama Sally bir mucizenin kaça mal olduğunu artık çok iyi biliyordu: Tam tamına bir dolar, on bir sent!

Alıntıdır...

HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN !

Eylül 26, 2009 0
HAYATI ISKALAMA LÜKSÜN YOK SENİN !
Bir aşk için yapabileceğin her şeyi yaptığına inanıyorsan ve buna rağmen hala yalnızsan, için rahat olsun. Giden zaten gitmeyi kafasına koymuştur ve yaptıkların onun dudağında hafif bir gülümseme yaratmaktan başka hiçbir işe yaramayacaktır.Sen kendini paralarken ,o her zaman bahaneler bulmaya hazırdır.Hani ağzınla kuş tutsan "Bu kuşun kanadı neden beyaz değil?" diye bir soruyla bile karşılaşabilirsin.. iki ucu keskin bıçaktır bu işin.Yaptıklarınla değil yapmadıklarınla yargılanırsın her zaman. Bu mahkemede hafifletici sebepler yoktur. İyi halin cezanda indirim sağlamaz. Sen, "Ama senin için şunu yaptım" derken o, "şunu yapmadın" diye cevap verecektir. Ve ne söylesen karşılığında mutlaka başka bir iddiayla karşılaşacaksındır. Üzülme, sen aşkı yaşanması gerektiği gibi yaşadın.Özledin, içtin, ağladın, güldün, şarkılar söyledin,düşündün,şiirler yazdın. "Peki o ne yaptı" deme. Herkes kendinden sorumludur aşkta. Sen aşkını doya doya yaşarken o kendine engeller
koyuyorsa bu onun sorunu. Bir insan eksik yaşıyorsa, ve bu eksikliği bildiği halde tamamlamak için uğraşmıyorsa sen ne yapabilirsin ki onun için? Hayati ıskalama lüksün yok senin. Onun varsa, bırak o lüksü sonuna kadar yaşasın.Her zamanki gibi yaşayacaksın sen. "Acılara tutunarak" yaşamayı Öğreneli çok oldu. Hem ne olmuş yani, yalnızlık o kadar da kötü bir şey değil.Sen mutluluğu hiçbir zaman bir tek kişiye bağlamadın ki.... Epeydir eline almadığın kitaplar seni bekliyor.Kitap okurken de mutlu oluyorsun unuttun mu? Kentin hiç görmediğin sokaklarında gezip yeni yaşamlara tanık olmak da keyif verecek sana.Yine içeceksin rakını baliğin yanında. Üstelik dilediğin kadar sarhoş olma özgürlüğü de cabası... Sen yüreğinin sesini dinleyenlerdensin ve biliyorsun as olan yürektir.Yürek sesi ne bilmeyenler,ya da bilip de duymayanlar acıtsa da İçini unutma; yaşadığın sürece o yürek var olacak seninle birlikte. Sen yeter ki koru yüreğini ve yüreğinde taşıdığın sevda duygusunu. Elbet bitecek güneşe hasret günler. Ve o zaman kutuplarda yetişen cılız ve minik bitkiler değil, güneşin çiçekleri dolduracak yüreğini...



Nazım HİKMET

GERÇEKTEN ARADIĞINIZ KİŞİ O MU?

Eylül 26, 2009 0
GERÇEKTEN ARADIĞINIZ KİŞİ O MU?

Hayatın akıntısına kapılmış giderken, birden karşınıza çıkanın doğru kişi olup olmadığını anlamak kolay değildir. İlk anların büyüsü geçtiğinde yanıldığınızı anlamış olmaktan korkuyor musunuz?


Aşkı arayanlar için bu endişe hep vardır. Haksız da sayılmazsınız. Tanışma, yakınlaşma, alışma evrelerinden geçip, emek ve zaman harcadıktan sonra, aslında havaya savrulmuş vakitler olduğunu görüp kim bilir kaç kere pişman olmuşuzdur?
Hepimizin güvenmeye ihtiyacı var. Başımızı dayayacak, sevildiğimizi hissedeceğimiz, yanında olmaktan mutluluk duyacağımız birisine ihtiyaç duyuyoruz. İnsanın temel gereksinimleri yemek, barınmak ve uyumaktır. Bunları halettiğimizde ikinci basamakta yer alan ve bana sorarsanız, en az diğerleri kadar önemli olan şeye geliyor sıra, sevgiye! İnsanların biyolojik ihtiyaçları bittiğinde, ruhu ve kalbi sıraya giriyor. Dokunulmak, aşkı hissetmek, güven duymak istiyoruz.
Peki, karşılaştığımız insanın bizim için doğru kişi olup olmadığını nereden anlayacağız? Bilemiyorum! Mutlaka biraz zaman geçirmek ve görmek gerekiyor. Yanılma payımızı da hesaba katmak lazım. Zor bu aşk işi yani!
Aslında bir yol daha var. Ancak bunun için inanç, sağduyu ve önsezilerinize güvenmeniz gerekiyor. Ama önce inanç gerekiyor. Belki birçoğunuza fantastik gelebilecek bu yöntemi, yıllar önce bir kitapta okumuştum. Dost sohbetlerinde ara sıra anlattığımda tebessümle dinlenmişti. Fakat birkaç gün önce sevdiğim arkadaşlarımdan birisi, “senin yöntem işe yaradı” diye aradı. O zaman hatırladım ve size de aktarmak istedim. Belki birinize lazım olur.
Hangi dini inanca sahip olursanız olun, nasıl bir ibadet şekli kullanırsanız kullanın, yukarıya yollanan ve gönülden edilen tüm duaların, yerine ulaştığına inananlardanım. Eğer dileğiniz başka birinin kötülüğü üzerine değilse ve yüreğinizin derinlerinde güçlü bir şekilde, saflıkla istenmişse, mutlaka gerçekleşiyor. Siz de dualarınızda, karşılaştığınız kişilerin sizin için doğru insanlar olup olmadığını anlamanıza yardımcı olması için, evrenden bir işaret isteyin.
Sevgili dostumun anlattığına göre, arkadaş grubunda bir adamla tanıştırılmış. Kalabalık içinde pek fazla konuşma şansları olmamış ancak telefonunu verebilmiş. Adam ertesi gün aramış ve yemeğe çıkmak için bir randevu almış. Dostum o gece dua etmiş ve eğer o adam kendisi için doğru kişiyse bunu anlamak istediğini, bir işarete ihtiyacı olduğunu söylemiş. Arkadaşım uzun zamandır sevdiği bir şarkıcının ilk albümünü daha doğrusu plağını arıyormuş. Bütün sahafları ve bulabileceği yerleri arasa da bir sonuç alamamış. Eğer adam doğru kişiyse, işaret olarak ona bu albümü getirsin diye dua etmiş. Aslına bakarsanız zor ihtimal, kim hiç tanımadığı bir kadını yemeğe çıkarırken, sevdiğinden bile emin olmayacağı bir şarkıcının, üstelik plaklar tedavülden neredeyse kalkmışken, ilk albümünü bulup getirebilir ki ve neden? Ama tahmin edin ne olmuş? Gerçekten o akşam adam arkadaşımı almaya gelmiş ve arabaya binip restorana giderlerken, adam arka koltuğa uzanmış ve bir paket uzatmış. “Sevip sevmediğini bilmiyorum ama bugün dolaşırken bir eskici dükkanın camında bunu gördüm. İçimden sana almak geldi. Umarım çalacak bir pikabın vardır. Aslında çiçek alacaktım ama nedense bu plağı almayı tercih ettim” demiş.

Mucizelere ve duaların gücüne inanın. Siz de kendi işaretinizi isteyin. Dileklerin ne zaman kabul olacağını kim bilebilir?

ATEŞ, SU VE AHLAK

Eylül 26, 2009 2
ATEŞ, SU VE AHLAK

Ateş, su ve ahlak bir yolda buluşmuşlar. Tanıştıktan sonra bir muhabbete tutuşmuşlar. Başlamışlar kendilerini tanıtmaya.

Ateş başlamış söze.
Bendeniz ateş: Ben demiş aşığımdır kimi zaman karanlıklarda, kimi zaman soğuklarda ısınmaya sebebim. Kimi zaman güneşim, kimi zaman bir kor parçasıyım yakarım hoşuma gitmediğinde önüme ne gelirse. Çok iyiyimdir. Benden çok kere istifade edilebilir der ve ekler ateş. Fakat bir sinirlenirsem yakarım etrafımda ne varsa kimi zaman yangın olurum ansızın yakalarım en boş anlarda der. Onun için benimle aranızı iyi tutun der.

Su başlar söze.
Bendeniz der su: Hayat kaynağıyımdır. Yokluğum çok kötüdür. Ben olmazsam yaşayamaz mahlukat. Her hayatta ben varım der. Benim olduğum yerde hayat. Sonra başlar ateşin yaptığı gibi zararlarından bahsetmeye.

Fakat der ben bir kızarsam sel olurum bazen, bazen bir fırtınayla gelirim ne varsa yutarım der. Onun için benle aranızı iyi tutun der.

Sıra gelir ahlaka.
Bendeniz ahlak: Hayat düzeninde benim yerim başkadır der. Benim hiç bir kötülüğüm yoktur. Kimseyi de tehdit etmem der.
Sonra ateş girer söze.
Ben bu arkadaşlığı çok sevdim der. Hani olurda bir gün birbirimizi kaybedersek nasıl buluşacağız der ?

Su cevap vermiş:

“Nerede bir şırıltı, çağıltı duyarsanız ben oradayım.”
Ateş'e sorarlar,

“Seni yitirirsek ne yapalım"
“Bir duman gördüğünüz yerde bilin ki ben varım.”

Su ve ateş birlikte Ahlak'a döner ve sorarlar;

"söyle ahlak peki ya seni kaybedersek nasıl buluruz?"


Ahlak'ın cevabı şu olur:

Üzgünüm arkadaşlar;

"beni kaybederseniz bir daha bulamazsınız !!!"


