Kasım 2008 - Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

30 Kasım 2008

GÜZEL AKIL NASIL EDİNİLİR ? 5.BÖLÜM

Kasım 30, 2008 0
GÜZEL AKIL NASIL EDİNİLİR ? 5.BÖLÜM

KAVRAMLAR

Kavramlar, düşünmenin çok önemli bir parçasıdır. Güzel bir akla sâhip olmak istiyorsanız, bunları kullanmayı bilmeniz gerekir. Bununla birlikte, birçok kişi “kavramları” belirsiz, soyut ve akademik bulur. Özellikle ABD'de böyledir; çünkü bu ülkede pratiklik, elle tutulurluk, hemen şimdi yapmak çok ilgi görür.

Her zaman “yiyecek” yersiniz. Fakat gerçekten “yiyecek” mi yiyorsunuz? Hayır, yemiyorsunuz. Biftek, tavuk ya da çilek yiyorsunuz. Her zaman belli bir tür yiyecek yiyorsunuz, genel anlamda “yiyecek” değil. “Yiyecek” bir kavramdır; hamburger ise pratik bir fikirdir.

NEDEN KAVRAMLARA GEREK DUYULUR?

Bir kavramı belirlemenin en temel kazançlarından biri, bunun “kavram”dan yola çıkıp başka fikirler “yaratmamızı” sağlamasıdır. Belki “sınırlı park yerini en iyi şekilde kullanmanın” başka yolları da vardır.
Kentlerdeki trafik sıkışıklığıyla baş etmeyi hedefleyen girişimlerin çoğunun büyük bir eksiği vardır. Eğer trafik insanların arabalarını trafiğe çıkarmamasıyla azaltılırsa, bundan en çok faydalanacak olanlar arabalarıyla çıkanlar olur; çünkü artık caddeler daha boştur.
Bu nedenle bir “kavram amacı” yaratırız: Arabasını trafiğe çıkarmayanları nasıl ödüllendiririz?

KAVRAM SEÇMEK

Şu örneği ele alalım: Kaza sigortası kavramı nedir?
Buradaki kavram, kaza geçirme riskiyle karşı karşıya bulunanların gerçekten kaza geçirenlere katkıda bulunması olabilir.
Başka bir örnek de, evlerdeki köpeklerin, kedilerin ve tavşanların “ev hayvanı” adı altında bir araya getirilmesidir. Buna ayrıca kanaryalar ve deney fareleri de eklenebilir. “Ev hayvanı” kavramını nasıl tanımlarsınız?
Eğitimde değişikliklerin önerildiği bir tartışmayı ele alalım. Önerilen kavramı şu şekilde algıladığınızı düşünürsünüz: “Eski eğitim kavramı, her şeyi öğrenebilecek, kültürlü, özgür düşünceli bir akıl geliştirmektir. Böyle bir “aklı” geliştirmek için çocuklara ve gençlere birçok konu öğretilmiştir. Yeni kavram ise, gençlerin toplumda işlev görüp topluma katkı sağlayabilmesi için donatılması olabilir. Bunun anlamı, düşünme becerilerine, toplumda nasıl değer yaratıldığını öğrenmeye, pratik matematiğe ve benzerlerine çok daha fazla vurgu yapılmasıdır. Doğru mu?”
Aynı şey düşünmenin doğrudan öğretilmesi konusunda da ortaya çıkar. Eğitimciler şöyle der: “Onu felsefe yerine getirir”. Bu hiç de doğru değildir. Felsefe, düşünmenin pratik yöntemlerini öğretmez. Felsefe “mantık” öğretiyor olsa bile, bu, günlük düşünme eyleminin yalnızca küçük bir parçasıdır, günlük düşünmede algı mantıktan çok daha önemlidir.
Söylenen şeyden kavramı anladığınıza inanıyorsanız, bunu bir soru sorarak kontrol edebilirsiniz: “Bana buradaki kavram şöyle gözüküyor... Doğru mu?”

BELİRSİZLİK

Kavramlar her zaman daha bir belirsiz gelir. Bir hamburgeri hayal edebilir, onu görebilir, tadabilir ve bundan zevk alabilirsiniz. Ama bunları belirsiz bir “yiyecek” kavramıyla yapamazsınız. Bir ev hayvanları dükkânına gidip küçük bir köpek ya da kedi alabilirsiniz, ala belirsiz bir “hayvan” alma fikriyle bunu yapamazsınız.
“Ödül” sözcüğü bir kavramdır. Ödüller çeşitli şekillerde olabilir: Bir gülümseme; öğretmen tarafından verilen bir yıldız; parasal bir ödül; ikramiye; onaylama; terfi etme. Ödül, gösterilen çabayı ve başarıyı kutlamaktır. Buradaki kavram belirsiz ama çok faydalı ve pratiktir.

KAVRAM DÜZEYLERİ

Bu, kavramlar konusunda karşımıza çıkan bir başka zorluktur. Hangi düzeydeki kavramı kullanacağız?
“Yiyecek” bir kavramdır ama “protein” de bir başka kavramdır. Hâttâ “biftek” de kavramdır diyebilirsiniz; çünkü farklı tarzda biftekler vardır. Demek ki, çok genel olandan daha özel olana kadar üç farklı kavram düzeyi söz konusudur. Hangi düzeydeki kavramı kullanacağımızı nasıl biliriz?
Kullanılacak kavramı seçmek için sihirli bir yöntem yoktur.
Bazen çok genel düzeydeki kavram uygundur. Bir yardım görevlisi şöyle diyebilir: “İnsanların yiyeceğe ve barınağa ihtiyacı var”. Buna göre, herhangi bir çeşit yiyeceğin işe yarayacağı anlaşılabilir.
İrlanda'da (patates ekinlerini kötü etkileyen bir tür mantar nedeniyle) meydana gelen patates kıtlığı sırasında İngiliz hükümeti bölgeye buğday göndermişti. Ama bu faydasızdı; çünkü İrlandalılar buğdayı nasıl kullanacaklarını, nasıl pişirip yiyeceklerini bilmiyorlardı.
“Başarı” genel bir kavramdır. Gençlerin başarıya ihtiyacı vardır. Bu kavramı “sporda başarı” şeklinde daraltırsak, o zaman daha fazla spor merkezi inşa edebiliriz. Oysa sporla ilgilenmeyen gençler de olabilir. Ayrıca başarıyı teşvik etmenin çok daha ucuz yolları da olabilir.
Kavramlarla ilgili genel kural şudur: Ne çok genel, ne de çok özel olmalı. Uygulamada, işinize en çok yarayanı bulmak için farklı kavram düzeylerini deneyebilirsiniz. Sonunda doğru düzeydeki kavrama vardığınız “duygusunu” hissedersiniz.

KAVRAM TÜRLERİ

Farklı düzeylerde kavramlar olduğu gibi, farklı kavram türleri de vardır.
İş kavramları vardır. Kendinize ait pahalı bir mülk edinmenize gerek yoktur; çünkü başkalarının mekânlarını kullanıyorsunuz. Çeşitlilik sınırlıdır ve ürün standarttır; bu nedenle israf daha azdır ve ölçek ekonomisi yüksektir. Birçok mutfak işletmektense, bir tek ana mutfağınız vardır.
Müşteri değeri kavramları vardır. Büyük markanın verdiği güven söz konusudur. Bunun anlamı kalite ve önceden bilinebilirliktir. Yâni nereden alırsanız alın ne aldığınızı bilirsiniz. Fiyat konusunda güven vardır: Size ne kadara mal olacağını bilirsiniz.
Dağıtım kavramı vardır. Bu, işin en önemli kısmıdır; çünkü “dağıtım” sağlanamadığı sürece, fikir ne kadar harika olursa olsun faydasızdır. Dağıtım kavramı, başkalarının mekânlarını kullanmaktır.
Kısacası, farklı kavram türleri olabilir. Her alanın kendine özgü fikirleri olabileceği gibi, kendine özgü kavramları da olabilir.

KAPSAYICILIK

Kavramlar ender olarak tamdır. Ele aldıkları şeyin “özünü” ortaya koyarlar ama bütün yönlerini yansıtmayabilirler.

Ağaç kavramı nedir?
· Güneşten alınan enerji ile topraktan alınan su ve besinleri tek merkezde toplamanın bir yolu.
· Işığa duyarlı malzemeyi (yapraklar) toprağın üstüne yayılmaktansa, daha etkili sonuç verecek şekilde bir araya toplamanın bir yolu.
· Toprağın üstündeki rekabetçi ortamda ışığa duyarlı malzeme yetiştirme yöntemi (çalılıklar ve diğer ağaçlar güneş ışığını keserler).
· Uzun bir yaşam süresine sâhip biyolojik bir organizma.
Bunların her biri geçerli bir kavramdır. Hiçbiri olan biteni tümüyle kapsamaz. Onun yerine elimizde, konuyla ilgili bir kavram derlemesi vardır.
Üst üste çakıştıkları noktalar olsa da kavram ve tanım tam olarak aynı şey değildir.

ALTERNATİFLER

Bir aklın güzelliğinin ölçüsü, o aklın alternatifler üretebilme yeteneğidir. Neden alternatifler bu kadar önemlidir?
Çünkü bunlar, tutucu, katı bir tutumun tersidir. Alternatifleri araştırmaya istekli olmamak, daha iyi bir dünya görüşü ya da işleri yapmanın daha iyi yollarını aramayan katı, değişmez bir aklın göstergesidir. Bu katılık, kibirden ve eleştiriye tahammülsüzlükten kaynaklanır.
Alternatifler, hoşnut olma halinin tersi söz konusu olduğunda ortaya çıkar. Eğer bulunduğunuz yerden hoşnutsanız ve hiçbir gelişim hayal edemiyorsanız, o zaman alternatif bulmak için çaba harcamaz, hâttâ size anlatılanları da dinlemezsiniz. İlerleme, enerji, değişim, iyileştirme ve işleri kolaylaştırma, bunların hepsi, alternatif aramaya dayanır.
Bir sorun olduğunu bilirsiniz ve ondan kurtulmak istersiniz. Peki ya sorun yoksa? Ya ayakkabınızın içinde çıkarılması gereken bir taş yoksa? Ya başınız ağrımıyorsa? O zaman düşünmeye ihtiyaç var mıdır?

Eğer bir yöntem bulmak zorundaysanız, o zaman alternatiflere bakmayı düşünürsünüz. İlerlemek için kullanabileceğiniz bir yönteminiz zâten varsa, neden daha iyisini arayasınız? Ancak alternatiflerin değerinin farkına varırsanız, onları aramak için harekete geçme isteği duyarsınız.
Temel nokta şudur: Bir şeyi yapma yöntemine sâhip olmak, onun en iyi yöntem olduğu anlamına gelmez.

ALGI

Birçok kişi için, algı alternatifleri – şeylere bakma yolları – çok daha önemlidir. Bu alternatif algılardan farklı eylemler ve tepkiler çıkar.
Bir çocuk yaramazlık yaptığı zaman bu çoğunlukla itaatsizlik, kurallara karşı gelme ya da asilik olarak görülür. Yaramazlık aynı zamanda girişimci bir ruhun işareti olarak da görülebilir.
Bir hobiye, daha yararlı çalışmalar için ayrılabilecek zamanı çalan bir şey olarak bakılabilir. Hobi ayrıca başarılı olunabilecek bir alan olarak da görülebilir. Bir hobiniz olduğunda, kendi kendinizi değerlendirirseniz; bu, öğretmeninizin önemli olduğunu söylediği bir şey değildir.
Göçmenlerin ulusal kaynakları tükettiği söylenebilir. Ama göçmenler aynı zamanda bir ulus için yeni bir enerji kaynağı olarak da görülebilir.
Şimdiye kadar yapılmış felsefi açıklamalardan en önemlileri herhalde Henry Ford ve Groucho Marx'a aittir.
Henry Ford, seri üretime başladığı müşterilerine şöyle der: “Siyah olmak şartıyla istediğiniz rengi seçebilirsiniz”. Bunun asıl nedeni, diğer renklerin kuruması için çok zaman gerekmesi, bunun da üretim sürecini geciktirmesidir. Bu söz gerçek hayatta şu anlama gelir: Eğer istediğiniz şey tam da piyasadaki şeyse çok mutlu olabilirsiniz.
Groucho Marx'ın ünlü sözleri şöyledir: “Beni kabul eden hiçbir kulübe üye olmak istemezdim”. Muhtemelen, kendisini üye olarak kabul edebilecek hiçbir kulübe katılmaya değmeyeceğini söylemek istemişti. Gerçek hayatta bu söz, eğer istediğiniz şey olanaksızsa, o zaman mutlu olmanız pek de olası değildir anlamına gelir.
Herkes kendisini bu iki açıklama arasında bir yere koyabilir. Sonuçta bu bir algılama meselesidir. Farklı bir algılama, mutlaka daha iyi olmak durumunda değildir. Hâttâ daha kötü bile olabilir. Ama farklı bir algılama, bir şeye farklı bir yönden bakmanın mümkün olduğunu gösterir. Ayrıca, diğer insanların farklı algılarının olabileceğini de ortaya koyar.
İflas etmek, İngiliz toplumunda utanç verici bir felâket olarak görülür. Oysa Amerika'da fazladan ve muhtemelen gerekli bir iş deneyimi diye algılanır.
Algılar birçok nedenle farklılaşır: kişinin geçmişte aldığı görgü, eğitim ve yetiştiği ortam, kültür, sâhip olduğu değerler ya da kişisel deneyim.
Bir Japon, başarısızlığı, ödeyemediği borcu ya da utancı yüzünden intihar ettiğinde, bu saygınlığın zedelenmesi olarak görülmez. O kişi grup egosunun dışında kalmıştır ve teknik olarak artık yoktur. İntihar sâdece işi yoluna koyar.
Çinliler kumar oynamayı severler. Bunun nedeni paraya olan tutkuları mıdır? Muhtemelen hayır. Çin'de “din” Batı'daki biçimlerinden oldukça farklıdır. Bu ülkede kader, ruhlar ve batıl inançlar ön plandadır. Bir insan kumar oynadığında, o kişi gerçekten ruhlarla “iletişim içinde” olduğunu düşünür. Eğer kazanırsa, ruhlar ona gülüyor demektir. Kaybederse, ruhlar kızgındır ve kumar masasını bu şekilde terk etmek istemezsiniz.
Bâzı kültürlerde, onur ve güven çok önemli değerlerdir ve her şeyden önce gelir. Bâzı kültürlerde ise faydacılık ve “akıllı olmak” yüce değerlerdir ve “kazanılabilecek olanı kazanmaya” saygı duyulur.
Bâzı insanlar kişisel mahremiyete değer verir, bazıları da herkes tarafından bilinmeyi ve fark edilmeyi tercih eder.

