Temmuz 2008 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

30 Temmuz 2008

KAN VAR BÜTÜN KELİMELERİN ALTINDA

Temmuz 30, 2008 0
KAN VAR BÜTÜN KELİMELERİN ALTINDA

Posta arabalarından söz et bana
Kan var bütün kelimelerin altında
Ezop'un şu lanetli dilinden söz et
Kan var bütün kelimelerin altında
Umulmadık birgün olabilir bugün
Aslan kardeşçe uzanabilir kayalıklara
Bir çay şöyle yağmurların kokusunda
Kan var bütün kelimelerin altında
İşte durup dururken surda
Bir yelpaze gibi açıldı sesin
Güzün en gürültülü kanadında
Göğün en ince dalında
Kan var bütün kelimelerin altında
Umulmadık bir gün olabilir bugün
Bir çeşme gibi akabilir cumartesi
Çığlığındaki sessiz harfler
Dün gecenin ağırlığıdır damarlarında
Ne güzel konuşur sokak satıcıları
Fötr şapkalarıyla ne kalabalıktırlar
Ve çiçekçi kızların göğüsleri
Daha suçsuzdur kırlangıç yumurtasından
Kan var bütün kelimelerin altında
Yaprağını dökecek ağaç yok burda
Ama ışık sökebilir olanca renklerini
Sürekli işbaşındadır belleğin
Tanık şairler arasında
Oyuncu arkadaşlar arasında

Yolculuk bir kafiye arayabilir
Atının kuyruğundaki düğümde

Ölüm bir kafiye arayabilir
Ak gömleğinde

Yol bir kafiye arar ve bulur
Dönemeçlerin benzerliğinde

Kan var bütün kelimelerin altında
Bir gül al eline sözgelimi
Kan var bütün kelimelerin altında
Beş dakka tut bir aynanın önünde
Kan var bütün kelimelerin altında
Sonra kes o aynadan bir tutam
Beyaz bir tülbent içinde
Koy iç cebine
Bütün bir ömür kokar o ayna
Kan var bütün kelimelerin altında
İşte o kandır senin gülüşün
Sızmıştır hayatın derinlerine
Siyahtır orda kırmızıdır
Daldan dala atlar
Sever çocuklara anlatılan masalları
Ama iş savunmaya gelince
Yalnız alevi savurur
Ve güneşin solmaz çekirdeğini
Yalnız doruklarda

Umulmadık bir gün olabilir bugün
Kan var bütün kelimelerin altında


Cemal SÜREYA

İKİMİZİN ARASINDA

Temmuz 30, 2008 0
İKİMİZİN ARASINDA

Bir gün şayet camsız çerçevesiz penceresiz
Bir gün ben, çadır bezi bir perdeden
Günlerin toz-toprak şarkısını çırparken
Canevimin önünden geçersen,
Bir gün şayet boynumda yem torbası hayallerim asılı
Bir gün şayet samançöpü bir sokak dişlerim arasında
Canevinin önünden geçersem
Anlatırım nasıl nerde
Bir ulu çınara takılı bir kuyrukluyıldız
Bir yeşil telaşta çırpınan ışığımız
Anlatırım nasıl nerde...
Sonra eğilir kulağına derim: Bekle
Çocukken kaçırdığım uçurtma dönsün gelsin
Hele çarpsın bu çerçi yükü şehirlere,
Hele ürksün fincancı katırları!


CAN YÜCEL

HEP SEN

Temmuz 30, 2008 0
HEP SEN
Hep sen diye başlıyor tüm satırlarım ve yine sen diye bitiyor tüm akşamlarım.
Yalnızlık , içtiğim bir kadeh şaraba dost olmuş sensiz günlerimde,
Radyoda dinlediğim her ezgi seni hatırlatır olmuş
Hüzün belki de hiç böyle güzel gözükmemişti gözüme
Nedendir bilmiyorum, ama günlerimi hep sen diyerek geçiriyorum…

Nedeni basit aslında, ancak kendime söylemekten bile korkar olmuşum,
Sanki söylediğimde herkes duyacak ve bir şey diyecek sanıyorum,
Olmayan bir hayalin peşinden koştuğumu söyleyip deli diyecekler diye korkuyorum,
O yüzden bir türlü içimden bile “SENİ SEVİYORUM” diyemiyorum…

Çok defalar senden nefret etmeyi denedim ama başaramadım, daha doğrusu yapamadım.
Seni çok sevdiğimden midir bilmem sana bir türlü kıyamadım.
Seni bu kadar çok severken nefreti kendi gönlüme yakıştıramadım
İşte bu yüzden bir türlü senden kopamadım…

Biliyor musun artık kimseleri sevemiyorum, kimseye gönlümü emanet edemiyorum.
Kırarlar, senin gibi sevemezler diye çok korkuyorum,
O yüzden işte sevgilim, senin yerine başkasını koyamıyorum,
Seni sevdiğim gibi kimseleri sevemiyorum
ÇÜNKÜ BEN HALA, HEP SEN DİYORUM…



Mehpare ÖĞÜT
2007

SOKAK LAMBASI

Temmuz 30, 2008 0
SOKAK LAMBASI


Yürüyorum tüm sokaklar boyunca ve bir sokak lambasının altında duruyorum, Sanki çok yorulmuşçasına, oturacak bir yer arıyorum . İçimde biraz ürperti ve biraz da korku olsa da, Seni düşünerek rahatlıyorum nasıl olsa... Karanlığın hakim olduğu gecede, Tek bir ses bile yok gecenin bu saatinde. Herkes çekilmiş kendi köşesine, Sevdikleriyle birlikte evlerinde.. Bense yapayalnız bir başıma ve bir sokak lambasının altında, Düşünüyorum seni gecenin bir yarısında, Kalksam gitsem diyorum aklım sıra, Kime diye soruyorum ve başlıyorum ağlamaya... Sen ki çok uzaklardasın benden; arada yollar, Kolay mı hem gitmek esince aklına. Otur oturduğun yerde diyor sonra içimden bir ses, Birazdan sabah olacak diye düşünüyorum peşin sıra... Ne farkedecek varsın olsun sabah, diyorum. Sen yoksun ya yanımda korkuyorum. Ellere inat, geceye inat seni düşünüyorum, Ne kadar yalnız olsam da, 

SENİ SEVEN BİR YÜREK TAŞIYORUM... 


 Mehpare ÖĞÜT

YÜREĞİMDEN GEÇENLER

Temmuz 30, 2008 0
YÜREĞİMDEN GEÇENLER

Bir gün çıkacaksın yoluma ve yalvaracaksın ayaklarıma kapanarak. Affet beni diyeceksin, ağlayacaksın, sızlayacaksın ve kahrolacaksın ölürcesine. Gözlerinde yaş kalmayacak ağlamaktan. Yeri gelecek sürüneceksin yerlerde, yeri gelecek fırlatılıp atılacaksın bir mendil gibi. Bazen omuzlarda taşınacaksın, bazense hiç önemsenmeyecek, ama bir gün gelip benden af dileneceksin haykırırcasına…

Beni ne kadar üzdüğünle başlayacak hep cümlelerin. Her kelimenin altında bıraktığın yarayı iyileştirmeye çalışacaksın ama hiçbir zaman başarılı olamayacaksın. Kanayan yarayı hiçbir şekilde durduramayacak, geçip giden yılları geri getiremeyeceksin. Çünkü sen bir kere yapıp gitmiştin bu hatayı ve dönüşü yoktu, belliydi sonu…

Kuşlar kadar özgür olup uçmak istedim çoğu kez ama sen kırmıştın kanatlarımı. Artık kanatsız nereye gidebilirdim. Yarımdım, kırıktım, aşksızdım. Hata senindi ben şimdi kanadı kırık bir kuştum, çaresizdim…

Bazen de ağlamak isterdim. Ağlayıp koca bir göl olsun istedim göz yaşlarımla. Ama zaman geçtikçe ağlamayı bile unutturdun bana. Ağlayarak duygularımı ifade edemez olmuştum artık. Duysam bile bu dünyadan göçüp gittiğini ağlamayacaktım, çünkü sen beni ağlarken bırakıp gitmiştin, ağlayarak hiçbir şey geri dönmezdi ki…

Çoğu kez de bir zaman tünelinden geçmek isterdim. Bugünler hiç yaşanmamışçasına, sen benden gitmeden önceki günlere dönmek için; ağladığımı unutarak, kanadım kırılmadan önceki günlere; mutlu olduğum zamanlara…Ama sen çoktan gitmiştin ve sen suçluydun bir daha dönmeyecektin.

Yani ağlamalarım boşunaydı. Boşunaydı çırpınmalarım, yakınmalarım, sızlanışlarım.
Sen var ya sen değmezdin bu dünyada yaşadıklarıma, göz yaşlarıma.
Değmezdin bu aşka, anladım sonunda ama, iş işten geçmişti çoktan.
Çünkü ben sana çoktan yazılmıştım bu dünyada…

Mehpare ÖĞÜT

PAYLAŞMAK ADINA !..

Temmuz 30, 2008 0
PAYLAŞMAK ADINA !..

Paylaşmak adına ne yapıyoruz hiç düşündünüz mü !. Elimizde ki en küçük şeyi dahi sevdiklerimizle paylaşabiliyor muyuz acaba. Yoksa köşe bucak saklıyor muyuz her şeyi..
Paylaşılacak şeylerimizin olmasının aslında ne kadar da güzel bir şey olduğunu düşünmek bile içinizi ısıtmıyor mu hiç..Ya da paylaşacağımız insanların olması hayatımızda. Bence en önemlisi de bu. Ve öyle bir zaman geliyor ki, paylaşımda bulunduğumuz insanlar bir gün geliyor; hayatımızdan teker teker çıkıyorlar. Oysa neler paylaşmadık ki..Hüzünlerimizi, mutluluklarımızı, sevinçlerimizi ve en önemlisi de kalbimizi. Kalbimizi herkese açamayız; korkarız, saklarız; kimseler zarar vermesin diye. Eğer ki sevdiğiniz birine kalbinizin kapılarını açıp sizin için özel olan şeyleri paylaşırsanız, sanki bir anlık da olsa, yükünüzün hafiflediğini, sıkıntılarınızdan birazcık olsun kurtulduğunuzu ya da sevinçlerinizin bir kat daha arttığını hissetmiş olmalısınızdır. İşte o an sizin için önemli olan şeyler karşınızdaki içinde önemli oluvermiştir. O da sizin için sizin istediğinizi istemektedir. Sizinle ağlayarak, sizinle gülerek paylaşmaya başlar yüreğinizdekileri. Ne güzel bir şeydir gerçekten paylaşılacak şeylere ve onları paylaşacak insanların hayatımızda olması.
Bir su misali akıp geçen yıllara rağmen paylaşımlarınız hala ordadır bıraktığınız yerde. Aranıza giren mesafeler bile bu paylaşımların yok olmasına izin vermez siz istemedikçe. Onlar ordadır bıraktığınız yerde. Belki zamanın etkisiyle duygu ve düşüncelerimizde değişiklikler olmuştur ve olacaktır da zaten. Hayatımıza her geçen gün yeni yeni insanlar ve yeni yeni paylaşımlar girecektir elbette. Ve her paylaşımımızda hayat yeni şeyler öğretecektir bize. Önemli olan paylaşımlardan çok bize kattıklarından, bizi değiştiren etkenlere rağmen aldığımız tecrübeler olacaktır.
Hayatınızda paylaşımların ve paylaşım yaptığınız insanların daim olması dileklerimle sizde paylaşmayı deneyin…Göreceksiniz ki pişman olmayacaksınız !...

Mehpare ÖĞÜT

28 Temmuz 2008

DUYGULARIM SANADIR…

Temmuz 28, 2008 1
DUYGULARIM SANADIR…
Sensizliği yazıyorum satırlara, sayfalara; yetmiyor kağıdım, tükeniyor kalemim, geçmiyor
bir türlü zaman.

Ne zaman anlatmaya kalksam, baştan aşağı sırılsıklam, yangın yerine dönmüş bedenim ve küllenmiş ümitlerimle seni beklemekteyim.

Ümit, ümitlerim…
Nice zamandır yaptığım en iyi şeylerden birisi olsa gerek, bitip tükenmek bilmeyen ümitlerim.
Sana dair, aşkımıza ait, sevgimiz adına, elimden gelen ne varsa…
Tüm yaşanmış ve yaşanmamış aşklar adına…

Gözlerim arar, gördüğünü sanırda aldanır ağlar.
Ruhum yanar, sarar sarmalarda kanar.
Bekler durur, sever durur, arar dururda yanar.
Zaman geçer, ömür geçer de bir türlü sen geçmezsin o yoldan.
Yanık bir türkü olursun, söylenir durursun
Kaçar durur, unutursun.
Gün gelir devran döner,
Sen bu yolda beni arar durursun…


Mehpare ÖĞÜT
TEMMUZ 2008

SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ –II-

Temmuz 28, 2008 0
SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ –II-

SÜRGÜNDE

a.


Hafıza kaydıma baktığımda hep acıyı ve hep gözyaşını ve hep hüzne bulanmışları ve hep beni yoran manzaraları not ettiğimi görüyordum. Elimde değildi. İnsan kendisini seçemediği gibi, öyle kolay da değiştiremiyordu. İnsan ne yaşayacağını bilemediği gibi, kimle karşılaşacağını tahmin edemiyordu. İnsan işte, hep zayıftı, hep acizdi, hep yalnızdı, hep garipti... insan işte her an öğreniyordu ya da bir şekilde öğretiyordu hayat.

Soğuk insana bu kadar dokunurdu demek. Soğuk insanı içeri hapsederdi demek. Soğuk insanı kendine böyle kilitlerdi demek. Soğuk her yerde aynı soğuk değildi üstelik. Soğuk vardı, çok soğuk vardı, dondurucu soğuk vardı, bir de öldürücü soğuk vardı... Oradan bakınca Akdeniz sadece uzak bir hâyaldi; artık ulaşılamayan, artık gerilerde bir yerde sadece hatırlanan silik bir anı. Soğuk benim yaşanmışlıklarımı da dondurdu, arsızca ve umursamadan. Soğuk beni yavaşlatmayı ve beni durdurmayı başardı; her türlü direnişime rağmen, her türlü karşı duruşuma üstelik aldırmadan.