17 Eylül 2009

AYDIN BOYSAN’ IN “LEKE BIRAKAN GÖLGELER'' KİTABINDAN

Eylül 17, 2009 8
AYDIN BOYSAN’ IN “LEKE BIRAKAN GÖLGELER'' KİTABINDAN

“Bir gün bir taksiye atladım ve havaalanından hareket ettik. Sağ şeritte yol alırken siyah bir araba park ettiği yerden aniden yola, önümüze çıktı.
Taksi şoförü sert bir şekilde frene bastı, kaydı ve diğer arabaya çarpmaktan milim farkıyla kurtuldu.

Diğer arabanın sürücüsü camdan başını çıkartıp bağırmaya ve küfretmeye başladı.

Taksi şoförü ona gülümsedi ve içten bir şekilde el salladı.
Ve gerçekten çok arkadaşçaydı.

Sordum: 'Neden bunu yaptınız? Adam neredeyse arabanızı mahvedip ikimizi de hastaneye gönderecekti.'
Taksi şoförü bana, simdi 'Çöp Kamyonu Kanunu' dediğim şeyi öğretti.

Şoför pek çok insanin çöp kamyonu gibi olduğunu açıkladı.
Her tarafta çöp dolu olarak dolaşıyorlar; kızgınlık, öfke ve hayal kırıklığı dolular.
Çöpleri biriktikçe onu bırakacak bir yere ihtiyaç duyuyorlar ve bazen sizin üzerinize bırakabilirler.

Kişisel almayın.
Sadece gülümseyin, onlar için iyi şeyler temenni edin ve yolunuza devam edin.
Onların çöpünü alıp işyerinize, evinize veya sokaktaki diğer insanlara dağıtmayın.

İşin ana fikri şu ki, başarılı insanlar çöp kamyonlarının günlerini mahvetmesine ve ellerine geçirmesine izin vermezler.
Hayat sabahları pişmanlıklarla uyanmak için çok kısa,

Dolayısıyla 'Size iyi davranan insanları sevin, iyi davranmayanlar için dua edin. ve o insanları hayatınızda tutmayın."



Alıntıdır..

KISSADAN HİSSELER...

Eylül 17, 2009 1
KISSADAN HİSSELER...
BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ

Kadın sabah kalkmış, aynaya bakmış ve kafasında yalnız üç kıl saç görmüş.
"Hımm, demiş galiba bugün saçımı örgü yapacağım!!."
Öyle de yapmış, günü de harika geçmiş!!.

Ertesi gün kalkmış, aynaya bakmış, kafasında iki tel saç kalmışmış....
"H-M-M," demiş,
"Bugün saçımı ikiye ayıracağım demiş."
Dediğini de yapmış, harika bir gün geçirmiş..

Bir ertesi gün gene kalkmış, aynaya bakmış, kafasında tek tel saç var.
"Tamam, tamam demiş...artık bugün at kuyruğu yaparım..."
Öyle de yapmış, ve çok çok güzel bir gün geçirmiş...

Daha bir ertesi, aynaya baktığında,
Kafasında bir tek tel bile kalmamışmış!!!.
"WoW!" diye bağırmış.
"Bugün çok şükür hiç saç derdim yok !"
---
Yaşamı seyredenler değil, içinde yaşanlar kazanır.
Basit yaşa, cömertçe sev, yürekten düşün sevdiklerini,
Özün, sözün, eylemin bir olsun, tümü senin yaşam biçimin olsun.
Tatlı konuş....
Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değil,
Yağmurda dans etmeyi becerebilmektir!! !



KABİLE REİSİ ve MUHTEREM PEDER

Kabile reisi arkasında Naomi misali güzel karısı ve kucağında bembeyaz nurtopu gibi yavrusu ile muhterem pederin önüne dikilir ve....
- Tüm bu yörelerdeki tek beyaz insan sensin bu çocuğun rengini nasıl izah edeceksin.... diye gürler.

Muhterem peder:
- Bak sevgili yavrum...
Allahın işine karışılmaz...
Çevrene bak, doğayı gör...
Şu keçi sürüsünü görüyor musun?
Oğlakların tümü beyaz bir tanesi zenci... Bu da onun gibi bir şey...'

Kabile reisi muhterem pederin kulağına fısıldayarak:
- Çocuk için sorun çıkartmayacağım ama
Keçi konusunda sakın ağzını açayım deme.

06 Eylül 2009

GİZLENEN SEVGİLİ...

Eylül 06, 2009 5
GİZLENEN SEVGİLİ...
Aşkın sebepleri arasında en inanılmaz olanı belki de rüyada görüp âşık olmaktır. İnsan sevgiliyi rüyada her vakit görür ama rüyada yalnızca bir kez gördüğü birine sevgili der mi?

Bunlar olsa olsa Hüsrev ile Şirin, Vamık ile Azra hikâyelerinde olur. Gönlün, hiç mevcut olmayan birine tutulması, sanki hiç gerçeği olmayan bir şeyle geçim sağlamak gibi değil midir? Birisi hiç görmediği ve asla göremeyeceği bir güzeli sevdiğini söylerse herhalde aklından zoru olduğunu düşünürler. Ruhu ona telkin ediyormuş, temenni ve arzuları kalbini yönlendiriyormuş, bunlara inanmazlar. Oysa bir âşık, sevgilinin ay mı, güneş mi olduğunu bilemese de, aklının bir oyunu mu, hayalinin bir çılgınlığı mı olduğunu kestiremese de, gözlerine her daim onun görüntüsü girdiği müddetçe âşık değil midir? Âşık olmak için maddî varlık şart mıdır? Allah'ın güzelliğini rüyasında görüp ona âşık olan sufiye inanıyoruz da neden bu âşıka inanmıyoruz. Eğer ona inanmayacaksak aşk surete tapmaktan gayrı ne olur ki? O halde bir kişi sevdiğini karşısında görmeden de âşık olabilir. Sevgili için kaygılanmak da, hayaliyle mest olmak da, geceleri uykusuz kalmak ve seherlerde acı çekmek de hep âşıkın sevgiliyi görmeden yaptığı şeyler değil midir? Bir duvarın arkasında şarkı söyleyen bir kadını işitmek, bazen ona tutulmak için yeterlidir. Bazıları buna temelsiz bir bina gözüyle bakabilir, ancak âşık, o binayı inşa etmekte her zaman çok mahirdir. Zihni görmediği bir varlığın tutkusuyla meşgul olan kişi, düşünceleriyle baş başa kaldığında hayalinden ona şekiller çizer, kıyafetler giydirir, renk ve koku isnat eder, tavır biçer. Sevgili, âşıkın zihninin içinde yapılıp mükemmelleştirilir, âşıkın hayali ve tasarım gücü sevgilinin güzelliğini artırır. O şarkıcıyı bir yerde görsün, yahut görmesin. Şimdi kim bu şarkıcıya âşık olan kişiyi ayıplayabilir ki? Cenneti de ancak tasvirle tanıyor değil miyiz? Onun söylediği şarkılar kulağımızı doldurup kalbimizi ona yönlendirdiğinde genelde âşık onun güzelliğini sesine göre ölçmez mi? Eğer kendisini gördüğünde aşkı artıyorsa şarkıcıda onun sesine denk bir güzellik görmüş demektir. Ama eğer şarkıcının yüzü sesinden daha güzel ise bu âşıkı, sesten yola çıkarak güzelliği keşfettiği için tebrik etmek gerekmez mi? Cennetin en güzel tasvirleri bile cennetin yanına yaklaşmaktan uzak değiller midir? O halde, kainatta görülen bütün güzelliklerin "Mutlak Güzel"den bir iz taşıdıkları için güzel olduğunu söyleyen sufiler haksız sayılabilirler mi? Kim Allah'ın güzelliğine vurulup da ona tapınıyorsa aşkı mübarek olsun!..

Aşk hikâyesi

"İstanbul'da bir zamanlar, devletlulardan olan komşusunun oğluna gönlünü kaptırmış bir kız yaşarmış. Oğlanın hiç haberi yokmuş sevildiğinden. Kederi artıyor, umutsuzluğu büyüyormuş kızcağızın. Sonunda onun sevdasından yataklara düşmüş. İffetinden gidip halini oğlana anlatamamış. Anlattığı vakit "Ya inanmazsa!" diye korkuyormuş belki de. Sonra "Ya beğenmezse!", "Ya yüz çevirirse!" gibi ihtimaller belirmiş zihninde. Bunlar da hastalığını artırmış, nergisceğiz erimeye, solmaya başlamış. Nihayet annesi gerçeği anlamış. Ona sırdaş olmayı teklif edip işin aslını öğrenmiş. Sonra da demiş ki "-Ona halini bir şiirle anlatmalısın!" Kız bu yolu denemişse de oğlan aklından geçirmiyor, zeki ve duyarlı olmasına karşın asla kıza toz kondurmuyormuş. Sonunda aşk hadden aşıp ölümcül raddelere gelmişken kader onlara fırsat tanımış, bir gece baş başa kalmışlar. Kızın kalbi yerinden oynayacak gibi olmuş, sabrı tükenmiş, amma iffetinden bir adım dışarı çıkmamış. Gecenin sonunda ayrılmak üzere kız ayağa kalkmış, fakat kalbi o sırada kendisine hükmetmiş ve oğlanı yanağından öpmüş. Sonra tek kelime söylemeden güvercin yürüyüşüne benzeyen bir yürüyüşle, kulağındaki küpeleri çın çın sallayarak çıkıp gitmiş.

Delikanlı çok şaşırmış tabii. Gücü takati kesilmiş, soğukkanlılığını yitirmiş. Öfkelenmiş, utanmış, sevinmiş, eli ayağına dolaşmış... Kız daha bahçe kapısından çıkmadan aşk tuzağına yakalanıvermiş. Ertesi gün yüreğinde ateş alevlenmiş, soluk alıp vermesi ritmini bozmuş, korkuları çoğalmış... Gözüne uyku girmeden üç gece geçirmiş ve dördüncü gün sabahleyin kızı görmek için evden çıkmış. Ne çare, kız o gece aşk yolunun son yolculuğuna yürümüş. Daha sonraki zamanlarda delikanlıyı hep onun mezarı yakınlarında dolanırken görmüşler.