DUYGULAR VE HEYECANLAR

Duygular ve heyecanlar düşünme sistemine nasıl girer? Duygularımız ve heyecanlarımız olmasaydı, karar vermek ya da seçim yapmak çok zor olurdu. Mantık ve düşünmenin kendisi, dünyaya, değerlerimizi duygularımız aracılığıyla uygulamaya koyabileceğimizi göstermenin yollarıdır sâdece.
Yemeğin sonunda mükemmel bir tatlı yiyebilirsiniz ve bu yemeği tamamlar. Eğer tatlıyı yemeğin başında yerseniz yemeği berbat edebilir. Duygular ve heyecanlar konusunda da çok büyük ölçüde aynı şey olur. Her şey tamamen bunların hangi aşamada ortaya çıktığına bağlıdır.
Süpermarkette portakal arıyorsanız, gözleriniz portakalları seçecektir. Mısır gevreği arıyorsanız, gözleriniz önce mısır gevreklerini fark edecektir.
Aynı şekilde, duygularımız ve heyecanlarımız da “dikkatimizi yönledirir”, görmeyi beklediğimiz şeyi seçer. Algılarımız ender olarak tarafsız, çoğunlukla seçicidir.
Duygularımız bir filtre gibi çalışır, böylece yalnızca duygularımızın görmemize izin verdiklerini görürüz. Bu yüzden, güçlü duyguların ve aşırı heyecanların tehlikesi, algılarımızı kontrol etmeleridir. Algılarımız bu şekilde kontrol edildiğinde artık hiçbir şeyi açıkça göremeyiz.
Burada bir ikilem vardır. Duygular algılarımızı kontrol edebilir. Fakat duygular olmasaydı, hiçbir şeyi algılayıp kavramaya ilgi duymazdık.
Dikkatimizi yönlendirmek ve genişletmek için duygulara ihtiyacımız var. Fakat duygular çok güçlüyse, dikkatimizi azaltır ve sınırlandırır.
Duygular olmasaydı insanlar robota dönüşürdü ve bu çok eğlenceli olmazdı, ama aşırı duygu ve heyecan da pek eğlenceli değildir.

Bir mağazada gördüğünüz elbisenin bir başka mağazada daha düşük fiyatla satıldığını var sayın. Kesinlikle seçiminiz ucuz olandan yanadır. Peki, acaba bu seçim tamamen mantığa mı dayanır? Arka planda birçok duygunun varlığı söz konusudur:

· Kandırılmaktan hoşlanmazsınız.
· Daha ucuzunu bulmanın akıllıca olduğunu hissedersiniz.
· Arkadaşlarınıza bundan söz etmek için sabırsızlanırsınız.
· Paranızı savurganca harcamaktan hoşlanmazsınız.
· Başarılı olduğunuz duygusunu hissedersiniz.
“Doğru şeyi” yapmamız gerektiğinin açıkça belli olduğu durumlarda bile, arka planda duygular var olabilir.

İLK TEPKİ

İlk tepkiyi hemen ortaya koymanın bir faydası var mıdır, yoksa fikrî tam olarak anlayıncaya kadar sessizce beklemeli, hâttâ onu açıklığa kavuşturmak için sorular mı sormalısınız?
Her şey yapılan görüşmeye ve ortama bağlıdır. Eğer ciddi bir görüşme ise, dikkatlice dinlemek, araştırmaya dönük sorular sormak, bütün etkenleri göz önünde bulundurmak, sonra da görüş açıklamak daha iyi olabilir.
Çoğu durumda duyguların başlangıçta ifâde edilmesi konuşmaya canlılık katar. Hâttâ burada bir iletişim avantajı vardır. Eğer fikrî ortaya atan kişi, fikrinin nasıl karşılandığına ilişkin görüşleri erkenden öğrenirse, o zaman buna karşılık verecektir. Açıkladığı fikir yanlış anlaşılmış olabilir; bu nedenle daha dikkatlice açıklama yapma gereği doğar. Dinleyici, duyduğu fikrî hemen bir standart “kutuya” sokmuştur ama aslında fikir o “kutuya” uymamaktadır; bu yüzden fikrî “kutudan” çıkarma gereği doğar.
Okullarda düşünmenin öğretilmesi gereğinden ne zaman söz etsem, dinleyiciler her zaman yargısal (eleştirel) düşünmeden söz ettiğimi var sayıyorlar. Çünkü bildikleri şey bu. Bu nedenle de, gerçek dünyadaki algısal düşünmeden söz ettiğimi anlatabilmek için özel bir çaba harcamam gerekiyor.
Yüz ifadeleriyle hislerini yansıtabilen insanların ilk tepkilerini belirtmek için bir şey söylemelerine gerek yoktur; çünkü yüzlerindeki ifâde her şeyi anlatır. Satış görevlileri yüzlerinde hiçbir ifâde olmayan insanlarla konuşmaktan hiç hoşlanmazlar. Herhangi bir etki bıraktığınızı nasıl bileceksiniz?

KONUM ALMA

Tartışmalı bir durumda, nerede konum almak istersiniz? Bu tarafta mı olmak istersiniz? Yoksa o tarafta mı? Ya da tamamen tartışmanın dışında mı kalmak istersiniz?
Bu bir dürüst olma sorunudur. Eğer o anki duygularınız sizi tartışmanın beli bir tarafına çekiyorsa, o zaman nerede durduğunuzu göstermeniz gerekir.
Hangi tarafta olduğunuzu göstermeniz, ilkel bir tartışmaya sürükleneceğiniz anlamına gelmez. Belirli bir anda hangi tarafta olduğunuzu belirtmeniz, sürekli orada kalacağınız anlamına da gelmez. Bu sâdece tartışma için başlangıç noktasını belirtir.
Bir tartışmada ya da konuşmada herkesin kendisine gerçekten sorması gereken zor bir soru vardır: “Bu konudaki fikrimin değişmesini gerçekten istiyor muyum?” Bu soruya verilecek dürüst bir yanıta ihtiyaç vardır.
Hiç kimse sizi belli bir konumu almaya zorlayamaz. Bu sizin seçiminizdir. Bir fikirle içinde bulunduğunuz anda hemfikir olabilirsiniz; bir fikrî belli koşullarda onaylayabilirsiniz; bir fikrî belli bir insan grubu için benimseyebilirsiniz. Bir fikrî belli bâzı değişiklikler yapılması koşuluyla kabul edebilirsiniz.

Bir Sonra Ki Konular ;

  • Değerler,
  • Kişisel Değerler,
  • Kurumsal Değerler,
  • Kalite Değerleri,
  • Yenilik Değerleri,
  • Olumsuz Değerler,

-Yöne Değiştirme Ve Sapma

  • Sıkıcılık,
  • Mizah,
  • Zevk Alma

GÜZEL AKIL NASIL EDİNİLİR ? 4.BÖLÜM

Kasım 30, 2008 1
GÜZEL AKIL NASIL EDİNİLİR ? 4.BÖLÜM


DİNLEMEK

İyi bir dinleyici olmak, iyi bir konuşmacı olmak kadar önemlidir. Nasıl dinlemek gerektiğini bilmezseniz, güzel bir akla sâhip olamazsınız.
· İyi bir dinleyici, söylenenlere dikkat ettiğini gösterir.
· İyi bir dinleyici, konuşmacıya saygı gösterir.
· İyi bir dinleyici, duyduklarıyla gerçekten ilgilendiğini gösterir.
· İyi bir dinleyici, duyduklarından anlam çıkarır ve bunu gösterir.
Bütün bu yukarıdakilerin sâdece görünüşteki tavırlarla değil, gerçek davranışlarla ilgisi vardır. Hep siz konuşmayacaksınız, dinlemek de durumundasınız. O nedenle, bunu iyi bir şekilde yerine getirin ve dinlediklerinizden olabildiğince faydalanmaya çalışın.
Bir dinleyicinin konuşanı dinlemek istemeyip yalnızca kendi konuşabileceği anı beklemesi çok rahatsız edicidir. Bu sabırsızlık, çoğunlukla başkaları tarafından fark edilir ve konuşmacı açısından sıkıntı yaratır. Siz hiç kimseyi dinlemek istemiyorsanız, neden başkaları sizi dinlesin?


KAZANÇ SAĞLAMAK


Konuşmak ne kadar akıllı olduğunuzu gösterebilir, bakış açınız hakkında diğerlerini ikna edebilir ve düşüncenize açıklık getirmeye yardımcı olabilir. Fakat konuşmak size nadiren yeni bir şey getirir. Öte yandan dinlemek, edinmek için çaba gösterirseniz size yeni fikirler kazandırır.
Daha önce duymadığınız bir bilgi olabilir. Örneğin, neden bâzı ülkelerde yolun sağ tarafından, bazılarında yolun solundan gidildiğini öğrenebilirsiniz.
Daha önce duymadığınız bir bakış açısı açıklanabilir. Sigara içenler, emeklilik ödentilerini herkesle aynı şekilde ödemektedir. Oysa sigara içenler çoğunlukla daha kısa yaşar (sigara içilen süreye bağlı olarak ömürleri 8 yıla kadar kısalmaktadır). Bu yüzden de yaptıkları katkının tümünün karşılığını almazlar. Demek ki, sigara içenler içmeyenlere bir anlamda destek olmaktadır.
Yeni anlayışlar ve kavrayışlar söz konusu olabilir. Amerika'da kişi başına düşen avukat sayısı, Japonya'dakinin 27 katıdır. Neden Amerika'da bu kadar çok avukat bulunmaktadır? Hukuk, hem bir birikim sağlayan, hem de başka işler yürütmeye olanak veren genel amaçlı bir nitelik olarak görülmektedir.
Yaşam süresini uzatmanın, kaynakları kullanmak açısından iyi olmadığına gerçekten inanan birini dinleyebilirsiniz. ABD'de sağlık bakımı harcamalarının yüzde 75'inin ömrün son bir ayında yapıldığı söylenmektedir.


TEKRARLAMA


Bu, dinlemenin çok yararlı bir bölümüdür. Konuşmacının söylediklerini ona tekrarlarsınız. Bu tekrar, söylenen şeyi anladığınızı gösterir.
Doğru mu anladım, sizce kadınlar erkeklere göre daha iyi doktor oluyorlar, çünkü daha sezgiseller ve daha fazla etkeni göz önünde bulundurabiliyorlar, öyle mi?
Suçlular yakalanma olasılıklarının çok az olduğunu hissederlerse, suçlara karşı cezaları artırmak pek de caydırıcı olmaz, vurguladığınız buydu değil mi?


SORULAR


Sorular, dinlemeyle yakından ilgilidir; ilgiyi ve dikkati gösterir; belli noktaların daha ayrıntılı incelenmesini ve yanlış anlamaların açıklığa kavuşturulmasını sağlar; konuşmacıya dinleyiciye ilginç gelen noktaları ayrıntılandırma fırsatı verir; bâzı hususları kontrol etmek için kullanılabilir.

Örneğin:
· Bunlar resmî makamlar mı yoksa yaklaşık tahminler mi?
· Bunu kendi gözlerinizle mi gördünüz, yoksa başkasının size söylediğini mi aktarıyorsunuz?
· Bu bilimsel bir gerçek mi?
Örneğin bir konuşmacı, “Yeni Zelanda'da düzeni bozuk ailelerde yetişen çocukların suçlu olma olasılığı çok daha fazladır” derse, bu şaşırtıcı olmayabilir. Eğer bunun üzerine olasılığın derecesini sorarsanız, o zaman şaşırabilirsiniz. Bu tür çocukların suçlu olma olasılığı 100 kattır. Bu çok büyük bir sayıdır.

Sizi özellikle ilgilendiren bir noktayla ilgili daha fazla ayrıntı sorabilirsiniz.

Birini dinlediğiniz sırada her zaman iki ayrı odak söz konusudur.
1. Dinlediğiniz kişi, bir düşünceyi açıklamak ya da bir tartışmanın bir yönünü ortaya koymak için bir şey anlatmaya çalışıyordur. Buna dikkat etmeniz gerekir.
2. Aynı anda ikinci bir odak vardır. Örneğin, bir yolda araba kullanıyorsunuz ve B iline varmaya çalışıyorsunuz. Ama giderken değişik bir köyden ya da tarihi bir yerden geçiyorsunuz. İlginizi çeken şeyi görmek için durursunuz.
Hz. Muhammet'in hadislerinde “düşünme” konusundan çeşitli defalar söz ettiği söylenmişse, bunların ne olduğunu öğrenmek isteyebilirsiniz. Burada marifet, eğer dinlemekten tam bir fayda sağlamak istiyorsanız, her iki odağı da akılda tutmaktır.


SORULAR


Eğer soru sorulmamıza izin verilmeseydi, dünya nasıl olurdu?
Bu soruyu istediğiniz kadar kişiye sorun; çoğu kişi hayatın çok zor olacağı yanıtını verecektir. Onlara göre, böyle bir durumda iletişim kurmak zorlaşacak, diğer insanları işin içine katmak istediğimizde bunu sağlamak neredeyse olanaksız olacaktır. Sorular, bir dikkati yönlendirme yoludur sâdece.
Yunan filozofu Sokrates'in soru sorma konusunda çok büyük bir ünü vardır. Ne tür sorulardı bunlar?

Sokrates: En iyi atleti seçiyor olsaydınız, onu rastlantısal olarak mı seçerdiniz? Bir gemiyi kullanacak kaptanı seçiyor olsaydınız, o kişiyi rastlantısal olarak mı seçerdiniz?
Dinleyici: Elbette hayır.
Sokrates: O zaman neden politikacıları (son turda) rastlantısal olarak seçiyoruz?
Dinleyicinin, rastlantının ehil kişileri seçme konusunda iyi bir yöntem olmadığını söylemesi beklenir.
Sokrates, çoğunlukla “yol gösterici sorular” sorar ve dinleyicilerin sorulara “beklenen yanıtı” vererek adım adım kendi istediği sonuca ulaşmalarını sağlardı.
Sokrates, açık uçlu soruları ender olarak sorardı.


BALIKÇI SORULAR VE AVCI SORULAR


CoRT programında “balıkçı sorular” ile “avcı sorular” arasında bir ayrım yapılmıştır.
“Avcı sorularda” hedefi biliriz. Ayrıca olası sonuçları da biliriz; bunlar “evet” ya da “hayır” şeklindedir. Örneğin:
· Bu sabah alış verişe gittin mi?
· Cornell Üniversitesi'nde okudun, değil mi?
Balıkçı sorular açık uçludur. Soruyu soran kişi hangi yanıtı alacağını bilmez. Örneğin:
· Amerika'daki en popüler kız ismi nedir?
· Sinüzit için en iyi tedavi hangisidir?
Balıkçı soru: Amerika'nın kadın başkanı kimdi?
Yanıt: Şimdiye kadar hiç kadın başkan olmadı.
Avcı soru: Amerika'nın hiç kadın başkanı oldu mu?
Yanıt: Hayır.


