Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

18 Mart 2009

AŞIK VEYSEL'E ANMA TÖRENİ

Mart 18, 2009 2
AŞIK VEYSEL'E ANMA TÖRENİ



Aşık Veysel, ölümünün 36. yılında Sivas'ta anılacak

Ben giderim adım kalır /
Dostlar beni hatırlasın/
Düğün olur bayram gelir/
Dostlar beni hatırlasın”


dizelerinin sahibi dünyaca ünlü halk ozanı Aşık Veysel, ölümünün 36. yılında doğum yeri Sivas'ta anılacak.

Şarkışla ilçesi Sivrialan köyündeki mezarı başında 21 Martta anılacak Aşık Veysel Şatıroğlu, şiirleriyle Türk kültürünün vazgeçilmez yapı taşlarından biri olarak görülüyor.

Eserlerinde Türkçeyi en yalın ve güçlü şekilde kullanan Aşık Veysel, şiirlerinde verdiği mesajlarla Türk milletine her zaman birlik ve beraberliği öğütlüyor.
Pek çok eserinde vatan, tabiat, birlik, çalışma, yardımlaşma konuları yer alan Aşık Veysel'in şiirleri incelendiğinde dikkati çeken en önemli noktanın vatana bağlılık ve idealistlik olduğu görülüyor.

Eserlerinde daima birleştirici, kaynaştırıcı bir tavır içinde davranan, Büyük Önder Atatürk'ün düşünce ve prensiplerine de sıkı sıkıya bağlı olan ünlü ozan, bu bağlılığını şu dizeleriyle dile getiriyor:


“Çalışalım kurtaralım buhrandan/
Nedir senlik benlik usandık candan/
Irkımız neslimiz aynı bir kandan/
Yurdun yaraların saralım kardaş/
Yürüyelim Atatürk'ün izine/
Boş verelim bozguncular sözüne/
Göz atalım şu dünyanın hızına/
Yürüyüp hedefe varalım kardaş.”

VEYSEL'DEN GENÇ KUŞAKLARA SON NASİHATLER

Ölümünden 3 ay önce radyocu Yaşar Özürküt ile yaptığı röportajda, insanlara vermek istediği mesajların sorulması üzerine Aşık Veysel, genç kuşaklara şu nasihatlerde bulunuyor:
“Onlara söyleyişim şu olacak, çalışmak, azim, fikir. Efendime söyleyeyim, bunlar mevcut olacak. Dönmeyecek azminden insanlar. O azminden dönmeyen insan, muhakkak erinde, geçinde arzusuna ulaşır. Fakat azim deyince o da, biri yani yanlış yola azmetmiş, o muhakkak yolda kalır. Fakat doğru yola azmederse o kendini bir selamete çıkarır ve ismini baki kor dünyada, kendi de baki kalmış olur. Yoksa yanlış yola azmetmiş, onun muhakkak bir gün kafasına vururlar. Ondan hayır çıkmaz. Çıksa kalsa bile herkes nefret eder. İnsanlar iki şeyle anılır, biri nefretle, biri rahmetle. Nefretle anıldıktan sonra hiç anılmasın.”

Ölümünden birkaç saat önce bile kendisine söylemek istedikleri sorulduğunda “Ne diyeyim. Birbirinizle, konu komşuyla iyi geçinin, dirliğiniz, düzeniniz bozulmasın” dediği belirtilen Aşık Veysel, “Kürt'ü Türk'ü ne Çerkez'i/Hep Adem'in oğlu, kızı/Beraberce şehit, gazi/Yanlış var mı ve neresi”
dizeleriyle birlik ve beraberliğe vurgu yapıyor.

KÖYÜNDEKİ İLK MEYVE BAHÇESİNİ KURDU

Aşık Veysel'in önemli ancak pek bilinmeyen bir özelliği de köyünde ilk kez meyve bahçesi kuran ve meyve yetiştiren kişi olması.
Köyünde ve çevresinde tek meyve ağacı olmadığı halde Sivrialan'da ilk meyve bahçesini kurduğu ifade edilen Aşık Veysel'in bahçesinde elmadan kayısıya, kirazdan cevize kadar çeşitli meyve ve çiçek bulunuyor.

ANMA ETKİNLİĞİ

Şarkışla Kaymakamlığınca 21 Martta düzenlenen Aşık Veysel'i anma etkinlikleri kapsamında ilk olarak ilçedeki Aşık Veysel Kültür Merkezi'nde program yapılacak. Programda, sinevizyon eşliğinde Aşık Veysel'in hayatı anlatılacak, şiirlerinden ve eserlerinden örnekler verilecek. Aşık Veysel ile ilgili konuşmaların yapılacağı programın ardından Veysel'in doğum yeri olan Sivrialan köyündeki mezarı ziyaret edilecek. Burada ağaç dikme töreninin ardından Sivrialan köyündeki Aşık Veysel Müzesi gezilecek.

AŞIK VEYSEL'İN HAYATI

Şiirlerinde yaşama sevinciyle hüzün, iyimserlikle umutsuzluk iç içe olan, aşık geleneğinin son büyük temsilcilerinden Aşık Veysel, 1894 yılında Sivas'ın Şarkışla ilçesi Sivrialan köyünde doğdu.

Karaca Ahmet ile Gülizar hanımın çocuğu olan Aşık Veysel, çiçek hastalığı yüzünden 7 yaşında bir gözünü kaybetti. Aşık Veysel'in diğer gözü de kısa süre sonra kör oldu.

Babasının oyalanması için aldığı sazı çalmaya başlayan Veysel, saz ustaları Çamşıhlı Ali ve Molla Hüseyin'den ders aldı. Aşık Veysel'in cumhuriyetin 10. yılı için yazdığı destanın yayınlanması ve Sivas Aşıklar Bayramı'ndaki başarısı dikkati çekti. Veysel, bazı köy enstitülerinde saz öğretmenliği yaptı.
İki kez evlenen, 2 erkek ve 4 kız babası olan Aşık Veysel, 21 Mart 1973 tarihinde vefat etti.

NE GÜZEL ŞEY SEVMEK…

Mart 18, 2009 0
NE GÜZEL ŞEY SEVMEK…
Ne güzel şey sevmek…
Doğayı, insanları, en çok da seni sevmek.
Birisine canım demek, canından önce bilmek.
Ne güzel şeymiş seni sevmek…
Paylaşmak,
Elindeki tek lokmayı, en çok da yüreğini,
Ne güzel şeymiş seni sevmek...
Elle ele tutuşup saatlerce yürümek,
Hiçbir şeyi düşünmeden yaşamak, yaşayabilmek.
Var olmak iki canda tek yürek olabilmek.
Ne güzel şeymiş seni sevmek…
İyi ki sevmişim seni…

Mehpare ÖĞÜT
2009

15 Mart 2009

EY AŞK !

Mart 15, 2009 0
EY AŞK !

Bir gün bana da geleceksin ve yüreğimin en sakin limanlarına
demir atacaksın ey aşk !
Emeklemeye yeni başlamış bir bebeğin ilk çığlıkları gibi,
aşkın ilk heyecanını duyacaksın yine ben de…
Belki ayağım takılacak, sarsılacağım ama tüm coşkusuyla haykıracağım
sevdiğimi cümle aleme…

Sen gelmeye gör hele aşk asla tanımayacaksın beni.
Geçecek bu suskun halim, şaşıracaksın bu sen misin diye…
Paslanmış kalbimin anahtarını alacağım elinden;
Bütün kilitleri açıp aşkın güneşini dolduracağım tüm karanlık köşelere.
Sen gelmeye gör hele aşk asla tanımayacaksın beni…

Bir umut var içimde ki söyleme şimdiden duymasın kimse.
Sanki kıpır kıpır bahar rüzgarları esmekte gönlümde.
Ağlayan gözlerimden bir daha yaş görmeyeceksin belki de.
Şimdi bekleme zamanı, aşkın, kapımı çalacağı günü dört gözle…

Sen gelmeye gör hele aşk asla tanımayacaksın beni.
Geçecek bu suskun halim, şaşıracaksın bu sen misin diye…
Paslanmış kalbimin anahtarını alacağım elinden;
Bütün kilitleri açıp aşkın güneşini dolduracağım tüm karanlık köşelere.
Sen gelmeye gör hele aşk asla tanımayacaksın beni…


Mehpare ÖĞÜT
15 MART 2009

14 Mart 2009

İLLA Kİ SEN

Mart 14, 2009 1
İLLA Kİ SEN


Düşme,
Aklımdan…
Gitme,
Yüreğimden…
Bitmesin,
Rüyam…
Geç mesin ,
Ömrüm…

İlla ki SEN...


Mehpare ÖĞÜT
MART 2009

KAYBOLMAK BU DÜNYADAN

Mart 14, 2009 1
KAYBOLMAK BU DÜNYADAN

Yoruldum…
Gecenin en hüzünlü saatlerinde aklıma düşmenden.
Nedensiz yere durup durup seni düşünmekten.
Hayali olmayan bir varlığı beklemekten.
Yoruldum ve bıktım,
Kendime eziyet etmekten…

Saçlarıma konan her beyaz telden,
Yüzüme düşen her çizgiden,
Taşıyamadığım şu koca bedenimden,
Yoruldum ve bıktım,
Kendime ettiğim kötülükten…

Oysa ben masmavi bir gökyüzüne uyanmak istiyorum,
Deniz kokusunu doyasıya çekmek içime.
Arada bir kaçamak yapıp kimsenin bilmediği yerlere,
Sığınmak istiyorum sadece kendime…
Sığınmak ve kaybolmak bu dünyadan gizlice…


Mehpare ÖĞÜT
MART 2009

DENİZE SUNULAN ADAK

Mart 14, 2009 0
DENİZE SUNULAN ADAK

Yüreğin, dalgalar kadar kırılgansa, ne olur sus, dedi adam. Hiç bir zaman, böyle tuhaf isteklerde bulunmadığı geldi aklına.

Sustu, ama konuşması gözlerindeki şimşeklerde parlıyordu. İki adım attı, durdu birden. Döndü, çok şey söylemek ister gibi, açtı ağzını, boğazı düğümlendi, kollarını savurdu, hızla döndü. Yürümek istedi, ama adımını atamadı.

Adam susuyordu. Yer gök susuyordu. Suskunluk, intikam olmuştu. İki damla gözyaşı, konuşmanın adı oldu artık. Gitmeyen ayaklar paylaştı acıyı. Denizin kalbi doldu, dalgalar ortak oldu o ana.

Genç kız, denizin kendine çağıran sesiyle irkildi. Adımları değilse de ruhu gitti, geldi. Hiç bir şey o anı anlatmaya güç yetiremezdi. Her şey sustu, her yer sustu. Gözyaşları umut oldu o ana. Yürekleri dağlayan sözler hiç söylenmemiş gibi durdu. Kelimeler anlamını yitirdi birden. Susmak, yüce dağ gibi göründü konuşmanın üzerine.

Bu denizin, dedi genç kız, tüm uzakları yakın ettiğini söylerdi, dedem. Bana denizler üzerine çok hikâyeler anlatırdı. Denize, öğrendiklerimi anlattım rüzgâr eşliğinde. Çoğu zaman karşı kıyıya geçtim. Çok arkadaş edindim, dillerini anlamasam da hep konuştuk yüreğimizle. Şimdi, seni anlayamıyorum. En kırılgan pozlara bürünmek istemiyorum. Ama en büyük olan şahit ki, yüreğini yüreğim belledim. Seni hep görmek ve seni tanımak istedim. Kimin kanı, kimin canı olduğumu bilmek istedim. Ama sen, sen…

Adam, denizin gökyüzüyle birleştiği yere gözlerini dikti. Aranan tüm cevapları bulmuş gibi döndü birden, çok şey söyleyecekmiş gibi açtığı ağzı yine kapanmak zorunda kaldı. Genç kızın, kalbinden süzülen acı vardı ortada. Genç kız yoklukta var olmak istiyordu.