Soranlara şöyle demiş:

- Ona karşı öyle bir arzum var ki, bu arzuyla Allah'a yalvarabilseydim tüm günahlarım bağışlanırdı. Bu arzuyla dua edip istesem, vahşi hayvanlar merhamete gelir, insanlara zarar vermekten vazgeçerlerdi. İsterdim ki o hayattayken yüreğimi bir bıçak ile yarıp açsınlar, onu içine yerleştirsinler, sonra da göğsümü kapatıp diksinler. Böylece hep yüreğimde kalsın diriliş gününü başka yerde değil, orda beklesin, ben yaşadıkça o da yaşasın, kabrin derin karanlığına girdiğimde de yine kalbimin içinde kalsın.



İSKENDER PALA

KAHVENİN TADI…

Eylül 06, 2009 1
KAHVENİN TADI…

Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler.
Sohbet, sonunda işin ve hayatın stresinden şikâyetleşmeye döner. Misafirlerine kahve ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde kahve ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik kahve bardakları ile gelir.
Herkes bir ba rdak secince, profesör şöyle söyler:
'Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi kahvenin kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediği kahveydi, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız.
Şunu bir düşünün: Hayat kahvedir. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de.
Bazen sadece bardağa odaklanarak Tanrının sunduğu kahvenin tadını çıkarmayı unuturuz. Kahvenizin tadına varın!
En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.

Basit yaşayın.
Cömertçe sevin.
Birbirinize derinden itina gösterin.
Nazik olun,

Gerisini zamana bırakın

AKILLI KADINLAR….

Eylül 06, 2009 0
AKILLI KADINLAR….

Bir erkeğin kaleminden

Akıllı kadınlar…

Akıllı kadınlar neden yalnızdır? Cevabı uzun… ama erkek egemen toplumlarda çok normal. Adeta bir kural.
Televizyonla beslenen, medyatik refleksli toplumumuzun bazı erkekleri, gücün ve iktidarın karşı cinse geçmesi halinde çıldırıyor. Bir aşağılık kompleksi durumu yani… cennet anaların ayakları altında deyip, kadın döven zavallıların düştüğü acz…

Erkek hep zeki kadından hoşlanır ama zamanla bu zeka yarışında yenilince kızar, küser ve ağlar. Tıpkı yenilgiyi hazmedemeyen bir çocuk gibi. Zeki kadınlar erkeklerin çocuk alt beyinlerinin gelişmediğini bilirler. (gelişmez çünkü doğurganlık yoktur) Şirket sahibi, yönetici hatta başbakan bile olsalar “aslında” onların hiç büyümeyen bir çocuk olduklarını unutmazlar ve akılları sayesinde her zaman onların istediğini yapıyormuş gibi davranıp, kendi yasalarını uygularlar. Zavallı erkek, iktidarın hep kendisinde olduğunu sanır.

Akıllı kadınları yanlarında taşımaktan hoşlanan erkekler, zamanla onlardan kaçmanın yollarını ararlar. Çünkü kadın zekasıyla üstünlüğü ele geçirmiştir. Erkekse kendini eksik ve iktidarsız hisseder. Hem akıllı kadından hoşlanır, hem de akıllı kadından korkar ve kaçar. Yaşadıkları ilişki boyunca yanındaki sevgililerinin zekasıyla övünürken, o zeka kendilerine karşı kullanıldığında öfkeden çılgına dönerler ve hatta kaba kuvvete başvururlar. Bu yüzden akıllı kadınlar hep yalnızdır.

Erkeği onu kandırdığını sanırken, o çoktan ilk kaçamağı yakalamıştır. Telaş yoktur. Çünkü derinlere sessiz inilmelidir ki korkup kaçan olmasın. Bunu düzgün sevdikleri için yaparlar. Amaçları rezil etmek değil, kendisine yapılan haksızlığı tam ve doğru olarak bilme hakkını elde etmektir. Yarım yamalak nefretleri sevmez akıllı kadınlar. Öfkesine değecek düşmanlar lazımdır onlara…

Akıllı kadınlar her şeyini verir ve her şeyini alır. Acıları boylarını aşsa da gıkları çıkmaz. Dillerinde pişmanlık cümleleri dolaşmaz. Kendine olan saygılarını ve ayaklar altına almadıkları gururlarına sahip çıkarlar. Kan kusarlar ama kızılcık şerbeti içtiklerini söylerler.

Akıllı kadınlar erkeklerini başkalarına ezdirmezler. Kendileri ezerler. Bunu gururlarını incitmeden yapmaya çalışırlar ama sonunda hep haksız olan onlar olur. Onlar önce susar, sonra sorgular, ondan sonra da cevap verirler. Sustuklarında dillerini dikenli tellere dolar, konuşunca önce kendileri kanarlar…

Akıllı kadınların “konuşacak çok şeyleri olduğu için suskunlukları da büyük olur” Akıllı kadınlar kendini ezdirmez. Akıllı kadınlar salağı oynayamaz. Akıllı kadınlar kendilerine haksızlık etmez. Akıllı kadınlar “mış” gibi yapmaz. Akıllı kadınlar aşıkken de akıllıdır. Bu yüzden hep yalnız kalırlar

KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZLIK......

Eylül 06, 2009 0
KALABALIKLAR İÇİNDE YALNIZLIK......

Etrafım kalabalık, telefonlar çalıyor, insanlar evrak getiriyor. İş yerinde
uğultu var. Herkes harıl harıl çalışıyor. Koşuşturma içinde zaman geçiyor.
Her gelene cevap veriyorum.

*Kalabalıklar İçinde Yalnızım!*

Telefonda konuşuyorum. Sorun şu ki, kendimi dışarıdan izliyormuş gibi
hissediyorum. Televizyon seyreder gibi....
İş yerinden çıkıp otobüse biniyorum. Orası da gerektiğinden fazla kalabalık.
İş çıkış saati,uzun süren trafik çilesi, yanımda ayakta duranlar konuşmak
istiyorlar belli ki, yanıt veriyorum. Sonunda eve ulaşıyorum. Markete
uğrayıp, yemeklik malzeme alıyorum. Kasada duran kız beni tanıyor. Ayaküstü
iki sohbet de onunla ediyorum.
Evin kapısını açıyorum. Kedim beni bekliyor. Bütün gün yalnız olduğundan aç
ve sevilmek istiyor. Sürekli mırıldanıyor. Karnını doyuruyorum, sevip
okşuyorum. Onun da gönlünü yapıyorum. Duşa girip yıkanıyorum. Güzel bir
kahve pişiriyorum. Henüz acıkmamışım. Dinlendirici bir müzik koyuyorum. Bir
sigara yakıyorum, telefon çalıyor. Kız arkadaşım, sevgilisi ile kavga etmiş.
Dakikalar, belki saatler süren aşk derdini dinliyorum. Gereken şeyleri
söylediğime eminim. O da mutlu ve rahatlamış bir şekilde kapatıyor. Tam
elime kitabımı alacakken, kapı çalıyor. Karşı komşum, fal için kapatılmış
kahve fincanıyla geliyor. Kocası geç kalacakmış, laflarız diye düşünmüş.
Buyur ediyorum, falına iki yalan atıyorum. Seviniyor. O da uzun uzun
anlatıyor, dinliyorum. Sonunda gidiyor.
Balkona çıkıyorum. Bir sigara daha yakıyorum. Derin bir nefes çekiyorum.
Dumanı rüzgardan dağılıyor. Dışarısı biraz serin. Yaz tam olarak gelmedi,
geceleri biraz üşütüyor. İçeri giriyorum. Yatağa uzanıyorum. Bugün herkes
mutlu oldu mu? Bana ihtiyacı olanlara tam olarak yardımcı olabildim mi?
Peki, ruhum neden içimde değil? Nasıl oluyor da kendimi dışarıdan
izleyebiliyorum?
İçinde ruh olamayan bir beden, ne kadar yaşıyor sayılır? İçinde aşk olmayan
bir kalp ne kadar sayılırsa! Yalnızım! Şehrin gürültüsü bitmiş. Işıklar tek
tek sönüyor. İnsanlar sevdikleri ile uykuya dalmak üzereler. Eski bir şarkı
geliyor aklıma, mırıldanıyorum: "Bir ben uykusuz, bir ben huzursuz, bir ben
çaresiz, bir ben sensiz..."
Etrafım insan doluyken, üstelik seviliyorken, dostlarım, ailem, sosyal
hayatım varken; bu kadar yalnız hissetmek garip değil mi? Değil! Aşkın
boşluğunu dolduracak ne bir kişi, ne bir olay var. Birini seviyor olmak,
kocaman yatakta sarmaş dolaş uyumak, gece kabus gördüğünde, "geçti canım,
ben yanındayım" diyecek birine sahip olmak çok büyük bir lükstür. Kimileri
buna sahiptir, kıymet bilmez.
İnsanoğlu sahip olduklarına sahip çıkamıyor. Değerini kaybedince anlamak
gibi bir akılsızlığımız var. Özlediğimiz, hasret çektiğimiz her şey,
elimizin altında olunca önemsizleşiyor. Oysa elde etmek için ne savaşlar
vermiştik? Yalnız doğduk, yalnız öleceğiz diyorlar. Elbette, tam olarak
öldüğün an yalnızsın. Bunu kimseyle paylaşmak gibi bir çabamız da olamaz.
Ancak o ana gelene kadar geçecek süreyi yalnız geçirmek için gösterilen bu
çaba neden? Huzur azgınlığı yapıyoruz. Sevgimize, aşkımıza gerektiği kadar
sahip çıkmıyoruz. Gün gelip kaybedince, pişmanlık duyuyoruz ama çok geç
oluyor.

Ben bu gece de yalnızım.
*Siz, uyurken üstünüzü örten birine sahipseniz,
iki elle tutun.
Bir gün çok geç olabilir...