Bu yüzdendi çoğu kez “kış” dedim ben. Ve gördüm; kışın insanları ne çok yaraladığını, nasıl yakaladığını, nasıl taşlaştırdığını. Bozkır boyunca uğuldayan rüzgarda bir ses aradım çoğu zaman, benim içsel direnişime destek çıkabilecek ya da benim içsel mücadelemi sırtlanmama yardım edebilecek. O ses hep kayıptı. Ya da o sesi bastıranlar vardı. Ya da o sesi benden kaçıranlar tahminimden fazlaydı. Öyle ya da böyle arayışımın mesafesi neredeyse sonsuzdu.

b.

Geceydi. Sabaha yakın bir vakit, ama derin bir karanlıktı. Kış başlayalı olmuştu epey, kışın bitmesine epeyden de fazla vardı. Kar boy boydu tepelerde. Üzerine basanı içine çekiyor, aç kurtlar gece boyu canlı avına çıkıyordu. Tehlikeli zamanlardı. Fısıltılar kulaktan kulağa dolaşıyor, kimse duyduklarını sesli söylemeye cesaret edemiyordu. Bir kara bulut kocaman bir bölgeyi her geçen gün biraz daha karartıyordu. Uzaklarda birşeyler oluyordu. Çok uzaklarda çalkalanıyordu dünya. Dağbaşlarına bu çalkantı nasıl ulaşırdı, kim ulaştırırdı? İhtimal değildi, lâkin duru yürekler kötünün elinin nerelere uzanabileceğini kestiremeyecek kadar temizdi. Bu kış, her zamankinden zor geçecekti. Ya da bu kış geçmek bilmeyecekti. Ya da bu kış hep yerinde sayacaktı.

Geceydi. Bahçeli, ahşap çitlerle çevrili, yeşil boyalı, birbirine yakın evler içindekilerle beraber uykudaydı. Derin uykudan uyanacaklardı. Birazdan. Aniden. Korkuyla ağlayacaklardı çocuk ve bebekler. Yaşlılar bu yaşa gelmiş oldukları için üzülecek, “keşke hiç görmeseydik, keşke hiç duymasaydık” diyeceklerdi. Anneler çocuklarına sarılacaktı sımsıkı. İnsanlar utanacaktı kendilerine yaşıtılacaklardan. Kimse imdada yetişmeyecekti ya da yetişemeyecekti. O kadar hızlı olacaktı her şey. O kadar ani.

Geceydi. Ahşap kapılar dipçik darbeleriyle sarsılmaya başladı. Bütün köye dağılmıştı darbe sesleri. Bütün kapılar aynı anda gümledi. Bütün kapılar aynı anda kırıldı. Bütün kapılar aynı anda ardındakini saklayamaz oldu. Yataklarından uğrayanlar ne olduğunu anlayamadılar, apar topar dışarı çıkarıldılar. Bütün köyü o kadar çabuk bir araya yığmıştı ki askerler, insanlar üstlerine kalın giysiler alacak vakit bulamadılar. “Gideceğiniz yerde bunlara ihtiyacınız olmayacak” dediler. Demek nereye gideceklerini biliyorlardı bu vicdansızlar. “Nereye gidiyoruz böyle?” diyeni bir yumrukla yere serdiler. Karanlıktı. Kimse kimsenin yüzünü seçemiyordu. Kimse kimsenin yüzüne bakamıyordu, bakmak istemiyordu.

Geceydi. Bir yığın halinde yürümeye başladılar, yanlarında bir dizi asker. “Konuşmayın. Ağlamayın. Susun. Çocuklarınızı susturun. Düz yürüyün. Soru sormayın” diyorlardı. Soğuktu. Soğuktan içlerine büzülmüşlerdi. İhtiyarlar ara sıra tökezleyip düşüyorlardı. Düşenlere bir de onlar vuruyordu. “Merhametsizler!” diye bağırdı Ziya amca. “Merhametsizler!” Gün gelir merhametsizler merhamet dilenirdi. Tarih, bütün merhametsizlerin “yetiş!” çığlıklarını her zaman kayda aldı, gün gelecek yine alacaktı koyu kırmızı bir tonla.

Geceydi. Yürüyüş istasyona kadar sürdü. Tren bekliyordu gecenin orta yerinde. Onları bekleyen paslı ve kirli ve kara ve konforsuz ve çirkin tren, her şeye şahit olacaktı. Şahit olacak, ancak ne gördüklerini anlatabilecek, ne de bu garip yolcularını taşımayı reddedebilecekti. Vagonların kapılarını açtılar, gürültüyle. Bütün insanları tepeleme vagonlara tıkıştırdılar, gürültüyle. Ayakta duracak yer kalmayana kadar üst üste yığdılar, gürültüyle. “Neden?” diye bağıranlar oldu. “Neden?”

Geceydi. Bütün vagonlar doldu. Tren homurdana homurdana, yükü olağandan bin kat-milyon kat daha fazla; hareket etti. Oturamıyorlardı. Ayakta duramıyorlardı. Sallantıdan birbirlerinin üzerine yıkılıyorlardı. Nereye götürüldüklerini bilmiyorlardı. Ne olacaklarını bilmiyorlardı. Bilmiyorlardı; kimin ne istediğini, kimin derdinin ne olduğunu, kimin hangi sebeple çıldırdığını; ki ancak bir delilikle, bir çılgınlıkla, bir hastalıkla açıklanmaya çalışılabilirdi bu zulüm. Bir delinin hazin anlarına denk geliş miydi şimdi bu? Bilmiyorlardı. Hiçbir şeyi bilmiyorlardı.

Geceydi. Ölüm treni, can verene kadar herkes, böyle gidecekti. Trık trık, trık trık- trık trık, trık trık... Günler bu ritimle geçti. Haftalar bu ritimle geçti. Tren hep ilerledi, istasyonu yokmuş gibi, son duraktan hep kaçar gibi... Bir bir öldü yaşlılar. Bir bir öldü hastalananlar. Bir bir öldü çocuklar. Bir bir öldü soğuğa dayanamayanlar. Bir bir öldü açlıktan kıvrananlar. Ölülerini askerler alıp vagonlardan atmasınlar diye sakladılar. Toprağa vermek istediler ölülerini, vahşi hayvanlara değil. Askerler hepsini teker teker bulup boşluğa fırlattılar. Çocuklar annelerini, babalar çocuklarını kaybettiler. Bütün torunlar dedesiz ve ninesiz kaldı. Bütün çocuklar öksüzdü, yetimdi artık. Vagonlar yükünü yavaş yavaş atıyordu dışarı, kan ve irin karışımı kusuyordu tren. Ölüm treni durmak bilmedi. Dolandı durdu bozkırlarda. Asya ağladı. Asya hep ağladı. Bir tek işitmeyi bilenler duydu onun ağıtlarını.

c.

Bir gece durduruldu tren. Açıldı vagonlar. Kalanların adı tek tek yazıldı defterlere. Aynı aileden kaç kişi kalmış geriye aceleyle baktılar. Bir bir saydılar hepsini, zaten parmakla gösterilecek kadar azdılar. Sonra... Her şehirde her aileden bir fert bıraktılar. Bütün aileleri bilmedikleri, daha önce görmedikleri topraklarda parçaladılar. Her şehirde bıraktıklarını bir aile gibi aynı eve koydular. “Bu senin annen” dedi Remile’ye askerin biri. “Bu da senin baban. Artık burada beraber yaşayacaksınız. Sana bir de isim verelim. Bundan sonra senin adın Nadya. Remile yok. Nadya var. Duydun mu beni çocuk?”

Remile duydu her kelimeyi. Tek kelime karşılık vermedi. Ne Remile ne de Nadya olmak istiyordu artık. Annesinin arkasından gitmeliydi. Babasına yetişmeliydi. Ninesini bulmalıydı. Beş yaşında hayatta kalmayı başarmış bu çocuk Remile, üzerindeki tüm pisliği akıtmak istiyordu toprağa. Olmadı. Olamadı.

Kayıtlar tutuldu. Bir barakaya bırakıldılar “nasıl olsa ölürler” diyerek. Bir kadın, bir adam ve Remile... Üçü de birbirine bakamayacak kadar perişandı. Üçü de birbirine yabancıydı. Üçü de ölümün hemen yanıbaşındaydı. Remile her şeyi gördü, her şeyi duydu; hiçbir şey söylemedi.

ç.

Ahıska arkadan baktı hep; taşını, toprağını, otunu, ağacını, suyunu, havasını alıp yanına; peşlerine takılamadı gidenlerin. Mahzun bekledi dönüş vaktini. Yıllar geçti, nesiller değişti o vakit bir türlü gelmedi. Oradan oraya bir kaybolmama öyküsü sürüp giderken sürgün yeri sürekli değişti, sürgün hâli hiç değişmedi. Remile elli-beş yıl sonra, “sen de o trende miydin?” diye sormaya devam ediyor her kimle karşılaşırsa.



“Siz de o trende miydiniz?”

Naz FERNİBA



SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ - 1

Temmuz 28, 2008 0
SEYİR DEFTERİ ÖYKÜLERİ - 1

KARLAR ERİR

a.

Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Yazın hemen arkasından kupkuru bir soğuk yakardı tenleri. Ara mevsimler bu iklime göre değildi. Hep uç noktaları yaşayan topraklardan bir tanesi olarak, belki de ilkbaharı ve belki de sonbaharı şimdiye kadar hiç tanıma fırsatı yakalayamamıştı.

Bu yüzden bu topraklar üzerinde yaşayanlar bu denli keskin, bu denli sert, bu denli katı ve bu denli kapalıydı. Ya da bana öyle geliyordu. Hislerim ne kadar doğru, ne kadar yanlış zaman gösterecekti bana. Zaman; kimine göre her şeyin ilacı, kimine göre acının sürüncemede kalmasına sebepti.


Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Bu yüzdendi işte; kış burada hiç beklenmez, gitsin diye kapılar aralık bırakılırdı. Ziyaretin kısası makbuldü madem, bu gitmek bilmeyen misafir nasıl karşılanırdı buralarda? Bu denli keskin, bu denli sert, bu denli katı ve bu denli kapalı insanlar “kış” üzerine hangi vurguları yapmışlar, hangi şarkıları söylemişler, hangi ağıtları yakmışlar; onu hangi ninniye almışlar ve hangi masalda sevmişlerdi onun soğuk, beyaz, parlak, güneşli, yakıcı ve bitmez yanlarını?


Kış burada beklemeden ve bekletmeden gelirdi. Hafif engebeli arazide rüzgar estiğinde, küçük çalılar yerinden çıkar bir top gibi yuvarlana yuvarlana uzaklaşırlardı. İnce ağaççıklar hep yere doğru eğilmiş beklerlerdi sıcakta da, soğukta da. Rüzgar estikçe yeri süpürürdü dalları, kimi uzanıp kıvrıla kıvrıla akan Mürön’e dokunurdu. Hepsi güzeldi, her şey güzeldi. Uğultular, mırıltılar, fısıltılar, kar ve soğuk, yaz ve sıcak... Kışın donan, yazın çağlayan nehirler... Atlar, oklar, kartallar... Hepsi güzeldi, her şey güzeldi. Sıcak günlerde kışın ne vakit geleceğini, soğuk günlerde kışın ne vakit gideceğini konuşurdu insanlar.

b.

Undam, hepsi beş katlı, soluk mavi boyalı apartmanlardan ikinci girişin beşinci katında... pencerelerden birinde durmuş, buz tutmuş camın arkasından birşeyler görmeye çalışıyordu. Buz tutmuş camlar kalın bir perde gibi kapatıyordu görülebilecek her ne var ise. Yine de bakıyordu Undam. On yaşındaki küçük bir kız ne düşünebilirse o kadarını düşünebiliyor, günlerdir eve gelmeyen babasını sessizce çağırıyordu.
Kar ince ince yağıyordu yine. Bir önceki ince kar tabakası yeri kapladığı yerde donmuş, bu yeni yağan da onun üzerine boyluboyunca uzanmakla meşguldü. O da donacaktı. Bir sonra yağan kar da... ondan sonraki de... Bu böyle sürüp gidecekti, vakit erimeye durana kadar. Yükseldikçe yükselecekti buzun kalınlığı. Kaldırımları aşacak, eşiklere taşacak, rüzgarın köşelere yığdığı kar birikintileri tepeleşecekti. Sonra çocuklar bu tepelerden aşağı kayacaklardı üç-beş kere. Bu soğukta kimse dışarıda uzun süre durmaya cesaret edemezdi.

Undam, ilk yağan karın topak topak yağışına hayran kalırdı da, sonraki yağan karın neden rendelenmiş buz gibi göründüğüne anlam veremezdi. İnsanı keserdi, çizik çizik yapardı bu rendelenmiş buz kıymıkları. “Bu yıl ilk kar erken yağdı” diye düşündü, pencereden ayrılıp kanepeye doğru yürürken. Yerdeki kalın muşamba her adımında gıcırdıyor, ayağındaki keçe çizmeler tuhaf bir hışırtı çıkarıyordu.

Oturunca duvarı kaplayan karanlık duvar kağıdına takıldı. İnce kağıt çok eskimiş, yırtılmış, beton duvarın delikleri ortaya çıkmıştı. Kim bilir hangi Rus kadın bu duvarlara bakarak oturmuştu bu odada. Adı belki Lena’ydı, belki Galina’ydı, belki Marta’ydı, belki de Luda’ydı. Ne farkederdi ki, kimbilir kaç Rus aile yemek masasında oturup ondan-şundan-bundan konuşmuştu burada. Şimdi onlar gitmiş, yerine çadırlarını bırakıp gelenler yerleşmişti üçer-beşer-yedişer. Birileri gidiyor, birileri geliyordu işte. Zamanla her şey değişiyordu. Bu yüzdendi belki de; “Şu duvar kağıtlarını” derdi babası, “yenileriyle değiştireceğim birgün.” Undam, babasını o gece de bekledi. O gece de gelmedi. Sonraki gece bekledi. Sonraki gece de gelmedi.

Daha sonraki gece de... Ondan sonraki gece de... “Aavaa” * diye bağırıyordu içinden. Aav * gelmedi. Gelemedi.

c.