ÇOKTAN SEÇMELİ SORULAR

Dinleyici, konuşmacıya öyle bir soru sorabilir ki konuşmacının bu soruya sınırlı bir yanıt grubu içinden seçim yaparak yanıt vermesi gerekebilir.
Çoktan seçmeli sorulara örnek şöyle olabilir:

Aşağıdaki faktörlerden birinin diğerlerine göre kalp rahatsızlıklarıyla daha fazla ilişkili olduğunu söyleyebilir misiniz:
a) Genetik b) Irk c) Yaşam tarzı d) Yeme tarzı

Bir başka örnek: “Aşağıdaki konulardan hangisi politikacıların seçimlerde verdikleri sözler arasında daha fazla yer alır:
a) sağlık b) eğitim c) vergi d) iş e) ekonomik büyüme f) suç
Yanıt, “eğitim”dir. Hemen her Amerikan başkanı kendisini “eğitim başkanı” diye tanımlar.


Bir Sonra Ki Konular ;

  • Paralel Düşünme,
  • Altı Şapka,
  • İşbirliği İle Yürütülen Araştırma,
  • Altı Düşünme Şapkası,
  • Beyaz Şapka,
  • Kırmızı Şapka,
  • Siyah Şapka,
  • Sarkı Şapka,
  • Yeşil Şapka,
  • Mavi Şapka,

28 Kasım 2008

GÜZEL AKIL NASIL EDİNİLİR ? 3.BÖLÜM

Kasım 28, 2008 2
GÜZEL AKIL NASIL EDİNİLİR ? 3.BÖLÜM


FARKLI BİR GÖRÜŞE SAHİP OLMAK MI, KARŞI GÖRÜŞTE OLMAK MI ?


Anlaşmazlık, gerçeği önemsemeyi de içerir. Bu yüzden gerçek ve doğru konusunda endişe duyulur. Bir kimsenin doğru olmayan bir şey söyleyip yoluna devam etmesine ya da bir şeyi kanıtlanmadığı halde gerçek gibi sunmasına izin vermek istemezsiniz.
Eğer birisi spagettinin üstüne çekilmiş kahve serpmeyi önerirse, muhtemelen bunu basitçe “yanlış” bularak reddedersiniz. (Aslında ben denedim. Çok da iyi yakıştı!) Bununla birlikte, bir başkası spagettinin üstüne benzin dökmeyi önermiş olsaydı, bunu kesinlikle reddederdiniz. Çünkü yalnızca tadı kötü olmakla kalmaz, aynı zamanda zehirli de olabilirdi.
Öyleyse, anlaşmazlık durumunda birçok seçenek arasından birisini belirtebilirsiniz:
Bu açıkça yanlış.
Bu olası ama kesin değil.
Bu birçok alternatiften yalnızca birisi.
Bu sizin deneyiminize uyuyor.
Bu sizin değerlerinize uyuyor.
Bu size göre doğru ama bana göre değil.
Bu, duygulara ve ön yargılara temellendirilmiş.
Sâdece karşı görüşte olduğunuzu belirtmeniz ve diğer olasılıklara kapalı durmanız ters bir tutumdur. Anlaşmazlık konusunda izlenecek yöntemin belirtilmesi gerekir. Ancak bu yapıldığında anlaşmazlık irdelenebilir.


FARKLI GÖRÜŞTE OLMAK


Gelecekte neler olabileceği konusunda her zaman farklı görüşlerin olması muhtemeldir. Hangi görüşün “doğru” olduğunu öngörmek çok zordur.
Yemeğe tuz eklemek gerek.
Yemeğin tuzu yeterli.
Farklılıklar kişisel tercihlerden kaynaklanır. Bâzı kişiler korku filmlerini sever; bazıları romantik komedileri tercih eder; bazıları da kovboy filmlerine meraklıdır. Kişisel beğenilerde, herkesin kendi seçtiği kişiyle evlenmesini sağlamaya yetecek kadar farklılık vardır.
Arabasının yarısını beyaza, diğer yarısını da siyaha boyayan adamla ilgili bir hikâye vardır. Arkadaşları adama neden böyle tuhaf bir şey yaptığını sorarlar. O da şöyle yanıt verir:
“Kaza yaptığım zaman, tanıkların mahkemede birbiriyle çelişen ifadeler vermesi çok eğlenceli oluyor. Bir tanık, bisikletliye çarpan arabanın beyaz olduğunu iddia ederken, diğeri yemin ederek, arabanın siyah olduğunu söylüyor”.
Bu durumda, arabayı farklı noktalardan gören her iki tanık da haklıdır.
İş için ya da ev taksitleriniz ödemek için borç almak zorunda olanların bakış açısından düşük faiz iyi bir şeydir. Oysa bu durum, borç para verenlerin ya da tasarruf hebasından kazandıklarıyla yaşayanların bakış açısından kötüdür. Bu iki görüş arasında büyük bir farklılık vardır, ama her ikisi de doğrudur.
İngiltere'de okul bitirme sınavlarında gitgide daha çok sayıda öğrenci daha yüksek notlar aldığında, bu konuda olumlu yorumda bulunanlar oldu. Onlara göre, daha çok öğrenci kendilerine iş bulmada yardımcı olabilecek yüksek notlar alıyordu. Fakat sınav sisteminin yararsız olduğunu belirtenler ve en akıllı öğrencilerin seçilmesini sağlayacak yeni bir sistem talep edenler de vardı.
Farklılıklar ayrıca farklı deneyimlerden de kaynaklanır. Ekonomik bakımdan yoksul bir bölgede görev yapan bir öğretmenin, varlıklı bir semtte görev yapan bir öğretmenden daha farklı deneyimleri olacaktır.


FARKLILIKLARI DİLE GETİRMEK

Görüş farklılığıyla ilgili en önemli şey, gerçek farklılığı olabildiğince açık bir şekilde dile getirmektir. Örneğin:
Ben fiyatları yükseltmenin satışları artıracağını düşünüyorum. Sen fiyatları yükseltmenin satışları azaltacağını düşünüyorsun.
Sen bütün koşullarda suçları kontrol altına almak için uygulanacak en iyi yöntemin ağır cezalandırma olduğuna inanıyorsun. Ben gençlere başarıyı tatma konusunda alternatif yollar sağlamanın, gençler arasındaki suçu azaltacağına inanıyorum.
Farklı görüşleri yan yana serin. Bu konuda olabileceğiniz kadar dürüst olmaya çalışın. Karşınızdaki kişinin, farklılık gösteren noktaları doğru bir şekilde ortaya koyduğunuz konusunda hemfikir olmasını sağlayın. Eğer gerekliyse, gördüğü farklı noktaları özetlemesi için bir başka kişiyi çağırın. Şu cümleyi söyleyebileceğiniz noktaya varmaya çalışın: “Bu noktada farklılaştığımız konusunda hemfikiriz”.
“Farklılığın” niteliğini ortaya koyduktan sonraki aşama, bu farklılığın nedenini belirlemektir:
Kanımca sen bu konuya şu bakış açısından bakıyorsun... bense ona bu bakış açısıyla bakıyorum... (iki farklı bakış açısını ortaya koyun).
Farklılık, farklı kişisel deneyimlerden kaynaklanabilir. Benim deneyimim şöyle... Senin belki farklı bir deneyimin olmuştur. (kendi deneyiminizi söyleyin).


FARKLILIĞI KABUL ETMEK

Farklılığı kabul etmeden önce uzlaşma sağlamak için girişimde bulunulmalıdır.
Bazen her iki görüşün de geçerli olduğu, ama farklı durumlara uyduğu gösterilebilir. Örneğin: “Birçok suç türü için ağır ceza uygulamasının en iyi caydırma yöntemi olduğunu kabul ediyorum, ama bence gençlerin işledikleri suçlar için başka bir yaklaşım daha var. O da gençlere başarılı olma fırsatları sunmaktır”.
Görüş farklılığı kötü bir şey değildir. Farklılık bir anlamda çeşitlilik de yaratır. Farklı değerlerin ve deneyimlerin açığa çıkarılması tartışmayı geliştirir. Amaç, farklılıkları “ortadan kaldırmak” değil, farklılığın kaynağını bularak bir konuyu incelemektir.


Bir Sonra ki Konular ;

  • İlginç Olmak,
  • Olasılıklar ve Alternatifler,
  • Yaratıcılık ve Yeni Fikirler,
  • Karşılık Verme,
  • Açıklık Getirme,
  • Örnekler ve Hikayeler,
  • İleriye Yansıtmak,

27 Kasım 2008

GÜZEL AKIL NASIL EDİNİLİR ? 2. BÖLÜM

Kasım 27, 2008 0
GÜZEL AKIL NASIL EDİNİLİR ? 2. BÖLÜM
KARŞI GÖRÜŞTE OLMAK

Eğer karşı görüşte olup da ne şekilde tavır alınacağını bilmiyorsanız, hiçbir zaman güzel bir akla sâhip olamazsınız.
Mahkemelerdeki duruşmalar, aslında bir konuyu irdelemenin en ilkel yöntemidir. Eğer savcı, savunmaya yardımcı olabilecek bâzı noktalar bulursa, o noktaları açığa çıkaracak mıdır? Elbette ki hayır! Savunma avukatı, savcılık makamının tezlerini güçlendirecek bâzı noktalar görürse, o noktaları açığa çıkaracak mıdır? Elbette ki hayır! Her taraf kendi görüşlerini ortaya koyarak onları savunur ve diğer tarafın tezlerine karşı çıkar. Bu “çatışma”, konunun tam anlamıyla, eksiksiz bir şekilde incelendiği anlamına gelmez. Bir konuyu çok daha etkili bir şekilde irdelemenin bir yolu “paralel düşünme” yöntemini kullanmaktır.

Düpedüz aptalsın.
Bu yanlış.
Bu mantıksız.
Söylediğin her şeye karşıyım.
Ne kadar da aptal olabiliyorsun.
Bunların hepsi karşı görüşte olduğunuzu belirtmenin sert ve kaba yöntemleridir. Daha iyi ifadeler seçilerek, suçlayıcı olmadan, anlaşmazlık halinde bile iletişim kurulabilir.
Bu konuya yaklaşmanın başka bir yolu olabilir.
O, bakış açılarından yalnızca bir tanesi.
Ya diğer olasılıklar?
Anlaşmazlık durumunda kibar davranmak, saldırgan bir tavır izlemek kadar etkilidir. Aslında son tahlilde, kibar olmak saldırgan olmaktan daha güzeldir.
Anlaşmazlığın birçok farklı nedeni olabilir. Bunlardan bazıları aşağıda ele alınmaktadır.



MANTIK HATASI

Avrupa'da hapishanelerdeki insan sayısı her yüz bin kişi başına 89 ila 120 arasında değişirken, bu sayı Amerika'da her yüz bin kişi başına 750 ile Avrupa'dakinin altı katından fazladır. Bu, Amerika'da yasalara daha az uyulduğu anlamına gelebilir mi?
Bu konuda çıkaracağımız sonuç, mutlaka istatistiklere bağımlı olmak durumunda değildir.
Amerikan polisi suçluları yakalamada daha başarılı olabilir.
Amerika'da daha fazla suç türü hapis cezası alıyor olabilir.
Amerika'daki davaların yüzde 95'inde suçun itiraf edilmesi halinde ceza indirimine gidildiği için, bu durum hapse girenlerin sayısında artışa neden olabilir.
Bu tarz alternatifler arayarak, hapishanedeki insan sayısının, mutlaka daha fazla suç işlendiği anlamına gelmediğini gösterebilirsiniz.
Bazıları şöyle konuşabilir: “İnsanlar kısa boylu politikacılardan hoşlanmıyor, o yüzden Harris'e oy vermeyecekler”. Eğer diğer politikacılarla Harris her bakımdan eşitse, bu doğru olabilir, yâni insanlar uzun boylu olanları tercih eder. Ama her şey eşit olmayabilir. Harris'in yöneticilik deneyimi rakiplerine göre daha fazla olabilir.


YORUMLAMA
İsviçre'de doğan bebeklerin yüzde 50'sinin annesi bekardır. İzlanda'da bu oran yüzde 66'dır. Bu durum, evliliğe fazla itibar edilmediği ya da ahlaki standartların düşük olduğu veya ailelerin dağıldığı anlamına gelebilir.
Diğer bir olası yorumsa, çiftlerin bebek gerçek bir “evlenme nedeni” yaratıncaya kadar evlenmedikleridir.
Başka bir örneği alırsak, istatistikler, Avustralya'da İkizler burcunda doğanların araba kazası geçirme olasılığının diğer burçlara göre daha yüksek olduğunu gösterir. Araba kazası oranlarının bütün burçlar için bire bir eşit olması muhtemel değildir.
Bir diğer olası açıklama, İkizler burcunda doğanların yasada ehliyet almak için şart koşulan yaş sınırına kışın ulaştığı (Avustralya'da Haziran ayı), bu nedenle de zor hava koşullarında araba kullanmaya başladıklarıdır.


DUYGULAR

Duygular, ön yargılardan ve klişelerden kaynaklanır.
Tembel, işe yaramaz, sahtekâr, ihmalkâr, tehlikeli, üçkâğıtçı ve güvenilmez gibi sıfatlar, açıklanan görüşün oldukça duygusal olduğunu derhal ortaya koyar. Açıkladığınız görüşten sıfatları çıkardığınızda dayanağınız kalmaz. Bu yüzden görüş, duygular için yalnızca bir araçtır.
Duygular, düşüncenin mantığına girdiğinde tehlikeli hale gelirler. Eğer duygular şu şekilde ortaya konulursa tehlike yoktur: “Bu konu hakkında böyle hissediyorum”.
Duygular olaylara gösterilen tepki olabilir. Duygular aynı zamanda olayların nasıl algılandığını belirleyebilir.



TAHMİNDE BULUNMA


Bir uçak pilotu hakkında anlatılan bir fıkra vardır. Pilot, motorlardan birisi devreden çıktığında yolculardan özür diler ve bunun New York'a iki saat daha geç varacakları anlamına geldiğini söyler. İkinci motor durduğunda ise, dört saat gecikecekleri şeklinde açıklama yapar. Ve sonunda üçüncü motor da devreden çıkar. Bu noktada yardımcı pilot, pilota yaklaşarak şöyle der: “Son motorun sağlam kalmasını diliyorum. Aksi takdirde bütün gece havada kalacağız!”
Tahminde bulunma, bir gidişatı göz önünde bulundurarak, var olan eğilimin gelecekte de devam edeceğini var saymaktır. Örneğin, çevre bilimciler, küresel ısınma konusundaki uyarılarında her zaman bunu yapmak durumundadırlar. Fakat bazen haklı olabilirler, bazen de yanılabilirler.
Tahminler bâzı gerçekleri barındırabilir ama iddia edildiği gibi gerçekleşmeme olasılığı da vardır.