Alıntıdır…

ŞAHRUS İLE SEYDUNA HİKAYESİ

Eylül 06, 2009 0
ŞAHRUS İLE SEYDUNA HİKAYESİ
Tarihten iki ayrı coğrafyaya damlayan
İki ayrı yürekte durmadan kanayan
Seyduna’yla Şahrud
Yüreklerin akarken bıraktığı izi
Birbirlerinin gözlerinde aradılar.
Yoktu.
İki iklim farkıydılar
Ne zaman göz göze değseler
Yangın çıkmayacak denli uzaktılar.
Yalnızca aynaların dökülen sırrına yansırdı
Üçüncü bir kente düşmüş suretleri

Şahrud gökyüzü geliniydi.
Yüzüne bulut inse dolardı masal gözleri.
Bir solukluk rüzgarda bile
Usul usul kanardı gelincik bedeni.

Seyduna yeryüzü cehennemi.
Ölüm, çağrılı uçurumlarda sınardı sevdasını
Yalnız ufuk çizgisinde buluşurlardı,
Onu da güneş günde iki kez ateşe verirdi.

İki iklim ayrıldılar.
“Ya Şahrud! ” dedi Seyduna
“Gözlerime mermi diye sevdanı sürdüm.
Ardına bakma, gözyaşımla vurulursun.
Su gibi git.”

Şahrud’un yüzüne keder mayın gibi durdu.
Ve zaman gözlerinin su yeşilinde kuruldu.
Hüzün bir Buda heykeli gibi çırılçıplak,
Yüzlerine oturdu.

Rivayet odur ki,
Şahrud vardığı denizlerde hala
Seyduna türküleriyle uyanmakta,
Seyduna, Şahrud’un gözlerinden kalan
Masalla yaşlanmakta.

Alıntı…

UZUN YOL...

Eylül 06, 2009 0
UZUN YOL...

İncitmeyecek Kadar Uzak, Üşümeyecek Kadar Yakın Olmak.......

Eski zamanların dondurucu bir kışından bütün hayvanlar çok etkilenmiş, büyük kayıplar vermişler.

Ama en çok kayıp veren kirpilermiş.

Çünkü onların pek çok hayvan gibi kalın kürkleri yok, kendilerini sıcak tutması zor olan dikenleri var.

Bu durumdan en az zararla kurtulmak için kirpiler meclisi toplanmış, çözüm aramaya başlamış.

Tartışa tartışa, nihayet gece olunca tüm kirpilerin bir araya toplanmasına, birbirlerine yakın durarak geceyi geçirmelerine karar verilmiş.

Böylece kirpiler birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak, aralarındaki hava tedavülünü önleyerek donmaktan kurtulacaklarmış.

İlk geceki deneyimlerinde bunun işe yaradığını görmüşler.

Ama başka bir problem çıkmış ortaya.

Üşüyen kirpiler birbirlerine fazla yaklaştıklarından yaralanmalar gerçekleşmiş.

Daha sonraki gece yaralanma korkusundan birbirlerinden uzak durmuşlar ama bu seferde donmalar meydana gelmiş.

Ne var ki, her gece kâh uzaklaşa kah yakınlaşa, deneye yanıla birbirlerinin vücut sıcaklığından yararlanacak kadar yakın, ancak birbirlerini incitmeyecek kadar uzak durmayı öğrenmişler.

KISACA ;

Bizim de uzun dikenlerimiz var.

Bunlar hayata karşı filtrelerimiz.

Bazen faydalı, bazen de zararlı.

Çoğu zaman, kimseleri yaklaştırmıyoruz yanımıza.

Filtrelerimizden elemeden kimseleri sokmuyoruz özel dünyamıza.

Ne var ki, sıcaklık ancak yakınlaşmakla mümkün.

Birbirini incitmeyecek kadar uzak, hayatın soğuk zamanlarında üşümeyecek kadar da yakın olmayı öğrenenlerden olabilmek dileğiyle..

30 Ağustos 2009

....

Ağustos 30, 2009 0
....

HAYAT LİMANINDAN DEMİR ALDI ÖMÜR

Ağustos 30, 2009 1
HAYAT LİMANINDAN DEMİR ALDI ÖMÜR

Ne zaman adın düşse dilime, ayaklanır içimde mavi
Salarım yüreğimi başıboş zamanlara,


Yosun kokulu sahillere tutsak arzular,
Sürgündür hasret döktüğüm denizlere,
Ki, çaresizce sürüklenir, sularında sana yorgun bedenim,
Boğulurum, özlemlerin derinliğinde / hasret denizinde

Anılarımla yüzleştiririm / gecenin çığlığına sararken yalnızlığımı
Ki kışkırtır içimde özlemleri martı çığlıkları,
Yüreğimin kıyısına çarpan dalgalar / alır getirir bana kokunu
Fırtınalı denizlerde / varır umudu kumsala demirlerim

Dört mevsim nehirler geçiyor düşlerimin deltasından
Yüreğime vuruyor yüzümdeki yağmur bulutları,
Hesapsız sularda gezinir serseri ayaklarım,
Ki takılır avare martılara
Her gün, bir başka kıyıya atar beni, yoksulluğum


Ne zaman deniz düşse aklıma / sürükler beni duygular,
Derinlerimden esen rüzgârdan anlarım-
__ yunusların benim için ağladıklarını
Sonra vururum kendimi sokaklara,
Kül rengi akşamlar da çiseleyen yağmura inat
Aydınlanır ümitlerim, usumda boğulur iken aykırılık

Ey mavi deryasına sevdalandığım hayat,
kaç kaçamak öpüş düşledim sularında bir bilsen
Bütün sevgilerin harareti sensin / ellerinin sıcaklığı üşür yüreğimde
Gümüşe çalan kıyılarında / meneviş rengi duygular ıslanır gözlerimde_
Dilimde henüz kavuşulamamış bir özlem türküsüdür, şiir


Şimdi genzi yakan nem kokusunda,
Karnını yarıp yüreğini çekmek vardı
Bir kuşluk vakti ağlara…

Uçurumlarına ağıtlar yazdığım / denizler çarpıyor yüreğime,
Anılardan süzülüp gelen güvercin güzelliğinde,
Vurur göğsüme dalgalar da / dağılır içime sızın
Ardından ılık bir yel eser inceden,
Yosun kokar esinti martı kanadından süzülürken

Denizin kızıllığından bilirim iş dönüşü akşamları
Serin sularında maviye kulaç atmanın düşleri,
Nasılda sevdanın sancısına düşürür yüreğimi bir bilsen



Gayrı hayat limanından, demir aldı ömür / ki nereye varır bilinmez
Şimdi bir el sallamak kaldı bana / bizden uzaklaşan teknelere…

Abdullah ORAL

MURATHAN MUNGAN'IN KALEMİNDEN...

Ağustos 30, 2009 1
MURATHAN MUNGAN'IN KALEMİNDEN...

Fırsatları sayısız sanıp, hep ileride bir gün karşılaşacağımızı sandığımız birisini, bir yenisine ertelerken hayat yanımızdan geçip gidiyor mu?

Karşımıza erken çıkmış insanları yolun dışına sürerken; bir gün geri dönüp, onu deliler gibi arayacağımızı hiç hesaba katıyor muyuz?

Hayat her zaman cömert davranmaz bize. Tersine, çoğu kez zalimdir. Her zaman aynı fırsatları sunmaz. Toyluk zamanlarını ödetir. Hoyratça kullandığımız arkadaşlıkların, eskitmeden yıprattığımız dostlukların, savurganca harcadığımız aşkların hazin hatırasıyla yapayalnız kalırız bir gün...

Bir akşam üstü yanımızda kimsecikler olmaz;

Ya da olması gerekenler yanımızdakiler değildir...




Murathan MUNGAN

BU DA GEÇER YA HUU

Ağustos 30, 2009 1
BU DA GEÇER YA HUU


Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye
ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve yatak
verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu
söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık
verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların
anlattıklarından, Şakir'in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu
anlar.

Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir.
Derviş, Şakir'in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir,
yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü
geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir'e teşekkür
ederken, "Böyle zengin olduğun için hep şükret." der. Şakir ise şöyle
cevap verir: "Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin
kendisi değildir. Bu da geçer..."

Derviş, Şakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun
düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş'in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir'i
hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet
ederken Şakir'den söz eder. "Haa o Şakir mi?" der köylüler, "O iyice
fakirledi, şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor." Derviş hemen Haddad'ın
çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski
püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları
telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için
tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan
Haddad'ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın
hizmetkârıdır. Şakir, bu kez Derviş'i son derece mütevazı olan evinde
misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş, vedalaşırken
Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir'den
şu cevabı alır: "Üzülme... Unutma, bu da geçer..."

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer.
Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi
olmadığı için de bütün varını yoğunu en sadık hizmetkârı ve eski dostu
Şakir'e bırakmıştır. Şakir, Haddad'ın konağında oturmaktadır, kocaman
arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş
eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı
cevabı alır: "Bu da geçer..."

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir'i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler.
Tepede Şakir'in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: "Bu da geçer."
Derviş, "Ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir'in
mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de
mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir'den geriye bir iz
dahi kalmamıştır...

O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını
ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu
olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini
hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz.
Sultanın adamları da bilge Derviş'i bulup yardım isterler. Derviş,
sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra
yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade
bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve
yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır: "Bu da geçer" yazmaktadır.
Bu da geçer Ya Hû ...