Tren garında çalışırken birgün, istasyona yanaşan trenlerden birine atlayıp gitmişti belki de. Belki de Gobi’yi aşacak, güneye inip deniz görecek; sonra geri gelecekti evine. Bu aralar “belki” ile başlayan, “belki” ile biten, “belki” ile süslenen cümleler kuruyordu Undam. Yorucuydu. Sıkıcıydı. Boş evde dolanmaktan, konuşacak birilerinin olmamasından bunalmıştı. Babası gelmeli, “yiyecek ne var?” diye sormalıydı. Undam koşup dolaba bakmalı, “pek bir şey yok” demeli, masanın üzerindeki sert ekmeği dilimleyip bir tabağa koymalı, birkaç parça kuru peynirin yanına hemen çay demlemeliydi. Küçük sarı elmalardan da kaç tane varsa masaya taşımalıydı.

Undam boşuna bekledi. Aylar geçti. Güneş doğdu battı. Kar yağdıkça buz tabaksı daha da kalınlaştı. Okula gitmekten vazgeçti, pencere önünde geleni gideni izledi, kimi görse babası sanıp içi titredi... Undam bir kış boyu yol gözledi; buz çözülmeye, ortalık sulanmaya, sert rüzgar yumuşamaya, her gün parlayan güneş azar azar ısıtmaya başlayana kadar. Birgün kapıya “güm güm güm” diye vurduklarında, Undam yol gözleme işiyle meşguldü yine. Birden korkuyla yerinde hopladı. “Baba!”

Değildi. Gelen birkaç tanımadığı adam, bir de Lama. Undam demedi bir şey, dinledi. Her kelime, içine saplandı, saplandığı yerde kaldı.

ç.

“Kışın azizliği” diye söyleniyordu adam. Elinde küçük bir poşet elma vardı. Geceydi. Zifiri karanlığın orta yeri, bir damla ışık kırıntısı yoktu. Koyu bir gece, koyu bir kar... yeri kaplamış beyaz tabaka altında artık kaybolmuş olan yol boyunca ayaklarını sürüyerek ilerliyordu. Adam hasta bedenini ara sokaklardan birine taşımaya çalışırken geniş düzlüğün bitmek bilmeyecek uzanışına baktı kısa bir süre. Ezbere bildiği eve dönüş yolunda, bu karanlığın içinde ilk kez böyle kayboluyordu. Sağa sapmalı mıydı? On adım saymış mıydı? Yoksa yanlış mı dönmüştü? Düz gitti. Sekiz adım sol, yirmi-üç adım sağ... Sonra? Geri dönse, yeniden başlasa... Gücü tükenmişti. Değil bunu yapmak, bir adım ileri adım atacak hâl kalmamıştı. Önce elindeki elma poşeti kayıp karların içine gömüldü. Sonra derin bir yarığın dibine yuvarlandı ağır bedeni. Kar, beyaz örtüsünü hızla üzerine serdiğinde onu karanlıktan ve geceden ve sessizlikten başka bir gören olmadı. Şimdi derin bir uykuda, sıcak rüyalara akan adam; buzun bütün bedenine dolandığını hiç hissetmedi. Aylarca, bütün kış, üzerinde kalın buz tabakası öylece uyuyakaldı.

d.

Günler geçti. Undam artık bir daha hiç gelmeyeceğini bildiği babasını beklemekten vazgeçti. On yaşında bir kız, Undam. Bir ses duyduğunda hiç tereddüt etmeden zemini eğimli balkona çıktı. Beşinci kattan her şey çok güzel görünüyordu. Bir ses daha duydu. Hemen ağaşıdan. Lama ona işaret ediyordu. “Aşağıya in, ziyarete gideceğiz” diyordu. Undam, yavaşça balkon demirinin üzerine çıkıp ellerini havaya kaldırdı. Hoş bir his uyandı içinde. Kendisini beyaz bir kartal gibi, kanatlarını açmış da uçuyor sandı.

Lama bütün gücüyle bağırıyordu aşağıdan. “Hayııııır!”

Undam onu duyduğunda, “ben şimdi ölsem, nereye giderim?” diye sordu. “Sen bilirsin, her şeyi bilirsin; sen bana söyleyebilirsin, ben şimdi ölürsem ne olurum?”

“Öldüğün an yeniden doğarsın dünyaya.”
“Ben bu dünyaya yeniden gelmek istemiyorum.”
“Sen bir Budistsin. Ölürsen yeniden başlarsın.”
“O halde... ben bir Budist değilim artık.”

Naz FERNİBA




* Aavaa: (Moğolca) babacığım – Aav: baba

HAYAT AĞACI

Temmuz 28, 2008 0
HAYAT AĞACI

Bilgili biri, hikayenin yollu “Hindistan’da bir ağaç vardır. Meyvesini yiyen ne ihtiyarlar, ne ölür!” der. Bir padişah bunu duyar, doğru sanıp o ağaca ve meyvesine aşık olur. Bu ağacı bulmak, meyvesini getirmek üzere divan adamlarından bilgili birisini Hindistan yollar. Adamcağız yıllarca Hindistan’da o ağacı arar, tarar.

Bulmak için şehir, şehir gezer ne ada bırakır ne dağ bırakır, ne ova bırakır! Kime sorduysa “ Bu ne arıyor, deli mi, ne?” diye güler, alay eder. Niceler alaya alıp döverler, niceler istihza edip “Akıllı, senin gibi zeki ve temiz kişinin bu arayışında elbette bir esas var, hiç boş olur mu?” derler.

Ona alay yollu ettikleri bu rivayet de ayrı ir tokat hatta bu eni konu tokattan da beter! Bazıları alaya alıp “ Ey ulu kişi pek korkunç, pek geniş bir iklim olan filan iklimde, falan ormanda yemyeşil bir ağaç vardır. Pek yüce, pek korkunç her dalı koskocaman” derler. Padişah adamı, kimden ne duyarsa aramak için gayret kemerini kuşanır.

Orada nice yıllar gezip tozar. Padişah da ona mallar yollar durur. Gurbet diyarında bir hayli zahmetlere uğrar, nihayet aciz kalır. Ne maksudundan bir eser görünür, ne de sözden başka bir şey! Ümit ipi üzülür, aradığını aramaz olur, usanır. Padişah yanına dönmeye niyet eder, ağlıya, ağlıya yola düşer.

Meğerse o nedimin ye’se kapılıp geriye döndüğü memlekette kerem sahibi kutuplardan alim bir şeyh varmış. Nedim ümitsiz bir halde “ önce onun tekkesine gideyim de oradan yola düşeyim. İstediğimi bulamadım, ümidim kesildi. Bari duası yoldaşım olsun” der. Gözleri yaşlı bulut gibi yaş döke, döke Şeyhin huzuruna varır. “ şeyhim,acımanın, esirgemenin tam zamanı. Ümidim kesildi lütfedecek an, bu an!” der.

Şeyh “ Ümitsizsen bile söyle. Matlubun ne? Neye yüz tutun?” diye sorar. Nedim. “ Bir padişahım var, beni bir ağaç aramak üzere gönderdi. Ama nasıl ağaç? Alemde bulunmaz bir şey. Meyvesi, abıhayatın aslı. Yıllardım aradım bir nişanesini bile bulamadım, ancak bu sarhoşlar, benimle eğlendiler, beni alaya aldılar. İşte o kadar!” der. Şeyh gülümser de der ki: “Ey saf adam, bu ağaç, ilim sahibindeki ilimdir.

Pek yüce, pek büyük ve etrafa yayılmış bir ağaçtır o1 hatta ağaç da ne demek her tarafı kaplayan deniz gibi Abıhayattır! Sen surete kapılmış yolunu yitirmişsin. Manayı elden bıraktığın için onu bulamıyorsun. Ona gah ağaç derler, gah güneş. Gah deniz adını takarlar, gah bulut! Hulasa öyle şeydir ki yüz binlerce eseri var En aşağılık hassası, sahibine ebedi bir hayat bağışlamasıdır.

Tektir ama binlerce eseri, nişanesi var. O bire sayısız adlar gerek. Bir adam senin baban olur ama başka birisinin de oğludur. Birisine düşmandır, onun hakkında kahırdan ibarettir. Diğer birine lütfeder, iyilikle bulunur, onca iyidir. Bir tek adam olduğu halde bak, yüz binlerce adı var. Bir vasfını bilen öbüründen amadır, öbür vasfını bilmeyebilir. Kim, bu ad doğru ad diye isme yapışır. Onu arasa senin gibi ümitsizliğe düşer, perişan olur. Niye bu ağacın adına yapışırsın da dili damağı acı talihsiz bir hale düşersin? Addan geç, sıfatına bak da sıfatlar, seni zata ulaştırsın. Halkın ihtilafı addan meydana gelir. Fakat manaya ulaşınca rahatlaşırlar.

Adamın biri, dört kişiye bir dirhem verdi, adamlardan birisi “Ben bu parayı “engur’a” vereceğim” dedi. Öbürü Araptı, la dedi, “Ben “İnep” isterim herif, engür istemem” üçüncü Türk’tü, “ Bu para benim “ dedi, “ Ben inep istemem, üzüm isterim” dördüncüde Rum’du, dedi ki: “Bırak bu lafları biz İsrafil isteriz”

Derken savaşa başladılar. Çünkü adların sırrından gafildiler. Ahmaklıktan birbirlerini yumruklamaya koyuldular. Bilgisizlikle dolu, bilgiden boş adamlardı bunlar. Sır sahibi, yüzlerce dil bilir, kadri yüce birisi orada olsaydı, onları uzlaştırırdı. Onlara “ Ben bu bir dirhemle hepinizin isteğini yerine getiririm.

Gönlünüzü gıllügışsız bana teslim edin. Bu bir dirheminiz, sizin istediğiniz şeylerin hepsini yapar. Bir dirheminiz dört muradı da yerine getirir, dört düşman da uzlaşır, birliğe ulaşır, bir olur. Sizin sözleriniz savaşa, nifaka sebep olur. Fakat benim sözüm, sizleri birleştirir.

Siz susun dinleyin de konuşma hususunda diliniz ben olayım. Sizin sözünüz yüz türlüdür, eseriyse ancak savaş ve kızgınlıktan ibaret. İğreti hararetin tesiri yoktur. Fakat insanın kendisinden olan hararet müessirdir. Sirkeyi ateşte ısıtan da yiyince yine bürudeti arttırır. Çünkü o hararet, iğretidir. Asli tabiatında bürudet ve keskinlik vardır.

Oğul, pekmez buz tutsa da yine yiyince ciğerdeki harareti fazlalaştırır. Şu halde şeyhin riyası, bizim ihlasımızdan daha yeğ. Çünkü o riya basiretten meydana gelmedir,bu ihlas körlükten! Şeyhin sözü, insana cemiyet-i hatır verir, hasetçilerin nefesi ise tefrika. Süleyman, tanrı tecellisine uğrayınca bütün kuşların dillerini öğrenmiş oldu.

Onun adalet devrinde ceylan, kaplanla uzlaşmış, savaşı bırakmıştı. Güvercin doğanın pençesinden emindi, koyun kurttan çekinmiyordu. Süleyman, düşmanlar arasında meyancılık etti, bütün kuşların arasında birlik husule geldi. sen bir karıncaya benzersin, tane toplamak için koşup durmaktasın. Fakat behey azgın, Süleyman buracıkta, sen ne arıyorsun?

Tane arayana tane, tuzaktır. Fakat Süleyman arayan hem Süleyman’ı bulur, hem taneyi elde eder. Bu ahir zamanda kuşlara bir an bile birbirlerinden aman yoktur. Devrimizde de Süleyman var, bizi sulha kavuşturur, zulmümüzü giderir. “Hiçbir ümmet yoktur ki aralarında bir korkutucu olmasın” ayetini oku. Tanrı “ Hiçbir ümmet bulunamaz ki içlerinde bir Tanrı halifesi, bir himmet sahibi bulunmasın” dedi.

O halife, onların gönüllerini o kadar birleştirir gibi saflıktan hiçbir gıllügışları kalmaz. Hepsini ana gibi birbirini esirger bir hale getirir. Onun için Müslümanlara “Tek bir nefis” demiştir. Onlar Tanrı resulü yüzünden tek bir nefis oldular, yoksa her biri, öbürüne tam bir düşmandı.

Medinelilerin iki kabilesi vardı, birine evs, öbürüne Hazrec denirdi. Adeta bir kabile öbürünün kanına susamıştı. Mustafa’nın yüzünden o eski kinleri İslam ve saflık nuruyla mahvoldu. Önce o düşmanlar, bağdaki üzümler gibi kardeş oldular. “ Şüphe yok, söz bundan ibaret; Müminler kardeştir” nasihatıyla da bu nefesle de kardeşliği bıraktılar,tek bir ten oldular.

Üzümlerin suretleri kardeştir. Fakat sıktın mı tek bir üzüm suyu olur. Korukla üzüm birbirine zıttır ama koruk, olgunlaşınca güzelleşir, tatlılaşır, iyi bir dost olur. Koruk halinde kalan üzüme Tanrı ezelden kafir demiştir. Değil kardeşim değil. Artık o tek bir nefis olamaz. Azgınlıkta menhus bir mülhitten ibarettir. Ondaki gizli şeyleri bir söylesem alemde fikirler fitneye düşer, karmakarışık olur.

Kör gavurun sırrının anılmaması daha iyi. Cehennem dumanın İrem bağından uzak oluşu daha hoş! Ne de olsa üzüm olmaya kabiliyetli korukların gönülleri, ehli dilin nefesleriyle birdir. Hepsi üzüm olmaya koşarsa, sonunda ikilik kalkar, kin ve savaş kalmaz. Hepsi de üzüm olup derilerini yırtarlar da birleşirler, vasıfları da birlik olur.

Dost, düşman ikiliktedir. Fakat hiçbir olan, kendisiye savaşır mı? Aferin Üstat Aklı Küll’e yüz binlerce zerreye birlik bahşetti. Yerde topak, topak dağınık topraklara benzerlerken testici, hepsini de birleştirdi, bir testi yaptı. Gerçi suyla toprağın birleşmesi, nakıştır, can, buna benzemez. Fakat burada apaçık bir misal getirsem korkarım aklın karışır. Süleyman şimdi de var ama biz uzağı görme neşesiyle onu göremiyoruz.