Bana, anlatmadığın şeyler geldi aklıma, diye devam etti genç kız. Annemin ölümü, bana senin söylemen gereken ama bir türlü söylemediğin şeyleri söyledi. Acının, her şeyi öğreten bir bilge olduğunu anladım. Aşkın, hayata kattığı anlamı anlatmadın bana. Gözyaşlarımın yanaklarımı kızartacağını, hıçkırıklarımın durmak bilmeyeceğini, hüzne konuk olacağımı hiç anlatmadın. Sen bana, hiçbir şey anlatmadın, anlatamadın. Çünkü sen yoktun hayatımda, olman gereken yerde değildin. Oysa ne çok isterdim, seninle bir seher vakti denizin şarkısını dinlemeyi. Ama bütün bunları dedemden öğrendim. Her şeyi senden dinlemek isterdim, ama hiç bir zaman yanımda olmadın, olamadın…

Yine suskunluk, en acı haliyle. Her şey yine susmakta. Adam, genç kızın söylediklerini düşündü. Geçmiş birden, intikam alır gibi belirdi. Denizin sakinliği, en deli dalgalara bıraktı yerini. Sarsıldı adam, dalgalar ayaklarının altındaki kumları çekiyordu. Bir boşlukta hissetti kendini. Karısının, yavaş yavaş denizin içinde yok oluşu geldi gözünün önüne. Her şeyin, yok olduğu görüntü geldi aklına. Uzun süren evliliklerinden, geriye kalan, sadece o hatıra vardı.

Oysa ne güzel başlamıştı her şey. İlk tanışmalarında, hayatı beraber yaşamak için dünyaya geldiklerini söylemişlerdi birbirlerine. Bakışlarındaki güzellik, hayata yansıyordu. Mutluluktu her şeyin adı. Mutsuz olmak için, insanın mazereti olamazdı.

Aylar, yılları kovaladı. Bakışlarındaki ışık, yıllar ile birlikte sönmeye başladı. Güzel bir kız çocuklarının, dünyaya gelmesi, o ışığın artmasını sağlayamadı. Hayatın tüm renkleri soldu, her şey donuktu nedense. Her şeye sahiptiler ama bir şey eksikti hayatlarında. Bilinmeyen, bulunmayan bir şeydi o. Gitgide birbirlerinden uzaklaştılar. Kumar masalarında, çılgın partilerde, dolu kadehlerde aradılar birbirlerini, bulamadılar. En son, başkası ile yakalayınca karısı kendisini, ikisine ait olan hatıraların silindiğini anladı. Artık eskiye dönmek zordu. Yeni olan ise kirliydi, mutsuzdu, umutsuzdu. Karısının kumarda kaybettiği paralarda eklenince bu mutsuzluğa, hayatın artık verecek bir şeyi kalmamıştı kendilerine. Güzel yüzlü bir bebek bile, umut verememişti karısına. Sonunda karısı denizin karanlığına sığınmıştı. Daha sonra, kızını da büyükannesine vermek zorunda kalışı, hayata dair her şeyi karartmıştı.

Yıllar, geldi geçti. Kızı büyüdü, kendisi yaşlandı. Omuzları çilelere boyun eğmişti. Şimdi, karşısında kendisini sorgulayan, yıllardır görmediği kızıydı.

Ben, dedi, korkuyordu konuşmaktan, ya da konuşamamaktan. Kendini zorladı, gözlerini ufka dikti. Yutkundu ama gözyaşlarına engel olamadı. Ben, çok günahlar işledim, diyebildi, kısık sesle. Annene karşı, sana karşı, kendime karşı… Silmedi gözyaşlarını, arkası gelecekti nasıl olsa. Uzun zamandır açamadığı duygularıydı bunlar. Konuşmak güzeldi, sorgulanıyor olsa da, konuşmaya ihtiyacı vardı, yoksa her şey eskisi gibi kalacaktı. Döndü, kızına baktı, gözlerini kaçırmıyordu artık. Bir an kızını süzdü, ne kadar yabancı olsalar da, kendi öz kızıydı, karşısında duran. İnsanın, kendi kanından olana bu kadar yabancı olması, tam bir zulümdü. Anlamaya başlıyordu, kaçmak, hiç bir zaman çare olmayacaktı. Görmezlikten gelmek, umursamamak daha da kötüydü. Konuşmalıydı, var olan her şeyi, konuşabilmeliydi. Yaşadıkları kendisine aitti, kaçamazdı.

Çok güzel başlamıştı her şey, hep öyle devam edecek zannetmiştik, dedi. Zaman bazen en sadık dost, bazen en amansız düşman oluyor. İnsan elinde bulunanların kıymetini bilemiyor, sıradanlaşıyor en istisna zannedilen şeyler. Ne zaman kaybetmeyi yaşasa insan, o zaman kazanmaya koşuyor. Ama geçiyor hepsi, elde sadece bir hiç kalıyor.

Biz, annenle her şeye sahiptik ama aslında hiçbir şeye sahip olmadığımızı anlayamadık. O zaman oldu olanlar, hata üstüne hata yaptık. Derken birbirimizden soğuduk, mutluluğu başka şeylerde aradık. İkimize ait olan her şey önemini kaybetti. O, en sonunda denize sığındı. Onun cesedi bile, benim ruhumu diriltmeye yetmedi. Her şeyi bıraktım, seni bile çıkardım hayatımdan…

Sustu, konuşamamaktan değildi suskunluğu. İçindekileri anlatmanın rahatlığını hissetti. Uzun zamandır, böyle duygular yaşamadığı geldi aklına. Yüreğindeki tebessüm, yüzüne yansıyamadı ama eskisinden daha iyi olduğuna kanaat getirdi.

Sen, dedi, sen artık bana ait değilsin. Sen, benden daha iyi ellerdesin. Kekeliyordu, zorla konuşuyordu ama konuşmak istiyordu. Ben, artık bir hiçim, diye devam etti. Bu gün buradayım, yarın nerede kim bilir? Beni unutmanı istemek, belki de hakkım değil ama bensiz bir yarının olsun. Sana, sadece acı veririm ben, çünkü hep öyle yaptım. Ağlıyordu, şimdiye kadar hiç böyle gözyaşı dökmemişti.

Genç kız, gözyaşları içinde dinliyordu. İçini çekti, döndü, babasına baktı. Sarılmak istedi bir an, dalgalar aman vermedi. Sadece, dalgalar değildi aman vermeyen, onulmaz yaralarıyla, peşinde, koskoca bir geçmiş vardı.

Bacaklarının titrediğini hissetti. Kumların üzerine yığıldı, artık hiç bir şeye engel olmak istemiyordu. Koşup sarılmak istiyordu ama yapamıyordu. Babam, diyebilmeyi o kadar arzu etmesi de yetmiyordu. Babasıydı sonuçta, hatalarını da kabul ediyordu. Başını ellerinin arasına aldı, hıçkırıklarına engel olmuyordu artık. Yılların biriktirdiği acılar, şimdi tamamen gözyaşlarındaydı. Ağladı, ağladı! Ne kadar zaman geçtiğini bilemedi, dalgaların kendisiyle konuşan sesini hissetti. Bir şeyler anlatıyorlar gibi geldi kendisine. Başını kaldırdı, yavaşça doğruldu. Gözyaşlarını sildi, durdu, dinledi. Sessizlik vardı. Sanki her şey hayret içindeydi. Döndü, geriye baktı, yoktu. Sağa sola döndü, baktı, babası yoktu. Az önce konuştuğu, sarılmamak için kendini zor tuttuğu babası, yerinde değildi. Bırakıp gitmişti. Bir an, olanların, olmadığını varsaydı. Babasıyla karşılaşmamış ve konuşmamışlardı. Sadece kendisinin kurguladığı bir şey, bir hayaldi olanlar. Olmuyor, yapamıyordu. Gerçekti her şey. Babası yıllar önceki gibi, onu yine terk etmişti. Başı döndü, gözleri karardı, ellerini ileri doğru uzattı. Dizleri taşıyamadı bedenini, yığıldı kaldı.

Kimseler yoktu ortalıkta. Koskoca sahilde, kumlarla dost küçük bir beden yatıyordu sadece. Dalgaların sesini bile duymuyordu artık. Her şeyden uzak, her şeye yakın… Ama habersiz, güçsüz ve umutsuzdu. Uyanacak, yine dalgaları duyacak mıydı? Gözlerini açtığında, babası, başucunda gülümsüyor mu olacaktı? Yoksa gerçek miydi olanlar? İçindeki boşluğu dolduracak, bir aydınlık var mıydı, bilmiyordu.

Ne kadar zaman geçti, bilemedi. Belki bir kaç dakika, belki bir kaç saat ya da bir gün. Önemi yoktu geçen zamanın. Gerçekler, zamana yenik değildi ne de olsa.

Gözlerini hafifçe araladı, başını kaldırdı, denizin, mavi sonsuzluğuna eşlik eden martıların sesleri, hiçte yabancı değildi. Etrafına, bir şeyleri görmek adına, belli belirsiz baktı, babası yoktu. Bu yokluğun, ebedi olacağını anladı, yüzünü denize döndü. Kalbini, aklını da eşlik etti ona. Olanları, hızlı bir şekilde hatırladı. Yüzündeki serinliğin, gözyaşına mı yoksa denizin dostluğuna mı ait olduğunu ayıramadı. Bütün olanlara rağmen, yine de ayakta durabildiğini hissetti.

Bir an, genç kızın içini, denizin büyüsü sardı. Sanki uzaktan gelen bir davet vardı. Şimdiye kadar, böyle bir büyüye kapılmamıştı. Bir ses duydu, ya da duyduğunu sandı. İsmini fısıldıyordu kendisine. Bütün dikkatini topladı, bekledi, yine duydu. Derinlerden gelen bir sesti bu. Önce ürperdi, sonra dikkat kesildi. Bu açık bir çağrı idi. Kimdi bu, kendisini neden çağırıyordu? Kafasında, cevabını bilemediği sorular dolaşıyordu. Yoksa yıllar önce, annesini çağıran ses miydi duyduğu. Annesi de mi, böyle bir sese kulak vermiş ve hayatını sonlandırmıştı? Aynı ses, şimdi kendisini davet ediyordu. Kuşatılmışlık içindeydi, iki adım attı, ayaklarının ıslandığını hissetti. Durdu, ses devam ediyordu. Bir adım daha atacak oldu, yapamadı. Yüreği gitmek istese de ayakları gitmiyordu. Başını geriye çevirdi, baktı. Karmaşık duygular içindeydi. Dalgalar, ayaklarına, daveti hatırlatırcasına dokunuyor, gözyaşlarının arkası, kesilmiyordu. Her şeye son vermek elinde idi, bir kez daha adım atmayı denedi. Ayakları kuma saplanmıştı. İleriye gitmek istiyordu, yapamadı, suya, baktı, baktı… Bir süre sonra sesin kesildiğini, denizin eski halini aldığını gördü. Oysa ne çok arzu etmişti. Tıpkı, annesi gibi, acılardan denize sığınmak, her şeyi unutmak istemişti. Ama olmadı, yapamadı.

Büyükannesi ve dedesi geldi aklına. Yüzlerinden eksik etmedikleri gülümsemelerini hatırladı. Şu anki halini görseler, neler düşünürlerdi acaba? Kendisine söylenen ninnileri, saçlarında gezinen ellerini hatırladı. Düştüğünde koşturmalarını, bağırlarına basmalarını, acısına ortak olmalarını… Onlarla yaşadıkları, gözünün önünden bir film şeridi gibi geçti. Utandı, kızardı yüzü. Kumlara doğru birkaç adım attı. Yaşadıkları kendisini yormuştu, olduğu yere çöküverdi. Hayat bazen, insana sürpriz yapıyordu. Tek düze değildi hiçbir şey, inişler çıkışlar çoktu. İnsan, bu sürprizler içinde boğulabilir, ya da kıyıdan boğulmaları seyredebilirdi. Yaşadıkları, kendisini altüst etmişti. Ama her şeye rağmen, kendisine kol kanat geren insanlar vardı. Bu da bir imtihandı onun için. Yaşanacak varsa yaşanmalı, çekilecek çekilmeliydi.

Bu duygular içinde, uzun zaman bocaladı, gelgitler yaşadı. Güneşin battığını, ufku muhteşem bir kızıllığın kapladığını fark etti. Uzun uzun baktı kızıllığa, kızıllıktan da güzelliğin doğabileceğine şahit oldu gözleri. Manzarayı, kendi hayatına yordu, kendince bir anlam verdi olanlara. Her insanın hayatında, kendisinin yaşadıklarına benzer şeylerin olabileceği, geldi aklına. Her şey, duygusal çalkantıların, insanı kuşattığı anlarda idi. Var olmak ve yok olmak, işte o zaman ortaya çıkıyordu. Rahatladığını hissetti, kalktı. Ağır adımlarla, kumlarda yürümeye başladı. Denize bakmak istemiyordu artık, patikaya yöneldi. Bir aileden bir kurban yeter, diye geçirdi içinden. Adımlarını hızlandırdı, kendisini bekleyen sıcak yüzlerin varlığı, içini ısıttı.