27 Ağustos 2009

SESSİZ MEKTUPLAR -I-

Ağustos 27, 2009 1
SESSİZ MEKTUPLAR -I-
Sana söyleyemediğim, söylemekten korktuğum nice duygular hatırına susuyorum. Aslında korkum seni kaybetmek, senin gözlerinden mahrum kalmak adına; sensizliğe düşme korkusundan yana …

Sanıyor musun ki sensiz nefes alabilir ve hatta yaşayabilirim. Sen yoksan eğer, kalbim sıkışır, boynum bükülür ve gözlerimde her dem yaş ile birlikte dökülür tüm sözler yüreğimden …

Seni tanıdığım günden beri yüreğime ılık ılık bir şeyler indi adını koyamadığım…
Sen farklıydın herkesten; daha bir başka bakıyordu gözlerin ve daha bir sıcaktı yüreğin.
Adını her andığımda kalp atışlarım hızlanıyor, nefesim kilitleniyordu adeta. Neydi beni böyle yapan, tüm vücudumda ürpertiye sebep olan. Yoksa , yoksa aşk mıydı bu anlam veremediğim duygunun adı !!!

Her şeyin bir ilki vardı elbette. En nihayetinde iki iyi arkadaştık seninle. Aşk olur muydu aramızda. Neden olmasın diye bir cümle geçti o an beynimle yüreğim arasından.
Aşk’tı bu. Kime, ne zaman ve nasıl geleceği belli olmayan.. Ve şimdi anlıyorum ki sana dair hissettiklerim aşk’a dair dönüşmeye başlamış olan duygularımın parçalarıydı. Her şey sana bağlıydı, senin bir işaretinle o parçalar birleşecek ve kocaman bir sevgi selinin ortasında bulacaktım kendimi …

Her günüm seninle geçiyor ve ben kendimi seni düşünmekten alıkoyamıyorum. Şimdi ne yapıyor, kiminle konuşuyor, iyi midir yoksa o da beni düşünüyor mudur gibi sorularla meşgul beynimin her bir köşesi.

Şimdi desem ki uzak bir çöldeyiz seninle ya da hiç kimsenin bilmediği dünyanın ücra bir köşesinde. Ve seninle el ele, çarpan iki yürek eşliğinde atıyorsak tüm adımlarımızı, razıysak bilmediğimiz bir sonla noktalayacağımız bu hayatta birlikte yaşamaya / yaşlanmaya, var mısın benimle gelmeye !...

Sana söyleyemediğim tüm bu duygularımı ve daha nice gün ışığına çıkmamış tüm düşüncelerimle birlikte sesleniyorum sana bu satırlar üzerinden.
Belki sesimi duyar gelirsin diye, belki sen de beni seviyorsundur da söyleyemiyorsun diye, tüm cesaretimi toplayıp haykırıyorum sana, senin gözlerine hiç korkmadan bakarak, tüm vücudumda hissettiğim sevginin coşkusuyla söylüyorum işte sana ve diyorum ki “SEVİYORUM SENİ” hiçbir etki altında kalmadan, duygularımdan yanılmadan, sabretmeyi bilecek kadar ve senin de bir gün gelip cevap vereceğin o güne kadar bekleyeceğim suskun yüreğimle birlikte ….


Mehpare ÖĞÜT
2009

BELKİ BİR GÜN

Ağustos 27, 2009 0
BELKİ BİR GÜN


Belki bir gün geleceksin
Ve hatrına düştüğüm gecelerden birinde,
Dönmek isteyeceksin yana yakıla,
Ağlayacaksın yağmur misali gök delinircesine,
Söylediğim her şarkının eksik notası olarak kalacaksın yüreğimde…

Belki birgün sevdiğini söyleyeceksin
Vakit çoktan geçmiş olacak.
Yalvarmalar boşuna boşuna sızlanmalar,
Ellerin bomboş kalacak..

Ve sanki bir bahar sabahında
Terk edeceksin bu şehri ardına bakmadan.
Ve bilsen ki bir daha dönüşün olmayacak geçtiğin bu yollardan.
Kırılan bir kalbi onaramayacağını anlayacaksın,
Ama gücün yetmeyecek ve bir ömür boyu ağlayacaksın…


Mehpare ÖĞÜT
2009


....

Ağustos 27, 2009 0
....

YAŞAMAK HAYATI…

Ağustos 27, 2009 0
YAŞAMAK HAYATI…


Hayatı yaşamak doyasıya. Bir gün bu dünyayı terk edeceğimizi hiç unutmadan, kırmadan, gücenmeden, öfkelenmeden, kalbimizi daha fazla yormadan yaşamak keyifle…

Bazen odamın penceresinden dışarı bakarım, gözlerim bulutlara kayar. Orada olmak nasıl bir duygudur diye sorarım kendi kendime. Çocukça bir düş geçer aklımdan ve içimi gıdıklayan bir gülümseme yayılır yüzüme. Olmayacak şeyler vardır ya bazen, olmuş varsayarak dalarım hayallere. Bulutların üstüne oturarak gezmeye başlarım diyar diyar. Yüksekte olmak ayrı bir heyecan, ayrı bir duygu verir insana. Herkese yükseklerden bakmak, aslında ben dünyanın en güçlü, en zengin, en baba insanıyım diyenin bile, yukarılardan bakıldığında aslında ne kadar da küçük ve bir o kadarda zavallı olduğunu görmek. O nedenle insanoğlunun hayatı boyunca böbürlenmesi niye. Acizliğimizin ne kadar da büyük olduğunu görmek, aslında bir hayal kırıklığımıdır yoksa farkına varmanın hüznümüdür bilinmez ama, her şey yukarılardan göründüğü kadar küçük ve küçücüktür aslında…

Sonrasında yanımdan kanat çırparak geçen kuşlar beliriverir ansızın. Ne kadar özgür olduklarını düşünürüm. İstedikleri zaman istedikleri ülkelere uçarak gidebildiklerini. Bir kanat çırpıncaya kadardır her şey ya sonrası. Mutlu mudurlar acaba sürekli böyle uçmaktan derim ve ben de onlar gibi olsaydım, değişik yerler görmekten keyif alır mıydım diye kendime sorarım. Nereye kadar diye de bir soru gelir aklıma ve devam ederim gökyüzündeki yolculuğuma.

Ardından mavilikler karşılar beni. Eşsiz ve engin mavilikler. Ucu bucağı olmayan göz kamaştırıcı mavilikler. Güneşin ışığından sızan yansımalar ayrı bir ahenk katar mavilikler üzerinde. Bir yorgan misali üzerimizi kaplayan “mavi atlas iğne batmaz” tekerlemesi dökülürken dilimden, kendimi birden derinliklerde buluveririm. Neresidir burası diye sormaya fırsat bulamadan daha, bir başka alemde devam ederim düşsel yolculuğuma. Burası eşsiz bir dünya, eşsiz bir güzelliğe sahip olan belki de yeryüzünün altındaki cennettir diye düşünürüm. Bir tarafta adını bile bilmediğim değişik bitkiler, önümden sürüler halinde geçen tanımadığım balıklar. Ve sonrasında gördüğüm rüyadan uyanmak düşer bana.

Güzeldir yukarılardan seyretmek dünyayı ve neden normal hayatta farkında değilizdir ki bunca güzelliklerin. Neden yok etmek gereği duyarız ki. Neden ağaçları bir hiç uğruna kesip, sonra da yakarız ki. Neden, kendimizi nimetten sayıp da başkalarına tepeden bakarız ki. Bitip tükenmek bilmeyen nedenler sıralana dururken ardı ardına, hayatı doyasıya yaşamın tadına varalım bir kez daha. Bir kez daha nefes almanın….


Mehpare ÖĞÜT

SENİNLE..

Ağustos 27, 2009 1
SENİNLE..

Söyleyemediklerimi yazsam bembeyaz satırlara,,,
Onlar bile ağlardı yalnızlığıma.
Üşüyen yüreğimden geçen kelimeler eksik
Ve aşkımı anlatmaya yetersiz kalırdı bildiğim tüm cümleler…

Sen gökyüzündeki tuttuğum en parlak yıldız olsan,
Ve her gece baktığım penceremden bana göz kırpsan.
Hayallere dalıp senli sabahlara uyansam,
Sarılsam, sarılsam ve hiç bıkmadan adını sayıklasam…

Beklemek düşüyorsa payıma ve sen geleceksen sonunda,
Razıyım çekilecek tüm sıkıntılara,
Yokluğun acı verse de bana,
Eğer ki birleşmek varsa bu aşkın sonunda,
Senin için bir ömür bile beklemek helaldir bana…

Şimdi çekilip köşeme seni yaşayacağım sensizliğimde.
Belki de okuduğum bir şiirde karsılasacagım seninle.
Kimbilir bir hikayenin iki kahramanı oluruz belki de
Ve gün gelir de yeniden birleşiriz seninle…

Mehpare ÖĞÜT
20 Temmuz 2009

24 Ağustos 2009

KİMSELERE DİYEMEM

Ağustos 24, 2009 1
KİMSELERE DİYEMEM

Öyle çok pazarlık ettim ki Seninle ey Rabbim.

Sen çağırınca, kendime ayırdığım vakitlerden çalındığını düşündüm. Ezan okununca, sevdiklerimle geçirdiğim zamanların azalmasından korktum. Vakit girince, içim “cız” etti hep. Odamdan uzaklaştım, bıraktım işimi, bozdum keyfimi; öylece namaza durdum. Ayak diredim, “az sonra kılsam da olur!” dedim. “Az sonra”larım “çok sonralara döndü, geç kaldım, geç kalmaktan utanmadım. Sonunda ayaklarımı sürüye sürüye vardım huzuruna. Pazarlığımı vaktin daralmışlığını bahane ederek yeniden ileri sürdüm. Kaçıyordu namaz ya; o yüzden çabucak kıldım, selam verdim, hemen kalktım, rahatladım.

Oysa rahatlığı Sana borçluyum. Ağrımayan her bir dişim kadar huzur borçluyum Sana. Damarlarımın her bir noktasında pıhtılaşmayan kanım kadar sükûnet borçluyum Sana. Tenimin kaşınmayan her bir noktası kadar rahatlık borçluyum Sana. Dişlerim ağrıyacak olsa her biri için harcayacağım zaman Senin. Kanım pıhtılaşıp damarlarım tıkanacak olsa, her defasında ızdırap ve korkuyla geçireceğim saatlerin hepsi Senin. Tenim her noktasında yırtılacakmış gibi acıyacak olsa, kendi kendime dar geleceğim huzursuz günler Senin.