Uzağa bakış, insanı kör eder. Sarayda uyuyanın sarayı görmediği gibi. Biz ince sözlere dalmışız, onlarla uğraşıp duruyoruz. Düğümleri çözme sevdasına tutulmuşuz. Düğümleri bağlayıp çözdükçe şüpheye düşmeyi, cevap vermeye kalkışmayı uzatıp gideriz. Tuzağın bağını gah çözüp bağlayan, bu suretle bu işte maharet kazanan kuş gibi.

Böyle kuş sahradan, çayırdan mahrumdur, ömrü düğümü açıp çözmede harcolur gider! Filvaki hiçbir tuzağa zebun olmaz ama günden güne kanatları tutulur, uçmaz olur. Bağ çözüp bağlamakla az uğraş da kanatların tutulmasın, uçmadan kalmayasın. Yüz binlerce kuşun kanadı kırıldı da yine o arızalı yerlerdeki tuzakları gidermedi.

Kuran’da onların ahvalini oku haris adam: “Bütün şehirlerde gezip dolaştılar, her tarafı elde ettiler” bak hele “ Bir kurtuluş var mı?” Türk, Rum ve Arabın kavgasından engur ve inep şüphelerine düşmekten başka bir şey çıkmaz. Manevi dilleri bilen Süleyman gelmedikçe bu ikilik kalkmaz. Kavgacı kuşlar, hepiniz doğan gibi şehriyatın şu davulunu duyun! Aranızdaki ihtilafı bırakın da ruhunuzu her yandan şadedin. Nerede olursanız olun, yüzünüzü o tarafa dönün.

O Süleyman, sizi kendine teveccühten men etmedi ki. Fakat kör kuşlarız, terbiyeden hayli uzağız. O Süleyman’ı bir an bile tanımadık gitti! Baykuşlar gibi doğanlara düşmanız hulasa viranelere de kalmışız. Bilgisizliğimiz, körlüğümüz son derece. Bu yüzden de Tanrı azizlerini incitmeye kastediyoruz. Süleyman’dan aydınlanan kuşlar, nasıl olur da suçsuz, sebepsiz bir kuşun kanadını yolarlar?

Kanadını yolmak şöyle dursun, onlar, acizlere yem verirler. O kuşlarda aykırılık ve kin yoktur. Hoş kuştur onlar hoş kuş! Onların hüthütüleri kutlulamak üzere yüzlerce Belkıs’ın yolunu açar; Kargaları surette kargadır, hakikatte himmet doğanı “ Mazaga” sırrına mazhardır onlar. Leylekleri “lek, lek “ der ama şüpheye birlik ateşini salar, güvercinleri, doğanlardan korkmaz. Hatta, doğan, o güvercinlerin önünde baş kor. Bülbülleri, insana vecit ve halet verir; gülistanları, kendi gönüllerindedir.

Duduları, şeker kaydında değildir. Ebedi şekeri, kendi içlerinde bulurlar. Tavusların ayakları bile, bakılsa öbür tavusların kanatlarından daha güzel görünür. Hakan kuşlarının kuru bir sesten ibaret kuş dilleri nerede, Süleyman kuşlarının söyledikleri kuşdili nerede? Sen ne bilirsin kuşların seslerini? Bir an olsun Süleyman’ı görmedin ki!

İnsana sesi neşe veren o kuşun kanadı meşrıktan da hariç mağripten de. Her ahengi, kürsi’den ta yere kadar bütün alemi doldurur. Azameti yeryüzünden Arşa kadar bütün cihanı istila eder. Bu Süleyman’a uymayan kuş, karanlığa aşıktır. Yarasaya benzer. Ey kötü yarasa, Süleyman’a alış da ebediyen zulmette kalma. Oraya doğru bir arşın gitsen arşın gibi ölçü kutbu kesilir, her tarafı ölçer biçersin. Irgalaya bocalaya topal ,topal bile olsa o tarafa sıçradın mı topallıktan da kurtulursun, sakatlıktan da!

Seni tavuk yetiştirdi, kanadının altında büyüttü. Sana dadılık etti ama sen yine kaz palazısın. Anan o denizin kazıdır. Ancak dadın toprağa mensuptu, dadın bu kuruluğa tapardı. Gönlündeki denize olan meyil yok mu o tabiat, sana anandan mirastır. Fakat kuruluğa olan meylin de dadından geçme. Bırak dadıyı, onun reyi kötü isabetsiz! Dadıyı karada bırak,yürü kazlar gibi mana denizine koş, dal denize!

Anan seni sudan korkutursa sakın sen korkma, hemen denize koş! Sen kazsın, karada da yaşarsın, denizde de. Kümeste hayvanları gibi kokuşuk kümesli bir hayvan değilsin ya. Sen “Kerremna” hükmünce bir padişahsın ki hem karaya ayak atabilirsin, hem denize! “ Ve hamelnahüm fil berri vel bahri” hükmüne mazharsın. Canını karadan kurtar, denize yürüt.

Melekler için karaya yol yoktur. Hayvanların da denizden haberleri yok. Sen, ten itibarıyla hayvansın, can bakımından melek. Bu suretle hem yerde yürürsün,hem gökte. Bu suretle, ben de zahiren sizin gibi insanım ama hakikatte gönlüm vahye kabiliyetli. Bu toprağa mensup kalıp, yer üstüne düşmüş ama bu çeşit adamın ruhu, o güzelim gökte çark uruh durmakta. Yavrum, biz umumiyetle su kuşlarıyız, dilimizden de ancak deniz anlar.

Hulasa Süleyman denizdir, biz kuşlara benzeriz ebede kadar Süleyman’da seyredip duruyoruz. Süleyman’la gel , ayağını denize bas ki su Davud’a olduğu gibi sana da yüzlerce zırh yapsın. O Süleyman. Meydan da herkesin gözü önünde. Fakat haset kıskançlık göz bağıcı ve büyücü. O bizim önümüzde bizse cahillikten, uykudan, herzevekillikten onu görmemekte, ondan meyus olmaktayız. Gök gürlemesi, susuzun başını ağrıtır.

Bilmez ki kutlu bulutlardan rahmet yağdıracak! Onun gözü akar suda. Gökten yağan rahmet suyunun zevkinden haberi bile yok! Himmet atını sebebe doğru sürdü de bu yüzden müsebbipten mahrum kaldı. Fakat müsebbihi apaçık gören cihan sebeplerine gönül kor mu?

Çöl ortasın da bir zahit vardı. Abbadiye kabilelerine mensup olanlar gibi ibadete de dalmış, kendisinden geçmişti. Hacılar civar şehirlerden gelip oraya ulaştılar, o kupkuru yerde bir zahit gördüler. Zahidin yeri kaskatıydı. Fakat kendisinin mizacı yumuşak. Çölün samyeli, adeta ona ilaç kesilmişti. Hacılar onun yalnızlığına ,o afetler içinde selamette oluşuna şaştılar. Kum üstünde namaza durmuştu. Kum öyle bir kumdu ki hararetinden tenceredeki su bile kaynar, coşardı.

Halbuki dersin ki o,sanki bir yeşillikte bir Gülistanda, yahut,Burak’a Düldüle binmiş! Yahut da ayağının altında ipekli örtüler, kumaşlar var samyeli ona sabah rüzgarından daha hoş! O namaz kılarken hacılar beklediler. Zahit, uzun bir fikre dalmış, kendisinden geçmişti. Neden sonra istiğraktan ayıldı, kendisine geldi, hacıların içinde gönül gözü açık birisi, gördü ki zahidin elinden, yüzünden sular damlamakta, elbisesi aptes suyundan ıslak. “ Bu su nereden?” diye sordu. Zahit , elini kaldırıp “gökten” diye cevap verdi.

Adam, “ Kuyu” ip yokken ne vakit istesen su bulabilir misin? Hemen yağmur yağar mı? Ey din sultanı, müşkülümüzü halleder hallet de yakına erelim. Sırlarından bir sırrı bize de göster de bellerimizden zünnarları kesip atalım” dedi. Zahit, gözlerini göğe kaldırarak dedi ki: “Yarabbi, hacıların duasına icabet et. Ben gökten rızık aramaya alışmışım, sen bana gökten kapı açtın.

Ey Lamekan aleminden mekan izhar eden, ey “Rızkınız göktedir” sırrını ayan eyleyen!” Zahit, bu münacattayken hemen su sömüren fil gibi bir latif bulut peyda oldu. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başladı, derelerde, mağaralarda gölcükler meydana geldi. bulut, tulumlar gibi gözyaşı döküyordu.

Hacıların hepsi matralarını açtı. İçlerinden bir bölük halk o şaşılacak şeyler yüzünden bellerindeki zünnarları kestiler. Bir bölüğünün de bu hayret edilecek şey yüzünden yakını arttı. Tanrı, doğru yolu daha iyi bilir. Bir bölüğüyse bu kerameti kabul etmeyip hamhalat bir halde ebedi nakıs olarak kaldı, söz de burada bitti.


MEVLANA
2.CİLT

26 Temmuz 2008

HALA SEN..

Temmuz 26, 2008 1
HALA SEN..

İsyanlarım vurmuş zincirlerini yüreğimin üstüne,
Kanayan kalbim değil ruhum olmuş şimdilerde.
Gören gözlerime sis perdeleri inmiş de,
Gerçekten seveni görememişim ben yine…

Denizde dalga, havada bulut, kuşlar, böcekler,
Seni çağırır olmuşum, bilen bilmeyene sormuşum,
Adın adım olmuş, ben sen olmuşum,
Sararmış solmuşum, kölen olmuş, vurulmuşum…

Kahpe bir kurşun değil yüreğime sıkılan,
Değil zincirler ellerime vurulan.
Senin aşkındı beni bunca zaman yaşatan.

Artık yoruldum, durdum, sustum, avundum, avutuldum,
Bir kuş oldum vuruldum, susturuldum, kayboldum,
Bittim, tükendim, bittim öldüm, bittim yine de seni sevdim,
Seni sevmeye hep devam ettim…


Mehpare ÖĞÜT
26 TEMMUZ 2008

25 Temmuz 2008

AŞK VE AYAKKABI

Temmuz 25, 2008 0
AŞK VE AYAKKABI

Seninle yaşlanmak istiyorum. Seneler geçsin, sen beni bil, ben seni bileyım istiyorum. Benim olduğu kadar dostlarının, dostlarının olduğu kadar benim ol istiyorum. Nice sıkıntı ve zorluk yaşayıp anlatalım.
Yaşayalım kı, öğrenelim hayatı ve destek çıkmayı. Birbirimizin omuzlarında ağlamalıyız. Sen çok dertlenip, içip, arkadaşlarınla eve gelmelisin. Paylaşmalı ve beraber sıkılmalıyız. Öyle ki, yalnız sıkılmak sıkmalı bizi.
Yaşayalım ki, paramız olunca sevinelim. Güzel günlerimizi, evimizde, bır şişe şarap ve pijamalarımızla kutlamalıyız. Ya da bazen dostlarla ucuz biralar içerek... Böylece yaşamalıyız işte.
Sonra çocuğumuz olmalı, düşünsene, senin ve benim olan bir canlı. Geceleri ağladıkça sırayla susturmalıyız. Sen arada mızıkçılık yapmalısın. Ve ben söylenerek sıranı almalıyım. Yorgun olduğum için yemek yapmamalıyım, söylenerek yumurta kırmalısın. Hava soğukken birbirimize sıkıca sarılıp yatmalıyız.
Zaman su gibi akıp giderken, herşey yaşanmış bir hayatımız olmalı. Herşeye rağmen hiç bıkmamalıyız birbirimizden. Mutlu da olsa, kötü de olsa, yaşadığımız günler bizim günlerimiz olmalı. Saçlara düşünce aklar ya da gidince aklar, çocukları güvence altına alıp gitmeli bu şehırden.
Kavgasız, her sabah gürültüyle uyanılmayan, sessiz bir yere gitmeliyiz. Geceleri balkonda denizi seyredip, sandalyelerimizde sallanmalıyız. Eve gelip, benden kahve istemelisin. Çocuklar gelmeli zıyaretimize, geçmışteki hareketli günlerimizi anımsamalıyız...
Öyle sevmelisin ki beni, bu yazdıklarım korkutmamalı seni. Tebessümler açtırmalı yüzünde. Bir gün bu hayatı bırakıp giderken, sadece mutluluk olmalı yüzümüzde, birbirimizi sevmenin gururu olmalı \"herşeyde\".

Can YÜCEL

AŞK VE AYAKKABI

Temmuz 25, 2008 0
AŞK VE AYAKKABI

Asklar da ayakkabilar gibidir...

Bazilari çamur yagmur, toz toprak kar buz gibi her türlü "kötü hava" kosullarina dayaniklidir.Bazilari ise ummadiginiz kadar kisa zamanda çabucak "yamulur" ilk yagmurlu havada "alti açilir" veya güzel havalarda bile "iki günde bozulup" gider.
Asklari da ayakkabilar kadar "itinayla" seçmezseniz, tipki ayaginizda oldugu gibi yüreginizde NASIR olusabilir.
Dar gelen bir ayakkabiyi sadece tarzini begendiginiz için "zamanla açilir" diyen saticiya inanarak alirsaniz, zaman içinde ayak kemiklerinizde "deformasyon" baslar.
Ruhunuzu daraltan bir ask içinde yalnizca fiziksel begeniye kapilip "zamanla düzelir" diyenlere kanarsaniz, yine zamanla içinizdeki olumlu duygularin "çarpildigini" görebilirsiniz.
Asik olabileceginiz insan türü, tipki ayakkabilar kadar degisik stillerde, farkli kalitelerde ve sayisiz "renktedir".... Aski bir çesit serüven olarak "spor" gibi yasayanlar, aynen "spor ayakkabi" gibi dikkat çekici ve rahat kisileri bulurlar.
Tersine askta tutucu ve istikrarli olmayi benimseyenler "klasik ayakkabi" gibi muhafazakar çizgiler tasiyanlara tutulurlar.
Dekolte ayakkabilar gibi sadece cinsellik ve eglence zevkleriyle ateslenen asklar vardir.
"Bez" ayakkabilar gibi kisa ömürlü "tatil asklari" ise hemen herkesin kisisel tarihinde mevcuttur.
"Marka" ayakkabi alir gibi, sevgilinin kariyerine ve maddi durumuna "tutulan" asiklar görürsünüz.
Kati plastikten "yagmur çizmesi" edinir gibi mantik süzgecinden geçirip "ise yarar" biçimde yasamak isteyenleri de bilirsiniz.
Ayrica ne tuhaf ki, psikolojik testlerde "zaafi"olup evine sayisiz çesitte ayakkabilar yigan insanlarin ayni zamanda "degisik" türde asklara da zaafi oldugu söylenir.
Evet ask "ayakkabidir".
Aynen ayakkabiniza bakim yapmayip "hor" kullandigniz zaman kolayca eskittiginiz gibi, askiniza da dikkatli davranmayip özen göstermediginiz zaman kisa sürede "eskitirsiniz".
Ve nasil ki "delik" bir ayakkabiyi tamir ettirdiginizde yalnizca "bir miktar" ömrünü uzatmis olursaniz; "delik" bir aski onarmaya kalkistiginizda da "asla eskisi gibi olmayacaktir"!