Karanlık iyice çökmüş, sokak lambaları, karanlıkta var olmaya çalışan bir genç kıza, arkadaşlık ediyordu.




Cemil KÖKSAL
Ay Vakti
Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi

12 Mart 2009

SANA GELECEĞİM BU GECE

Mart 12, 2009 1
SANA GELECEĞİM BU GECE
Sana geleceğim bu gece,
Bir fincan kahveni içip, iki kelimenin belini kırarız.
Geçmişten, yaşadıklarımızdan, senden benden konuşup,
Gelip geçen yıllara hayıflanırız belki de.
Kim bilir konuşurken iki damla da gözyaşı dökeriz,
Adet yerini bulsun diye…

Sana geleceğim bu gece,
Kapını aralık bırak uyursan girerim içeri sessizce.
Işıkları da yakmam, eskisi gibi loş olsun yine.
Seni öyle uzaktan seyrederim yanına yaklaşmadan sessizce.
Derin derin düşüncelerle bakarken sana gölgem düşerse üstüne,
Sakın telaşa kapılma, bir nefeslik kısa bir an için bile olsa,
Sana geleceğim bekle beni bu gece...

Mehpare ÖĞÜT
MART 2009

AĞACA TÜNEYEN BARON

Mart 12, 2009 1
AĞACA TÜNEYEN BARON

Italo Calvino’nun en sevilen kitaplarından biri olan Ağaca Tüneyen Baron, yazarın daha sonra Atalarımız üçlemesinde bir araya getirdiği kitaplardan ikincisidir. Birincisi İkiye Bölünen Vikont, üçüncüsü ise Varolmayan Şövalye’dir.

Ağaca Tüneyen Baron, soylu bir aileden gelen, on iki yaşındayken babasına isyan edip ağaca çıkan Cosimo üstüne yazılmış bir ütopyadır… Bir daha yeryüzüne ayak basmayacağını söyleyip bütün ömrünü ağaçların üstünde geçiren, bütün ihtiyaçlarını orada gideren; ağaçların üstünde yemek yiyen, temizlenen, okuyan, öğrenen, hatta âşık olan Cosimo, toplumdışı yaşayışına rağmen insanlarla birlikte hareket etmekte, onların yapıp ettiklerine dahil olmakta, yön vermektedir. O, dünyayı değiştiremese de tanımaya ve anlamaya çalışmaktadır. Cosimo’nun biraz komik, biraz hüzünlü ve pek tuhaf bir şekilde son bulan hikâyesi, aslında insanlık tarihinin kazanma ve kaybetmesi üstüne bir hikâyedir.

Üçlemedeki diğer kitaplarda olduğu gibi, baronun hikâyesi de ikincil bir karakter tarafından, kardeşinin ağzından anlatılır: “Sözün özü, bütün hikâye anlatanlar gibi taşkınlığa kapılmıştı, gerçekten başından geçenlerin mi, yoksa eskiler yâd edildiği zaman onların anısıyla geri gelen, içinde duygu kırıntılarının, sıkıntıların, mutlulukların, kararsızlıkların, böbürlenmelerin, kendinden tiksinmelerin yer aldığı geçmiş saatler denizinin mi ya da hani yüksekten attıkça her şeyin pek kolay göründüğü, ama değiştire değiştire anlattıkça sonunda ille de gerçekte yaşanan veya yaşarken ne olduğu görülen şeylere geri dönüldüğünün anlaşıldığı tamamıyla uydurmanın mı daha güzel olduğunu kestiremiyordu. Cosimo henüz, yaşama isteğinin anlatma isteğine ağır bas-tığı, yeterince şey anlatacak kadar yaşanmadığına inanıldığı yaşlardaydı, dolayısıyla ava çıkıyor, haftalarca ortalıkta görünmüyor, sonra kuyruğundan tuttuğu ağaçsansarları, porsuklar ve tilkilerle meydandaki ağaçların üstünde beliriyor, Ombrosalı aylaklara yeni hikâyeler anlatıyor, bunlar gerçekken anlattıkça uyduruklaşıyor, uydurdukça gerçek oluyordu.”

Ağaca Tüneyen Baron, ilk kez her yaştan okura hitap eden bu resimli baskısıyla Türkçede. 220 sayfadan oluşan kitabın fiyatı, 26 TL…

COELHO'NUN ROMANI BEYAZPERDEYE UYARLANIYOR

Mart 12, 2009 0
COELHO'NUN ROMANI BEYAZPERDEYE UYARLANIYOR
Brezilyalı yazar Paulo Coelho'nun 40 dile çevrilen ve yayımlandığı ülkelerde büyük ilgi gören ''On bir Dakika'' romanı beyaz perdeye uyarlanacak.

Can Yayınlarından yapılan yazılı açıklamaya göre, romanın sinema uyarlamasında rol alacak oyuncular da belirlendi.

Yönetmenliğini Hany Abu-Assad'ın yapacağı filmde başrolleri, Alice Braga ile bu yıl ''Güreşçi'' filmiyle ''En İyi Erkek Oyuncu'' dalında Oscar'a aday olan Mickey Rourke ve David Cronenberg'in yönettiği ''Şark Vaatleri'' filminden tanınan Vincent Cassel paylaşacak.

Çekimlerine 1 Haziranda Brezilya ve Cenevre'de başlanacak filmin çıkış noktası olan ''On Bir Dakika'' romanı, dünyanın en eski mesleği üzerine kurulu bir aşk masalı.


Burada yer alan bilgiler “intersinema.com” un izni doğrultusunda yer almaktadır…

09 Mart 2009

ÖZLEDİĞİM KADAR SENSİN / SEVDİĞİM KADAR BENSİN

Mart 09, 2009 1
ÖZLEDİĞİM KADAR SENSİN / SEVDİĞİM KADAR BENSİN
Kadavradan ibaret bir gövde,
İmlası bozuk bir cümle..
Bir de aramızdaki büyüyen özlem..

Biliyorum gelmeyeceksin...
Ne sen olabileceğim gözlerinin dibinde..
Ne ben olabileceksin yüreğimin terinde..
Ama...
Bir cümle olduk biz..
Anlatım bozukluğuna meyal verdik ise de,
Sevgiye dair alıntılanmış,
En anlamlı söz olduk biz..
Bizden doğma mutluluğu var ettik
Sevda sağnağında...
Bizden olma bir fincan umudu tazeledik
Hayat çaydanlığında...

Ey kirpiklerinden sağdığım gökkuşağı yedi rengi,

Hüzünbaz hüzünleri unut..Ayak diblerine kök salmış siyah’ı da ..Koş yeni demlenmiş yürek demime..Sokul ve mevzilen gözlerinde kuruttuğum kirpiklerime..Şarkılar sustu biliyorum..Söz sırası bizde..Mutluluğumuzdan alıntı birkaç çift umudumuz var dudaklarımıza ördüğümüz..Erişmese de ellerimiz ellerimize, bir yolumuz var özleminde yürüdüğümüz..Sana kaç gel demiyorum..Biliyorum hakkım değil bu..Bırak kanlı bir savaşın içinde geçsin ömrümüz..Çilekeş bir sonbahar yaprağına özensin gözlerimiz..Aynı tende, aynı gölgede yürümese de mavi düşlerimiz, aynı sevdanın ıslak cümlelerinde büyüsün adımız..İlintilensin kokun Cennnetle, bize aidatlansın ayrılık...Ne fark eder ki..Ben sendeyim...Sen bende...Bükülse de cümlelerimiz , sökülse de alfabemiz biz bir cümleyiz..Sen ve ben...İki harf bir cümleden ibaret mutluluk...

Mutluluğuma umudumu bağışlayan,

Biliyorum özlem kör topal zamanlarında ilerliyoruz..Sen benden uzakta, ben senden ırakta yürümekteyiz..Dışı düşsüzlüğe gebe kalmış bir sabahın koynunda boyun bükmekteyiz..Bazen gözlerimiz nemlenmekte, bazen de özlem aramıza perdelenmekte..Ama bırakmak yok sevgili..Mutluluk umuda gark olmuşsa, artık dönüş yok bu yoldan..Ölüm ölümümüzü öldürmeden gitmek yok sevgili..Bırak ellerinden içmeyeyim bir bardak suyu..Bırak gözlerinde sabahlamasın yüreğim..Uzaklarda bana ait bir cümle ol yeter..Koynumda sonbaharları kurban edemesen de bırak yanımda hep umut ol yarınlara...

Sığlığıma / içimdeki yalnızlığa bir dirhem hayatı aşılayan,

Sus.Dikenli telleri dudaklarına getirip kanatma yaralarını..Kavuşmamanın ızdırabına kanıp içme hüznün şerbetini..Bak kör bir yüreğe sevgiyi öğretiyorsun..Büyüyor içimde ölen bir çocuk..Yarım değil cümlelerim..Mutluluk fiilinden umut deryası cümleler kuruyorum mavilere..Rüzgarı omuzlarıma alıp bulutlara yeni göç yolları buluyorum..Biliyorum her yol sana...Biliyorum her söz sana..Evet zor yaşadıklarımız..Zifiri bir karanlık ilerlediğimiz, bir ölüm kalım savaşı göğsümüzden sildiğimiz..


Bırak aramızdaki özleme bakıp durma..
Kefenle gözlerindeki ıslaklığı..
Gün vuslat zamanı..
Gün bizi bizde yaşatma anı..

Doldur gözlerine kız cocuğu hayallerini..
Yürü bana doğru harf harf..
Yürü bana doğru dua dua..
Bir de gelirken bana,
Bİr avuç maviyi çok görme sakın..

Unutma;
Özlediğim kadar Sen’sin..
Sevdiğim kadar Ben’sin..

“ Seni özlemin en güzel yanı;
Seninle her gün yeniden doğmak mavilere..
Hep nefes al emi..
Seninle hayatlansın bu hayatım....“


İsmail SARIGENE

ATHENA (MİNERVE)

Mart 09, 2009 0
ATHENA (MİNERVE)

Bir adı da Palas olan Athena, Baş Tanrı Zeus'un çok sevdiği bir kız idi. Zeka tanrıçası Athena'nın doğumu oldukça gariptir. Annesi akıllı Metis (Hikmet) ti. Efsaneye göre Baş Tanrı Zeus Metis'i yutmuş, yani kendi içine atmış ve onu kendisinin bir parçası yapmıştı. Akıllı ve Zeki Zeus Metis'i uzun süre kafasının içinde taşıdı. Ondan kurtulma zamanı gelip çatınca Demir ve ateş tanrısı Hephaistos'u çağırdı

"Hephaistos" dedi "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğinin biliyorum.

Hephaistos Baş Tanrıya karşı gelmeye cesaret edemedi ve baltasını Zeus'un alnına indirdi. O anda yarılan yerden zafer çığlıkları atan güzel bir kız çıktı ve dans etmeye başladı. Tepeden tırnağa kadar silahlı idi. Başında altın bir miğfer kıvılcımlar saçıyordu. Parlak bir zırh bütün vücudunu kaplamıştı. Elinde ise yepyeni bir mızrağı sallıyordu. Bu hali gören bütün ölmezler hayret ettiler, şaşırdılar. Güneş bile onu görüce ne yapacağını unuttu, atlarının dizginlerini çekti, arabasını göğün boşluğunda bekletti. Büyük Olympos dağı bu yeni Tanrıça'nın doğuşu ile sarsıldı. Toprak'tan müthiş bir gürültü çıktı. Denizler kabarmaya dalgalar coşmaya başladı.

Zeka ve aydınlık tanrıçası olan Athena aynı zamanda savaş tanrıçası da sayılırdı. Savaş gürültülerini ve silah seslerini uyandırmasını ve canlandırmasını da isterdi. O Yunanlılar için yenilmez bir kavgacıydı, cesareti başka hiç bir tanrı ile kıyaslanamazdı. Onun cesareti kurnazca, yiğitliği sessizce idi. O gösteriş ve yaygarayı sevmezdi.