Gün oldu; usandım. Sabrımı tükettim; tükendim. Kendimi yontmaya heveslendim. Benden istediğin zamanı çok gördüm. Benden istediğini, benim için istediğini bile bile, huzurunda huzursuz durdum. Fazla buldum namazın rekatlarını; kısaltmak için bahaneler aradım. Günümü delik deşik etmeni, işimin arasına kesintiler sokmanı, hayatımın ortasına duraklar koymanı, uykumu bölmeni lüzumsuz gördüm. “Beni bana bırak!”larla durdum huzuruna; içim başka bir yerlerin türküsünü söylerken, ben seccadende, belki sadece bedenimle, mıhlı kaldım.

Oysa Sen, dileseydin dar edebilirdin zamanı bana! Bir uçurumun dibine savrulmuş bir arabada çaresizce Sana yalvartıyor olabilirdin beni. Korkulu bir savaşın orta yerinde ateş ve kan kusan bombaların altında günümü de, işimi de, uykumu da, hatta rüyalarımı da delik deşik etmelerini takdir edebilirdin. Düşmeyen bombalar kadar, uçuruma savrulmayan arabalar kadar genişlik borçluyum Sana.

İçten pazarlıktı benimkisi. Öyle içten ki kendime bile söyleyemedim. Gözlerimle birlikte gönlümü de secdene kilitlemeyi çok gördüm. Kendimi sıfırlamayı, benliğimi hiçe indirgemeyi beceremedim. Ensemde kaderin sıcacık nefesini hissedecek o teslimiyetin vadisine inemedim. Acelem vardı; alnımı koyduğum gibi kaldırdım seccadeden. Bütün benliğimle aşağı inemedim. İşim vardı, secdemi işime zaman kazandım. Secdeye kalbimi de sığdırmaya çalışmadım. Uykum vardı, secdemi sığ bırakıp uykumu derinleştirdim.

İtirafımdır: Bencilliğimi de sırtıma alıp rükûlarda eritemedim. Bedenim eğilirken huzurunda, “emrolunduğum gibi dosdoğru olma”nın ağırlığını sırtıma almayı erteledim. “Sırası değil!”di; “hele dur; sonra da olur!”du. En Sevgili’ni bir gecede ihtiyarlatan emri üzerime alınmadım.
Sen dileseydin, çocuğumun cılız nabızlarının eşliğinde, loş ve neşesiz bir yoğun bakım odasında, gözümü de gönlümü de, umutsuzca, çaresizce, ürpertiyle, korkuyla bir monitörün ekranına kilitleyebilirdin. Dileseydin, yeryüzünün sükûnetini bir anda kesip, küçücük bir duvar kıpırtısının gölgesinde, mini mini bir sarsıntının beklentisi içinde saçlarıma aklar düşürebilirdin.

İçten pazarlık mı denir buna? Sen bilirsin Seninle ettiğim pazarlığı. Kendime sakladığım ve hatta kendimden de sakladığım sır bu. Dilime bile değdirmekten korktuğum, ağzıma almaktan utandığım öyle bir sır işte. Fısıldaması bile acı veriyor ya… Meselâ, uzayınca Fatiha, uzayınca sûre, heceler sanki özgürlüğe giden yolu taşlar gibi kestikçe, “bitmez şimdi bu namaz!” dediğim çok oldu. Ama içimden. Kimseler duymadı.

Bir Sen duydun beni ey Rabb’im. Sırrımı bir Sen bildin. Kendimi lüzumsuz hissederken seccadenin üzerinde, dudağım anlamına yetişemediğim kelimeler için oynarken, Sen beni söylediğimden fazlasıyla duydun, söyleyemediğimi de, dile getiremediğimi de bildin. Ruhumu alıp uzaklara gittiğim halde, bir bedenimi bıraktığım halde huzurunda, kovmadın beni, yakınlığında tuttun.

İtirafımdır; öyle anlatıldığı gibi özleyebilmeyi beceremedim henüz namazı… “Aradan çıkarmaya çalıştığım” oldu namazı. Geçiştirdim namazı. Bir “sorun”du çözdüm, hallettim. Selam verip sonra yaşamaya başladım… Yaşamayı namazın içinde aramalıydım. Namazı yaşamanın içine sızdırmalıydım oysa. Bilemedim.

Kafa tuttum, ayak diredim, pazarlık ettim; ama Sen utandırmadın, yine yine yine huzuruna aldın beni. Her secdede rahmetinle okşadın alnımı. Her rükûda “aferinler” fısıldadın gönlüme. Her vakitte yeni bir sayfanın aklığına çağırdın ruhumu. Yüzüme vurmadın. Azarlamadın. Aşağılamadın. Hepten umut kesmedin benden. Yok saymadın. Utandırmadın.

Pazarlık ettiğimi Seninle bir Sen bildin ey Rabb’im. Kimselere söylemedin. Sırdaşım Sensin, bir Sana açabilirim içimi, bir Senin beni ayıplamandan korkmam. Ben işte böyleyim; yine “bana ait”lerin hesabındayım. Başka kime söyleyeyim? Başka kimin anlayışından medet umarım?


Senai DEMİRCİ

19 Ağustos 2009

AŞK DAVETSİZ BİR MİSAFİR GİBİDİR

Ağustos 19, 2009 4
AŞK DAVETSİZ BİR MİSAFİR GİBİDİR
AŞK DAVETSİZ BİR MİSAFİR GİBİDİR. ÇAĞIRIRSAN GELMEZ, KOVARSAN GİTMEZ!

Uzun zamandan beri üzerinde çalıştığım ve hala anlamakta zorlandığım konu :
Aşk..

AŞK iki sessiz bir sesli harften oluşan ve yüzyılardır tanımlanmaya çalışan bir kelime. Ömrünün 3 yıl olduğuna dair duyumlarda mevcuttur.

Aşkta bencillik,mutluluk,heyecan,karmaşa,acı,mide büzüşmesi,kusma hissi vs... hisler mevcuttur


Elle tutulmaz Gözle görülmez bir şey.. bu yaşanan somut acılar,güzellikler. Tek başına aşkı tanımlamak ,onu herşeyden soyutlamak mümkün mü? Evet ancak bu güçlü iradeye bağlı !

Ben Aşkı daha çok beyin tümörüne benzetiyorum ; tedavisi mumkun olamayan bir hastalık gibi ..
Siz onu düşündükçe içinizde büyüyen ve sizi etkisi altına alan bir hastalık..


Aşk, hayatın bize hazırladığı en acı ve aynı zamanda en tatlı bir sürprizdir. Bu yüzden de kalpleri ne zaman ele geçireceği hiç belli değildir. Daha ne olduğunu bile anlayamadan onun hükümdarlığına giriverirsiniz..

Aşk'ta mantık yoktur..

Aşk tamamen duygulara bağlı olan bir olgudur...

Aşk elde etme arzusudur..

Aşkın zamanını ayarlanamaz. kime neden aşık olduğumuzu anlayabilseydik,aşkın sırrını da çözerdik herhalde. Ama o zaman da aşkın insanı alıp götüren büyüsü tamamen kaybolurdu.

Aşkın zamanı yoktur, hep hazırlıksız yakalar insanı. Evli olmanız, sevgilinizin olması, bir ayrılığın taze yaralarını kurutmaya calışmanız,bağlılıktan korkmanız, ailenizden çekinmeniz, hatta sevilenin hapse girmesi bile onun hiç mi hiç umrunda değildir. İşte bu yüzden Aşkta mantık yoktur diyoruz.

Aşk, mayın gömülü bir tarlaya benzer.
Yanlış bir adımla,tüm hayatınızı alt üst eder!

Birgün bu davetsiz misafir kapınızı çalacak olursa, adımlarınızı dikkatlice atmanızı tavsiye ederim.!


alıntıdır

SUS(TURUL)MUŞ KADINLAR !...

Ağustos 19, 2009 0
SUS(TURUL)MUŞ KADINLAR !...


''Biz ağaca bakıp geçtik hep, erkek egemen anlayışın göz yaylasına takılan buydu. Bakmamızın nedeni meyvesine olan açlığımızı gidemek içindi. Bu görme biçimi çıkarımızla da örtüşüyordu. Oysa kuruyan çıplak dallarını bir türlü yapraklarından göremiyorduk.''(Adil Duran)