CAN YÜCEL

BİR KADIN ÇOCUKTUR ASLINDA

Temmuz 25, 2008 0
BİR KADIN ÇOCUKTUR ASLINDA

Çocuk gibi davranmayı sever.
Erkeğin kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini ister.
Bir çocuğu okşar gibi incitilmekten korkarak okşamalıdır erkek kadınını.
Ama her kadın çocukta olsa dinlenilmesini,dikkate alınmasını ister.
Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz, ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz.

Bir kadın gülcüdür aslında
Hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.
Ama bu gücünü her zaman ortaya koymasını sevmez.
İster ki, erkeğin gücü kendisine huzur versin.
Kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin yapmasını bekler.
Böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir,hem de erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir.
Ancak kadın gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz.
Yapmak istediği bir şey varsa mutlaka yapar.

Bir kadın sevgilidir aslında
İçinde her zaman sevgiyi taşır.
Sevdiklerinden kolay kolay ayrılmaz.
Sevdiklerini kolay kolay kıramaz
Zor sever ama tam sever.

Bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir.
Ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız.
Belki kolay yüreğine girebilirsiniz,ancak beyninde yer etmemişseniz her an terk edilebilirsiniz.

Sevmediği halde terk etmeyen kadınlarda var elbet
Bunun nedeni ise engelleyemedikleri ‘acımak’ duygusudur.

Bir kadın yalnızdır aslında
Hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz.
Kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır
O dünyaya kimsenin girmesine izin vermez.
Hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz.
Yalnızlık onun sığınağıdır.
O sığınağa ne zaman gireceğine, ne kadar kalacağına hep kendisi karar verir.
Sığınaktayken oradan çıkmaya zorlarsanız,onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.

Bir kadın bilgidir aslında
Neler yapabileceğini erkek hayal bile edemez.
Yaratıcılığının sınırı yoktur.
Ama bunu ortaya çıkartmak için hayatın erkeğini bekler.
Hoyratça harcamaz yaratıcılığını,sadece erkeğine saklar.
Bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz, çok şanslısınız demektir.

Çünkü, yaşamınız asla sıradan olmayacaktır.
Bir kadın hayattır aslında…

Can DÜNDAR

NEŞRİYAT - "HAYALET GİŞE" MİLO’NUN AKIL ALMAZ SERÜVENİ

Temmuz 25, 2008 0
NEŞRİYAT - "HAYALET GİŞE" MİLO’NUN AKIL ALMAZ SERÜVENİ


Milo çok sıkılan bir çocuk. Vaktini nasıl geçireceğini bilmiyor. Ama postadan gelen esrarengiz bir otoyol gişesi bütün hayatını değiştirecek. Gişe’den Beklentiler’in ötesine geçer geçmez Milo’nun hayatı o kadar değişecek ki sıkılmaya bile vakti olmayacak.

1961’den beri pek çok dile çevrilen Hayalet Gişe’yi okudukça, Milo’nun, Sözcükkent, Sayıkent ve öteki tuhaf diyarlardaki akıl almaz serüvenlerinde, onun yanında olacaksınız.

Hayalet Gişenin yazarı Norton Juster 1929’da doğdu. Mimar, kent plancısı ve çocuk kitapları yazarı olan Juster, bütün dünyada 1961’de çıkan ve artık bir çocuk klasiği sayılan Hayalet Gişe ile tanındı. Öteki kitapları arasında filmi Oscar Ödülü kazanan The Dot and the Line (Nokta ve Çizgi) sayılabilir. Hayalet Gişe 1995’te de operaya uyarlandı.

Milo’nun Akıl Almaz Serüveni’ni resimleyen Jules (Ralph) Feiffer ise 1929’da doğdu. 1986’da 42 yıldır çizdiği The Village Voice dergisindeki karikatürüyle Pulitzer Ödülü’nü kazandı. Karikatürleri 19 kitapta toplandı. Ayrıca ‘’Little Murders’’ (Küçük Cinayetler) adlı bir oyun ve Mike Nichols'ın yönettiği ‘’Carnal Knowledge’’ (1971) filminin senaryosunu yazdı.

Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan Hayalet Gişe / Milo’nun Akıl Almaz Serüveni, 236 sayfadan oluşuyor. Kitabın fiyatı ise 15 YTL.


Kaynak – Pusula.tv

İCLAL AYDIN'IN KÖŞESİNDEN BİR YAZI...

Temmuz 25, 2008 0
İCLAL AYDIN'IN KÖŞESİNDEN BİR YAZI...
Kulağımın içi kaşınıyor.... Felaket..... Önce azar azar başlıyor kaşıntı,
geceleri... Sonra artıyor. Kaşımak da bir zor ki kulağın içini... Bir türlü
geçmiyor. 'Ne yapsam acaba?' diyorum.

Günler geçtikçe daha da artıyor...... Doktora gitmeye karar veriyorum.....
Arkadaşlarıma soruyorum...
'Tanıdığınız iyi bir kulak burun boğazcı var mı?' diye. 'N'oldu ki?' diye
soruyor arkadaşlarım.
'Kaşınıyor kulağım' diyorum. 'Uyuyamıyorum geceleri, kulak kaşınmasından!'

Bir doktorun adını söylüyor bir tanesi.... 'Çok iyi doktordur' diyor.
'Kimsenin çözemediğini çözer, iyileştiremediğini iyileştirir.'
Gidiyorum doktora.

Gözlüklü, şirin bir amca... Elinde bir büyüteç, kulağıma bakıyor.... şaşırıyorum önce. 'İçinde kaşıntı var' diyorum.
'Öyle büyüteçle ne anlayacaksınız ki?'..........
'Yok' diyor, 'Ben çoktan anladım ne olduğunu da, şimdi daha iyi görmek için bakıyorum.'.........
'Nedir?' diyorum doktora.

'Eski sözler kaçmış kulağınıza' diyor....
'Nasıl yani?' diyorum...... 'Kimin sözleri?'.....
'Bakacağız' diyor.

Sonra bir alet çantasından kocaman, ucu ince, cımbıza benzer bir alet
çıkarıyor...
'Yan durun. Kıpırdamayın' diyor bana.... Biraz irkiliyorum.
'Eski sözler' diyorum, 'Ha?'................. Cımbızın ucu kulağıma giriyor,
canımı acıtmıyor nedense....

'Bir erkek sesi bu' diyor.... Sanki bir uğultu duyuyorum.
Cımbızı çıkarıyor kulağımdan.
'Yalan kaçmış kulağınıza!' diyor.... doktor.

Yalana bakıyorum.
Küçücük bir şey gibi gözüküyor.
'Vay be!................ Günlerdir kulağımı kaşındıran bu muymuş
Hangi yalan peki?' diyorum.

'Durun, bekleyin' diyor doktor. 'Dikkatli olmamız lazım. Tekrar kulağınıza kaçabilir.
Önce şu deney tüpünün içine koyalım. Sonra serbest bırakırız.'
Yalanı tüpün içine koyuyor.... Kapağını da kapıyor tüpün.... Serbest kalıyor yalan.

'Seni seviyorum' diye cılız bir ses geliyor tüpün içinden......
'Yalanmış ha?' diyorum.

Kulağım bile anlamış, kalbim hálá anlamıyor...


İclal AYDIN

22 Temmuz 2008

ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEK

Temmuz 22, 2008 3
ÖLÜMÜ DÜŞÜNMEK

Ölümü düşünmek kimi zaman,
Demir attığın dünyanın limanından,
Bir gün ayrılmak bilinmez ufuklara,
Bırakıp etin örttüğü kemikleri limanda,
Seyre dalmak görünmezliğinde…
Yukarılardan seyretmek terk ettiğin dünyayın,
Özlem duymak geride kalan her şeye;
Evine, sevdiklerine, dostlarına.
Bahçendeki çiçeklere.
Bir damla gözyaşı dökmek,
Bulutların üstünden yerin yeşilliğine.
Güneşin doğuşundan akşamın karanlığına,
Tek başına kalakaldığın ölümün kucağında,
Ölümü düşünmek bir gün geleceğini bile bile.
Gecenin bir yarısında yatağında…


Mehpare ÖĞÜT
1997

EBABİL KUŞLARININ SONU

Temmuz 22, 2008 0
EBABİL KUŞLARININ SONU

Bir volkan gibi,
Gün be gün püskürmekteyse
Üstümüze sevgisizlik
Biz ki, ebabil kuşları gibi,
Kayalara sökün eylemiştik.
Ve vurduk kendimizi kızgın lavlara
Özümüzden yansıdık,
Fakat asla feryat etmedik.
Şimdi anladık ki biz,
Yapayalnız kalmışız
Sonu baştan beli bu kavgada
Baktık ki ardımıza,
Bütün sevgiler, sevgililer yitmiş
Ve dünya,
Her zaman ki gibi,
Üstümüze nefretleri kusmada.
Heyhat !
Ebabil kuşlarını aramayın şimdi boşuna
Çünkü onlarda bile,
Artık yaşama sevinci bitmiş…



Mehmet YALÇIN
Baldıran Adlı Şiir Kitabından…



“Yukarda ki şiir çok değerli büyüğüm, saygı duyduğum sayın Mehmet YALÇIN ağabeyime aittir ve en sevdiğim şiirlerinden biridir…Zaman zaman onun şiirlerini sizlerle buluşturacağım…”

21 Temmuz 2008

ARTIK ÖLEBİLİR MİYİM?

Temmuz 21, 2008 0
ARTIK ÖLEBİLİR MİYİM?

"Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup, can vererek beni ödüllendirse; aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en zindan dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm. Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı düşünürdüm.
İnsan aşktan vazgeçerse yaslanır. Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim.

Başkaları uyurken, uyanık kalmaya gayret ederdim.

Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.

Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir,sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım. Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı, nefretimi buzun üzerine kazır ve günesin göstermesini beklerdim.

Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenadlar söylerdim. Gozyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek, dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.

Tanrım bir yudumluk yasamım olsaydı... Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım.

Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanır.

Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi baslarına öğrenmelerine olanak sağlardım.

Yaşlılara ise, ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim. Ey insanlar sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim.

Yeni doğan küçük bir bebeğin babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkum ettiğini öğrendim.

Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak.

Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim.

Mutsuz bir şekilde...

Artık Ölebilir miyim?


Gabriel GARCİA MARQUEZ

SON SÖZ!

Temmuz 21, 2008 1
SON SÖZ!

Adam, kadın onu severken güzeldi...
Çünkü kadın görüyordu adamın gözlerindeki çam ormanlarını. Saçlarındaki afacan güneş sarısını...
Kadın büyütüyordu adamın kıvrılıp giden yeşil bir patika gibi gülüşünü...
Adam, kadın onu severken güzeldi...
Kadın, adamın omzuna rütbeler, göğsüne madalyalar takıyordu.
Olamaz bir kahraman çıkarıyordu erkeğinden.
Karşısına geçip bakıyordu...
Ve adam sanki sevildikçe daha da güzelleşiyordu.
Kadının gözüyle baktılar diğerleri de adama.
Daha önce hiç görmedikleri bir orman var diye düşündüler adamın içinde.
Düşündürdü kadın...
Çünkü gözlerini ödünç verdi onlara. Kadının gözüyle bakıp adama, kadını kıskandılar hatta...
Hiçbiri bilemedi...
Erkeğe ne kadar büyük bir haksızlık ettiklerini bilemediler.
Cılız omuzlarının, zayıf göğsünün gürül gürül akan bir hayatı, alışık olmadığı bir dürüstlüğü kaldıramayacağını bilemediler.
Ama Tanrı biliyordu. Evet, bu yüzden sert rüzgârlar saldı üzerlerine...
Kim yürekli kim korkak, kim tenha kim kalabalık, kim sağlam kim çürük, kim güçlü kim zayıf, kim siyah kim beyaz, kim net kim şüpheli, kim olgun kim ham... Fırtınalardan sonra hepimiz görelim diye...
Gördük...
Oysa bilmeliydi kadın. Çünkü ihanetlerle örülü bir örümcek ağıyla kaplıydı erkeğin geçmişinin kapısı...
Ama yeni bir başlangıç sanıyordu kendini kadın.
Ama inanıyordu...
Kendisini, kadındaki erkeği, ikisinden oluşanı, sıfır noktası sayıyordu...
Artık daha iyi biliyor kadın; adam, kadın onu severken güzeldi...
Şimdi aynadaki kendi suretinde görüyor bunu...
Erkeğin Dönüş’ünde görüyor.
Korkunç bükülüşünde, buruk çöküşünde görüyor bunu...
Kendi yazdığı kahramanın beyhudeliğine ağlıyordu belki de önceleri.
Üzüntülerden üzüntü seçemiyor, bazen hangisine üzüleceğini bilemiyordu.
Aynada büyük gözlerine bakıp “gözlerimiz neden bu kadar büyük” diye soruyordu bir Kürt kadın. “Çok ağlayalım acılarımız çabuk geçsin diye mi” diye boynunu büküyordu...
Artık ağlamaz kadın...
İnsan sevdiğini öldürür evet. Kadın da öldürdü nihayet...
Sevmeye sebep, sevmeye kudret elleriyle yaptı bunu...
Yaz geldi artık...
Son söz vaktidir şimdi; bütün sevenler için Yalın söylüyor:
“Mutluluk yürekli olana yakışır...”

İclal AYDIN

BEYHUDE AŞK

Temmuz 21, 2008 0
BEYHUDE AŞK

Küçük cinayetler işlendi kalbinde.bir cinayetin binlerce katili vardı sanki.onu kurtaran adsız
kahramanlarıydı.her seferinde ayrı bir matemdi onun için aşk.özellikle söyleyemedikleri...
içine atıp uzaklarına götürdüğü aşk kazıntıları acıtıyordu canını.bir ses veya bir kelime bile
canından can gitmesine yetiyordu.