Athena kabalık ve her türlü zulümden iğrenirdi. Temiz kalpliydi. Adaletten hoşlanırdı. İyi ve akıllı insanların yardımına koşmak adetiydi. Bir gün çok beğendiği, sevdiği cesur Tydeus çok uzun süren bir savaşta ağır yaralanmış ve yere düşmüştü. Athena Babası Zeus'a ona yardımcı olması, acıması için yalvardı. Babasından bu cesur savaşçıya ilaç götürmek onu ölümsüzler arasına katmak için izin istedi. Zeus bu istediğini kabul edince derhal yeryüzüne, savaş meydanına indi. Fakat Tydeus'in yakaladığı düşmanından korkunç bir biçimde intikam almakta olduğunu gördü. O, kendisine getirilen düşmanın kemiklerini kırıyor, kafasını eziyor, sonra bir barbar gibi kafatasının içinden çıkan beynini yiyordu. Athena bunu görünce ondan iğrendi. Yardımına koştuğu savaşçıya sırtını dönerek onu kendi kaderiyle baş başa bıraktı. Barbarca davranışıyla yardımı hak etmediğini göstermişti.

Zeka tanrıçası Athena bazen yeryüzüne iner, savaşlara katılırdı. Yunanlılar Medya'lılara karşı savaştığında küçük ordularını Athena idare etmişti. Bu yüzden bir avuç insan, barbarların çok kalabalık ordusuna karşı büyük bir zafer kazanmıştı. Athena aynı zamanda şehirlerin bekçisi ve koruyucusuydu. Sevdiği şehirlerin kalelerinde, surlarında canla başla savaşırdı. Yalnız savaşları sevmezdi, barışları da severdi, barışın nimetlerini, medeni hayatın güzelliklerini, zafer kazanan kralların kalplerine sokardı. Bu yüzden medeniyetle ilgili her şeyin koruyucusu sayılırdı.

Alıntıdır…

06 Mart 2009

08 MART KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN !...

Mart 06, 2009 2
08 MART KADINLAR GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN !...
Her yıl olduğu gibi bu yılda 08 Mart Dünya Kadınlar gününü kutlayacağız. Elbette bu kutlamadan ziyade, amaç kadın haklarını, sorunlarını ve çözüm yollarını dile getirmek amaçlı. Yılın sadece bir gününde kutlama olmayacağını bizlerde herkes gibi biliyoruz ve 365 günde sadece bir günde içinde kadınlara ait sorunların konuşulamayacağını ve çözüm üretilemeyeceğini de ancak, en azından sesimizi duyurmak açısından bu bir günü iyi değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Neden Dünya Kadınlar Günü denmiş diye bir soru geçmiştir hepiniz gibi benim de aklımdan ve neden 08 Mart diye. Mutlaka tarihte yaşanmış pek çok olay sonrası gibi bugünü bizlere ait bir gün olarak tüm dünya kadınlarına adamışlardır. Peki nasıl doğdu ve gelişti diye merakımızı gidermek için şöyle bir tarihe uzanalım ve ne, nedir öğrenelim ister misiniz.

Hadi buyrun o zaman !...

***************


DÜNDEN BUGÜNE "KADINLAR GÜNÜ"

Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1800'lü yıllarda bir tekstil fabrikasında daha iyi çalışma koşulları için greve giden kadın işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamayarak ölmeleriyle gündeme geldi Kadınlar tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de 8 Mart'ta eşitlik isteklerini daha yüksek sesle dile getiriyorlar.

8 Mart'ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanması, uluslararası düzeyde kabul gören bir hal alması 1970'lere rastlasa da, bu tarihe kaynaklık eden olay ve dünya kadınlarının ortak bir gün kutlama isteğinin gündeme gelişi 1800'lerin ortasını bulur. ABD'nin New York kentindeki Cotton tekstil fabrikasında çalışan işçi kadınlar, 1800'lü yılların ortalarından beri daha iyi çalışma koşulları, emeklerinin karşılığında hak ettikleri ücret ve daha iyi yaşam için mücadele vermektedir. Ama bunca yıllık mücadeleye karşın elde edebildikleri pek bir hak yoktur. En sonunda, 8 Mart 1908 günü, haklarını alabilmek için son çare olarak greve giderler. Ancak patronlar bu greve zalim bir şekilde müdahale ederler. Greve giden kadınlar fabrika binasına kilitlenirler. Patronlar bu yolla grevin başka fabrikalara sıçramasını engellemek isterler. Ancak beklenmedik bir şey olur ve fabrika yanmaya başlar. Ne yazık ki yangından fabrikada bulunan kadın işçilerden çok azı kaçarak kurtulmayı başarır Yanan fabrikadan kaçmayı ve fabrikanın çevresine kurulmuş olan barikatları aşmayı başaramayan 129 kadın işçi yanarak ölür.

Aynı yıl diğer endüstri kollarındaki kadınlar da mücadeleye devam ederler. Kadınların yürüttükleri mücadelenin temelinde seçme ve seçilme hakkı, günlük çalışma saatlerinin, koşullarının ve ücretlendirmenin yeniden düzenlenmesi gibi konular bulunmaktadır. Dünya Kadınlar Gününde bugün de ilk başlarda yapıldığı gibi eşitlik için, bağımsızlık için, politik haksızlıkların ortadan kalkması için, daha iyi yaşama ve çalışma koşulları elde edebilmek için çalışılıyor.

TÜRKİYE'DE 8 MART KADINLAR GÜNÜ

Türkiye Cumhuriyet’inin kurucusu Atatürk’e göre, dünyada hiçbir milletin kadını “Ben Anadolu kadınından fazla çalıştım, milletimi kurtuluşa ve zafere götürmekte Anadolu kadını kadar emek verdim”(5) diyemez sözleriyle, Türk Kadınının kendisine tanınan bütün haklara lâyık olduğunu, hem söz konusu haklar tanınmadan önce asaleten ve kahramanlığı ile hem de bu haklar tanındıktan sonra kısa zamanda çeşitli mesleklerde gösterdiği başarılarla kanıtlamıştır.

Kadın, aile ve toplum arasında bir köprü görevini görür. Bu nedenle bu konu ele alınırken onun sosyal ve ailevi durumu göz önünde bulundurularak onun bir birey olduğu kabul edilmelidir.

Atatürk’ün bu konuya ilişkin yaklaşımı dikkate değerdir. “Daha esenlikle, daha dürüst olarak yürüteceğimiz yol vardır. Bu yol,Türk kadınını çalışmamıza ortak yapmak, ilmî, ahlâkî, sosyal, ekonomik yaşamda erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve destekleyicisi yapmak yoludur.” (2)Bu düşünce yapısı, Türk toplumunda kadının bir kişilik kazanmasına yol açmıştır. Bu açıdan bakıldığı zaman, Atatürk’ün kendine özgü bir kadın anlayışı vardır.O, bugün dünya aydınlarının birleştiği ve Birleşmiş Milletler Teşkilâtı’nın yaymaya çalıştığı ileri düzeydeki görüşü çok daha önceleri dile getirmiştir. 1923 yılında İzmir’de yaptığı konuşmada “Şuna inanmak lâzımdır ki, dünya üzerinde gördüğümüz her şey kadının eseridir”(3) diyen Atatürk, her toplumun iki cinsten oluştuğunu, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinilmesini o toplumu yarı yarıya zayıflattığını vurgulamıştır.

Atatürk, Türk kadınına Türk ordusu saflarında resmen ve üniformalı olarak yer veren ilk generaldir. O,“kadın meselesinde cesur olalım. Kuruntuyu bırakalım, açılsınlar, zihinlerini ciddi ilimler ve fenlerle süsleyelim”(4)derken, kadının hem kişiliğini kazanmasını, hem topluma katkısını hem de eğitilmesini istemiştir.

İlk kez 1921 yılında "Emekçi Kadınlar Günü" olarak kutlanmaya başlayan 8 Mart, 1975 yılında daha yaygın olarak kutlandı ve sokağa taşındı.

Atatürk’ün 1923’lerden itibaren üzerinde titizlikle durduğu ve uygulamaya koyduğu kadın hakları için dünya, ancak 1975 yılında birlik olarak çaba sarfetme gereği duymuş ve bu yılı “Kadın Yılı” olarak ilân etmiştir.

Atatürk, kadın hakları ve statüsü konusunu sadece millî bir mesele olarak görmemiştir. Cumhuriyet’in kurulmasından sonra, konuyu süratle milletler arası alana götüren ilk insan Atatürk’tür. 22 Nisan 1935’te İstanbul’da Beylerbeyi Sarayı’nda “Milletler arası Kadın Kongresi”nin toplanması için imkânlar hazırlamış ve kongreyi himayesine almıştır. Dünya çapında ünlü kadınların ve yazarların katılımını da sağlayan kongreye gönderdiği telgrafta “Siyasî ve içtimai hakların kadın tarafından kullanılmasının, beşeriyetin saadeti ve prestiji bakımından elzem olduğuna eminim” ifadelerine yer vermiştir. Buna göre, Türk kadınının dünya kadınlarıyla ilişkilerinin alacağı şekil de Atatürk’ün “Türk Kadını’nın Dünya Kadınları’na elini vererek dünya barış ve güveni için çalışacağına emin olabilirsiniz” ifadeleriyle belirlenmiştir. (1)

"Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı" programında Türkiye de etkilenmiş, 1975 yılında "Türkiye 1975 Kadın Yılı" kongresi yapılmıştır. 1980 askeri darbesinden sonra dört yıl anılmadı 8 Mart. 1984'ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından Dünya Kadınlar Günü kutlanmaya başlandı.

Kadınlar 80'li yıllarda 8 Mart'ı izinli yürüyüş ve şenliklerle kutlayamamışlarsa da, küçük gruplar mütevazi kutlamalarını sürdürdüler. 90'lı yıllarda kadın kuruluşlarının sayı ve çeşitliliğinin artması ile beraber 8 Mart daha geniş bir katılımla kutlanılır oldu.

8 Mart günü Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanır. Bu gün kadınlar tarafından ve / ya da kadınlar için konferans, gösteri ve eğlence gibi çeşitli etkinlikler düzenlenir. Kadınlar arası dayanışma ve kadınların toplumdan beklentileri vurgulanır.

Kadınlara özgü bir günün var olması düşüncesi ilk kez, 26-27 Ağustos 1910’da Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansında ortaya atıldı ve kabul edildi. Bir çok ülkede her yıl kutlanmaya başladı. İsveç’te ise 1912 yılından itibaren kutlanmaya başladı.

Ancak ilk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı ve değişen tarihlerde ama her zaman ilkbaharda kutlanıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı tarafından olmuştur.

İki dünya savaşı yılları arasında bazı ülkelerde kutlanması yasaklanan Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de kutlanılmaya başlamasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1977 yılında 8 Mart’ın Dünya Kadınlar Günü olarak kutlanmasını kabul etti.

Kaynak: NATIONALENCYKLOPEDIN

************

Verdiğimiz bu bilgilerden sonra, şöyle bir etrafımıza baktığımızda maalesef ve üzülerek belirtmek gerekir ki, sadece ülkemizde değil, dünyanın neresinde olursa olsun, hala ve hala kadınlar ikinci sınıf vatandaş olarak görülmekte, hakları ellerinden alınmakta, her türlü şiddete maruz kalmaktadır. Sadece bir güne sığdırılarak elbette bu sorunlar çözülemez ve ilk kutlanmaya başlandığı andan itibaren de çözülememiştir. Ancak biz kadınlarında önce kendi benliğimizi kazanmamız, kendimize kendimiz değer verip başkalarından karşılığını beklememiz gerektiğini düşünüyorum. Hiçbir şey alınmaz hak edilirden yola çıkarak, kendimize önce kendimiz sahip çıkmalıyız, kendi ayaklarımız üstünde durmayı öğrenmeli ve çocuklarımızı da ona göre yetiştirmeliyiz. Korkarak, bir şeylerden kaçarak ve ayıp sayılacağını düşünerekten hiçbir şeyin bize altın tepside sunulmasını beklememeliyiz. Hepimizde basın aracılığıyla izliyoruz; Doğuda hala pek çok genç kızımız 15-16 yaş aralığındaki kızlarımız okul yüzü görmemiş, dünyadan haberi olmadan evlendirilmeye çalışılıyor. Daha küçücük yaşında kendi gibi küçük bir varlığın sorumluluğu veriliyor ellerine ve birlikte büyümeye çalışıyorlar her ikisi de. Bu onların kaderi mi, yoksa kaderden öte bir şey mi ? Bu asla ve asla kader olamaz. Bazı şeyler vardır ki doğumdan itibaren yazılır insanların alnına ama buna kader diyemezsiniz. Bu tamamen insanların kendi ellerinde olan bir şey, değiştirmek ve değişmesi mümkün olan bir şey. Bu nedenle önce bizler yani kadınlar bu toplumda erkekle eşit bir birey olduğumuzu ve onlara ait olan her hakka bizim de sahip olduğumuzu bilmek zorundayız. Yasaların ve kuralların sadece erkeklere ait olduğunu değil, tüm bu yasa ve kuralların bizler içinde var olduğunu bilmek zorundayız. Yüce Allah “Cennet, anaların ayakları altındadır” derken, kadının önemini vurgularken, o zaman bu sözün önemine göre kendimizi bir ana, bir eş ve bir kadın olarak yüceltecek konuma getirmeliyiz ki, 08 Mart Dünya Kadınlar Günü bizim zafer günümüz olsun ve gerçekten bunu kutlamaya değer olsun….
Bu vesileyle Hepinizin, Hepimizin, Tüm Dünya Kadınlarının Günü Kutlu Olsun !....
Saygılarımla,...