Bu kadınlar tıpkı susturucu takılmış silahlar gibidir. Tetiğe bastığınızda hiç sesleri duyulmaz fakat bu silahlar hep geri teper ve kadın hep kendini yaralar. Her yara aldıkça daha fazla kan kaybeder gibi kişiliklerinden eksilirler. Ve birgün ne damarda akacak kan, ne kişilikten verilecek ödün kalır. Ezilen değil; yok olan kadındır. Kişiliğinden o kadar ödün verdikten sonra hayatın ne anlamı kalıyor ki?
Peki bu kadınların hergün daha da derinleşen açık yaralarla, hergün biraz daha tükenerek yaşam mücadelesi vermeye çabalamasında suçlu kim? ''Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin! '' diyerek hayvanla kadını bir tutan zihniyetle büyütülmüş erkek mi, yoksa; ''Erinin dediğinden çıkmayacaksın, o ne derse o olur, hem kocanın vurduğu yerde gül biter! '' diyerek erkeğin sözü ile Tanrı kelamını bir tutan zihniyetle beyni yıkanarak büyütülmüş zamanın kız çocukları, şimdinin kadınları mı? Tabularla, günahlarla büyütülmüş, flört etmesine izin verilmemiş, ömründe ilk tanıdığı erkek eşi olan kadınlar mı, erkeğe herşey serbest, hem erkeğin tecrübelisi makbuldür diyerek tecrübe ! kazanmış erkek mi? Evlilik imzasını atınca kadının tüm haklarını ele geçirdiğini düşünür bu susturucu erkek tipleri. Ve geçirirler de. Kadın ilk başlarda büyük aşkından dolayı susar. Sonraları aşk bitip yerini sorulara bırakınca konuşmaya çabalar ama bu sefer belki de aşağılanarak susturulur. Hiç bir işe yaramadığı, kafasının çalışmadığı, her yanlışın sorumlusunun kendisi olduğu öyle ustaca işlenir ki beynine, bir süre sonra kadın mankutlar gibi efendisinin sözünden çıkmamaya başlar. Taki; sevgi tükenene kadar.
Kadının sesini çıkarabilmesi için ekonomik özgürlüğünün elinde olması gerekir diye düşünülebilir. Ama günümüzde birçok kadın madden erkeğe bağımlı olmamasına rağmen hala susturulmakta. Dünyanın birçok ülkesinde ve bizim ülkemizde de kadınları koruma altına alan dernekler mevcut. Hele yabancı bir ülkede iseniz ne aç nede açıkta kalma gibi bir korkunuz asla olamaz. Neden mi katlanılıyor peki ? Katlanmak saçmalık elbette. Ama o kadın anne ise hele de birden fazla çocuk annesi ise bir yerde bağımlı olmaya mecbur kalıyor. En azından bir ayrılık durumunda biliyor ki çocukları da ayrı büyümeye mahkum olacaklar. Ve buna kimsenin hakkı yok diye düşünür bir anne. O uğruna hergün bir parça daha kaybolarak gezdiği çocuklarının, gün gelip ona hiçbir faydaları olmayacağını bile bile... Bazen bir kaç adım geride, bazen ısrarla önde kendini inandığı amaçlara adayan analar..
Belki abartıyorsun diyeceksiniz. Hayır az bile söylüyorum. Bunlar ister Anadolu olsun, ister İstanbul, isterse Avrupa. Her yerde karşılaşabileceğimiz hayat hikayeleri. Sonu ne mi olur? Umulur ki kadın bir an önce sessiz çığlıklarını dışa vermeye başlar. En sabırlısı eğer çocukları yüzünden susturulmaya katlanmışsa; onların kendi başlarının çaresine bakabilecekleri zaman sesini duyurmasıdır artık. Çocuk yüzünden değilse suskunluğu affınıza sığınarak aptal olduğuna kanaat getireceğim.
Erendiz Atasü'nün kitabından bir alıntı sunuyorum son söz olarak:
Yazara göre kadınlık "duygulardadır...'' Beden bir bitki gibidir, onun dilinden konuşman gerekir... Kendi kuralları vardır.. "Oksijensizliğe üç dakika, susuzluğa beş gün, sevgisizliğe her gün tükene tükene bir ömür boyu dayanır... "

alıntı

HAYATIN YEDEĞİ YOK…

Ağustos 19, 2009 0
HAYATIN YEDEĞİ YOK…
Hayat bazı anlarda dalından düşer, sen bir nehir olduğunda...
Önüne katıp sürüklersin onu.Yaprak kadar hafiflediği anlarda..
Kimi zaman hızlı, kimi zaman yavaş..
En sevdiğin şey(ler)den ayrılmak, koyu kırmızı bir boşluk gibi oturur içine çoğu zaman.
Bir şeftalinin ortasındaki çekirdeği çekip çıkardığında görürsün aynı boşluğu...

Yaşamdır bu şarkısını söyler senin için, insanlar gönderir sana, görmezsen usulca kaybolurlar, çevirdiğin sayfaların arkasında kalırlar..
Üzerine o kadar fazla sayfa eklenir ki, hayatta olduğun sürece bulamazsın artık istesen bile...

Kuruntu ayaklarına paten geçirip hızlıca turlamaya başlar seni, ruhunu..
Aklını istemediğin ormanlara iter, iter ama ağaçlardan ormanı göremezsen, gözlerini suçlamamalısın...
Zihnin kum olur arada hayallerinin resmini çizersin, dalgalar hayal kırar silerler tüm resimlerini..

Oysa ki kalelerin vardır hiç yıkılmaz dediğin, kumdan kalelerin!..
Hani okulda kullandığımız uçlu kalemler vardır ya, gövdesindeki uç bitmeye yakın ufalır ama yine de çok az bir şeyler yazabileceğini umarsın,
işte öyledir kimi ilişkiler, sevdalar, yakınlıklar..
Bitmesine ramak vardır ama ağır hareket edersin..
Yelkovan topallasın dersin, hep o "son anı" kazırsın aklının derinliğine..
Duyarsın..Başına yıkılan duvarların seslerini.Yıkılan sözlerde ararsın ayakta kalan duvarları..
Böyle acıtan durumlarda, insan hep aynı şeyi yapar. Gözle görülür bir şey arar...

Kağıt hala beyazdır üzerindeki kahve lekesine rağmen. Lekeyi kabullenirsin kağıt gibi sonra gözün alışır buna..
Zaman en önemli kaynağımız ama buruşturur hepimizi..
Sen de buruşturup atarsın bir şeyleri.
Ve sonra anlarsın ki, yaldızlı kağıtlar gibi düzeltilmiyor kıvrıştırıp attığın "zaman".

Biliyorum hepimizin hayatı bir nevi dondurma..
Eriyip gitmeden avuçlarından, gecikme tadına varmakta..
Külah aracın olsun, muhteşem tadı daima amacın..
Küpeler tak kulağına sıcağı sıcağına ki, boynuna dolanmasınlar.
Biliyorsun ardında bıraktığını sandığın, onun seni arkada bırakmadığı olabilir..
Hayat üstüne bir sürü laf edilir ordan, burdan..
Söylenenler fragman gibidirler.
Kısa, çarpıcı.
Yaşamlarımızsa birer filmdir,
metrajının nerde bittiğini bilemediğimiz..
Başrol hep senindir ama rollerin sıkça değişir..
Senaryo bazen kahreder, yerlere vurur, mutluluktan uçurur, sarhoş eder, dansettirir, törpüler...
Hepsi filmin devamı için seni bekler..
Şerbet yapmayı bilmeli..
Yaşamın nabzına göre..
Korkmamalı üzülmekten, sürünmekten. Geldiğinde de vakit gülmeyi, neşeyi körüklemeli..
Sessizliğe bir kaç kelime borcun varsa, çıkıp söyle...
Her şeyin yedeği, yaması vardır ama hayatının yok ki .

alıntıdır

16 Ağustos 2009

....

Ağustos 16, 2009 0
....

DENİZDE BİR KUM TANESİ DE OLSA, UMUTTUR UMUT. YAŞAMAYA SEBEP...

Ağustos 16, 2009 0
DENİZDE BİR KUM TANESİ DE OLSA, UMUTTUR UMUT. YAŞAMAYA SEBEP...

Hiç bitmez istekleri insanoğlunun. Kendimizi bilir bilmez biran önce büyümeye can atarız. Böylece salmaya başlamış işte köklerimizi hayata. “Keşke hiç büyümeseydim” demeye başladığımız vakit, çaresizliğimi kabul eder ve devam ederiz yürümeye, büyümeye. Ağır ağır, isteksizce. Kimi zaman bir el iter sırtımızdan usulca, koşaradım kimi zaman. Bağlanmak için bir umut ararız, yığınla buluruz. Önce iyi bir okul bitirmek isteriz, ardından iyi bir iş. Nice sevgiler gelir geçer hayatımın orta yerinden, kiminde acı çeker, kiminde çektiririz. Bir eksilip, bir çoğalırız. Kaybederiz bilmeden, hiç aklımızda yokken kazanırız. Böylece oturur benliğimiz, köklerimiz daha da derinlere iner. Umutsuz kaldığımız zamanlar da olur elbet. Hayat bu; her şey ne zaman hep çok güzel oldu ki. İsyan boşa; ne çocukluğumuz geri dönebilir, ne değiştirmeye yeter gücümüz geçmişi. Hep tutunacak bir dal buluruz, ya da dallarımızı onaracak birilerini.

Umutsuz kaldığımız vakit, öldük demektir.

Yaşamaya sebep, seni seçtim. Umudumsun...

Kolu kanadı kırık kuşlar gibiyim şimdi. Bırak uçmaya, ayaklarımı yere basmaya yok mecalim. Uykusuz üç beş gecenin ardından iki kadeh içmiş gibiyim. Anlayacağın, bende mevsim hazan, hüzün soluyorum havadan. Köklerimden birkaçı sarsılmış, kopacak gibiyim yerimden. Ne kadar umutsuz kalsam da sensizliğimle, umut doluyum yine de işte. Hayat bu; her şey ne zaman hep çok güzel oldu ki. İsyan boşa; ne seni yar edebilirim kendime, ne dönebilirim artık gözlerimim sana değmediği yıllara. Tutunacak bir dalım var yine şükür ki, sesin çare olur yüreğime.

Umutsuz kaldığımız vakit, öldük demektir.

Yaşamaya sebep, seni seçtim. Umudumsun…



Alıntı…

SENİ SEVİYORUM

Ağustos 16, 2009 0
SENİ SEVİYORUM

Tanımadığım bütün kadınlar adına seviyorum seni
Yaşamadığım bütün çağlar adına seviyorum seni
Enginlerin kokusu sıcak ekmeğin kokusu adına
İlk çiçekler adına eriyen kar adına
İnsanın ürkmediği temiz kalpli hayvanlar adına
Sevmek adına seviyorum seni
Sevmediğim bütün kadınlar adına seviyorum seni

Kim yansıyor bana sen değilsen ben kendimi pek az görüyorum
Sensiz uzayıp giden bir çöl görürüm yalnız
Geçmiş ile bugün arasında
Bütün bu ölüler vardı atlayıp geçtiğim samanın üzerinde
Delemedim aynamın duvarını
Yaşamı sözcük sözcük öğrenmem gerekti bana
Unutur gibi

Benimki olmayan bilgeliğin adına seviyorum seni
Sağlık adına
Yalnız kuruntu olan her şeye karşı seviyorum seni
Zorla tutmadığım bu ölümsüz yürek adına
Sen kuşku sanıyorsun kendini oysa akılsın
Sen başıma yükselen güneşsin
Güvendiğim zaman kendime.