Istıraplar içinde erirken diğer faili meçhullerin ateşi daha
fazla alevlendiriyordu derinlerdeki kor ateşi.ve güler yüzle gözlerinin içine bakan o kana susamış
şehir oyuncaklarının kudretli kahkahaları kulaklarını kemiriyordu.

Yetmiyordu kapana kısılmış bedeni ruhunu taşımaya ve kanayan kuyuların sessizliği sağır ediyordu..biliyordu her defasında karanlığa esir olacağını ve biliyordu ebediyete akan , yokluğun mabedine kurban ettikleriydi..söz geçiremiyordu.. esir almıştı karanlık gece bembeyaz bedenini.eşsiz gözlerine saklanmıştı güneş.kapatıyordu gözlerini.söndürüyordu ışığını.

Ve Ismarlama çığlıklar kamçılıyordu yaralarını.karanlık duvarlarda siluetinin gözyaşları avuçlarında dokunamadıklarının kokusu..içten içe kemiren kara bir büyü gibi kanayan geçmişi vardı şimdilerinde…..

Alevin üşümesiydi hissettikleri puslu gecede.bedenini usulca saran yalnızlık da onu terk etmişti artık.kuytu
yaraları gizliyordu bütün yaşadıklarını.dizginleyebildiği sadece kendi mutluluklarıydı.çektiği acılar tarifi imkansız zevklersunarken şeytani bir gülümseme beliriyordu ıslak dudaklarında.gözyaşlarında eritilmiş sayısız ilk aşkları alay edercesine süzülüyordu boşlukta.fısıltılarla dolu yaşamından sızan sessiz çığlıklar gecenin sonuna hükmedemiyordu.sığındığı karanlıklar da ondan sıkılmıştı.

Ruhuna hükmeden kör geleceği karanlık avlularda bekletiyordu gölgesini.dudakları sızlıyor.elleri üşüyordu..düşündüğü bir tek onun varlığıydı.başı sonu belli olmayan koca bir yalan olan onun varlığı..yalnız kapılarda beklettiği de, adak yerine kurban ettiği de erişemediğinin armağanıydı.

Değersiz bedeni, sonunu istiyordu artık. yıllar öncesinden tasarladığı şekilde hem de...



Bora AYTÜRK
www.hikayeler.net

19 Temmuz 2008

BİR NEDENİ YOK YALNIZCA ÖPTÜM…

Temmuz 19, 2008 0
BİR NEDENİ YOK YALNIZCA ÖPTÜM…

Dudaklarım gerisin geriye çekildi; ağdalı bir sıvının ağır ağır örttüğü, korkunun biçim kazanıp ayağa kalktığı ve ‘hey bana bir şeyler söylemenin vakti geldi’ dediği zamanlarda bekledim seni; gözlerimi kapadım. Bekledim.

Beklerken, özlemenin hangi geçitleri geçilmez kıldığını, hangi duyguların insanı hayata kazandırdığını, basite indirgenmiş hüzünlerin geceleri dinlenmeye müsait şarkılarla şahlandığını anlatamadım. Evet, bilmiyordum. Bilmiyordum, kelimelerden arınmış bir cümle kurar gibi sevişmeyi. Sevişirken sözlük kullanıyordum hala. Ama, seni seviyordum. Ve sevdiğimi, sevgimi anlatma telaşıyla hata üstüne hata yapıyordum sana. Sana yaklaşamıyordum. Yasaklanmıştın adeta. Çiğnemeye çalıştığım yasak olsan da, uzak dursan da, o korkunç şeklini korusan da, farketmiyordu hiçbir şey. Küçük bir ateş. Küçücük bir ateştin sen. Sönmekten ürken bir ateş. Bir su damlasıyla bütün görkemini kaybedebilecek bir ateş. Aşkın mecali kalmamıştı. Sessizce sokuldum yanına. Acıyla irkildin. Gülümsedim. Gülümsememe anlam veremedin elbette. Kimdi bu? Ne istiyordu? Tanımadığın biri. Hatıralarını darmadağın etmeyi planlamış bir yabancı. Fuzuli bir beden, karşındaki. Usulca uzandım,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


Kimi geceler penceremden uzayı seyrederim. Uzayın adını ben koymadım. Uzayın adını yıldızlar, gezegenler kendi aralarında kararlaştırmışlar. Rahatlatır beni o. Bütün yağmurlar, uzayın derinliklerinden gelip yağar diye düşünürüm. Yağmurlar başka galaksilerden gelip yağar. Romantizme uyum sağlamak için de değil. Öyle. İşin gerçeği budur. Yağmurlar, bu dünyaya ait sanma. Bembeyaz bir yalnızlığın olmalı senin de. Lekesiz bir yalnızlık. Lekelenmeye müsait bir yalnızlık. Tedirginliğini buna bağlıyorum seni seyrederken. Pişmansın. Pişmansın kapıp koyveremediğin için sanki. Elinde olsa, avaz avaz bağıracaksın sokaklarda. ‘Neyim ben? ! ’ diye haykıracaksın. Olmuyor tabii. Olmuyor. Sıyrılır gibi lüzumsuz bir yerden, sıyrılıp kendi affına sığınıyorsun. Beni anlayacağın günler gelecek. Beni de göreceksin. Benimle tamamlanacak bir şeye benziyorsun çünkü. Korkma lütfen,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Çocukluğumdan söz etmek isterim sana, eğer sıkılmazsan. Bir gün otururuz evde, ben sana hayatımı anlatırım dakika dakika. Kaç yaşımdaysam, o kadar yıl sürer konuşmam. Çay pişiririz. Çaydanlığa su yerine votka koyarız sen dilersen. Sonra da sen anlatırsın: Sevdiğin filmleri, sevdiğin parçaları, sevdiğin canlıları, sevdiğin... hep sevdiğin şeylerden konu açarsın. Ben sıkılmam. Ben seninle sıkılmamayı seni ararken öğrendim. Seni hayal ederken keşfettim sıkılmamanın azametini. Bir insan, bir insanı sıkamaz. Bir insan canı isterse sıkılır. Hacimler açarım sana içimde, dolman için, oraya akman için. Hacimler açarsın bana; çağlayarak gelirim. Endişelenmen gereksiz,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Olması gerektiği kadar fedakar biriyim aslında; daha fazlasını umma açıkçası. Endişelerim, ideallerim, halletmeye çalıştığım meselelerim var. Başkalaşmaya çalışıyorum. Gözardı edilmiş tutumlar edinmek hoş. Değişmek, hiç de zor değil. Yalnızca özgür olabilsem, sorun kalmayacakmış gibi sanki. Anlaşılmak istiyorum: sevdiğim bir şarkıyı herhangi biriyle paylaşırken aynı duyguları hissetmek arzusu bu. Evet, tıpkı bu. Sese, ahenge kapılırken, kendini müziğin ritmine verirken yanında bir diğerinin olabilmesi; görkemli bir anda birlikte sadeleşebilmek. Birlikte dansedebilmek gibi. Sen hastayken başucunda birinin sabaha kadar oturması gibi. Arada bir alnındaki teri silmesi, üstünün açılmamasına dikkat etmesi gibi. Bir başkası için hayatta kalma çabası gibi sanki. Ölmek için değil, yaşamak için uğraşmak gibi. Ummadan, hayal etmeden, sıradan, olduğu gibi.doğal. Ve ciddi. Ciddi ciddi hayatla mücadele edebilme gücü. Bu gücü yanyanayken yaratabilme yeteneği. Ben bu yeteneğin bir parçası olarak sokuluyorum sana. Masallarla geliyorum. Efsanelerle geliyorum. Herhangi bir insanın birikimiyle geliyorum aslında. Artniyetsizim. İnan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bazı sorulara cevap bulamadım; kuşkusuz gerekli de değildi bu. Soruyu soru halinde bırakıp sahici yanını korumaya çalışmam, cehalet mi sanıldı acaba? ! Bedenlerin bedenlerden istedikleri, ruhların, ruhlardan çıkarttıkları, karşılıklı acıların birbirlerinin etkisini arttırdıkları vakitlerde düştün aklıma. Aklıma yayıldın. Ne kaybedebilir, ne kazanabilirdim ki artık: Ortadaydım işte! Bir başkasının mal varlığına dönüşmeden yaşayabilmenin yalnızlığıydı bu. Hayır! Melankoli diye adlandırma bu durumu; ortak bir açı yakalayamama sorunu galiba. Her kadın gibi doğurmak hevesi, her erkek gibi dağların doruklarında biraz gözden ırak hüzünlenme denemeleri aslında. Kusura bakma, kafam biraz dağınık,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

İnsan inandığı şeyler uğruna muhteşem hatalar da yapabilir. Kızmamalısın. Darılmamalısın eğer bir kardeşlik varsa aranızda. Sevgi, hoşgörü takıntıları da değil. Bir elmanın kırmızı olması, bir gülün öyle kokması, bir derdin halledilmesinin ardından gelen ferahlık kadar sıradan ve güzeldir hata yapmak da. Aşka çılgınlığın yakıştığı çağları neden unutalım? Neden tarihin çuvalına tıkalım tatlı serseriliği, az biraz sergüzeşt olmayı? ! Ilımlılık mı kurtaracak insanlığı? Alttan alma mı örtecek bunca çirkefi, zorluğu, belayı? Demokrasi, senin saçlarından güzel olamaz. Senin yüzünden daha güzel olamaz krediler, faizler, repolar, tahviller. Dünyanın en uzun gecesi 21 aralık değil, beni terkettiğin gecedir. Beni üzdüğün, yorduğun, yıprattığın gecedir. Bir kabahat mi gerçekten kendi dışında birine hayranlık beslemek? ! Gerçekten kırıyorsun beni,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Birinin peşindeyim ben; tanımsız bıraktığım birinin. Sessizliğin doyurduğu, biçimli ve endişeli birinin. Düşüncelerimi zapteden, kelimelerimi korkutan birinin. Yanında huzurlu uyuduğum, mutlu uyandığım birinin. Onunla olmakla, onunla birlikte yaşamakla gizli bir gurur duyduğum, asla kıskançlığa ya da sahiplenmeye dönüşmeyen bir tutkuyla bağlandığım birinin. Onu arıyorum göğe her baktığımda; bir melek gibi uzanıp yüzüme dokunacağını tasarlıyorum. Bütün aşkların payına düşen şiddetten arınmış, başkalarına aynı/ birbirimize farklı koktuğumuz bir sevginin yolu bu. Cesaretimi ondan alıyorum pervasızca ve yine ona ben cesaret veriyorum mücadele ruhunda. Bir sır gibi saklıyoruz misafirliğimizi. Hüzün bitince geri döneceğiz çağımıza. İnsanlığa karışmaya hazır yapışık kalpler taşıyoruz aşkımızda. Bizim aşkımız hakikaten beden gücü gerektiriyor akıl kadar. Yapacak çok işimiz var. Dövüşecek çok düşmanımız var. Kucaklayacak çok arkadaşımız var. Bizim sebebimiz bu. Bizim fazlalığımız bu. Belki de iksirimiz. Kanayan yüzlerle çevrili bir gezegende, fırtınaya karışan bellek tozlarımızla, erdemlerimizle, ideallerimizle ayaktayız. Yalan söylemiyorum

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Evet, sen de isterdin sanırım huzurlu yaşayabileceğin bir hayatın planlarını yapabilmeyi; kolaya indirgenmiş, biraz fazlayı aşırılıkta aramayan, ölçülü bir heyecanla kritersiz bir maceraya aday kahraman olmayı. “Rüzgara dur, yağmura yağma, mevsime değiş” demeyi; doğru, hepimizde biraz tanrıyı kıskanmak var galiba. Bütün günahlar da buradan kaynaklanıyor adeta. Hırslarımızın, çekincelerimizin odağı burası. Kazanmaktan çok, kaybetmeyi göze alabiliyoruz. Çikolata bile kurtlanabilir. Dondurma erir. Çiçek solar. Galiba önemli olan, onları yerinde yaşamak, yerinde korumak! Birer hatıraya dönüşseler bile! Kaç ölüme kaç doğuma şahit olduğunu hatırlayabiliyor musun? Sevmek, ifade edebilmek kadar, ifadeyi unutmamaktır da.