OLASI VE KESİN

Bu, anlaşmazlıkla ilgili en önemli noktalardan biridir.
Bir şeyi “olasılık” olarak kabul etmeyi isteyebilir, ama onu “kesinlik” olarak görmeye istekli olmayabilirsiniz.
Okuldan ayrılma yaşını yükseltmenin çocuk suçlarında azalma yaratması olasıdır.
Bir ilişkinin sona ermesinden sonra erkekler arasında görülen yüksek intihar oranının, ayrılığın erkekler için kadınlara göre daha beklenmedik bir olay olmasından kaynaklanması olasıdır.
“Yalnızca olası” olanla “kesin” olan arasında geniş bir alternatifler dizisi vardır:
yalnızca olası
olası
mümkün
büyük olasılıkla
kesin
Örneğin:
Çin'in beş yıl içinde egemen ekonomik güç olması mümkündür.
Ayda ya da diğer bir gezegende bir insan kolonisinin kurulması yalnızca bir olasılıktır.
AIDS, büyük olasılıkla Afrika'da ana sorun olacaktır.


Bir Sonra ki Konular;
  • Farklı Bir Görüşe Sahip Olmak mı ? Karşıt Görüşte Olmak mı ?
  • Farklı Görüşte Olmak,
  • Farklılıkları Dile Getirmek,
  • Farklılığı Kabul Etmek

26 Kasım 2008

GÜZEL AKIL NASIL EDİNİLİR ? 1.BÖLÜM

Kasım 26, 2008 1
GÜZEL AKIL NASIL EDİNİLİR ? 1.BÖLÜM
Sevgili arkadaşlar, bir arkadaşımın mail yoluyla göndermiş olduğu bu yazı dizisini sizlerle paylaşmak istiyorum. Benim hoşuma gitti ve umarım ki, siz de beğenirsiniz. Yazı aşağıda da ismi yazdığı üzere Edward De BONO'ya ait olup, Derleyen Halit YILDIRIM'dır.

Türkçesi Zülal KALKANDELEN'e ait olup, Mayıs 2007'de birinci basımı gerçekleşmiştir.


GÜZEL AKIL NEDİR ? (How to have a beautiful mind) - Edward de BONO


Yüzünüzü daha da güzelleştirmek için kozmetikleri kullanabilir, hâttâ plastik cerrahiyi deneyebilirsiniz. Bir erkek kafasına saç ektirebilir. Peki ya aklınız? Güzel bir akla sâhip olmak için herhangi bir çaba gösteriyor musunuz? Sıkıcı bir aklı barındıran muhteşem bir güzellik can sıkıcıdır. Dikkat çekebilirsiniz ama o dikkati asla koruyamazsınız.
Belli bir yüz ve beden biçimiyle doğdunuz. Bu fiziksel özelliklerinizin daha güzel görünmesi için sâdece belli şeyler yapabilirsiniz. Oysa aklınızı güzelleştirmek için yapabileceğiniz çok daha fazla şey var.
Eğer doğal bir güzelliğiniz varsa, sıkıcı bir akla sâhip olup bu güzelliği harcamak bir trajedidir. Pahalı bir araba alıp benzin deposunu doldurmamak gibi bir şeydir bu.
Yaşlandıkça fiziksel güzellik yok olur. Oysa akıl güzelliği yaştan bağımsız olduğu gibi, bilgelik ve deneyimle daha da artabilir.
Aklınızın güzelliği karşılıklı konuşma sırasında anlaşılmalıdır. İnsanlar fiziksel güzelliğinize bakabildikleri gibi, aklınızın güzelliğini de dinleyebilirler. Aklınızı daha güzel bir hale getirmek istiyorsanız getirebilirsiniz. Bu, doğuştan sâhip olunan bir zekâ ya da büyük bir bilgi meselesi değildir. Burada önemli olan, aklınızı nasıl kullandığınızdır. Bu kitabın asıl konusu da budur.

Edward de BONO


AYNI GÖRÜŞTE OLMAK


Güzel bir akla sâhip olmak için, konuştuğunuz kişiyle fikir birliği noktaları aramalısınız. Buysa şaşırtıcı bir şekilde işin en zor yanıdır.
Fikir birliğine ve fikir uyuşmazlığına iki ayrı uç olarak bakabiliriz:
Çok haklısın...
Söylediğin her şeyle hemfikirim...
Seninle tamamen aynı görüşteyim...
Eğer her konuda aynı görüşteyseniz, o zaman ortada tartışma, konuşma ya da görüş alış verişi anlamında fazla bir şey yoktur.
Bunun tam karşıtı durumsa şöyledir:
Evet ama...
Tümüyle karşıyım...
Burada yanlışın var...
Bu kişi söylenen her şeyde bir anlaşmazlık noktası bulan kişidir. Oldukça tartışmacı olan bu kişi, anlaşmazlık aracılığıyla üstünlük sağlamaya çalışmaktadır. Akademik kariyeri olanlar ya da yüksek derecede eğitim almış kişiler sıklıkla bu şekilde davranırlar. Çünkü böyle davranmaları teşvik edilmiştir.
Bu iki aşırı durumun arasında bir yerlerde olmanız gerekir. Her konuda aynı görüşte olmak zorunda değilsiniz. Her konuda farklı düşünmek zorunda da değilsiniz.
Her zaman haklı olmak, dünyadaki en önemli şey olmadığı gibi kesinlikle güzel de değildir.
Tartışma, yarışan egolar arasındaki bir çatışma olmaktan çok, bir konuyu irdeleme amaçlı içten bir girişim olmalıdır.
Birisi hoşlanmadığınız ya da onaylamadığınız bir şey yaptığında, o kişiyi aptal, cahil ya da kötü niyetli diye değerlendirmek kolaydır. Oysa o kişi kendi “mantık dairesi” içinde “mantıklı” davranıyor olabilir. O “mantık dairesi” de, o kişinin algılarından, değerlerinden, ihtiyaçlarından ve deneyimlerinden oluşur. Eğer dairenin içini görmek ve o kişinin “çıkış noktasını” anlamak için gerçekten çaba gösterirseniz, çoğunlukla kişinin tutumunun mantığını da anlarsınız.

ÖZEL DURUMLAR

Birisi anında karşı çıkacağınız bir fikir belirtir. Örneğin: “Kadınlar medyumlara ve fallara erkeklerden daha çok inanırlar”.
İlk tepkiniz bunun doğru olmadığıdır. Geçmişte kadınların kendi yaşamları üzerinde her zaman tam bir kontrolleri yoktu; bu nedenle bir şeylerin olmasını “beklemek” zorundaydılar ve falcılar da olaylar hakkında tahminde bulunuyorlardı. Kadınlar siyasî ya da askeri statü sahibi olamadıklarından tek güç kaynakları gizemli, doğaüstü güçlerdi. Bu yüzden büyücülük ve sihir gibi konulara yoğunlaştılar. Harry Potter kitaplarının başarısını hatırlayalım. Gerçek bir güce sâhip olmayan küçük yaştaki birçok çocuk, büyücülüğün ve sihirli sözlerin gücüne sâhip olma fikrinden hoşlanıyor.
Bütün bunlar, bâzı kadınların erkeklere oranla medyumlara daha fazla ilgi gösterdiğini kabul edebileceğiniz özel durumlardır.
Başka bir konuşmada, birisi başkaları tarafından “ayarlanmış evliliklerin” iyi bir fikir olduğunu söyleyebilir. İlk tepkiniz buna karşı olmaktır, çünkü siz romantizme, aşka ve özgür seçime inanıyorsunuzdur. Ama sonra diğer bâzı durumları düşünürsünüz. Toplumdan izole olmuş bâzı bölgelerde yaşayanların, uygun bir gelin ya da damat adayıyla tanışma şansları çok az olabilir. Akrabalar, ara bulucular ya da çöpçatanlar, potansiyel çiftleri ortaya çıkarmak bakımından daha iyi bir konumda olabilir.
Örneğin: “Yalan söylemek asla kabul edilemez. Bu ahlaki bir prensiptir”.
Bu görüşü paylaşabilir ya da ona karşı çıkabilirsiniz. Felsefeciler, çağlar boyu bu konuyla ilgilenmişler ve bu görüşe karşı olmuşlardır. Bazıları yalan söylemenin her zaman yanlış olduğunu düşünür. Bazıları da “iyilik için” yalan söylenebileceğine inanır. Felsefeciler ise, şu geleneksel abartmayı kullanırlar: “Var sayalım ki bir katil potansiyel bir kurbanı takip ediyor ve size kurbanın ne tarafa gittiğini soruyor. Katile doğru yönü mü yoksa yanlış yönü mü söylemelisiniz?”
Burada birbiriyle çelişen bir değerler dizisi görüyoruz: Ahlaki değerler, pragmatizm (yararcılık), insan hayatının değeri.


GENELLEMELER


Genellemelerle aynı görüşte olmak, genellikle oldukça zordur. Ne yazık ki, mantığımızın alışkanlıkları şu şekilde düşünmemizi gerektirir: Bütün timsahlar kötü niyetli ve saldırgandır; bütün köpekler pistir; hiçbir politikacıya güvenilmez; erkekler mantıklı, kadınlar sezgiseldir.
Son sıralanan görüş, tam da çoğu kişinin karşı çıkabileceği türden bir genellemedir. Ama bunun gibi bir genellemeye karşı olsanız da bâzı koşullarda onunla hemfikir olabilirsiniz. Örneğin: “Kadınlar, gerektiğinde erkekler kadar mantıklı olabilirler, ama aynı zamanda daha sezgisel olmaya eğilimlidirler”.
Ya da: “Kadınların aklı her şeyi daha ince eleme eğilimindedir ve bu akıl, bir noktadan diğerine çabucak geçmek yerine daha fazla etkeni işin içine katar”. Demek ki bu yolla, ortaya konulan genellemeye karşı çıkabilir ama onun bâzı ifadeleriyle aynı görüşte olduğunuzu belirtebilirsiniz.
Gerçek hayatta “hiç” ile “hepsi” arasında çok sayıda alternatif vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir: hiçbiri, birkaç, bâzı, birçok, bir hayli, çoğunluk, genel olarak, tümü.



Bir sonra ki konular -



  • Karşı Görüşte Olmak,


  • Mantık Hatası


  • Yorumlama,


  • Duygular,


  • Tahminde Bulunma,


  • Olası Ve Kesin.

23 Kasım 2008

HANGİ YALNIZLIK

Kasım 23, 2008 0
HANGİ YALNIZLIK

Hangi yalnızlık akşamını anlatsam bilmem ki sana,
Gittiğin günün arkasından kalanları mı,
Yoksa senin olduğun zamanları mı…
Her ikisinde de koyu bir yalnızlık kahvesi içiyordum,
Sen varken bile yalnızlık çekiyordum ben.
Aramadığın her günde çayımı şekersiz içiyor,
Yanına katık aramıyordum.
Boğazımdan geçen her lokmaya hıçkırıklarım karışıyordu.
Nefesim daralıyor, daralıyor, kahroluyordum.
Ağlamaktan şişmiş gözlerimi kapatmak için,
Hep kırmızı renkte makyaj yapıp,
Bu senenin modası böyleymiş diyordum.
Ama yine gözlerimde ki nemi saklamayı beceremiyordum.
Her daim ıslaktı çünkü onlar,
Her akşam senin için ağlıyor, senin için kapanıyor,
Her yeni güne senin için bakıyordu.
Hani insanın yüreğinde bitmek bilmeyen bir umut vardır ya,
İşte ben de o umutla yeniden doğuyordum.
Sırf senin için, seni görebilmek arzusuyla dolarak.
Aradan yıllar, üstünden kaç mevsim geçti diye saymadan…
Bütün yalnızlık şarkılarını senin için dinleyip,
Bütün ayrılık şiirlerini senin için okudum,
Ama sen dönmedin geriye.
Beni terk ettin yalnızlığın kaderine.
O yüzden sevdiğim, hangi yalnızlığımı anlatsam ki sana,
Anlatsam da döksem yüreğimi bilmem ki.
Ama ne fark eder senin için değil mi…
Ben acı çekmişim, sevmişim, ağlamışım boşuna.
Boşuna değil mi bunlara katlanmam, hataydı biliyorum,
Ama ne yapayım ki seni çok seviyorum…

2007
Mehpare ÖĞÜT

MEVSİM ŞİMDİ SONBAHAR

Kasım 23, 2008 0
MEVSİM ŞİMDİ SONBAHAR
Hani yapraklarını döker ya ağaçlar her sonbaharda,
Hani sıcak ve uzak iklimlere göç eder ya kafile kuşlar,
Benim yüreğimde gitmek ister ya bu sonbaharda.
Bir ses durdurur gidişimi,
Ve sana ne zaman varmak istesem engeller çıkar yoluma…

Mevsim şimdi sonbahar, acının doruğundayım.
Gözlerimde sicim sicim yaşlar ayrılık rüzgarındayım.
Beklemek zor diyorsun bekleme o zaman sevdiğim.
Ben gelemiyorum madem, sen gelsen olmaz mı yanıma…

Hüzün sarmış dört bir yanımı, eşlik eden yok sensiz akşamlarda.
Ne içkiden anlarım ne içmekten, gönül sarhoşluğu var yürekte,
Bir tek Allah’a sığınırım çaresizlikten, sevgisizlikten, sensizlikten.
Ne ölüm kurtarır beni, ne de başka bir aşk bu alemde.
Yalnızca sensin bu yüreğimin tek çaresi, tek sahibi sen…

Mevsim şimdi sonbahar, acının doruğundayım.
Gözlerimde sicim sicim yaşlar ayrılık rüzgarındayım.
Beklemek zor diyorsun bekleme o zaman sevdiğim.
Ben gelemiyorum madem, sen gelsen olmaz mı yanıma…


Mehpare ÖĞÜT
KASIM 2008

“DÜŞ KIRIKLARINDAN MOZAİK PASTA”

Kasım 23, 2008 0
“DÜŞ KIRIKLARINDAN MOZAİK PASTA”
Özel Öğrencilerimizin Objektifinden Fotoğraf Sergisi

Açılış:

Tarih: 29 Kasım 2008

Saat: 13.00

Yer: Kızılay Metro İstasyonu Sergi Alanı


http://www.saygi. com.tr/Default. asp?sayfa= duyuru.asp&rq=146


Bir küçük kutuydu. İlk kez tanıştılar. Ellerine aldılar. Dokundular. Hayatı o küçücük kutunun içine sığdırdılar.