Mehpare ÖĞÜT


ALINTILAR

(1)Burhan Göksel.“Atatürk ve Kadın Hakları”, Atatürkçü Düşünce, Türk Tarih Kurumu Basımevi,Ankara, 1992, s.924-25.

(2)Mahmut Tezcan.“Atatürk’ün Eğitim Anlayışına Felsefî ve Sosyolojik Bir Yaklaşım”, Atatürkçü Düşünce. Türk Tarih Kurumu Basımevi,Ankara, 1992, s.746

(3)Göksel, a.g.e., s.928

(4)Tezcan, a.g.e., s.746.

(5)Turhan Feyzioğlu. “Atatürk ve Kadın Hakları”, Atatürkçü Düşünce. Türk Tarih Kurumu Basımevi,Ankara, 1992, s.889.

UMUT IŞIĞI..

Mart 06, 2009 0
UMUT IŞIĞI..
Bir günlük de olsa
sadece kendinizi düşünün ve sadece kendiniz için yaşayın!..
Bir günlük de olsa
gülümseyin ve zihninizdeki bütün kötülükleri, kinleri, düşmanlıkları, fesatlıkları, kıskançlıkları bir kenara bırakın; Sadece sevgiyi, dostluğu, mutluluğun güzelliğini düşünün ve tutun içinizde....

Bir günlük de olsa
unutun bütün acılarınızı, kederinizi üzüntülerinizi; Sabah uyandığınızda aynada ilk kendinize gülümseyin. Çünkü eminim içiniz ferahlayacak, hayata daha bir umutla sarılacaksınız. Çevrenizle, kendinizle barışık, dost, umutlu ve mutlu olun yada öyle olduğunuzu düşünün. Gülümseyin, çünkü gülümsediğinizde hayata daha olumlu gözlerle bakmasını ögreneceksiniz. Daha olumlu düşünceler oluşacak beyninizde. Unutmayın hayata hangi gözle bakarsanız öyle görürsünüz!..

Bir günlük de olsa
hayallerinizle yaşayın, güvenin çevrenizdeki insanlara ve ümit edin. Bunu denemenizde fayda var, en azından bir kaybınız olmaz!...
O vakit dünyanın daha renkli, yaşamın daha zevkli, yaşanılır ve güzel olduğunu hissedeceksiniz.
Unutmayın ki, umut en umutsuz, karanlık gecelerde bile ışığını esirgemez sizden.
En zor anlarınızda bile yitirmeyin ümidinizi!...
Çünkü umut etmek yaşanmış bir hayatın ardında yaşamaya yeniden tutunmaktır.
Çünkü umut etmek çekilen acıların, çilelerin ardında yeni ve güzel bir günün doğacağı muştusuna inanmaktır!...
Kendinizi bir gün için de olsa mutlu, huzurlu kılın.
Kırılmayın kimseye, kimseyi kırmayın. Hacı Bektaş Veli’nin sözünü unutmadan yaşayın ”sizi incitselerde incitmeyin”. Küsmeyin size küsselerde. Affedici olun, onurunuzla oynayanları, yoksulluğunuzu hor görüp sizi aşağılayanları bile affedin, affetmek büyüklüktür. Düşman olmak kolay, önemli olan dost olmaktır insana, kurda, kuşa, çiçeğe, suya...
Sabah kalktığınızda ilk kendinize gülümseyin, sonra çevrenizdeki canlı, cansız her şeye.
Zengin- fakir, çirkin–güzel, büyük- küçük, din, mezhep, ırk ayırımı gözetmeden, herkesi kucaklayın sevin ve herkesi sevgiyle, saygıyla selamlayın....
Dost olun bütün insanlarla. bütün düşmanlıkları silin hafızanızdan. Dostluğa, sevgiye, yardıma ihtiyacı olanlara uzatın elinizi. Mutsuz, umutsuz uçurum kenarında bir canı düşünün.
Bir insanı uçurum kenarından çekip almak,
onu yeniden hayata bağlamak az şey midir?..
Var olan tüm güzelliklerden daha güzel değil mi?..
Dahası tutunacak dal olmanız az şey midir?..
İnsanlarımızın çoğunluğu sevgiden, hoşgörüden, umuttan, dostluktan, barıştan ve mutluluktan söz edilmesini ayıplarlar, daha önemli konularda ciddiyet beklerler. Varsın ayıplasınlar. Siz dostlukları deneyin. Güzelliklerin, dostlukların insanın hayatında, onların düşündüğünden daha önemli olduğunu göreceksiniz...
Bir günlüğüne de olsa
haramdan, riyadan uzak durun, aldatmayın kimseyi, dürüst çalışın, dürüst kazanın, helal yiyin; Elinizdekiyle yetinip şükredin ve şükran dolu yaşayın doğan güneşe, akan suya.
Bir günlüğüne de olsa
kırmayın, kızmayın, öfkelenmeyin, kötü söz söylemeyin, küfür etmeyin, incitmeyin, hor görmeyin hiç kimseyi, hiç bir canlıyı aşağılamayın... Dostça, insanca, yaşamın ve dostluğun umut çiçekleriyle donatın hayat yolunuzu... Gülümseyin ve ümit ederek yaşayın göreceksiniz ki tüm olumsuzluklara ve tüm kötülüklere rağmen hayat çok güzel!..
Unutmayın! en ümitsiz zamanlarda bile ümit öten bir kuştur!.. En zor anlarınızda bile ümidinizi yitirmeyin!... Ümit ederek yaşayın...
Unutmayın ki, umut en umutsuz, karanlık gecelerde bile ışığını esirgemez sizden... Umutla kalın, umutla yaşayın...

UMUT HERŞEYDİR...

NURİ CAN


En uzak mesafe ne Afrika'dır,
Ne Çin, Ne Hindistan,
Ne seyyareler
Ne de yıldızlar geceleri ışıldayan…
En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir..
Birbirini anlamayan..

Can Yücel

03 Mart 2009

AYAKÜSTÜ YAŞANMIŞ AŞK HİKAYELERİ

Mart 03, 2009 1
AYAKÜSTÜ YAŞANMIŞ AŞK HİKAYELERİ
"1.
bildiğim kendimi bildim bileli aşık olduğum,
bildiğim ancak aşıkken var olduğum...
işte bu yüzden, benim için aşık olmak;
çoktandır hasretine katlandığım yokluğum.
'eğer aşktan söz edildiğini duymamış olsalar
hiçbir zaman sevemeyecek olan insanlar vardır, '
demiş La Rochefoucauld
benimse hep böylelerini severek başladı vurgunum...

2.

her durakta ölümsüz bir aşk edineceğim
bir bakıştan, bir duruştan,
çağrışımın sonsuz hızından
unutulmaz bir sevgili daha bırakacağım ardımda.
belki de yaşanabilecek en güzel serüveni
terk edeceğim
daha otobüsün ilk basamağında.
kim bilebilir ki?
sonrayı, sonrasını kim bilebilir?
gizli gizli veda edeceğim ona; görmeyecek
ve bu duyguyla burkulmuş yüreğim
otobüs camına bağrında bir ok ile
bir aşk levhası çizecek, ah min-el!
bu da ötekiler gibi,
kendisini ölesiye sevdiğimi bilmeden
yaşayıp gidecek..

3.

şimdi hemen kalksam buradan
hemen çıksam uzun sokaklardan birine
kiminle karşılaşabilirim
kime vurulurum ölesiye, eve dönmeden
geceme kuzguni bir cehennem gibi eklenen
bir ölümcül sevda hangi köşe başında
keser yolumu
bir tenhaya ulak olan
o suret avı
bırakır mı yakamı
haracı ödenmeden
bırakır mı yakamı
bir suretten, bir şiirden, bir hüzünden
ak kağıda düşürülmüş
imzasını görmeden
bırakmazlar yakamı, bilirim, ben ölmeden

4.

hangi aşk mümkündür aşığı öldürmeden
her aşk, her şiir
ardından uzun uzun bakılan adı bilinmedik sevgilerden,
küskün omuzlu terk edilmişliklerden,
perspektifinde hep bir sokak taşıyan
o sessiz
o faili meçhul cinayetlerden
resim altı sözcüklerden
aşk mümkün olsa idi ah, aşığı öldürmeden
bırakır mı yakamı kağıdın ölüm beyazı sureti
elle bilenmiş sözcükler,
yüreğime sokulan serüvenin hançer tadı
nabzımın atışına ayak uyduran vezninde
gece adımları şiirlerimin
bırakır mı yakamı yaşadıklarımı
dökmeden imgelerin giysilerine
hayatın maskelenmiş gerçekliğine
upuzun bir mesafeyle yeniden sokulmak için
yeniden ve yeniden.


MURATHAN MUNGAN

AĞAÇ DİKEN İHTİYAR

Mart 03, 2009 1
AĞAÇ DİKEN İHTİYAR

-Ağaç dikmekle meşgul yaşlı birisini gören padişah. Hoşbeşten sonra sormuş.

- ''Büyük bir ihtimalle diktiğin ağaçların meyvesini yiyemeyeceksin ne diye uğraşıyorsun?''

Yaşlı adam;

- ''Oğul'' demiş. ''Bizden evvelkilerin ağaçların meyvelerini biz yedik, bizim diktiklerimizin meyvesini bizden sonrakiler yesinler diye uğraşıyorum.''

Bu cevap padişahın çok hoşuna gitmiş ve çıkarıp bir kese altın vermiş. İhtiyar;

- ''Allah'a hamd ederim ki başkalarının diktiği fidanlar seneler sonra meyve verirken benim diktiklerim daha dikerken meyveye durdular.'' diyerek cömert yabancıya teşekkür etmiş.

Bu cevap da padişahın hoşuna gitmiş ve çıkarıp yaşlı adama bir kese altın daha vermiş. Aksakallı ihtiyar;

- ''Allah'ıma şükürler olsun ki başkalarının diktiği fidanlar senede bir kez meyve verdiği halde benim diktiklerimi iki defa meyve verdiler.''

Padişah ihtiyarın bu cevabına da hayran kalmış ve çıkardığı bir kese altını verdikten sonra yanındaki zata dönüp burada daha fazla durmayalım, yoksa bu ihtiyar bizde para bırakmayacak.