Şimdi sessizce uzaklaşmalıyım. Çünkü beni anlamadığını, anlamak için uğraşmadığını, hatta bunu önemsemediğini biliyorum. Aynı otobandaydık ve birimiz birimizin yanından geçip gitti. Hafızasızlığı, gurur saymanın adil yanı! . Hangimiz süratliydik; önemi kalmadı. Hangimiz daha özveriliydik; bunun da.. umarım mutlu olursun. Bunu bir çöküntü anında da söylemiyorum. Hiç kimse aldatmadı ötekini; yalnızca böyleydik işte! . Yüzüme öyle bakma nefretle,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Benden uzaklaştıkça, bana ait olandan yakanı sıyırdıkça rahatlayacağını, herşeye yeniden başlayabileceğini sanıyorsun. Kimbilir, doğrudur belki de! . Adımın yaşamadığı, adımın özlemle anılmadığı yerlerde kime umut verebilirim ki zaten? Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin tehlikesi büyük! Romantizmin esrarı büyüleyici! Romantizmin kanına girdiği insanlar bencil ve hırslı!
Ben seninle birlikte yaşlanabilecek kadar erken yola çıkmayı istemiştim; maceramız uzundu çünkü. Maceramızın tahakküm altına alınamayacak kadar mükemmel olması, donanımımızla ilişkiliydi. Ynni, sen ne kadar sevecensen, ben ne kadar yıpratıcıysam.. o da o kadar mükemmeldi. Özveri denebilir buna. Evet, buna özveri demek beni mutlu ediyor. İnsan, özverinin çocuklara ad olarak verilebileceği bir dünyada tanımını kaybediyor. Bu kaybedişteki kaosun ritmiyle çekiliyorum sana. Sen bir mıknatıssın şeffaf ve ben, çekilirken sana içimdeki alelade metal parçalarıyla, kan şekerim düşüyor, ağzım düşüyor, ellerim.. en çok da ellerim düşüyor! . Sakın ha üstüne alınma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben seni kırmak için yaratılmadım. Uzun zamandır seni planlıyorum haksızca; cezalandırılacak kadar mı yabancı, tanınmaz ve suç yüklüydüm? ! Belki; seni çok yıprattığımın, bıraktığımın elbette farkına vardım, ama herşey mi benim aleyhte varoluşumla açıklanabilir? ! Beni, başta sana olmak üzere kimliklere karşı saldırganlaştıran koşulları tek başıma ben mi oluşturdum? Seni kaybettim. Bunu biliyorum. Seni kaybettiğimi sen çekip gitmeden önce de biliyordum. Ortadaydı. Bedel ve kefalet ortadaydı.. senin hakkında bir satır yazmamaya çalışmamın nedenini hiç düşündün mü? ! Sana ait olanları içten içe koruma uğraşı mıydı sanki bu: kuşkusuz. Hala da saygıyla ağlıyorum. Büyük bir tesadüfe yenildim, büyük bir eksen kaymasıyla, sihirbazın şapkasında sıkışıp kalan tavşan gibi,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Elbette kızıyorsun bana; belki en çok da bu zayıflığıma kızıyorsun: Tedirginliğime, seni kaybetme endişeme, telaşıma, şaşkınlığıma, titreyişime, ürpermem, anlamlarını anlamamış kelimelerle yetinmeme, müzakerelerde bulunmama, buhranların yorduğu bir gençlik yaşamama, bilincimi sana yönlendirmeme, sürekli sürekli içmeme, kelimlerin kifayetsiz olma durumuna, vesaireye vesaireye.. İnadıma öfkeleniyorsun. Seni bırakmama, seni özgürlüğüne salmama hiddetleniyorsun. Bu da aşk işte! Bu da entrika! Bu da soysuzlaşmanın, aşkın getirdiği dalaveralarla kendine kilitlenmenin başka bir çeşidi! Peki anahtar nerede sevgilim? ! peki anahtarın üzerindeki yivler kimin eseri? ! Dur, dur, bağırma,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Bunlar da geçecek şüphesiz. Seni unutmama kaç yüzyıl kaldı ki.. bir küsme, bir burulma biçimiyle gidişinin ardından şehrin gri cephelerine fevkalade ağır bir el bombası gibi düşen bunaltının bıraktığı korkunç acının unutulmasına kaç yüzyıl kaldı ki.. Yaralandım. Bütün noktalarımdaki nöbetçiler de yaralandı. Çığrından çıkmış bir ayaklanma gibi ağlamakta yalnızlığım. Bir gerçek aramıyorum felakete. Bir bahne göremiyorum arkadaşlarımın beni teselli etmek için söyledikleri kelimelerin hanesinde. Ama yokluğunu doldurmuyor sevda siyasetinin hançerleri. Ama bilemiyorum yağmurun ardından artık hangimiz suçlanacak.. Eğer hissediyorsan,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.

Ben sende ardı arkası kesilmeyen bir korku sevdim. Ben bir cüce çocuk sevdim sende sıska. Şiddetli ve hayret uyandıran manevralarla kendi kanına olan saplantılı aşkını sevdim. O rutubet kokan loş yüzündeki kanalizasyonları, az kelimeyle kurduğun cümlelerdeki gizli soru işaretlerini, barlardan çatlak bardak gibi atılmayı beklemeni, serserice patlamalarını, yuttuğun toplu iğneleri ve bir film hilesi hissi uyandıran utangaç hasret pozlarını sevdim. Dokunamadım sana. Parmakuçlarım neşterdi çünkü. Kırılan bir kemiğin sesiyle veda ederken,

Bir nedeni yok. Yalnızca öptüm.


KUCUK ISKENDER


SEVGİ ÜSTÜNE

Temmuz 19, 2008 0
SEVGİ ÜSTÜNE

Tensel zevkler değil benim sözünü ettiğim, bu konuda söylenecek çok şey olsa da; aşık olmaktan da söz etmiyorum,ki bu konuda söylenecek şey biraz daha azdır.Dünya bu iki görüntüyle yetinebilir, oysa sevgiyi özel olarak incelemek gerek. Çünkü o bir üretimdir ve seveni de sevilenide değiştirir,iyiye ya da kötüye doğru.Dıştan bir bakışla bile sevenler üreticiler gibi görünürler,hem de üst düzeydeki üreticiler gibi.Bir tutku, bir engellenmezlik taşırlar üzerlerinde: Zayıf değil ama, yumuşaktırlar; her zaman dostça davranışlar gösterme arayışı içindedirler. (sonuçta yalnızca sevgiliye karşı da değildir bu). Bu gibileri sevgilerini inşa eder, tarihsel bir şeyler katarlar bu sevgiye , sanki bir gün tarihi yazılacakmış gibi. Onlar için kusursuzlukla tek bir kusur arasındaki farkkorkunçtur. Oysa dünya bu farkı rahatça göz ardı edebilir. Sevgilerini olağandışı bir şey kılarlarsa , bunu yalnızca kendilerine borçlu olurlar; başaramazlarsa kendilerini sevdiklerinin kusurlarıyla pek de mazur gösteremezler, tıpkı halk önderlerinin kendilerini halkın kusurlarıyla mazur gösteremeyecekleri gibi... Yüklendikleri sorumluluklar, kendilerine karşı olan sorumluluklardır. Bu sorumlulukların kılına zarar gelmemesi için gösterdikleri o büyük çabayı, başka hiç kimse gösteremez.Öbür büyük üretimlerde görüldüğü , başkalarının hafiflikle ele aldığı birçok şeye sevenlerin önem vermesi, sevginin doğası gereğidir; en hafif dokunuşlara , en fark edilmez ara tonlarına...Bunların en iyileri , sevgilerini diğer üretimlerle tam bir uyum içine sokmayı başarırlar; o zaman dostlukları yaygınlaşır, yaratıcılıkları çok kişiye yararlı hale gelir ve üretici olan her şeye omuz verirler.


Bertolt BRECHT

MUTLU OLMAK POLYANNACILIK MI?

Temmuz 19, 2008 0
MUTLU  OLMAK  POLYANNACILIK MI?

Mutsuz olmayı, şuna buna söylenmeyi, karamsarlığı öylesine derinden öğrenmişiz ki, “Bu ülkede yaşanmaz” ve nihayet “Batsın bu dünya” demeye hakkımız olduğunu düşünüyoruz sonuçta. Ve daha da kötüsü, iyimser birini gördüklerinde canları sıkılıyor kötümserlerin, adeta “Şuna bir şey söyleyeyim de keyfi kaçsın” diyorlar içlerinden. Yıllardır seminerlerimde iyimser olmanın öneminden söz ettiğimde en az bir kişi çıkıp “Hoca iyi de o zaman bu polyannacılık olmaz mı?” der. Bu karamsarlığa prim veren bakış tarzı beni üzüyor. Şimdi söz konusu cümleye tekrar bakalım:

“İyimserlik, küçük şeylerden mutlu olmak polyannacılık sayılmaz mı?

Bu görüşte, sanırım iki hata var. Birincisi “iyimserlik eşittir polyannacılık” iddiasıdır ki bu doğru değildir. İkincisi böyle söylendiğinde polyannacılığın kötü olduğunu kim söyledi?

Polyannacılık, kayba uğradığımızda, elimizde kalanları fark etme ve sevinme becerisidir. Polyannacılık bir psiikolojik savunma mekanizmasıdır, aşırı olmadan yerinde kullanıldığı sürece, kişiyi kaygıdan, sıkıntıdan korur, kişinin yarına kalma ihtimalini arttırır. Polyannacılık, kendini avutmak değil, bardağın dolu yanını fark etmektir.

Diyelim ki birisi bir bacağını kaybetti. Şüphesiz bu kötü bir durumdur. Ancak bu kişinin önünde iki yol uzanır:

Birinci yol, bir bacak gittiği için yaşamdan elini çekmek, sürekli üzülmek, artık hiçbir şeyden keyif almamaktır. İkinci yol ise şudur: Kişi eğer geriye dönüş yoksa, mevcut durumu kabullenir, elinde kalan bacak için sevinir, yaşamdan elini çekmez, yaşama sevincini kaybetmez. İkinci yol polyannacılıktır. Polyannacının ömrü, birinciye oranla daha kaliteli geçer.



Polyannacı tavır, Çin atasözünü hatırlatıyor. Şöyle demiş Çinli:

Tanrım, bana değişebileceğim şeyleri

değiştirme gücü ver.

Değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmemi sağla.

İkisini ayırt edebilmem için de akıl ver.



Değiştiremeyeceğimiz kayıplar karşısında, yaşama sevincimizi kaybetmemek polyannacılıktır. Karamsarlığa oranla da herhalde daha gerçekçi bir tavırdır.




Üstün DÖKMEN

ÇOCUKTAKİ BAHÇE

Temmuz 19, 2008 0
ÇOCUKTAKİ BAHÇE


İlk kez 1982’de yayımlanan Çocuktaki Bahçe,Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Sait Faik sonrası öykücülüğümüzün önemli adlarından, “İkinci Yeni’nin öyküdeki karşılığı” Feyyaz Kayacan’ın tek romanı.

Kayacan’ın öyküleri için Selim İleri şunları söylemişti: “İroninin yanı sıra şiir, şiirin yanı sıra handiyse tozlanmış bir maziperestlik ve o maziperestlikle için için fokurdayarak alay eden bir yenilikçilik: Feyyaz Kayacan’ın öykülerini ille özetlemek gerekirse, akla ilk gelen bunlar...”Bu saptamalar Çocuktaki Bahçe için de geçerli.

Ya da Feyyaz Kayacan’ın kendi sözleriyle: “Çocuktaki Bahçe iki yanlı bir roman. Bir yanı meddah, bir yanı Kafka. Bu iki öğe, durmadan yer değiştirmekte, birbirini etkilemekte.”

168 sayfadan oluşan çocuktaki bahçe’nin fiyatı 11 YTL

18 Temmuz 2008

RÜYA

Temmuz 18, 2008 1
RÜYA

Senden bana tek hatıra elimdeki resmin,
Solmasın diye saklıyorum onu,
Kimseler görmesin diyorum benden başka,
Canım sıkıldığında sakladığım yerden çıkartıp,
Derdimi anlatıyorum sana.
Sanki dinliyormuşçasına bakıyorsun bana,
Bir şeyler söylemek istercesine,
Sanki o an canlanıveriyorsun yanı başımda…

Saçlarımı okşuyorsun sanki ilk defa dokunur gibi,
Sıcaklığını hissediyorum o an,
Hiç gitmemiş gibisin inan, işte yanımdasın,
Ellerin ellerimde, gözlerin gözlerimde,
Sen ve ben diz dize eskisi gibi…

Ağlamak geliyor birden içimden,
Uyanıverdiğim uykumdan,
Bir rüyaymış diyorum kendi kendime,
Yine her zaman ki gibi bir rüya.
Olsun varsın diyorum,
Geldi ya rüyada olsa,
Diye diye avutuyorum kendimi,
Ya hiç gelmeseydi diyorum ardı sıra….


Mehpare ÖĞÜT
2007

MUTLU AŞK YOK Kİ DÜNYADA

Temmuz 18, 2008 0
MUTLU AŞK YOK Kİ DÜNYADA

Aslında hiçbir şey kâr değil insana
Ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği
Gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi
Tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara
Mutlu aşk yok ki dünyada

Hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya
İşte o silahsız askerlere benzer hayatı
Sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da
Tükenmiştirler ve kararsızdırlar akşamları
Söyle yavrum şu sözleri ve sakın ağlama
Mutlu aşk yok ki dünyada

Güzel aşkım tatlı aşkım çıbanım derdim
Yaralı bir kuş gibi taşırım seni şuramda
Ve görmeden bakanlar şu halimize bizim
Süzdüğüm sözleri söylerler benden sonra
Ve her şey der demez ölür iri gözlerin uğruna
Mutlu aşk yok ki dünyada

Yaşamayı öğrenmek bizimçin geçti çoktan
Ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana
En küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran
Her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya
Ve her kitar havası beslenir hıçkırıkla
Mutlu aşk yok ki dünyada

Acılara batmamış bir aşk söyle bana
Yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle
Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama
İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de
Bir aşk yok ki paydos demiş gözyaşlarına
Mutlu aşk yok ki dünyada
Ama şu aşk ikimizin öyle de olsa


Louis ARAGON

KAR MÛSIKÎLERİ

Temmuz 18, 2008 0
KAR MÛSIKÎLERİ

Bin yıldan uzun bir gecenin bestesidir bu;
Bin yıl sürecek zannedilen kar sesidir bu.

Bir kuytu manastırda duâlar gibi gamlı,
Yüzlerce ağızdan koro hâlinde devamlı,

Bir erganun âhengi yayılmakta derinden...
Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden.

Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,
Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.

Birdenbire mes'ûdum işitmek hevesiyle,
Gönlüm dolu İstanbul'un en özlü sesiyle.

Sandım ki uzaklaştı yağan kar ve karanlık,
Uykumda bütün bir gece Körfez'deyim artık!

Yahya Kemal BEYATLI
Varşova / 1927

17 Temmuz 2008

GÜNEŞİ GÖREBİLMEK

Temmuz 17, 2008 0
GÜNEŞİ GÖREBİLMEK

Bir zaman tünelinin içinden geçen yaşantılarımız var her birimizin de. Kimimizin tüm dilek ve arzularının gerçekleştiği pembe bir dünya; kimimizin de her şeye rağmen hiçbir işinin yolunda gitmediği..
Bazen bir dilek tutarız söylenen şarkıların ardından, ya da gökten bir yıldız kayar ve aklımızdan sevdiklerimizi geçirir, onların iyi olmalarını dileriz bizleri Yaratandan. Bazen de düşünürüz sadece kalben…

Daha dün üç-beş yaşındayken bugün 30’lu-50’li yaşlara gelmişsek eğer, farkına varamadığımız bir şekilde geçen ömrümüz için hayıflanmaya başlarız; ne çabuk geçti diye..Saçlarımıza düşen her bir akta bunun daha iyi farkına varıp, zaman zaman olumsuz düşüncelere dalar, gözlerimize düşen yağmur bulutlarına rağmen yine de güleriz kendimizi zorlayarak da olsa…

Zaten hayata bir sıfır yenik başlayan biz insanlar için, kat ettiğimiz yol boyunca ayağımıza takılan o kadar çok çakıl taşı olur ki, başlangıçtan bitime kadar ha bire o taşları ayıklamak ve toplamak zorunda kalırız. Kimine ayağımızla vurup uzaklara fırlatmak isteriz ama bu seferde canımız yanar. Yanınca da yakınında olmak istemeyiz.