Dokundukları her anı değerli kıldılar ve gülümserken dondurdular hayatı.

Onlar, deklanşöre dokundukça gülümsedi herkes, gülümsedi her şey… Çiçekler, böcekler, hayvanlar, güneş, su, toprak… Asık yüzlü binalar, hüzünlü yollar, kaldırımlar… Hatta insanlar…

Hayatın her anı, fotoğrafını çekmeye değerdi. Öyle değerliydi her anımız.

Buyurun bir de onların gözüyle bakın hayata...

Fotoğraf Sergimize Bekliyoruz.

Sergimiz 29 Kasım- 5 Aralık Tarihleri Arasında Ziyarete Açık Kalacaktır.


(Bir arkadaşımın e-mail yoluyla göndermiş olduğu bu haberi sizlerle paylaşmak istedim.Kendisine teşekkürler ediyorum)…

22 Kasım 2008

NEŞRİYAT - "ÇARŞI'NIN ASİ RUH'U"

Kasım 22, 2008 0
NEŞRİYAT - "ÇARŞI'NIN  ASİ RUH'U"
“Asi Ruh”, Çarşı diye bilinen ama kimsenin tam olarak tanımlayamadığı grubun, nasıl doğduğunu ve nasıl bir oluşum olduğunu anlatıyor.

1982 yılında kurulan, maçlarda takındığı tavırlar, açtığı pankartlar, dile getirdiği tezahüratlarla farklı bir taraftar profili çizen, farklı sosyal tabakalardan, kültürel çevrelerden ve etnik kimliklerden, farklı ve hatta çatışan politik ve ideolojik alanlardan insanlardan oluşan Çarşı, toplumsal olaylara duyarlılığı ile diğer taraftar gruplarından ayrılan bir grup.

Çarşı, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Orhan Pamuk’u kutlayan, Fatih Terim’in “imparator” diye tanımlandığı sırada “imparatorluk değil tam demokrasi” diye pankart açan bir taraftar grubu.Çarşı’nın asi ruhu, ırkçılığa karşı “hepimiz Eto’yuz” demiş, Plüton gezegen statüsünden çıkarıldığında “Hepimiz Plütonuz” diye gündemi tiye almıştı.

Siyasi çalkantılardan, nükleer enerjiye, bir çok sorunu önce Beşiktaş tribünlerine ardından ülke gündemine taşıyan Çarşı, şimdi’de “Asi Ruh” ile kitapseverlere hitap ediyor.

Kaynak – pusula.tv


BİR MASAL GİBİ

Kasım 22, 2008 0
BİR MASAL GİBİ

Dondurucu soğukta bir an önce evime varabilmek için
hızla yürürken, ayağımın ucunda bir cüzdan gördüm..
Hemen aldım. Sahibini gösteren bir kimlik vardır diye
acele acele açtım.. İçinde üç dolar ve sararıp kat yerleri
yıpranmış eski bir zarftan başka birşey yoktu...

Sol üst köşede yalnızca gönderenin adresi, alıcı adresi
yerinde bir posta kutusu numarası vardı. Bir ipucu
bulabilmek belki biraz da merakımı giderebilmek için
zarfı açtım ve içindeki mektubu okumaya başladım.
Mektup, sol yanı çiçek resmiyle süslenmiş bir kağıda,
özenli bir el yazısıyla yazılmıştı ve "Sevgili Michael"
diye başlıyordu.. Ve "Annesi yasakladığı için
onu bir daha göremeyeceğini" anlatarak
devam ediyor.. "Ama sakın unutma, seni daima
seveceğim" diye bitiyor.. İmza.. Hannah!..

Elimde yalnızca, mektubu yazan kişiyle, mektubun
yazıldığı kişinin birinci adları vardı. Eve gider gitmez
hemen telefon idaresini aradım.Görevli kisi, kendisine
bildirdiğim adreste yaşayanların telefon numarasını
vermesinin yasalara aykırı olduğunu söyledi. Fakat
ısrarım karşısında: "Belki, size yardımcı olabilirim" dedi.
"Bu adreste bulunan numaraya telefon ederim ve onlar
Kabul ederlerse, sizi görüştürebilirim lütfen bekleyin.."
dedi. İki üç dakika sonra görevlinin sesi geldi..
"Bağlıyorum efendim." Telefonda, karşıdaki hanıma
"Hannah diye birini tanıyıp, tanımadığını" sordum.

"Bu evi, 30 yıl evvel, Hannah diye kızları olan bir aileden
aldık" dedi. "Peki yeni adreslerini biliyor musunuz?.."
"Hannah annesini bir huzurevine yatıracaktı. Oradan takip
ederseniz, belki adres bulursunuz.." deyip bana huzurevinin
adını verdi.. Hemen aradım.. Yaşlı anne yıllar önce ölmüş..
Ama kızına ait eski bir telefon numarası var. Belki ordan
bilirlermiş.. "Bunların hepsi aptalca aslında" dedim
kendi kendime.. İçinde sadece 3 dolar ve 60 yıl önce
yazılmış bir mektup bulunan cüzdanın sahibini aramak
için bunca zahmete ne gerek var ki.. Aradım numarayı..

Bir kadın "Şimdi Hannah'nın kendisi bir huzurevinde"
dedi ve numarayı verdi. Hemen orayı çevirdim.. Ses;
"Evet, Hannah burda yaşıyor" dedi.. Saat ona geliyordu
ama hemen yola çıktım, Hannah'yı görmek için..
Devasa bir binanın üçüncü katında şirin bir oda.. Gümüş
saçlı, sıcak tebessümlü bir yaşlı kadın.. Gözlerinin içi ışıl
ışıl ama.. Anlattım olanları.. Cüzdanı ve mektubu gösterip..
Derin bir iç çekti mektuba bakarken ve "Genç adam" dedi,
"Bu mektup, Michael ile son kontağımdı.. Onu öyle
seviyorum ki.. Sean Connery gibi yakışıklıydı.. Hani şu
meşhur aktör.. Ama ben 16 yaşındaydım.. Çok küçüğüm
diye annem kesinlikle izin vermedi.." Derin bir nefes daha..
"Michael Goldstein harika bir insandı. Eğer bulabilirseniz
ona söyleyin lütfen.. Onu hep düşündüm.. Hep.." Bir ufak
sessizlik.. Bir derin nefes daha.. "Ve onu hep sevdim.."
İki damla yaş damladı elindeki mektuba, ıslanan gözlerden..
"Ve hiç evlenmedim.. Michael gibi birisini bulamadım ki.."
Hannah'ya teşekkür edip odadan çıktım.

Binadan çıkarken danışmada beni karşılayan kız
"Hannah Hanım yardımcı olabildi mi size" dedi.." Hiç
değilse bunun sahibinin soyadını öğrendim" dedim..
Cüzdanı elimde sallayarak.. O sırada yanımda dikilip duran
hademe bağırdı.. "Hey baksana.. Bu Bay Michael'ın
cüzdanı.. Üzerindeki bu kırmızı şeritten onu nerde
görsem tanırım.. Cüzdanını hep kaybederdi zaten..
Üç kere ben buldum, koridorlarda..

"Michael sekizinci katta yaşıyordu.. Ok gibi fırladım
tekrar asansöre. Michael yatmamıştı. Okuma odasında
kitap okuyordu. Hemşire beni ve elimdeki cüzdanı gösterdi.
Michael elini arka cebine attı, hızla.. Sonra sevinçle "Evet
bu benim cüzdanım" dedi. "Öğleden sonraki yürüyüş
sırasında kaybetmiş olmalıyım. Size teşekkür borçluyum."
"Hiçbirşey borçlu değilsiniz" dedim. "Ama özür dilerim.
İpucu bulmak için açtım ve içindeki mektubu okudum."
"Mektubu mu okudun?" "Sadece okumakla kalmadım.
Hannah'yı da buldum.." "Buldun mu? Nerde? İyi mi?
Hala eskisi gibi güzel mi. Söyle, lütfen söyle.."
"Çok iyi.. Hem de harika" dedim, yavaşça.. "Bana onun
telefon numarasını ver. Yarın onu hemen arayacağım."
Elime sımsıkı sarıldı.. "O benim tek aşkımdı.. Onu
öyle sevdim ki, asla evlenmedim.. Çünkü bu mektup
geldiğinde hayatım, anlamsal olarak bitmişti."
"Bay Goldstein" dedim.. "Gelin benimle.."

Asansörle üçüncü kata indik.. Odanın kapısı açıktı.
Hannah sırtı kapıya dönük televizyon izliyordu..
Hemşire ona yaklaştı, omzuna dokundu.. "Hannah"
dedi.. "Bu bay'ı tanıyor musun?" Gözlüklerini
ayarladı bir an baktı, tek kelime etmeden..
"Michael" dedi, Michael, kapıda, kısık sesle..
"Hannah.. Ben Michael.. Beni tanıdın mı?.."
"Michael" diye yutkundu Hannah. "İnanmıyorum..
Bu sensin. Benim Michael'ım." Michael
Hannah'ya doğru yürüdü yavaşça. Sarıldılar.
Hemşire yanıma geldiğinde onun da gözleri yaşlıydı..
"Gördün mü, bak?" dedim "Yaşamda, yaşanması
gereken herşey, er ya da geç, birgün kesinlikle yaşanacaktır."

***

Üç hafta sonra beni huzurevinden aradılar.
Pazar günü bir nikah vardı.. Gelebilir miydim?

Harika bir nikah töreni idi. Hannah ve Michael
beni nikah şahidi yaptılar üstelik. Hannah açık
bej elbisesi içinde çok güzeldi.. Michael de
lacivert takımı içinde hala çok yakışıklı..
Bir nikah tanığı olarak söylüyorum bu gözlemlerimi…

Aşklarını onsekiz yaşın heyecanı ve duygusuyla yaşayan
76 yaşındaki gelin ile 79 yaşındaki damadın nikahında
keşke siz de bulunsaydınız… Altmış yıl önce bittiği
sanılan bir aşk öyküsünün, altmış yıl sonra, kaldığı
yerden nasıl filizlendiğine siz de tanık olacaktınız.

Çeviren: Nuray Bartoschek

GÖÇMEN ÇİÇEK

Kasım 22, 2008 0
GÖÇMEN ÇİÇEK

Aykırı bir uçurumum yolunun üzerinde
Elini uzatacağın dalları yamacında saklayan
Birdenbire patlayan
Bir çığlığım sessizliğinde
Ele-güne karşı seni utandıran

Yaz günü palto giyerim
Ceplerim dolu dolu şiir
Gören beni deli sanır
Adım kaçığa çıkar
keşke kaçsam
Keşke kaçabilsem şu dünyadan

Aykırı bir şiirim kitabının arasında
Kargacık burgacık bir yazıyla yazılmış
Sondan okumaya başla
Nokta koy her dizenin önüne
Anlamaya calış

* * *

Bedeninin bir noktasından dalıp
Yüreğini bulabilirim
Geceyse, başlar yastığa düşerse
Ve yorgunsa yüzün
Yıldızları soluğumla bir bir ateşleyip
Kandiller gibi başucuna koyabilirim
Ey bütün tufanların ardında
Bulduğum dinginlik!
Göçmen çiçeği dünyanın
Kökleri ardısıra sürükleyen çılgınlık!
Madem ki yaşam bu
Madem ki taşın taş olmaktan öte
bir umarı yok
Bir türkü söyle kadınım
Yürüsün dünyaya mutluluk

* * *

Yağıyor incecik bir yağmur dışarda
Yüzün çamurlar üstünde tüten buhur
Islak toprak kokusu
Doluyor odama
Sıkılıyorum
Kitapların üstüme yıkılacağından
Korkuyorum şimdi
Yel esiyor
Sökuyor duvardaki bir resmi
Yerine senin yüzünü koyuyor

Yüzün şimdi karşımda
Yüzün akşam karanlığında
Toprağın üstüne bırakılmış
Bir demet çiçek gibi parlıyor

O zaman açıyorum
Bütün perdeleri
O zaman yakıyorum
Bütün ışıkları
Camları darmadağın ediyorum
Yüzünü avuçlarıma alıyorum
Alnını öpüyorum
Dünyayı öper gibi

* * *

Sana uzanamadığım gün
Ellerim yok sanıyorum
Senin bakışlarını yakalayamadığım gün
Gözlerim yok..
O zaman bir yumruk
bütün gücüyle vuruyor
Eski bir piyanonun tuşlarına
Binlerce martı
Kayalıklara çarparak ölüyor
Ayışığı tutkal gibi
Yapışıyor pencereme
Açamıyorum perdeleri
Şiir yok artık
Türkü dindi..

* * *

Meyvelerini taşıyamayan
Ağaçlar gibiyim
Sularını taşıran ırmaklar gibi..
Bu kadar mutluluk çok bana
Onu günlere
Onu aylara bölmeliyim
Ve bir tek gülüşünü senin
Kutlamalıyım yıllarca...

* * *

Sana yüregimde bir sürgün yeri
Göçüp konacak
Bir toprak yaratsam
Kadınım, sarışınlığınin bittiği anı
Gizli bir esmerliğe eklesem..
göcmen çiçek
Her yerin yabancısı
Yolların, yolların ötesinde
bize bir tek
Yarınlar kaldı
Göğün tükenip, denizin
Başladığı yerde

Ahmet ERHAN

LEYLÂ HANIM (Saz)

Kasım 22, 2008 0
LEYLÂ HANIM (Saz)

1850'de İstanbul’da doğdu. 1936'da yaşamını yitirdi. Edirnekapı Şehitliği'ne defnedildi. Hekimbaşı İsmail Paşa’nın kızı. Babasının görevi nedeniyle çocukluk çağında yedi yıl kadar sarayda kaldı, iyi bir eğitim aldı. Sultan Abdülmecit'in kızı Münire Sultan'ın maiyetinde kaldı. Şairliğinin yanı sıra bestekârlığı ile de tanınır. Rumca ve Fransızca öğrendi. Medeni Aziz Efendi ve Nikogos Ağa'dan klasik Türk müziği dersleri aldı. Babasının İzmir valiliği yaptığı dönemde Vilayet Mektub-i Muavini Giritli Sırrı Efendi'yle evlendi. Eşinin Pizren, Tuna vilayetlerindeki mektupçuluk görevleri ve Trabzon, Kastamonu valiliği nedeniyle buralarda yaşadı. İki yüze yakın beste yaptı. Bu bestelerin çoğu günümüzde de dinleniyor. Fıtnat Hanımla birlikte dergilerde açık imzası görülen ilk kadın şairlerden. Şiir yazmaya 16 yaşında başladı. Divan geleneğinin bir izleyicisi olarak yazdığı şiirlerini Solmuş Çiçekler adlı kitapta topladı. Saray çevresini ve âdetlerini anlatan anılarıyla da ünlü. İlki bir yangında yok olan anılarını ikici kez yazmak zorunda kaldı. Bunlar 1920'de Vakit gazetesinde yayınlandı ve çok ilgi çekti. Fransızca'ya çevrilerek basıldı.