PAUL ELUARD

ÇILGIN BİR AŞK: BİR HAFTALIK PSİKAYTRİ GREVİNDEN NOTLAR

Ağustos 16, 2009 0
ÇILGIN BİR AŞK: BİR HAFTALIK PSİKAYTRİ GREVİNDEN NOTLAR

Pazartesi: konuşmaya ihtiyacIm olduğu için geldim. çok huzursuzdum. şizof-
renlerin tarzI olan baskI altIndaymIş gibi ve zorla konuşuyordum. şizo oldu-
ğumdan değil. evet, tedavi görüyorumm. farmkolojik bir madde alIyorum. ama ağIr
bir şey değil; bir anti depresan, azIcIk lityum, bazen de sInIrI aşmamak için
benzodiazepine grubundan bir şey. şimdi bu grev sIrasInda stanley'nin yerine
kimi bulcağIm? enid, şu agorafobisi olan kIz. bugün evden çIkmaya korkmaz çünkü
sadece psikiyatristler değil kapIcI ve asansörcülerde grevde. enid asansör ve
kapIcIlardan korkar.

koltuğa uzandIm ve ona rüyamI anlattIm. şu büyük kIzIlağaç ve sakallI, kara
şapkalI, gizemci bir musevi tarikat üyesine benzeyen ve elinde bir kIlIç taşI-
yan adamla ilgili olanI. aslInda böyle bir rüya görmedim ama asIl konuya gel-
meden önce kolay bir şeyle onu denemek istedim. çok iyiydi. stanley'in freud
gibi bir yahudi olduğunu o da bildiğinden, rüyamdaki adamla kIlIcI hemen ya-
hudi olarak yorumladI ki, bu ağaç sembolünü de açIklIyordu.

beni asIl şaşIrtan stanley'in hiç yapmadIğI biçimde benimle ilgileniyormuş
gibi görünmesi oldu. her şey bir yana, bu kadIn, korkunun ne demek olduğunu bi-
liyor. hadIm edilme, açIk alanlar, asansör-hepsi aynI! cesaretimizi güçlendirme
yollarInI tartIşIyoruz. gerçek bir grup dayanIşmasI, stanley'in saati yüz yet-
miş beş dolar karşIlIğInda yaptIklarIna benzemiyor. ona sonraki hastasInI sa-
varak benimle bir kahve içmesini önerdim. kabul etti. aslInda gerçek bir psi-
kiyatr olmadIğI için ortada ahlaksal bir sorun olmadIğIna karar verdik.

Salı: jack, depresif, her gün gelenlerden. jack, enid'in dün savdIğI hasta.
üç parçalI koyu renk bir elbisesi ve takma tIrnaklarI var. cebinde her zaman
bir deste kağIt vardIr ve Ismarlama bir kalemtraşla kaleminin ucunu açarken
dişlerini göstererek sIrItIr.

birden işsiz güçsüz birine içimi açmak istemediğimi farkettim. jack'i sa-
dece bir kez, stanley'in bütün hastalarI olarak grev süresince ne yapIlacağInI
görüşmek üzere toplandIğImIzda görmüştüm ve şimdi sanIrIm neler düşündüğümü
tahmin edebilirsiniz. elinde giderek küçülen zavallI bir kalemle depresif bir
adam! böyle bir analistiniz varsa rüyalara ihtiyacInIz yoktur.

yine de jack'in dinlemeyi çok iyi bildiğini söyleyebilirim. deneyimlerime
dayanarak söylüyorum; psikiyatlarIn en zorlandIklarI nokta sessiz kalmayI be-
cermek. stanley bu konuda fena değil; bir süre sessiz kalabiliyor ama biraz
sonra nefes alIp verişini, arkanIzda dolanIp durduğunu ve oturduğunu, yerde
huzursuzca kImIldandIğInI duyuyorsunuz. bu bana hep güven verir. bana sanki
tam arkamda bIçağInI bileyen bir ruh hastasI dururken son derece savunmasIz bir
halde yatIyormuşum gibi geldi. deli miyim ben?

jack sonunda sessizliği bozdu: "ne düşünüyorsun ted?" tanrIm, stanley'nin
hastalarInI bir mil öteden tanIyabilirsiniz. sen ne planlar yapIyorsun acaba?
"ben de tam senin ne yaptIğInI merak ediyordum, yani iş olarak"
"kapIcIyIm."
"oh."

Çarşamba: benim günüm. jack aslInda hiç de kötü biri değilmiş: hafif psiko-
seksüel çelişkiler, zayIf ego ama kötü değil. bu tip bir hastaya uygulanacak
standart yaklaşIm; yavaşça, fazla üzerine gitmeden savunma mekanizmalarInI des-
teklemek olacaktIr. jack'in hala kalemlerini açtIğInI farkettim -oysa kalem bir
ataç kadar küçülmüştü- ama onunla bu konuda tartIşamam. yüzeysel konulardan
bahsettik; kapIcIlarIn grevi onun benlik bilincinde ne gibi bir tehlike yara-
tIyor ve en çok ihtiyacI olduğu bir anda stanley'in onu terketmesi karşIsInda
uğradIğI hayal kIrIklIğI dozu gibi. stanley'in de, kapIcIsInIn grevi nedeniyle
aynI hayal kIrIklIğI içinde olabileceğini belirttim.

diğer hastalar çok kolaydI; elektrik mühendislerine yönelik bir dergide
editörlük yapan ellen. işine konsantre olmakta güçlük çektiğini belirtti. benim
teşhisim; hadIm edilme korkusu eksikliği. thomas, içindeki çocuğu biraz fazla
kIşkIrtan bir terapistin kurbanIydI; körfez savaşI'ndan hemen önce bioteknis-
yenlik yaparak kazandIğI bütün parasInI oyuncaklara harcamIştI. şimdi bütün u-
mudu içindeki schwarzkopf figürünü öldürmek.

kesinlikle opidal. gary'nin cinsel kimliği ile ilgili sorunlarI var, tüm
şiddetiyle patlak veren narsist kişilik bozukluğu olduğu son derece açIk. bütün
grevlerin kendisine yönelik olduğunu düşünüyor. filmlere altyazI yazanlar grev
yaparak onun sinemaya gitmesini önlemeye çalIşIyor. temizlik işçileri onun çöp-
lerinden nefret ettiklerinden grev yapIyor. gary bir çok psikiyatra gittiğinden
psikiyatrlarIn sokaklara dökülmesinin tek nedeninin onun rüyalarI olduğuna ina-
nIyor. enid'e gelince; agorafobisine daha önce denenmemiş bir yöntemle darbe
indirdim; onu grand canyon'da geçen bir filme götürdüm. sonuç: mucize! sonra
çay ve tylenol'umuzu içmek için onun evine gittik.

bana en çok sorun çIkaran florence oldu. hülyalI bakIşlarInI gözlerime di-
kip yavaşça odama girdi. bu siyah file çoraplI kadIn hakkInda edindiğim ilk
izlenim cinsel çelişkileri olduğu. dolgun, kIrmIzI dudaklar (IslaktIlar) ve
biçimli göğüsleri benim bile dikkatimi çekti. florence, cinsel çağrIlarla ha-
reket ettiği ve kontrolü olmadIğI için terapiste geliyor. hemen kontrtransfer
oluşturduğu kendimi stanley'in yerine koyuyorum. elbette, analisti olarak
kontrollü ve güvenli bir mesafede kalmak yerine, ayaklarIna kapanIp benimle
yatmasI için ona yalvarmamIn (bir çok erkeğin yaptIğI gibi) rahatsIzlIğIna
hiç bir faydasI olmayacağInI biliyorum. öte yandan, ben onun analisti deği-
lim.

Perşembe: bu gün serbestim. enid'in evine gittim. benimle bir daha asla
çIkmayacağInI söyledi. gördüğüm kadarI ile florence ile aramda geçenleri öğ-
renmiş; karşI konulmaz aişfte dediği florence olmalI. ona (a) çözülmesi gere-
ken cinsel sorunlarI bulunmakla birlikte florence'nin bir afişte olmadIğInI,
(b) henüz bir arkadaşImdan öte bir sIfatI bulunmadIğI için arkadaşlarImIn ki-
şilikleri konusunda yorum yapmaya hakkI olmadIğInI, (c) arasIra terapistim o-
larak cinsel hayatIm hakkInda ahlaki değerlendirmeler yapIp bana emir vermeye
hakkI olmadIğInI, (d) hastalarImdan biri olarak yaptIklarImIn onu hiç ilgilen-
dirmediğini söyledim.

Cuma: florence'nin günü. enid evde kaldI. jack, seansIndan çIktIğInda çok
mutlu görünüyordu. ne kontrtransfer ve tarnsfreler arasInda sIkIşIp kaldIm.
florence'a aynI şeyin kendisine olup olmadIğInI sordum.
"nasIl yani?" diye sordu.

kafam iyice karIşmIştI. çarşamba günü terapisttim. dün gece bir kapIcIydIm.
yarIn hamal olacağIm. nerede oturduğum bile belli değil. her gün bir başka ana-
liste gidiyorum. ama hepsi de gizlenmiş cinsel çelişkilerim olduğuna inanIyor.

çIkarken asansörü stanley'nin yönettiğini gördüm. ikimiz için de karmaşIk
ve garip bir duyguydu. grev süresince muayenehanesini kullanmamIza izin verdiği
için teşekkür ettim ve asansörü lobin zemini ile aynI çizgide durdurduğunu söy-
leyip ona iltifat ettim. bana sanki kafasInda bir soru olduğu halde bir türlü
sormaya cesaret edemeyip sustu gibi geldi. çok acIklI bir andI.
"basamağa dikkat edin," dedi.
"teşekkür ederim," dedim, "haftaya görüşürüz."



JAMES GORMAN
ÇEVİREN: GÜLİZ Z. SAVER.