TUNCAY YURDAGÜL
Kaynak: www.egitimportali.com

ESKİ BİR MASAL

Mart 03, 2009 0
ESKİ BİR MASAL

Çok eski zamanlardan birinde kötü bir âdet varmış. Yaşlılar artık iyice ihtiyarlayıp iş yapamaz duruma geldiklerinde ormana götürülür orada yırtıcı hayvanlara bırakılırmış.Böylece zaten az olan yiyeceklerin çalışan gençlere yetmesi sağlanmaya çalışılırmış.İhtiyarları belli bir yaştan sonra evde tutmak yasak olduğundan kimse yaşlı anne babasını evde gizleyemez komşusu görüp ihbar edecek diye korkarmış.
İşte bir gün yaşlılardan birini oğlu ormana götürüp bırakmak istemiş. Kış mevsimiymiş. İhtiyar oğul ve küçük torun beraberce ormana gitmişler. İhtiyarı bırakmış dönüyorlarmış ki küçük torun oyuncak kızağını dedesinin yanında unuttuğunu fark etmiş. Babasına dönüp almalarını söylemiş. Babası umursamayınca da : "Kızağımı almalıyım yoksa sen yaşlandığında seni neyle ormana götürüp bırakacağım" demiş. Oğul o an anlamış ki ihtiyar babasının kaderi yaşlandığında kendi kaderi de olacak. Dönüp babasının ellerini çözmüş. Alıp eve geri getirmiş. Samanlıkta saklayıp her gün ona gizlice yemek vermeye başlamış.
Bir süre sonra köyde hayvanlar arasında bir hastalık yayılmış. Hayvanlar birbiri arkasından ölüyormuş. İhtiyar oğluna şöyle demiş: "Hastaları iyilerden ayır. Onlara şu şu otlardan ilaç hazırla. Sağlıklılara da şöyle şöyle yap.'' Oğlan ihtiyar babasının dediklerini yapmış. Gerçekten de onun hayvanları arasında ölüm azalmış. Çoğu kurtulmuş.
Bayram geldiğinde her sene olduğu gibi o sene de köy halkı kurbanlar kesmeye başlamış. İhtiyar oğluna şu öğüdü vermiş: "Köyde hayvan çok azaldı. Senin de fazla hayvanın yok. Bu sene kurban kesme." Gerçekten de bir iki ay içinde bütün köy tarlalarda çalıştırılacak hayvan sıkıntısı çekmeye başlamış. Ama ihtiyarın öğüdünü dinleyen gencin hayvanı varmış.
İlkbahara doğru köyde artık ekmek yapacak tahıl bile kalmamış.Ama asıl sorun tohumluk olarak kullanabilecek kadar bile tahıl olmamasıymış. Tarlaya ne serpeceklerini gelecek senenin mahsülünü nasıl hazırlayacaklarını bilemiyorlarmış. İhtiyar bu konuda da oğluna öğüt vermiş:
"Yavrum ahırın çatısı samanla doldurulmuştur. Onları çıkar yeniden döv. Oradan tohumluk buğday çıkarabilirsin." Oğlan ihtiyar babasının dediği gibi yapmış. Köyde tohumluğu olan tek aile onlar olmuş. Bütün köy halkı bu gencin büyücü olduğunu düşünmeye başlamış. Öyle ya herkesin işi kötü giderken bu evde garip bir şekilde kötülüklere bir çare bulunuyormuş. Evi gözlemeye başlamışlar.
Sonunda da gerçek anlaşılmış ihtiyar babanın hala yaşadığı ortaya çıkmış. Köylüler genci krala şikayet etmiş. Kral önce yasalarını hiçe sayan gence kızmış. Ama olup bitenleri dinledikten sonra iyi ve yerinde bir öğüdün çok şeyi değiştirebileceğini kabul edip ihtiyarlarla ilgili yeni bir kanun çıkarmış.
"Bundan böyle çocuklar anne ve babalarına yaşlılıklarında bakacaklar. Onların gönlünü hoş tutacaklar. Çünkü onların hayat deneyimlerinden her zaman için öğrenebilecekleri şeyler var."

Alıntıdır…

02 Mart 2009

SERGİLENEN RESİMLERİM...

Mart 02, 2009 5
SERGİLENEN RESİMLERİM...

Bazen hayallerinden vazgeçmek ister insan ama, eğer hayaller ondan vazgeçmiyorsa sanırım bir yerlerde sizleri buluyor. Benim hayalim de yıllar
önce sınava girip kazanamadığım resim bölümüyle ilgili kurduğum büyük hayallerimi bir yere toplayıp kaldırmıştım ve yıllar var ki bu hayalimle ilgili olarak hiçbir yapmadım, her ne kadar aklımdan geçti ise de… Ne var ki, yine de bazen olması gereken hayal olmaktan çıkıyor ve gerçekleşiveriyor. Bu benim hayatımda yakaladığım en büyük şanstı. Bu sergi bana bir kez daha gösterdi ki, insan hayallerinden asla vazgeçmemeli. Bu arada sergiye gelerek beni yüreklendiren tüm dostlarıma, gelemeyip de bloğuma yorum bırakan tüm dostlarıma sonsuz teşekkürleri bir borç biliyorum ve değerli hocalarım Sayın Gülçin ÜLKER ve Sayın Aysun TÜMER’e de buradan tekrar tekrar teşekkürler ediyorum. Bana yeniden resim tutkusunu kazandırdıkları için…
Ve lafı daha fazla uzatmadan sizlerle kendi resimlerimi paylaşmak istiyorum. Her türlü eleştiriye açığım. Sonuçta bir aylık bir emeğin ürünü olan resimlerimde elbette ki hatalar olması doğaldır ama bu hataları da sonuçta düzeltmek benim elimde. Sergimizi ziyaret eden konuklardan oldukça güzel eleştiriler aldım. Umarım sizler de beğenir ve değerli yorumlarınızı esirgemezsiniz.

Hepinize Saygı ve Sevgilerimle,,,
Mehpare ÖĞÜT

28 Şubat 2009

DUYURU...

Şubat 28, 2009 3
DUYURU...

Banner Maker


Merhaba Sevgili Dostlarım,,,

Yıllardır içimde ukte olan resim aşkımı bundan bir ay önce Artvin’liler Derneği’nde yine Artvin’li olan bir arkadaşımın vasıtasıyla başlamış bulunmaktayım. Her ne kadar ben Artvin’li olmasam da, kurstaki tüm arkadaşlarımın hepsi de birbirinden iyi ve çok keyifli, kaliteli insanlar. Onlarla hafta sonları bir arada olmak benim için büyük bir keyif. Tabi ki bu arada değerli hocalarımız Aysun ve Gülçin Hanım, onlar gerçekten bu konuda çok iyiler ve çok değerli ressamlar. Onların sayesinde köreldiğini düşündüğüm resim yeteneğimi bir ay gibi kısa bir sürede yeniden kazanmaya başladım ama tabi ki onlar kadar usta olabilmek için daha birkaç fırın ekmek yememiz gerektiğini de biliyorum. Ve onlar bizler için zamanlarından feragat edip saatlerce bize tüm bildiklerini aktarmaya çalışıyorlar. Bu nedenle onlara buradan bir kez daha saygılarımı ve şükranlarımı sunuyorum…

Evet arkadaşlar, ben her ne kadar bir aydır bu resim kursuna devam ediyorsam da, diğer arkadaşlarım dört ay gibi bir süredir devam etmekteler ve onlar şu an yağlı boya aşamasına geçmiş bulunmaktalar. Bense henüz karakalem aşamasındayım ama demek ki, Yüce Rabbiminde sevgili kuluymuşum ki, ara sıra da olsa “acaba bir gün resim yapmaya başlar ve ilerleyen yıllarda bir tanecik bile olsa sergi açar mıyım” diye düşünürken, ne güzel bir mutluluktur ve bana verilen bir şanstır ki, yarın değerli hocalarımız, değerli kurs arkadaşlarımızla birlikte, yapmış olduğumuz resimlerimizi ilk kez sergileme şansına erişiyoruz. Bu yüzden hem çok heyecanlı ve bir o kadar da mutluyum. Bu nedenle içim içime sığmıyor inanın. Ancak şunu da belirtmeden geçemiyeceğim. Kurslarımıza Artvin Kültür ve Dayanışma Derneği’nde devam ettiğimiz için bu sergimiz ve diğer etkinlikler Artivin’in 88.Yıl Kurtuluş Şenlikleri kapsamında düzenlenmektedir. Bu nedenle dernek başkanımıza ve emeği geçen herkese ayrıca teşekkür etmek istiyorum… Sergimiz 01.03 / 08/03.2008 tarihleri arasında açık olacaktır. Ayrıntılı bilgi almak isterseniz dernek sitesine buradan http://www.atabarim.com ulaşabilirsiniz...

Ve son olarak ben de bu mutluluğuzu sizlerle paylaşmak ve ayrıca resim seven ve sergilerden hoşlanan siz dostlarımı sergimize davet etmek istiyorum. Eğer gelmek isterseniz bizlere şeref ve mutluluk verirsiniz…

Tüm Dostlarıma Saygı ve Sevgilerimle,,,



Mehpare ÖĞÜT



SERGİ ADRESİ

01.03.2008 – SAAT : 15.30

ÇANKAYA BELEDİYESİ
ÇAĞDAŞ SANATLAR KÜLTÜR MERKEZİ
KENEDY CAD. NO: 4
KAVAKLIDERE / ANKARA

ÖĞRENDİM SONUNDA

Şubat 28, 2009 1
ÖĞRENDİM SONUNDA

Öğrendim sonunda, yitip giden zamanın ucundan tutmayı.
Yalan olmuş her şeyin üstüne bir çizik atmayı.
Kırılmış kalbimi onarmayı ve onu hak edene bırakmayı.
Öğrendim sonunda, yaşamı yaşamanın anlamını…

Ağladım, sızladım, beddualar ettim ne geçti elime.
Onca gözyaşı döktüm de dönen oldu mu geriye.
Verdiğim ızdırapsa bir tek kendime.
Onu da öğrendim ya sonunda, düşünmüyorum gerisini de…

Hayat üç günlük diyorlar, Ye / İç / Gül / Oyna…
Keyfini çıkart sana biçilen ömrün.
Gez / Dolaş gönlünce, istersen türküler söyle.
Yeter ki unutma öğrendiklerini bir kere bile…



MEHPARE ÖĞÜT
22 ŞUBAT 2009

....

Şubat 28, 2009 0
....

EY KALBİM

Şubat 28, 2009 0
EY KALBİM

“ Ölüm tek bir hece; senli bir hayat kaç cümle eder peki “


Bu gece bir başka üşümekte gözlerim...Ellerim Ankara kadar soğuk nedense..Gözlerimde sonbahar telaşı. Sanki yoksun..Sanki seni ölüme gelin etmişim gibi suskun duvarlar. Mıh gibi çakılı gözlerim boşluğa. Sanki yüreğim yok yerinde..Sanki damarlarımdan çekilmiş tüm hayat emarelerim. Neden bu kadar üşümekteyim ey kalbim neden ? Oysa seni tanıyalı, oysa seni yaşayalı birkaç seneyi geçmedi ki. Nasıl bu kadar içimdesin, nasıl bu kadar ben kadar yakın olabilirsin bana ? Ey kalbim, cevap versene. Sen ki her satırı kitap olan adamsın. Sana el gibi duran Ankara gibi sus emi. Gerçi susma sırası bu sefer sende. Konuşan, seni sana anlatan ben olacağım. Bak soyundum hüzünlerimi. Dudakların kadar çıplak yüreğim. Kapamaya çalışma cümlelerimi. Susturmaya yeltenme. Bu gece kusacağım içimdeki tüm hasretlikleri. Bu gece senin omuzlarında uyumak yok ya kalbim, tüm suskunlukları sökeceğim köklerinde. Harf harf kanayacağım gözyaşlarımın ayak ucunda. Utanmayacağım ıslaklığımdan. Asacağım yalnızlığımı, bu gece sana koşacağım..Sakın beni durdurmaya kalkma. Bir kere yakmışken tüm gemileri, seni koca başkente yar etmem. Anlıyor musun beni ey kalbim ? Seni sisli ve bir o kadar soğuk Ankara’ ya emanet edemem.