ESERLERİ:
Solmuş Çiçekler (Şiir 1928)
GAZEL

Nesi var sanki şu dehrin eleminden başka
Nesi var kahr ü azab ü siteminden başka

Yâr canım diye pür rahm ü vefa sandığımın
Görmedin lütfunu vâ'd-i kereminden başka

Runüma olmadı ayine-i pür jenk-i hayat
Bana bahtım ile tesir-i gâmından başka

Nesvedar olmadı gönlüm feleğin bezminde
Kalmadı çekmediğim câm-i ceminden başka

Dilberimde şu cihan bağını gördüm geçtim
Sevmedin bir çiçeği gonca feminden başka

Duymaz oldum bu tarâb-gâh-i emelden bir ses
Kırılan saz-i dilin son nâ-gâmından başka

Beni peyrevliğe teşvik iden olmaz
Leylâ o sühan saz-i Nazif'in kaleminden başka

18 Kasım 2008

SORDULAR BANA

Kasım 18, 2008 0
SORDULAR BANA


Sevdanın rengini sordular bana, ateşten daha sıcaktır; yakar da geçer dedim..

Aşkın rengini sordular bana, saman alevi gibidir; yanar da söner dedim..

Seni sordular bana, ömrüme ömür katan, kalbimin tek sahibidir dedim..

Mehpare ÖĞÜT

YAZMAK ÜZERİNE...

Kasım 18, 2008 1
YAZMAK ÜZERİNE...
Kelimeler dökülsün istiyorum dilimden. Öylesine renkli ve etkileyici…Okuyanı cezp etsin ve başka diyarlara götürsün, hayal alemine dalsın, istediği kadar orda kalsın istiyorum ve diliyorum ki, bir gün bulacağım o kelimeleri ve ben de yazacağım o çok ünlü yazarlar gibi. Belki bir roman ve belki de hedefi tam on ikiden vuran bir şiiri. Bu bana ne kazandıracak düşünmedim şimdiye dek üstünde. Paramı, saygı mı, şöhret mi, yoksa daha çok okur mu. Paraya ihtiyacım yok çünkü cebimde olmasa da ve ölsem de tüm yazarlar gibi sersefil ve beş parasız umurumda değil. Çünkü içimdeki edebiyat tutkusu beni ulaşılması en zor yerler için zorlayacak ömrümün sonuna kadar ve bunu en az adım kadar biliyorum. Saygı ise olabilir belki ama eğer okurunuz yoksa kime ve neye saygı duyulacak ki. Yazdıklarınız sadece üç kişiden öteye gitmiyorsa, kıtalar aşmıyorsa neye yarar. Belki kıtalar aşmasına da gerek yok. Ülkemdeki en ücra köşelerdeki okuyucuya ulaşabilirsem ve adım duyulursa bir gün işte o zaman sanırım kazanmış olacağım hak ettiğim saygıyı da. Ama benim okuyucularım olmalı. Beni takip eden, noktasına virgülüne kadar beni ezberleyen. Yazmadığım günlerde beni merak eden, yazdığımda ise benimle ağlayıp benimle gülen. Ben, iyi bir yazar, iyi bir şair olmalıyım. Ama her şeyden önce kendim için bir şeyler yapmalıyım. Daha çok okumalıyım, daha çok yazarla tanışmalıyım. Onların eserlerini yazarken nasıl bir ruh haline büründüklerini anlamaya çalışmalıyım. Ama asla ve asla onları taklit etmeden, kendi çizgimde, kendi eserlerimi yazmalı ve kendi okuyucularımı yaratmalıyım. İşte o zaman ruhum ve benliğim bu işi kaptım dedirtecek hale gelmiş olacaktır. Umuyorum ve diliyorum ki, bir gün yüreğimdeki tüm güzel kelimeleri ve cümleleri utanmadan ve sıkılmadan, korkmadan sizlere ulaştırabilirim. Kim bilir belki de siz bu yazıyı okurken ben o kelimelerle bir şeyler yazmaya başlamış bile olabilirim….

Bol okumalı ve şiirli günler dileklerimle…


Mehpare ÖĞÜT

" PİS ÇAPKIN "

Kasım 18, 2008 0
" PİS ÇAPKIN "
"Kimi sevdiysem arkasına bile bakmadan gitti... Ve gidiyor... “ diyor şair Ömer BUGAY “Pis Çapkın” adlı yeni şiirinde. Evet giden gidiyor ardında bıraktığını hiç umursamadan. Kalana beklemek, sabretmek ve eğer başarabilirse unutmak düşüyor.

Aşk, baharda tomurcukların açması gibi , güneşli bir günde yağan yağmurun ardından çıkan gökkuşağı gibi , kalplerimize inceden inceye süzülen belki de en güzel duygudur ilk başlarda. İlk başlarda diyorum çünkü aşk, zamanla yerini sevgiye ve saygıya bırakır. Aşk, kabul etsek de etmesek de gelip geçici bir duygudur ve tıpkı bir çiğ damlası kadar kısa sürelidir.

Ve şair Ömer BUGAY şöyle devam ediyor “Çok kadınım oldu ama ben bir elin parmağını geçmeyecek kadar kadını sevdim... Kimi sevmediysem deli divane oldu bana... Kimi sevdiysem arkasına bile bakmadan gitti... Ve gidiyor... Ne acı ki hepsinin ağzında aynı kelime...”

Demek ki insanoğlu kendini bildi bileli, aşkı arıyor yüreğinde, benliğinde. Köşe – bucak onu arıyor. Baktığı gördüğü her yerde, her kişide ruhunu tamamlayacak kişiye ulaşmak adına, belki şairin de dediği gibi bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar kişiyle birlikte olsa da, aslında O kendini seveni değil, kendisinin sevdiğini bulma arayışlarında.

Aslında hepimiz de öyle değil miyiz. Hepimiz de sevdiğimiz insanlara ulaşmak adına, hayatımıza ortak ettiğimiz insanları bırakıp gitmiyor muyuz uzaklara. Sevdiğimizi ararken bizi sevenlere de ihanet ediyoruz oysa. Ama hepsi de aşk, sevgi, sevilmek uğruna….

Şimdi gelelim Şair Ömer BUGAY’ın yeni şiirine. Ben oldukça başarılı buldum ve beğendim bu şiiri. Eminim ki sizler de beğeneceksiniz. Ve bu arada eğer şair hakkında daha ayrıntılı bilgi almak isterseniz aşağıdaki linkten kendi web sitesine ulaşabilirsiniz…



PİS ÇAPKIN !!!

Bir kez olsun çıkmaya dursun kötüye adın

Açık denizlerde
O liman senin bu liman senin gezen
Yanaştığı her rıhtımda birden fazla sevgili edinip
Bir daha asla o rıhtıma uğramayan
Serseri ve gamsız tayfalar gibi anılırsın

Bir kez olsun çıkmaya dursun kötüye adın

Köşe başlarında
Tiner çeken çocukların
Torbacıların
Bir hiç uğruna can almaya hevesli adamların
Cirit attığı sokaklar gibi anılırsın

Bir kez olsun çıkmaya dursun kötüye adın

Yeni aldığı oyuncaklarını
Vermek şöyle dursun
Uzaktan gösterip
Daha bebe yaşında kardeşine
Eziyet eden veletler gibi anılırsın

Bir kez olun çıkmaya dursun kötüye adın

Takarlar bileklerine
İftiraların kelepçelerini
Gık bile diyemeden
Mahkemeye çıkarılırsın
Tek celsede basıp kıçına tekmeyi
Tıkarlar seni yalnızlık hapishanesine
Yıllar sonra çıktığında
Gerçek anlamda kimselerin yanına yaklaşamaz olursun
Suçsuz yere de girmiş olsan içeri
Adi suçlulardan beter anılırsın

Bir kez olsun çıkmaya dursun kötüye adın

Sırf zevk olsun diye alınıp
Daha sonra nankör olduğuna kanaat getirilen
Kediler gibi
Ansızın sahibince çöpe atılırsın
Eşindiğin çöpte
Eskisi gibi


Arkadaş
Bulurum sanırsan çok yanılırsın
Bembeyazken simsiyah olmuş tüylerinle
Artık yalnızca bir tek şey düşünmeli
Bir tek şeye
Hayatta kalmaya
Konsantre olmalısın
Yoksa gerçekten sıyırır
Elinde direksiyon yokuş yukarı yürürken
Hem konuşan
Hem gülen
Hem de ağlayan
Deliler gibi anılırsın

Ömer BUGAY

Web:
http://www.omerbugay.com

16 Kasım 2008

YİNE SOBELENDİM…

Kasım 16, 2008 3
YİNE SOBELENDİM…

http://www.mikrotem.blogspot.com sahibi arkadaşım tarafından sobelenmiş bulunmaktayım. Sorular hoşuma gitti ve büyük bir keyif ve samimiyetle cevap vermeye çalıştım. Kendisine teşekkür ediyorum ve ben de aşağıdaki arkadaşlarımı sobeliyorum. Hadi bakalım sıra siz de ! Cevaplarınızı bekliyoruz…


1-Yaşam Felsefeniz ?

Dünü unut, bugüne bak, yarının için umut et…

2-İnsan ?

Mucizevi

3-Hayatta Olmazsa Olmaz Dediğin 3 Şey ?

Ailem, Sağlık ve Aşk

4-Mutluluk Size Neyi İfade Ediyor ?

Mutluluk, küçük şeylerden keyif alabilmektir.

5-Yalana Karşı Verdiğiniz Tepki Ne Olur ?

Pembe yalanları hangimiz söylemiyoruz. Ancak gerçekten gerçek bir yalan varsa eğer o zaman karşımdaki insandan hemen soğurum. Asla şans vermem. İçimde ona karşı ilk hissettiğim duygular asla eskisi gibi olmaz. Mesafe koyarım ve bu mesafe zamanla artar.

6-Gözler ?

Türkan ŞORAY

7-Güzellik ?

Gelip geçicidir.

8-Sevgi ve Aşkın Tanımı ?

Sevgi, sevdiğinle varolmaktır, onunla yaşlanmaktır. Aşk ise, havada uçan ve sonra patlayan bir balondan farksız bir olaydır.

9-Hangi Tür Müzik ve Neden ?

Nostaljik müzikleri daha çok dinlemeyi seviyorum. Çünkü günümüz müzikleri kulağıma zarar veriyor. Bunun yanı sıra dinlendirici olduğunu düşündüğüm new age, tsm, klasik ve hafif müzik dinliyorum.

10-Değiştirme Şansınız Olsaydı Değiştirmeyi İstediğiniz 3 Şey ?

Sağlık , Ekonomik ve Kültürel Sorunları

11-Dostluk ?

Herkesi dost olarak kabul edemem. Dostum olacak kişiyi özenle seçerim. Sayıları az ama özü sözü bir olan ancak benim dostum olabilir. Gerçek dost kara günde belli olur. Kötü günümde yanımda olmayan insanın, iyi günümde yeri yoktur…

12-Bilgisayar ?

İnternet ve Bloğum

13-Sizi İfade Ettiğini Düşündüğünüz Bir Resmi Yayınlar mısınız ?

Benim sobelediğim arkadaşlarım ...

Sizlere kolay gelsin arkadaşlar. Yanıtlarınızı büyük bir merakla bekliyor olacağım.

Tüm dostlarıma ve bloğumu ziyarete gelenlere teşekkürler ediyor, sevgiler yolluyorum.

Herşey gönlünüzce olsun...


13 Kasım 2008

AYLARDAN EKİM’Dİ VE SEN ÇOKTAN GİTMİŞTİN

Kasım 13, 2008 1
AYLARDAN EKİM’Dİ VE SEN ÇOKTAN GİTMİŞTİN

Bir gidiş böyle mi olmalıydı sesiz ve derinden, bir elveda bile demeden
Adını bile hatırlamadığım uzak yollara veda ederken,
Böylesine çaresiz ve böylesine öksüz kalmak mıydı bu yüreğin cezası,
Gözlerinin içine bile bakmaya cüret edemezken…

Yalvarmak mıydı sevginin en büyük günahı, terk edilmek sonrası yaşanan,
Ve gururundan ödün vermek miydi sevgiyi haklı kılan,
Görmese de gözlerin katlanacağı ve yüreğin dayanacağı bir cezamıydı,
Adına ayrılık dediğimiz sevdanın kardeşi…

Ve bir Ekim sabahıydı dönüşü olmayan gidişinin verdiği haber,
Yankılanıyordu adeta kulaklarımda, inceden inceye sızlamalar başlamıştı yüreğimde,
Daha yeniydi haber, şaşkındı yürek, acemiydi terk edilmeye,
Ve aylardan Ekim’di sen çoktan gitmiştin bu yürekten…

Mehpare ÖĞÜT

TERKEDİLMEK ACISI...

Kasım 13, 2008 0
TERKEDİLMEK ACISI...

Bahçe kapısından çıkarken ona alaycı bir bakış fırlatmıştı ki, tanımayanlar sanki aralarında yıllardır devam ede gelen bir nefret olduğunu düşünürdü. Halbuki, daha iki gün öncesine kadar sarmaş dolaş, el ele kol kola dolaşanlar onlar değildi. Bir insan bu kadar kısa sürede değişip, böylesine nefret dolabilir miydi acaba ? Sanırım bu sorunun cevabını hiçbir zaman bilemeyecekti. Onunla olabilmek için neleri feda etmemişti ki. Her şeyden ve herkesden önce ailesini terk etmişti. Sonra da en sevdiği arkadaşlarını. Bir zamanlar çevresinde ne kadar çok seveni, arayıp soranı vardı. Oysa şimdi bir telefon sesine bile hasret kalmıştı. Kim için…Günlerce düşünüp durmuştu ama terk edilmesine bir neden bulamamıştı bir türlü. Aldatmış mıydı hayır, yalan mı söylemişti hayır, o zaman neydi. Acaba onu ihmal mi ettim diye düşündüğü bir sırada, günlerdir çalmasını beklediği telefonunun sesi evin içinde yankılanır olmuştu. Biraz endişe, biraz korku ve en çok da meraklanarak açtı telefonunu. Karşıda ki ses ağlıyordu.