Elbette ki hayat hepimiz için gülen yüzünü göstermeyecektir. Mutlaka güneşi göremeyeceğimiz zamanlarda biz insanoğlu için olacaktır. Ama bazen de kendi güneşimizi kendimiz yaratır ve tüm olumsuzluklara rağmen her şeyi iyi yönünden ele alırsak eğer, biraz da iyimserlik oyunuyla mümkün olacaktır eminim ki güneşi görebilmek. Belki tam değil ama ucundan da olsa güneşi orda hissetmek bile içimizde çok farklı duyguların ve düşüncelerin canlanmasına izin verecektir. Yeter ki bizler, perdemizi aralayalım ve güneşin içeri girmesine izin verelim…
Güneşi görebilen yüreklere sahip olmanız dileklerimle…

Mehpare ÖĞÜT

HAYALLERİM

Temmuz 17, 2008 0
HAYALLERİM

Hayallerim vardı bir zamanlar,
Aşk’a sevgiye susayan bir gönlüm,
Bilemezdim ki hayatın bu denli nankör olabileceğini,
Beni hiç ummadığım anda sırtımdan vurabileceğini.
Şimdi bir başımayım bu acımasız dünyada,
Bir başıma yaşıyorum tüm hayallerimi koynumda.
Önce sevdiklerim terk ettiler birer birer,
Sonra da sen çekip gittin hayatımdan,
Bir bakmışım ki kalakalmış bir başıma,
Anladım ki işte o zaman,
Tek dayanağım oluyormuş yaslandığım duvar…

MEHPARE ÖĞÜT
2007

14 Temmuz 2008

BİZ DİYE BİRŞEY YOK

Temmuz 14, 2008 2
BİZ DİYE BİRŞEY YOK
Her gecenin sabahında bir ümitle uyanıyorum uykumdan,
Sen geleceksin diyerek geçiriyorum bir günü daha.
Ve ikimize ait hayaller kuruyorum bir kez daha,
Dönmeyeceğini bilerek kendi içimde yaşıyorum,
Hayallerimi ve ümitlerimi bir arada…

Apartmanda merdivenleri çıkan ayak sesleri duyduğumda,
Sen sanıp kapıya koşuyorum.
Uzun uzun bekliyorum zilin çalmasını,
Çalınmayacağını bile bile seni gelmiş varsayıp,
Kapıyı açıyorum…
Başkaları gelip geçiyor önümden,
Sen yoksun aralarında,
Yine bir hüzün kaplıyor yüreğimi,
Yine bir akşamı daha karşılıyorum sensiz,
Ne zamana kadar sürüp gidecek bu beklemeler bilmiyorum.
Ama ben seni bekleyerek ömrümü tüketiyorum..

Senin geldiğini varsayıp en sevdiğin yemekleri hazırlıyorum.
En çok kırmızı şarabı seversin biliyorum,
O yüzden masaya iki de kadeh koyuyorum.
Ben içmiyorum sevmediğim için ama, senin hatırına içer gibi yapıyorum.
Bazen bana uzun uzun bakarken yakalıyorum gözlerini,
Niye öyle bakıyorsun diye soruyorum ama yanıt alamıyorum.
Tek söylediğin seni seviyorum.

Yemek sonrası en çok sevdiğimiz şeyi yapıyoruz.
Pencerenin önündeki kırmızı kanepeye geçiyoruz.
Sen benim dizlerime yatıyorsun, ben senin saçlarını okşuyorum.
Ellerimi tutuyorsun sımsıkı, “beni bırakma” diyorsun usul usul.
Gözlerin yavaş yavaş kapanıyor havanın kararmasıyla birlikte.
Sana bakıyorum doya doya, o güzel aydınlık yüzüne.
Sen buradasın işte diyorum, burada, benim yanımda.
Niye gidesin ki ve ben seni niye bırakayım ki..
Ama kader dinlemiyor ne seni , ne de beni.
Bildiğini okuyor marifetmiş gibi..
Elinden geleni yapıyor ayırmak için bizi tıpkı diğer sevenler gibi.
Bir yaprak misali savruluyoruz sen bir yana, ben bir yana.
Ne olup bittiğini bile anlayamadan daha,
Değişiyor her şey hayatımızda,
Artık sen yoksun, ben yokum, aşkımız yok.
Hiç yaşanmamışçasına sanki
Sen başka, ben başka ellerde..
Biz diye bir şey yok…
Biz diye bir şey yok…


MEHPARE ÖĞÜT
2007

BU YOLDA..

Temmuz 14, 2008 0
BU YOLDA..

Seni bekliyorum bir yol kenarında, haberim yok saatten.
Ne zamandan beri buradayım bilmiyorum bile,
Gözümü kırpmadığım gecelerin sabahında,
Bu yolda seni bekliyorum geleceksin diye…

Yine böyle yağmurlu bir gündü beni terk ettiğinde,
Böylesine yalnız ve böylesine hüzünlü,
Her yağmur damlasına karışan göz yaşlarımla birlikte,
Dönmeni bekledim o günden bugüne, bu yol bitiminde…

Mehpare ÖĞÜT
2007

13 Temmuz 2008

YAŞLANMANIN YAŞI

Temmuz 13, 2008 1
YAŞLANMANIN YAŞI

Bu kadar uzun yaşamanın nasıl bir şey olduğu kendisine sorulduğunda, 91 yaşındaki hanım şöyle cevap verdi, “ Sanırım Tanrı akrabalarımın sabrını ölçüyor.”

Ne zaman “Artık çok yaşlı” olunur ? Hangi yaşta pes ederiz ?

Yüz yaşındayken büyükanne Moses hala resim yapıyordu ve Titian “Battle of Lepants’i yaptığında 98’indeydi.

93’ünde George Bernard Shaw “Farfetched Fables” ı yazdı.

91’inde Eemon de Valera İrlanda başkanı olarak görev yaptı.

90’ında Pablo Picasso hala çiziyor ve oynuyordu.

89’unda Arthur Rubinstein New York Carnegie Salonu’nda en muhteşem resiteallerinden birini verdi ve Pablo Casals 88’inde hala çello konserleri veriyordu.

82’sinde Winston Churcill 4 ciltlik kitabı “İngilizce Konuşan Halkların Tarihi’ni yazdı. Leo Tolstoy “Sessiz Kalamam” adlı eserini tamamladı ve Goethe aynı yaşta Faust’u bitirdi.

81’inde Benjamin Franklin Amerika Yasasının Kabulünü sağlayan diplomasiyi sağladı.

Ne zaman “çok yaşlı” sınız ? Gerçekten verecek bir şeyiniz kalmadığı gün. Ve iyi haber de şu : O günün ille de gelmesi gerekmiyor…


STEVE GOODIER
BİR DAKİKA HAYATINIZI DEĞİŞTİREBİLİR, ADLI KİTABINDAN



“TANRIM, BANA HİÇ SEVMEDİĞİM İNSANLARI UNUTMAM İÇİN ZAYIF BİR HAFIZA, HEP SEVDİKLERİMLE KARŞILAŞMAM İÇİN İYİ TALİH VE BUNLARI AYIRT ETMEK İÇİN GÖRME YETENEĞİ İHSAN ET…”


GECE YARISI SARKILARI

Temmuz 13, 2008 1
GECE YARISI SARKILARI
" Herkesin içinde sabirli bir tohum gibi kendi kozasinda sakli duran bir
ask yatar; bir gün bir günes parlar bir yagmur düser ve tohumun çatlayip
çiçekler açtigini ruhunuzun rengarenk bir agaç gibi rüzgarlarla dans ettigini
görürsünüz. O rüzgarlarla dans eden çiçekler bazen manasiz kaprislerle,
yanlis anlamalarla, hoyrat firtinalarla örselenip yeniden insan ruhuna dökülür
ve bu kez acinin tohumlari olur askin çiçekleri.

Zakkum yesili çiçekler halinde büyüyüp içinizi yakip kavurur. Aska lanet eder
"unutmaya çalisir" aciyi öldürebilmek için aski da öldürmeye ugrasirsiniz.
Ve unuttukça bir seyler eksilir sizden!

Acidan kurtulabilmek için eksilmeye bile razi gelebilirsiniz. Bir gün " artik
unuttum" dersiniz" . Yahya Kemal gibi bir 'nekahat' dönemi yasadiginizi
sanirsiniz. Sonra bir çifte kayik geçer sulardan" bir kadin sesi sarki söyler"
bütün zakkumlar çildirir. Acinin çiçekleri yanik kokulariyla daglayip geçer
içinizi.

Çaresizlik özleminizi ve acinizi daha da büyütür. Unuttugunuzu sandiginizi
unutamadiginizi" eksik parçanizin gene eski yerine oturdugunu zakkum
çiçeklerini soluyarak kesfedersiniz.

Askin böyle bir aciya degmeyecegini düsünürsünüz. Falcilarin söyledigi
gibi " gözyasi olur kadinlarin yataginda" böyle zamanlarda. Asktan korkar"
bütün çiçekleri çigneyip gizli bir tohum gibi yeniden gömersiniz yüreginize.

Ne görür ne de bir kimseye sorarsiniz!

Sonra bir ses duyulur" bir yagmur damlar" rüyalarda bir günes görülür ve
tohum yeniden çatlar. Zamanla hayatin genis bir bahçe oldugunu" yalnizca
sevincin ya da acinin çiçeklerini degil" kaçinilmaz olarak hepsini birden
içinde barindirdigini" çiçeklerin bir kismindan vazgeçmenin bahçenin
bütününden vazgeçmek oldugunu anlar" bahçeyi bütünüyle seversiniz.

Zakkumlariniz açar ve biri size der ki " Birak açsinlar" çiçeksiz
kalmaktan iyidir zakkumlar".


Ahmet ALTAN

BANA SEVDAMI GERİ VER

Temmuz 13, 2008 0
BANA SEVDAMI GERİ VER

Kim, neyi kaybettiyse onu arıyor.

Kıymet arz eden ve kendi ruh dünyasında açılımlar sağlayan, olmak adına bir yerlere taşıyan , olgunlaşmak adına içerdikleriyle bir anlam ifade eden, oldum sanılan noktada yeni kapıların açılması ve yeniden başlamaya vesile olan. Sura yeniden üflenen ve yenilenerek arayışın bulunduğu noktanın başa dönüş olduğunu işaret eden. Bir noktadan bir merkeze ve bir merkezden bir noktaya, ol emrine muhatap ve olmak menziline rücû eden. Yükseğe, en yükseğe.

Kemale ermek ne yüceliktir.

Kemale ermek için kayıpların peşinde olmak ve kaybedilen cevher ne ise tedariki için çaba sarf etmek, kayıtlarda ben de varım demektir. Beşer olmanın kudsiyetini idrakle , bu idrakin gereklerini yerine getirmeye talip olmaktır. Hamdım piştim mertebesinde hamlığın farkında olarak, kemal kapısının eşiğine baş koymaktır.



Bana sevdamı geri ver.

Her kopuşta düğüm atarak ve her kırılmada tamiratla görünmez hale getirdiğimiz zaaflar, tükenişler, türeyişler, tasavvurlar bizi saklıyor, kendimizi göremez hale sokuyor. Anlam kaymaları bir yana, tanınmaz hale getiriyor. Biz kendimiz olmaktan çıkıyoruz da fark etmiyoruz, farklı imkan ve mekanlar ediniyor, farklı meziyetlere sahip oluyor, hayallerimizin erişemeyeceği şeyleri elde ediyoruz ama, olmak adına başladığımız noktadan uzaklaşıyor, başkalaşarak varlık muhasebesi yapmaya çalışıyoruz.

Muharref kimlik.

Ve asırlar boyunca tahrif etme, tahrif ederken de yerine ucûbe ve tanınmaz olanı ikame etme gibi bir emeli olanın sinsi çabası ve gayreti olarak nitelenmiştir. Bu sebepledir ki, asra yeminle insanın hüsranda olduğu zikredilmiş ve uyarılmıştır. Omurgası sağlam, akl-ı selim ve kalb-i emin olanın taşıyamayacağı bir kimliktir bu. Hangi makamda ve hangi mekanda olursa olsun, hangi zaman diliminde yaşarsa yaşasın, hangi imkanlarla donanırsa donansın, iman edenler ve salim amel işleyenler , hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna kılınmıştır. Müstesna kılınmak; müttaki olmaktır, sırat-ı müstakimde olmaktır.



Bana sevdamı geri ver.

Geriye dönük yorum ve değerlendirmeler yaparken duyduğumuz heyecen ve haz bizi bugün de var kılıyorsa, geriye dönük yaptıklarımız bugün de iç dünyamızda işlevini koruyorsa ve güzellik olarak gönül atlasımızda yer alıyorsa, kaybettiklerimizi ve kazanımlarımızı bir gözden geçirmek, bir sentez yapmak, değer miyarını yeniden kurgulamak zorundayız. Bu kurgulamadır ki, kayıplarımızı bulmamıza vesile olacak, ya da kaybettiğimiz ne ise farkında olmamızı sağlayacaktır.

Yitirdiklerimizi arar oluşumuzun özü, onların geçmişte bize sunduğu imkanlarla elde ettiğimiz ruh dinginliği ve gönül ferahlığıdır. Dirilten nefhanın bizi arzu ettiğimiz noktalara taşıması ve hakikat oluşudur. Eğer aradığımız hakikat değilse ve geçmişin kuru gürültüleriyse beyhude bir yöneliş ve arayış olur ki bu sevda değil, kısırdöngüdür.

Aşkla başlanan ve yürütülen nice şeyler var ki, hazzını duymak, onu bugün yaşadıklarımıza katık yapmak bir kazanım olacaktır. O kazanımı bugüne taşımak için göstereceğimiz gayret ve çaba, bugünü ve yarını dün gibi diri kılacaktır.

Keşke demek yerine, dün ve bugün muhasebesi.

Beyhudelikleri değil, güzellikleri temaşa.

Olmak adına.

Bana sevdamı geri ver.

Şeref AKBABA
http://www.ayvakti.net