Ey kalbim,

Ben ki yıllarca hüzne yataklık ettim yüreğimin iç kesitlerinde. Yüzümde bir hayat gülümserken, içimdeki fırtınalarla savaştım. Tetiğin soğukluğuna inat dayadım dudaklarımı hayata. Tekil bir yalnızlığın içinde çoğunluğumu kaybettim. Kendi içimde azınlık kaldım ama asla yüreğimin en dibindeki umuda hançer çekmedim. Kendimi öldürmekte itham edildim imanı sadece iki dudak arasında sanan sofralarda. Yüreğimin vurduğu gölgelere bakılıp kaç kez yalnızlık hükmü giydirildi bu yüreğe. Kaç kez soyadımın gölgesine vuruldu çıplaklığım..İzole edildim tüm sıfatlarımdan. Hani ilk zamanlarda sırtın okşanır, ilgi alaka eksik olmaz ya hani..Ben ki bindiğim banliyönün son vagonunda kendime içime terk edildim. İç çekişmelerimin nüksettiği kaslarımın güçsüzlüğüne inat biletsiz bırakıldım iki kişilik zannettiğim hayat safında. oysa hayata saf tutan da bendim, hayata umudu giydiren de..Tek kişilikken bile tüm role koşan bendim.Ama pes etmedim. Hiçbir zaman sırtımı dönmedim kendime. Gün geldi gölgemi bile aydınlatmaktan yoksun ışıkta büyüttüm filizlerimi. Gün geldi muktedir olamadığım fırtınalarda yürüdüm ağlaya ağlaya. Ama asla yüzümü ölüme geçirmedim. Hani hep kendine “ yarım cümlelik adam “ derdin ya..Bırak bu süslü sıfatları. Kalk uzandığın ölüm yatağından..Kalk diyorum sana. Ankara’nın soğuğunda buz keser ellerini. Doğrul yerinden.Sadece dualarımla uğurlayabildiğim seni sağ- salim istiyorum. Neden bu kadar ölmeye heveslisin sen ey kalbim ? Niyetin Cennette kavuşmaksa, nerde kaldı “ gözlerinde Cenneti taşıyan kadın “ sözlerin ? Hani nerde ey kalbim…

Ey hayat,

Çıkar üzerindeki ölümün ziynet eşyalarını. Boz tövbelerini. Biliyorum kızımız seni çağırmakta. Gitme ne olur. Beni hayatsız bırakma çatısız duraklarda. İzmarit kokusu bilmez ellerime diktirme kefenlerini. Kurak bir şehre bırakma beni. Susuzluğumu al , tüm denizlerimi iç, bitir ama gitme. Senin yüreğin varken hiç kurak olur mu gözlerim. Sen mevcutken hiç yoklama yapar mı ölüm ?. Gitme, kulak verme Azrail’e. Seninle konuşabilmek için uzattığım mesafelerin hatrına öpme vuslat çeşmesini. Gidersen, teğet geçerim tüm yolları. Dudaklarımı mezarına dayar, pusarım gölge boyuna. Bir imla bozukluğu mesafesinde bir yer edinirim ayak ucunda. Büzülürüm kemiklerine, susarım musalla çığlığında. Ama gitme ey hayat, gitme..Uzat ellerini bana. Hayat olsun ellerin..

Ey dudaklarımdan dökülen en büyük dua..

Kuyularda Yusuf’a mı özendin yoksa ? Kahraman mı olmak istersin baş yapıtlara ? Yoksa ardından sayfa sayfa “ yazarımızı kaybettik“ yorumları mı ? Susmasana ey dudaklarımdan dökülen en büyük dua. Yetmiyor mu yüreğimdeki yerin ?. Yetmiyor mu sana biçtiğim onca sıfat ? Sen ki hayatsın bende..Sen ki yüreğimin birinci sayfasındasın.. Eşlik ettiğimiz şarkılar yarım kalmasın. Beraberce el açtığımız dualar boş dönmesin. Dön diyorum gittiğin yerden. Çentik atacağın başka duvar kalmadı odanda. Hem bilmez misin benim ellerim umut kokar, gözlerim ise hayat. Morg sessizliğini yaşatma bana. İmlasız bırakma hayatın bir ucunda. Seninle yeşerttiğim sabır filizimi neştere vurdurtma. Dön ey kalbim…Gittiğin yol, uzandığın el bana değil bilesin. Dizme boğazıma gözyaşlarımın sessizliğini. Baş aşağıya eğdirme ellerinle doğrultuğun bu yüreği. Giydirme beni annenin kendi için aldığı beyaz kefenlerin içine. Gitme ey kalbim gitme. Uzat ellerini bana. Verme yüreğini ey hayat..Sığın gögüs kafesi sıcaklığıma..Gitme diyorum sana. Gitme…Amin diye biten dualarımı, tüm haklarım“ helal olsun “ matemine çevirme..

Ey kalbim…
Ey hayat…
Ey dudaklarımdan dökülen en büyük dua / Sana söyleyeceklerimi söyledim..
Gitme diyorum sadece..

Dinle beni ey koca başkent..
Ey dizlerimi üşüten kent..
Özür dilerim ama sevdiğimi sana yar etmeyeceğim..
Sana yarimi bırakmayacağım.
Ölüm olup çiğsen de,
Yarimi tek bir gece bile soğuk morglarında uyutmayacağım..
Söz verdim bir kere..
Sevdiğimi sana gelin etmeyeceğim…

Özür dilerim Ankara. Dualarım kabul oldu…
Sevdiğimin elleri hayat kokuyor, morg değil….

“ Ölüm / Tek bir hece sadece..
Oysa senli bir hayat cümle eder sevgili..
Saymayı denedim ama sayamadım…
Sen yaşa yeter ki..
Ben sana hep hayat derim sevgili…


“ Ey kalbim “ seni çok özledim..

İsmail SARIGENE
Hikayeler.net

HERKES İÇİN BİRAZ MUTLULUK

Şubat 28, 2009 0
HERKES İÇİN BİRAZ MUTLULUK

Jerry, çevresindekilerin çok sevdiği insanlardan biriydi.
Keyfi her zaman yerindeydi. Her zaman söyleyecek olumlu
bir şey bulurdu. Hatta bazen etrafındakileri çıldırtırdı bile.

Bu adam, bu halde bile nasıl iyimser olabiliyor? Birisi nasıl
olduğunu sorsa; “Bomba gibiyim” diye yanıt verirdi hep..
“Bomba gibiyim.” Jerry bir doğal motivasyoncuydu...

Yanında çalışanlardan biri, o gün, kötü bir günündeyse,
Jerry yanına koşar, duruma nasıl olumlu bakılacağını anlatırdı.

Bu tarzı fena halde düşündürüyordu beni... Bir gün Jerry’ye
gittim. Anlayamıyorum dedim.. Nasıl olur da, her zaman,
her koşulda bu kadar olumlu bir insan olabiliyorsun...
Nasıl başarıyorsun bunu?

Her sabah kalktığımda kendi kendime Jerry bugün iki
seçimin var: Havan ya iyi olacak, ya kötü.. derim.
Havamın iyi olmasını seçerim. Kötü bir şey olduğunda gene iki
seçimim var: Kurban olmak, ya da ders almak.

Ben başıma gelen kötü şeylerden ders almayı seçerim.
Birisi bana bir şeyden şikayete geldiğinde, gene iki seçimim var..
Şikayetini kabul etmek ya da ona hayatın olumlu yanlarını
göstermek. Ben hayatın olumlu yanlarını seçerim.

Yok yahu, diye protesto ettim. Bu kadar kolay yani?
Evet.. Kolay dedi Jerry.. Hayat seçimlerden ibarettir.
Her durumda bir seçim vardır. Sen her durumda nasıl
davranacağını seçersin. Sen insanların senin tavrından nasıl
etkileneceklerini seçersin. Sen havanın, tavrının
iyi ya da kötü olmasını seçersin...
Yani sen, hayatını nasıl yaşayacağını seçersin!..

Jerry’nin sözleri beni oldukça etkiledi. Onu, uzun yıllar
görmedim. Ama, hayatımdaki talihsiz olaylara dövünmek
yerine, seçim yapmayı tercih ettiğimde hep onu hatırladım.

Yıllar sonra, Jerry’nin başına çok tatsız bir şey geldi. Soygun
için gelen hırsızlar, paniğe kapılıp, Jerry’yi delik deşik etmişler...
Ameliyatı 18 saat sürmüş, haftalarca yoğun bakımda kalmış.
Taburcu edildiğinde, kurşunların bazıları hala vücudundaymış.

Ben onu, olaydan altı ay sonra gördüm.
Nasılsın? diye sorduğumda, Bomba gibiyim dedi
Bomba gibi. Olay sırasında neler hissettin Jerry dedim.
Yerde yatarken, iki seçimim var diye düşündüm..
Ya yaşamayı seçecektim, ya ölümü.. Ben yaşamayı seçtim.

Korkmadın mı, şuurunu kaybetmedin mi !..
Ambülansla gelen sağlık görevlileri harika insanlardı.
Bana hep İyileşeceksin merak etme dediler.
Ama acil servisin koridorlarında sedyemi hızla
sürerlerken, doktorların ve hemşirelerin yüzündeki
ifadeyi görünce ilk defa korktum.Bu gözler
bana; Bana adam ölmüş diyordu. Bir şeyler yapmazsam,
biraz sonra ölü bir adam olacaktım gerçekten..

Ne yaptın? diye merakla sordum..
Kocaman bir hemşire yanıma yaklaştı ve bağırarak
herhangi bir şeye alerjim olup olmadığını sordu..
Evet diye yanıt verdim.. Var.. Doktorlar ve hemşireler
merakla sustular.. Derin bir nefes alarak kendimi
toparladım ve bağırdım: Benim kurşunlara alerjim var !..

Doktorlar ve hemşireler gülmeye başladılar. Tekrar bağırdım..
Ben yaşamayı seçtim. Beni bir canlı gibi ameliyat edin.
Otopsi yapar gibi değil..

Jerry, sadece doktorların büyük ustalıkları
sayesinde değil, kendi olumlu tavrının büyük
katkısı ile yaşadı. Yaşaması bana yeni ders oldu.

Hergün, hayatımızı dolu dolu yaşamayı seçme şansımız
ve hakkımız olduğunu ondan öğrendim..
Ve her şeyin kendi seçimimize bağlı olduğunu..


Bu yazıyı okudunuz. Şimdi iki seçiminiz var:

1. Unutup gitmek.
2. Kesip saklamak,

fotokopisini çıkarıp, dostlarınıza dağıtmak..

Ben, ikincisini seçip bunu sizlerle paylaşmayı tercih ettim.



FRANCİE BALTAZAR-SCHARTZ

SEN MENEKŞE BEN SU

Şubat 28, 2009 0
SEN MENEKŞE BEN SU

Sen pencerelerde bekleyen mor menekşe
Ben bulutlardan sana yollanmış damıtılmış su
Kaynama noktasında bir sevda
Sevdalar sevdalara kurmuş pusu
Her mihnet çekilir belki
Çekilir değil sana gelememek korkusu

Bembeyaz bulutlarda uyurken düşümdeydin
Gök gürültüsünün korkusunda içimde…
Yıldırımlar düş müydü?
Yoksa düş’ler yıldırım?
Kaç kere kurudu benimle,
Kaç kere ıslandı kaldırım?

Kuşların gagalarında taşınıp
Bir buse sıcaklığında
Çocukların uçurtmalarına konmuşum
Dağ başlarında bulanık eriyip
Pervasız ırmaklardan geçip
Çağlayanların aklığında
Durulmuşum.

Sen menekşe
Ben su
Sen umut büyütürsün
Yemyeşil yapraklarda
Ben yok olma noktasındayım
Çatlamış topraklarda

Sen pencerelerde bekleyen mor menekşe
Ben bulutlardan sana yollanmış damıtılmış su
Kaynama noktasında bir sevda
Sevdalar sevdalara kurmuş pusu
Her mihnet çekilir belki
Çekilir değil sana gelememek korkusu

Hasan TOPÇU

TİTREYEN KAMELYALAR VE ATEŞ BÖCEKLERİ

Şubat 28, 2009 0
TİTREYEN KAMELYALAR VE ATEŞ BÖCEKLERİ
Çimler üstünde böcek
Bir gece yarısı
Soğuk bir pencere tutuşturur eline
Işıklı gök kubbede
Lambalar söner birden
İhanete ağlarken
Toprak içinde toprak
Böceğin içinde sen vardın
Ay parlak, apaydın
Çimin üstünde kim vardı?
Sokak karanlık ve ıssız
Kimsesizler mezarlığı sureti
Camda bir gölge
Odada ben vardım
İçimde bir yara
Kanayadursun budala
Çimler üstünde böcek
Sanki çimi biçecek
Acının üstünde acı
Ateşin içinde sen vardın
Ateş değdiği toprağa
Uçtu ateş böceği
Aşka koşan peri gibi
Sustu gelin çiçeği
Ben saksının içinde titreyen kamelya
Sen içimdeki ateş böceği
Benim içimde sen, senin içinde kim vardı?

Pelin DİMDİK
IRMAK Kültür-Sanat Dergisi ‘06

KUŞBAKIŞI SEVDALAR

Şubat 28, 2009 0
KUŞBAKIŞI  SEVDALAR

Kuşbakışı sevdalar, yalınayak koşan çocuklar kadar şanslı değildir. Onlar
evlerine kesiklerle dönerken; yaşadıklarını hisseder, siz sadece yaşadığınızı
sanırsınız!

Elde edilenlerin hazzı için satınca elde ettiklerinizi, diz çökmüş çiçekler soluverir
bahçenizde, bir dahaki bahara açar sandıklarınız, kuruyup gitmiştir çoktan.