-“Alo” dedi.
-“Kimsiniz” ?
-Benim aşkım, ben Derya. Seni çok özledim. Ne olur beni affet. Seni görmek istiyorum…

Donup kalmıştı öylece. Günlerdir onu düşünerekten kahrolmuştu. Ancak içinde bir şeylerin öldüğünü, ona karşı eski duygularının yok olduğunu anlamıştı. Artık onun için sıradan bir insandan farksızdı. Gurur mu yapıyordu terk edildiği için, hayır bu gurur değildi. Eğer bir insan gerçekten seviyorsa ve onun için her şeyi ve herkesi terk edebiliyorsa eğer, gururdan bahsetmek yersizdi. Sadece içinde ona karşı beslediği tüm duygular yerini başka duygulara terk etmişti. Günlerdir onsuz yaşamaya alışmıştı, bundan sonra da yaşayabilirdi. Eskiden hep sevdiğimden ayrılsam yaşayamam asla diyen o değilmiş gibi, yaşıyordu işte. Yaşanıyormuş demek.
Tüm düşüncelerinden sıyrılarak, telefonda ki sese geri döndü. Ağlıyordu, yalvarıyordu. Eğer yanı başında olsa ayaklarına bile kapanabilirdi.
Artık ona karşı hiçbir şey hissetmiyordu. Bir zamanlar deli gibi sevdiğinden şimdi ölesiye nefret ediyordu. Gözünde bir pul kadar bile değeri kalmamıştı. Dönüşü olmayan bir yoldaydı ikisi de ve o yol sadece tek kişilikti.
Söyleyeceği kelimeleri kafasında kurarak, yan yana düzgün cümleler kurmaya çalışarak yüreğindeki nefretle onu en derinden vurmak istiyordu. Günlerce çektiği acı onun sevgisini yok etmişti. Telefonun ahizesini daha sıkı kavrayarak;

-Derya’mı, ben böyle birini tanımıyorum. Kimsiniz, neden beni rahatsız ediyorsunuz.

Kadın ağlayan sesiyle, “Ben Derya, nasıl olur da tanımıyorum diyebilirsin !”

-Bayan canımı sıkıyorsunuz, insan tanımadığı birini tanıyormuş gibi davranabilir mi ?

-“Hafızanımı kaybettin aşkım. Daha düne kadar biz seninle birbirine aşık iki deli sevgiliydik. Sen bensiz, ben sensiz yapamazdık, nasıl unutursun”.

-Bakın bayan ben hayatımda bir tane Derya tanıdım O’da beni hiçbir şey söylemeden terk edip gitti. Onu bu kadar sevmeme rağmen beni yalnız bıraktı, O güzel biriydi, akıllıydı, bana tapardı, beni severdi yani en azından ben sevdiğini düşünmüştüm. Ama tüm bunlara rağmen O yalancı biriydi, yalancı bir dilberdi, bir yılan gibi beni sokan. Zehirini yüreğime akıtıp giden. Şimdi lütfen beni daha fazla rahatsız edip de, acımı deşmeyin. Ve bir daha beni aramayın, yolda görseniz dahi yabancı biri gibi davranın. Çünkü ben öyle yapacağım.
Umarım ki bir gün siz de, terk edilmek acısını tatmak zorunda kalmazsınız. Eğer kalırsanız beni hatırlayın ve şunu asla unutmayın. Zaman her şeyi unutturur, bir tek terk edenleri unutturmaz. O kalbinizin bir yerinde derinliklerinde mutlaka ama mutlaka yaşayacaktır…

Mehpare ÖĞÜT

2007

12 Kasım 2008

CAN YÜCEL' DEN....

Kasım 12, 2008 0
CAN YÜCEL' DEN....
Hayat güzel, yaşamak, güzel, ama kıymetini bilmedikten sonra neye yarar ki.
Bakın büyük usta Can Yücel ne güzel söylemiş, gelin hep birlikte kulak verelim ona ve her gün yine mi diyerek oflayıp püflediğimiz rutin hayatımızın aslında ne kadar güzel olduğunu aşağıdaki dizeler eşliğinde bir kez daha farkına varalım…
Bu arada Rahmetli Can Usta’yı da hep birlikte anmış olalım…


Öyle sabah uyanır uyanmaz yataktan fırlama
Yarım saat erkene kurulsun saatin
Kedi gibi gerin, ohh ne güzel yine uyandım diye sevin..
Pencerini aç, yağmur da olsa, fırtına da olsa nefes al derin derin
Yüzüne su çarpma, adamakıllı yıka yüzünü serin serin
Geceden hazır olsun, yarın ne giyeceğin
Ona harcayacağın vakitte bir dilim ekmek kızart
Çek kızarmış ekmek kokusunu içine
Bak güzelim kahvaltının keyfine..
Ayakkabıların boyalı olsun, kokun mis,
Önce sana güzel gelsin aynadaki siluetin
Çık evinden neşeyle, karşına ilk çıkana gülümse, aydınlık bir gün dile
Sonra koş git işine, dünden, önceki günden,
Hatta daha da eskiden yarım ne kadar işin varsa hepsini tamamla,
Ohhh şöyle bir hafifle
Bir güzel kahve ısmarla kendine, seni mutlu eden sesi duymak için alo de
Hiç işin olmasa da öğle üzeri dışarı çık
Yağmur varsa ıslan, güneş varsa ısın, hatta üşü hava soğuksa
Yürü, yürürken sağa sola bak, öylesine değil, görerek bak
Çiçek görürsen kokla, köpek görürsen okşa, çocuk görürsen yanağından makas al..
Sonra,şöyle bir düşün, kimler sana yol açtı, sen çok darda iken kimler seni ferahlattı, hani kapını kimsenin çalmadığı günlerde kimler kapını tıklattı? Ne kadar uzun zamandır aramadın onları değil mi?
Hadi hemen uğrayabilirsen uğra, arayabilirsen ara
Hatırlarını sor, öyle laf olsun diye değil, kucaklar gibi sor..
Bu sadece onların değil, senin de yüreğini ısıtacak, yüzünde güller açtıracak..
Günün güzeldi değil mi? Akşamın da güzel olsun.. Yemeğin ne olursa olsun, masanda illaki kumaş örtü olsun..
Saklama tabakları, bardakları misafire
Sizden ala misafir mi var bu dünyada
Ailecek kurulun sofraya, öyle acele acele değil, vazife yapar gibi hiç değil,
Şöyle keyife keyif katar gibi, lezzete lezzet katar gibi, eksik bıraktıklarını tamamlar gibi tadına var akşamının..
Gece evinde, dostların olsun
Sohbetin yemeğin, kahkahan olsun..
Arkadaşım, hayat bu daha ne olsun?

Ama en önce ve illaki sağlık olsun!


Can YÜCEL

BEKLEMEK

Kasım 12, 2008 0
BEKLEMEK


Balad’ta bir Arnavut kaldırımı dik yokuşta...
masalsılık diye tutturmuş, şehrin Haliç sularına sahici yalanlarımı atmışım
sararmış bir fotoğraftayım, anla
azınlığım, her şey kadar ahşap ve eski ve biraz terkedilmiş
nadirliğim mekân kadar, kendime dairdir -bütün geçmişimle- anlattıklarım
bir eski zaman kalıntısı... beklerim



Durağa geleli yarım saat olmuştu. Beklemekten bacakları sızlamaya başladığından küçük mesafede gidip gelmeyi denedi. “Neden bu kadar gecikti?” diye düşündü. Daha önce hiç bu kadar beklememişti. “Hep aynı saatte geliyorum” diyerek saatine bir daha baktı. Dörde geliyordu işte. Otobüs bozulmuş olmalıydı. Belki de lastiklerden biri patlamıştı. Yine de hiç bu kadar uzun süre beklediği olmamıştı. Yere oturup biraz dinlenmeye çalıştı. Karşısındaki yüksek binaları süzdü bir süre. Onlar bitince arkalarındaki binalara göz attı. Sonra altı şeritli yola takıldı bakışları. Yolda gidip gelen arabalar garip görünüyordu. Hiçbir yerde hiçbir zaman durmuyorlarmış gibi sürekli hareket hâlinde olduklarını varsaydı birden. İnsanı çileden çıkaracak derecede can sıkıcı bir ayrıntıydı bu. Herkes nereye gidiyordu böyle?

Otobüs hâlâ görünmüyordu ortalıkta. Birilerine sorsa iyi olacaktı ama görünürde birileri de yoktu. Bu duraktan bir tek kendisi biniyordu zaten. Daha önce başka bir yolcuyla da karşılaşmamıştı. Yolun karşısındaki gündüz vakti ışıkları yanıp sönen markete gidip sormayı geçirdi aklından, ama bu risk almak demekti. En az yirmi adım ilerideki yaya geçidine gitmek, ışığı beklemek, altı şeritli yolu geçmek, markete girip sormak, sonra geri dönmek çok uzun sürebilirdi ve bu süre içinde de otobüs gelip gidebilirdi. İşte o zaman iş işten geçerdi. Üstelik sorularına yanıt alacağı da kesin değildi. Markette karşılaşacağı kişinin buradaki duraktan habersiz olma ihtimâli bile vardı. “Pardon, anlayamadım. Durak mı dediniz? Nerede, hani? Daha önce hiç otobüse binmedim. Demek yolun tam karşısında bir durak var. İnanın hiç bilmiyordum. Kusura bakmayın size yardımcı olamayacağım. Ama isterseniz müşterilere sorabilirsiniz. Belki konuyla ilgisi olan çıkar...” Falan filan... Yarım saat sürme ihtimâli olabilecek bir duruma girmemeliydi. “Düşünmesi dahi tahammül edilir gibi değil” diye mırıldandı. Vazgeçti.

Biraz daha beklemeliydi, nasılsa gelirdi. Hiç gelmediği olmamıştı, aslında geciktiği de hiç olmamıştı. Kesin önemli bir sorun çıkmıştı. Saat beşi geçiyordu işte. Beklemek korkunçtu. Berbat hissediyordu insan kendisini. Bunu ancak bekleyen anlayabilirdi. Hayatında hiç beklememiş olan bilemezdi. Çantasını başının altına koyup uzandı. Gökyüzünü gezindi bir süre. Berrak mavide dolanan beyaz öbekleri saydı. Ama hâla otobüs gelmemişti. “Ne olacak şimdi?” diye düşündü. Sağda solda, kaldırımda, bu tarafta, karşı tarafta hiç yürüyen insan yoktu. Kimse yürümeyi denemiyordu burada. Belki de bu yüzden otobüs gelmekten vazgeçmişti. Neden olmasındı. Mümkündü tabiî. “Ben varım ama, otobüs bunu çok iyi biliyor. Her gün aynı saatte burada bekliyorum” diye düşündü. Sanki biraz da öfkelenmişti. Düşüncesinden geçen kelimeler biraz sert vurgu yapmış gibi geldi ona. Sakinleşmeliydi. Şimdi bir otobüs yüzünden gerilmenin hiç sırası değildi. Dünya hâli. Her şey, her zaman yolunda gidecek diye bir kaide yoktu sonuçta. Ara sıra değişiklik yaşamanın tadına varmalıydı. Yine de biraz sıkıcıydı. Yani işin içinde beklemek olmasaydı belki keyifli olabilirdi ufak değişiklikler. Beklemenin sinirleri bozan tarafı ağır basıyordu.


Gözlerini kapattı. Uyuyakaldığında arabalar hâlâ yolda akıyordu. Anlık rüyasında büyük beyaz bir otobüsü kovaladığını gördü. Dar sokaklardan geçerken otobüs çarpmamak için bir incelip bir kalınlaşıyor, bazen karşısına çıkanların üzerinden zıplıyordu. “Hiç böyle otobüs görmemiştim” diye düşündü. Arkasından koşarken bir yandan da ona sesleniyordu var gücüyle: “Hey dur! Beni almayı unuttun!” Ne çok bağırmıştı ki kısık sesini kendisi bile duyamamıştı. Çok zamandır otobüs önde o arkada bu vaziyette idiler demek ki. Birden şehir bitti. Yol bitti. Zemin bitti. Uçmaya başladılar. Neredeyse bir kelaynak ile çarpışıyordu. “Önüne baksana, uçmayı bilmiyorsan ne işin var burada? İn aşağıya!” diye çıkışan kelaynak ile konuşabilmeyi diledi bir an. Tam bir şey söyleyecekken otobüsün karanlığın içinde kaybolmak üzere olduğunu farketti. “Eyvah! Kaybedeceğim” diyerek uçuşunu hızlandırdı. Otobüs bir kara deliğin içine atlamıştı.

Yoldan hızla geçen itfaiye arabasının siren sesiyle korkuyla yerinde zıplayarak uyandığında önce nerede olduğunu anlayamadı. “Burası da neresi böyle? Ne işim var benim burada?” diye mırıldandı. Otobüs durağında olduğunu farkedince rüyasındaki otobüs hayâl meyal canlandı gözünde. Ayağa kalkıp çantasını sırtına aldı ve yürümeye başladı. “Hiçbir şeyi beklememeliyim” dedi. Bekleyerek kim bilir neleri kaçırmıştı. Bu kadar hızlı bir hayatta beklemek gerilemek demekti. Şimdi, nelerden geri kalmış olabileceğini kestirmeye çalışıyordu. Ama ne kadar düşünürse düşünsün bunu bilebilmesi mümkün değildi.




Balad’ta bir Arnavut kaldırımı yokuş...
masalsılıkla karışık, Haliç sularına sahici yalanlarımı atmışım
sararmış bir fotoğraf kenarında, anla
azınlığım, her şey kadar ahşap, eski, terkedilmiş
nadirliğim mekân kadar,
bir eski zaman kalıntısı... beklerim


Naz FERNİBA
Kaynak - dergibi.com

"AŞK'IN ZAMANI"NDA AŞK

Kasım 12, 2008 0
"AŞK'IN ZAMANI"NDA AŞK


Herşeyin bir zamanı olduğu gibi "Aşkın da bir zamanı" var. Ancak bu zaman değişen bir zaman... Başı- boş, hoyrat, dolu dizgin olacağı gibi, gerilimli, müzmin, ağır bir zaman da olabilir. Bu anlamıyla aşkı ve zamanı birbirinin üzerine oturtmak oldukça güçtür.

Uzaklaşan ve sonra zamana direnerek kendi zamanını yeniden bulan aşkları özlüyoruz belki de... Onun içindir ki aşkın en 'iş gören' hikayesi "ayrılık" metaforu üzerine oturtulur.

Yılların hükmüne direnen, ancak kendi iç zamanını yenemeyen tutkulu, mahrem, gayri meşru aşkları... Mesela ayrılığın bir yıl sonrasında telefonun ahizesine düşmüş bir "Alo... alo"yu işitmek isteğinin olağanüstü soyutlamasını... Yine yıllar sonra aynı anı yaşamak için bizleri aynı merdivenlere tırmandıran, aynı kapıları çaldıran dürtüyü... Bir de aşkın biteceği anı yaşamamak için ertelenmiş, zamana bırakılmış aşkların gerilimlerini... Ve de 'An'ı Şimdi ve Burada olmanın ötesinde matematiksel bir zamanın sıradanlığında, duyuların, hareketin, duyguların ağır zamanında aşkın 'An'ını yaşamak isteği...

En çarpıcı yönü de insanın hatırlanma egosunun aşkı çağrışımsal sembollerle zamana karşı koruma isteği -kurutulmuş gül ya da baskılanmış bir anın ardında unutulan bir nesne gibi mesela- ya da yıllar sonra sadece geride bırakılanları alarak ardında yarım içilmiş bir sigara bırakmak gibi... Sonuç ise aşkı, yeni çağrışımsal sembollerle bir başka zamana ertelemek...
..................
Aşkın zamanı, ölümün zamanına benzer biraz da. Gömmek duygusu üzerine ölüye karşı duyduğumuz uzaklık veya saklama isteği. Unutmamak için mezar, hatırlamak için yıldönümleri ve "bir mezarı bile olmadı" şeklindeki iç geçirmeler...
Bir "Lahitin deliğine gizlenen sırlarımız" nasıl da mahrem tarihimizin kütüklerine yaldızlı, silinmez harflerle yazılıyor. Evet gömmek, saklamak, mekanlardan mezarlar yaratmak, sırlamak, 'Aşkın ve ölümün zamanı.' Yanlızca bir farkla;Aşkın hiçbir zaman dikili bir mezar taşı olmadı, belleğin içinde bir virüs gibi yayılan imgelerden gayrı...
.................
Ölüm döşeğindeki insanların hırıltılıları nasıl tekdüze olabilir. Oysa ki insanların bu zamanlarda ömrün muhakemesini yaptıklarını söyler bazı yerel inanışlar. İnsanlar ortalama ömrünün; uzun, sancılı ve ağır bir 'An'ını nasıl da kısa zamanlara sığdırıyor. Bir film şeridi gibi hayat gözlerimizin önünde akıveriyor. Sinema An'ın izdüşümlerini perdede donduran bir sanat...Peki Aşk'ın Zamanı'nı bir filmin şeridinde nasıl anlatabiliriz. Bütün bu olgular eğer şiirsel bir anlatıma eşlik eden iç parçalayıcı keman girişleriyle beyazperdeye yansıyorsa o filmin ismi "Aşkın Zamanı"nı olmalıydı. Uzakdoğu sinemasının ünlü yönetmeni Wong Kar-wai'nin "AŞK ZAMANI" (In The Mood For Love 2000) filmi sinemanın dilinde aşkın zamanın nasıl yakalandığının en güzel örneğini veriyor. Hong-Kong'un dar sokaklarında aldatma mağduru evli bir erkek ve kadının oluşturduğu ortak dilin içinde kendi zamanını yaratan bir aşkın hikayesi. Aynalara yansıyan görüntüler ve kahramanların yanyana geçişlerinde ağırlaştırılan çekimlerde aşkın 'Anı' ortaya çıkıyor. Yaşayanlar için mutlak uzun, sancılı, ağır zamanı, izleyiciye bir uzun metrajin süresinde yansıtma başarısında yatıyor "Aşk Zamanı"nın dehası... Sinemanın dilinin bütün yaratıcı ögelerini kullanarak bizleri gerçek zamanımızdan alıp sinemanın zamanına götüren bir başarı.
................
Bazen sinemanın zamanı hayatın zamanına benzeyebilir. Atlamalı, unutkan, saatlerin dakikalara sığdırıldığı, bir zaman. Hani bizde demez miyiz "Koskocaman 10 yıl nasıl geçti bilemedim." Aslında bilinmiştir 10 yılın nasıl geçtiği. Ancak sadece bunları anlatmaktan muzdariptir kişi ve unutmuştur 10 yılın indeksini... Sinemada da kişiyi bir evin içinde görürüz, sonra evin kapısında. Ancak onun hep bir merdivenden aşağı inmiş olacağını bilir ama duyumsayamayız. Es geçeriz. Aynen hayatta olduğu gibi "bir merdivenden inmenin ne anlamı olabilir ki"? Aslında sıradan, tekrar tekrar yaşadığımız her alışkanlığın kendine has bir anlamı olmalıydı. Aşkın kendini tekrar etmesi veya yeniden yaşanması gibi... Sinemanın zamanı hayata, aşkın zamanı ölüme benzer..."Aşk'ın Zamanı" ise hem hayata hem de ölüme...


Selah KEMALOĞLU
14 Ekim 2002
Kaynak: dergibi.com

BİLGİ MİTOSU

Kasım 12, 2008 1
BİLGİ MİTOSU
"Unutma insanlar bilgi değil, avuntu isterler."
M.Gorki


Bilginin mutluluk getirmediği besbelli...Bilgi bağışlayabilmeyi, sevgiyi, şefkati kalbe yerleştiremiyor. Sadre şifa olduğu durumlarda bile, yalnızlık, güvensizlik ve korku gibi yan etkileriyle pahalı bir seçenek. Yalnızlık çünkü, ilişkilerinde "artma,çoğalma" beklentisi içinde olmayanlar, bilgi konusunda da yetersizlikleriyle yüzleşmeye, ürkütülmeye ve "acaba nesnesi olur muyum" korkusuna gelemedikleri için, bilginin mücessem olduğu insanların etraflarını boşaltıyorlar. Bilişsel ürünlerini teklif edecek alıcılar arayan dolu insanlar, benliklerini bir kutsalın hizmetine adayarak, gölgesine sığınarak, hep kendine yontuyor iticiliğinden kurtularak çekim merkezi olabilirler. Güvensizlik evet, bilme duygusu beraberinde bilmeme duygusuyla tanıştırıyor insanı. Sonsuz bir çabayla bile künhüne varamayacağı ölçüsüz bilinmezler karşısında, bilinebileceklerin ummanda bir katre olduğunu, bilindikçe bilinemezlerin arttığını gören zeka, sırtını bilebildiklerine bile dayayamıyor. Şevki nisbetinde giderek küstahlaşan, çın çın kahkahalarını yüzüne savuran meçhul önünde tedirginlik duyuyor.

Altı hayat bilgileri ile doldurulamayan, yaşanır karşılığı bulunmayan retorikten ibaret bilgiler, insanın "güzel"le arasındaki dostluğunu uyandırmak dışında bir gerekliliğe sahip değiller. Dinler de bu tür bilgilere ihtiyatla yaklaşır. Tolstoy bir hikayesinde, şeytanın insanın zamanını, enerjisini, istidadını sömürmek için kurduğu bir tuzaktan söz eder. Kendisi bu tehlikeyi, bu oyunu sezinlediği anda insanlık mirası abidelerini eliyle yıkarak yazın hayatına "Halk İçin Hikayeler"le silbaştan yapmış. Soyutlama tuzağına düşen insanları söz konusu eserinde şöyle tarif eder: "Bilgilerin hayata uygulanamazlığı arttıkça onların iştahları kabarıyor, habire yazıyor ve araştırıyorlardı. Şeytan da ellerini ovuşturuyordu."

Okuma alışkanlığı safhaları olan, öğrenmek için okumak, düşünmek için okumak ve zevk için okumak basamaklarından ikinci, üçüncü aşamalara pek geçilemeyen bir ülkede dillendirmesi bir lüks belki, ama, olabilirse bilgiyi edinmenin en kısa yolu kitaplarla arkadaşlığa pragmatik yaklaşabilmek, son tahlilde kendi kafasıyla düşünmeye varan yolu açabilecek, davranış değişiklikleri vaad eden ve fiiliyata dönüşebilme kapasitesi olan bilgileri içerip içermediğini kontrol etmek gerekli. Soyutlamanın, entelektüel düzlemin cezbedici yönü belli. Arınma hissi vermesi ve reelin ağırlığını kaldırarak gevşetmesi.

Doğru ve beliğ ifade edilmiş ama canlılığı olmayan bilgilerin zihinde atıklara dönüşerek bilinçaltını mesken tuttukları, kirlettikleri, beynin hızını kestikleri, ilk fırsatta peşin hükümler, anlamsız, karışık rüyalar ve düşünceler yerine düşünsel refleksler olarak bilinç düzeyine çıktıkları biliniyor. Yeni yetme kaarilik döneminde, geçelim bir kitabın bir hayatı değiştirebilecek etki ağırlığını, bir aforizmayla, keşfedilen yeni bir sanatkarla, içi doldurulan yeni bir kelimeyle "fatih" psikolojisine girildiği vaki. Hayatın gizemli odalarından birine daha ayak basmanın, bir gerçeği daha ele geçirmiş olmanın verdiği vehmi kaşif hissiyatı çok tatlı. Karanlıkların meşaleleri, kilitlerin anahtarları bilgide ve bilgiyle özdeşleşen kitaplarda aranır o dönemler. "Hayatın yeşil ağaçları arasında her kuram kül rengi kalır" oysa. Gerçek yaşamın günbegün sertleşen yüzeyine tutunabilmek adına tırnakları buz çivisi olarak kullanabilmeyi, alternatif dünyalar inşa edebilme yeteneğiyle de ruhdaki telafi mekanizmalarını destekler okumak.

Duyuş ehli de, katıksız materyalist düşünürler de, insan mutluluğunun bir iç dünya inşasından geçtiğinde birleşirler. Bilgi mühendisliğini, kitaplar da gereken malzemeleri (kelimeler, anlatım imkanları, hayal kurma becerisi) tedarik etmeyi üstlenir. Zorlanılan, geriletilen anlarda, insanın kendini sessiz, sıcak ve büyülü ülkesine atabilmesi bir şans. Dış gerçeklikle entegrasyonu sağlayabilmiş böyle bir kişisel özerkliğin, toprağı alttan akıtmaması kaydıyla masumiyeti ve de gücü var.

Özel hayatla eş süratle gitmeyen, birbiriyle bağlantısız malumat çeşnisi, koşumları som altından bineklerin çektiği arabalara benzetilebilir. Gemi azıya almış sürücü (bilgi) atlar, süratine yetişemeyen arabayı (hayat) iniş yokuş demeden, çalkalayarak, sarsarak, darbeler indirerek içindeki yolcunun zarar görmesine sebebiyet verecek denli tehlikeli bir vasıtaya dönebilir. Mesafe kısa ise ne âlâ. Şöyle bir yirmiiki yıla kadar. Kazasız belasız tamamlanabilirse, katedilen mesafeler paha biçilmez bir iç derinliği ve yıkılmaz bir özgüven olarak insana muhassala olarak kafi. Yolun bitmesi gereken yerde bitmemesi ve bu psikolojinin, bilgilerin fiiliyata (sanat da bu başvuruyu cevaplar) dönüşmesi gereken üretkenlik çağına sarkması işgücü kaybı...

Belki de bir beş-on yıl öncesine kadar, kültürlü olması, yani, somut karşılığı olsun olmasın malumat kırpıntılarıyla donanmış olması, birey için "düzey" alameti sayılırdı. Parça, öyle ki, mesleki bir yararlılığa ulaşması zor. "Bütün bilgi"nin düşmanı. Şimdi bilgilerin kullanışlı olup olmadığına, uygulanabilirliği bulunup bulunmadığına bakılıyor. Bir bilgisayarın sabit diskinde yok yere yer kaplayan dağınık parçacıklar gibi bir süre sonra derli toplu muhakeme, akıl yürütme özelliklerini dumura uğratıyorlar çünkü. Şunu teslim etmek gerekir ki, yola öncelikle herkesin bildiğini bilerek başlamanın emniyeti hazırda olmalı.

Varoluş kondisyonunu yükselten, "yaşıyor" olmanın kendini, toplumunu, çağını "farkındalık" oranına mahsuben anlaşıldığı noktada bilgiyle işbirliği kaçınılmaz. İnsanlığın yaşadığı deneyimler, işlevsellikten yoksun bu türden malumatfüruş, "etki alanı"nı değil, "ilgi alanı"nı genişleten insan tipolojisini geride bıraktı. Artık, kendine tevarüs eden bilgileri çağının bilgileriyle güncelleyen, bilgileri eleyen analitik zekalara asrın hüsn-ü kabulü var.

Dünün bilgi servetine yenilerini ekleyen, yeni şeyler söyleme kaygısı taşıyan insanlara. Birkaç yüzyıl öncesinin kıymet hükümlerine sahip donuk beyinlerin, üzerlerinden naftalin kokusu gelen "kanaat önderleri"nin hem fikri hem de aksiyon anlamındaki ihtiyaçlar için yeterli gelmedikleri, endişeleri, sancıları gidermedikleri, tarihi ortak ideallerimiz lehine işletemedikleri ortada. Satılamayan bayat ekmekleri yoğurup yeni ekmekler yapan fırıncılara benzeyen yazar-çizer taifesi, yeni tatları, daha lezzetli, daha beyaz ekmekleri çıkaracak ilerici karaktere sahip değiller. Çok bilgililer!!! Ancak kendi coğrafyalarında geçer akçe olabilen yerel bir birikim.

Çağın favori cümlesi "Bilgi güçtür". Ama tek başına hiçbir şeyi değişiremiyor, saygıyı da hak etmiyor. Gücünün kıvamını, insanı değiştirdiğinde buluyor. "Ne biliyorsam bedelini ödedim" diyen R. Kipling gibi sorumluluğu, bildiğiyle iş işlemeyi türeterek insanı haraca bağlıyor. İnsan evladı, kendisini mesut, bahtiyar edecek sihirli bilgiyi kitap sayfalarında arama kısır döngüsüne düşüyor. Bilgisi arttıkça yükü, yükü arttıkça huzursuzluğu, huzursuzluğu arttıkça bilgiye muhabbeti artıyor.

Aradığı bilginin Marifetullah (Allah Bilgisi) olduğunu, onun da anlama ve kavrama yetisine bırakılmaksızın, her ölümlünün yüreğine dercedildiğini belki bilerek belki bilmeyerek ve aklı tarafından acıtılarak. Carlos Santana 'nın cümlesiyle "Akıl bütün soruların evi, kalp bütün cevapların" Kitaplar kitabından sonra okunması sökülecek kitap, evren ve insan gönlü... Yaşadığı dünya gurbetinde insanı müteselli edecek başka bir kitaba rastlanılmadı...

Guşef KAV
2002