Eziyet etmekten korkmazsanız, “buyurun” der hayat, kendi ruhunuzda
açtığınız deliklerden değil, başka ruhlardaki yarıklardan içeri girmekten korkar
insan.

Sefalet denilen şey, ne kadar aç ya da açıkta kaldığınız değildir. Sefalet; yok
olan erdemleriniz için uydurduğunuz ve sizden başka kimsenin inanmadığı
bahanelerdir. Sevdiğiniz her şey, bir gün çekip gitmekte özgür olduğu halde,
çekip gitmek istemiyorsa, ona nedenlerini sormak hakkınız yok demektir. Bu
kadar sevmek, ilahi bir şeydir.

Sultanların bile hüzünlendiği, hüzünlerin bile acılaştığı, acıların bile gülümsediği
anlar vardır hayatta. Hepimiz için hem de!

Çoklukla bitmez sandığımız bütün kederler, çoklukla yaşanmaz sandığımız
mutluluklar, çoklukla bekleyip kavuşamadıklarımız varken, ümit etmek çocukça

geliyorsa, unuttuğunuz pek çok şey, hatırlanmayı bekliyordur. Ellerinizle
ördükleriniz, gönüllü verdikleriniz ve hesapsız yaşadıklarınız dururken, ne diye
umutsuzluğa düşer ki insan.

Sıçrayın uykunuzdan. Uyanmak ilk kez bu kadar heyecan versin. Bırakın el yüz
yıkamayı, kahvaltı etmeyi, fırlayın sokağa… Kaldırım taşlarını sayın eskisi gibi.

Tutulmamış birkaç dilek tutun, selam verin terk ettiğiniz yüreklere... “Eksilir”
diye korkmayın insanlığınız, çoğaltmak için sıvayın kollarınızı.

Beğenmedikleriniz varsa, içinize atmayın, yüzüne haykırın kusurları her neyse.
Düşman bildiklerinize bir şans daha verin. Belki de bu son şansınızdır affetmek
için.

Pek çokları gibi, çıkınınızda size eşlik eden hayal kırıklıklarından yorulduysanız,
başınızı alıp çok uzaklara gitmek yerine, başınızdakilerden kurtulup kendi
içinize dönmeyi deneyin.

Farz edin ki; bugün yaşadığınız ilk ve son gündür.



Talan Ayşe KANCA

CAM SESLERİNDEN BİR ANI

Şubat 28, 2009 0
CAM SESLERİNDEN BİR ANI

kısacık bir andı, bana cam sesleri gibi
bir anı kaldı
kısacık bir andı, o çok duyarlı dengeler
yansıdı
ipe dizilen inci
dünya ile kişi
ilk yazdı, sonradan saydam birşeyler
yağdı
uyum karıştı ince havaya
kısacık bir andı, belki farkında bile
değildin sen
ben sonsuz kişiydim, o kapıdan
çıkarken
Anıların cam kırıkları gibi
toplandığı o an
başka anıların anıları
geçiyor aklımdan...

LALE MÜLDÜR

AŞK MI DEDİN GÜLÜM…?

Şubat 28, 2009 0
AŞK MI DEDİN GÜLÜM…?
Aşk mı dedin gülüm, dur hele…
Biraz da biz tarif edelim, birazda biz tarifsizliğin tarifini yapalım..
Ne yağacak yanlızlık sahralarına?
Aşk, kime göre yanmak, kimine göre gül, kimine göre de bülbül, bazılarına bakarsak, Hz. Yusuf, bazen de Züleyha... Biz hiç bakabildik mi gönül penceresinden haa…
Bazen parıltılı bir efsane, bazen şiir-âne.. Bazen de, gönül kalemiyle çizilen ve anlatılan avâre.. Aşk dedik ya gülüm çaresizlik değil, çare üretmektir çaresizliğin gölgesinde …
Aşk, yanmak değil, İbrahim-î bir muhabbetle yanmaktır…
Aşk, Mevlanâ değil, onun özüdür..
Aşk, Yusuf değil, onun hayasıdır..
Aşk, Yunus değil, onun sevdasıdır… Bence aşk odundur gülüm odun… Şaşırma bakma öyle tuhaf tuhaf yüzlere, doğru duydu kalp kulağın, odun diyorum.. Hani şu Yunus'un dağdan muhabbetle kestiği, aşka hangisi yakışır deyip muhasebe ettiği, kalem gibi bulmak için saatlerin verdiği odundan bahsediyorum… Muhabbet kapısından eğri girilmez…Şerefliler kapısından nefsine uyanlar geçemez… Zoru bulmak değil zora kolay sıfatını koyabilmektir..
Aşk, güller arasında sevgiliğe hitap değil, dikenlerin arasından dikenlere dokundurmadan sevgiliyi geçirmektir…
Aşk, parmakta bir halka değil, kalpte tokmak olmalı…Çevirdiğin zaman tokmağı, cenneti aşmalı… Kapattığın zaman, nur cemali seyretmeli insan…
Aşk, bin yıl seni seviyorum naraları atmak değil, bir gecenin yalnızlık elbisesi giydiği, buz gibi bir havanın nefesleri kestiği, imkanların kesip imkansızlıkların başladığı, bir noktada sevgilinin elini tutup soğuğa inat bir sıcaklıkla, sessiz bir feryatla, " İYİKİ VARSIN YAR" deyip muhabbetle, gözlerinin içine hasretle bakmaktır…
Aşk, şaşalı, pahalı dünyevî bir hediye değil " MUHAMMED-Î BİR MUHABBETLE" önemsemek ve önemsenmektir…


(alıntı )

''Bir Tek kalbin kırılmasını önliyebilirsem, ...
bir yaşamdan acıyı alabilirsem ve ya bir acıyı hafifletebilirsem,
bir kişiyi doğruya yöneltebilirsem...
Yada bir ardıç kuşu yavrusunu yeniden yuvasına koyabilirsem...
boşuna yaşamış olmayacağım...''

25 Şubat 2009

İÇİNİZDEKİ YAPRAKLAR...

Şubat 25, 2009 1
İÇİNİZDEKİ YAPRAKLAR...
İçinizde yaprak kımıldamaz ya bazen hani.. Hiçbir duygusuz kalmışsınızdır..
Özlemezsiniz kimseyi.. İstemezsiniz hiçbir şeyi.. Sevgi dallarınıza
sular yürümez artık, kurur kalır çıtırtılarla sürgünleri.. Hiçbir cümlenin
başı yoktur ve sonu da; hatta sözcüklerin ilk hecesinde kalır.. Ne fazla,
ne eksiksinizdir, bilemezsiniz, anlayamazsınız...
Bir başka ruhun evinde gibi duyumsarsınız kendinizi, sanki bu
istemsiz konukluğunuzla, kendinizden millerce uzaklaşmışsınızdır...
Silik bir flulukla örtülmüştür geçmişiniz, hatıralarınız;ve bir sis
kaplıdır gözünüzün ufkunda da..
Öründüğünüz kozanızda kalakalmışsınızdır,ne yapacağınızı bir
zamanlar bilmenize ve yapmamanıza rağmen, bu kez ne yapmanız gerektiğini
bile bilemiyorsunuzdur...
Yüreğiniz bir tavan arasıdır, düşleriniz bir yangın bahçesi, umut
martılarınız haykırışsız, elleriniz bir buz pramitine dokunmaktadır sanki,
üşüyemezsiniz bile, üşümeye ya alışmışsınızdır, ya da ısınmak gibi,
üşümeyi de unutmuşsunuzdur çoktan..
Unutmak istersiniz her şeyi, kim olduğunuzu, neler olduğunu ya da
olmadığını,unutarak eksilmek, madem hiç tam olamıyorsanız, sıfırlanmak ..
Bilirsiniz ki aslında; keder, mutsuzluk ve umutsuzluk, ne
kadar,üzerinize bir yaşlı ağaç gibi yığılıp kalsa da, sedefli yeşiliyle ve
turuncu damlalarıyla akıp giden günün gözlerinin taa içine bakıp, hayatı
düşünmek gerekir..
Bir inci avcısı gibi, maviliklerin derinlerine dalıp, istiridyeleri
tek tek arayıp, mutluluk incileri toplamak gerekir yüreğin avuçlarına...
Ve yine bilirsiniz ki, gün batımında, aslında ay doğumunu düşünmek
gerekir karanlıklara inat, ışığa daha çok koşmak gerekir gölgelerde...
Yaşantılarımızı bir kazı yerine çevirmeden, sandukalara saklamadan,
hayatın içinden, duyarak,dinleyerek, anlayarak, hissederek geçmek
gerekir...
Yaşam denizinin derinlerine varmak, suyun yüzeyindeki, çer çöp sap
görüntülerinin arasından, nilüferleri,mavi su güllerini, sedef kabuklarını
bulup, toplamak gerekir; bilirsiniz bunu da..
Ama bazen bilmek de yetmez... Tüm edimleriniz öylesine
ölmüşlüktedir ki, konserve bir yaşamda öylesine sahte bir tazelikle
yorulmuşsunuzdur ki,som olan tüm düşleriniz ve dilekleriniz, öylesine
azarlaştırılmıştır ki,hiçbir bilme ve farkındalık yetmez size...
Acılanmışsınızdır usul usul,bile bile... Sadece durursunuz...
öylece durakalırsınız... ne yapılacakbir şey vardır, ne de yapılmamış bir
şey kalmıştır..
Yaptıklarınızdan mı pişmansınızdır, yapamadıklarınızdan mı?
Yaşamak isteyip de yaşayamadıklarınızın özlemi mi yaşatıyordu sizi,
yoksa yaşayamadıklarınızın girdabında mı tükendiniz?
Erteleyip, biriktirdiğiniz düşlerinizin sancısı mı şu an
kıvrandıran sizi;yoksa hiçbir sancıyı hissedemeyecek kadar geç mi kaldınız
artık..??
En çok unutmaya çalıştıklarınız mı yaşatıyor sizi, en unutulamaz
olanlara olan özlemleriniz mi..??
En özlediğiniz mi, en çok unutmaya çabaladığınız, yoksa o mu en
unutmak istediğiniz..??
Galiba içimizi en çok acıtan, göze alamadıklarımız ve alamadıkça
da, özlemiyle içimizde besleyip büyüttüklerimizdir... Onlar bir an gelir,o
kadar büyürler ki, taşarlar içinizden, bedeninizden, ruhunuzdan, kimsesiz
kalırsınız, kendinizsiz hatta...
Adını koyabildiğiniz hiçbir duyguyu yardımınıza gelmez, duymaz bile
sizi... Sığınaksızsınızdır, kendinize bile...
Iskalanmış yaşam mekanları intikam almaya koyulur sizden... Yaban
kalırsınız, yabancı kalırsınız..
Rüzgarlı bir alev denizini özler gözleriniz, mum alevli... Her titrek aleviyle,hikayesi değişen mum ışıltılı bir denizin, ılık esintilerinin sarhoşluğunda,gömülmek istersiniz evrenin yaşam sularının aynasına... Sular akıp gitse de, denizinizin mum alevleri yerinde kalacaktır, sizin kalacaktır, sizinle kalacaktır, bilirsiniz...
özlersiniz...
istersiniz...
Herşeyi varmış da, hiçbir şeyini kullanmayan o acizliğinizin kınından soyunup, mum alevli sularınıza atlamak, dalmak istersizin, sizi usul usul çağıran,göze alamadıklarınızdan bu kez vazgeçmemek istersiniz...
Yüreğinizin düşler haritasında artık doğru rotada, doğru dağları, nehirleri, şehirleri, ovaları aşarak, yol almak, göze almak zorundasınızdır..
İçinizde büyütüğünüz o çığın altında, bir kez daha kalmak, acılanamayacak kadar bile hissizleşmek istemiyorsanız yeniden -ki belki bir dahaki sefer, bir son şansınız bile olmayacaktır, şimdi bile bu kadar donakalmış, durakalmışlığınızla, içinizde bir daha geri gelmemek üzere giden bir şeylerin kanat seslerinin kulaklarınızdaki sağırlığına mahkum edilmişliğinde kıvranmaktayken- , yarım bırakmayın artık yüreğinizin serüvenlerini, göze alın..
Yağmursuz bir gökkuşağı olmayın..
Ya da papatyasız bir kır..
Ya da kımıltısız kalmasın içinizin yaprakları...



İran'lı bir şair der ki:
"Aşka uçarsan kanatların yanar"
Bunun üzerine Hz.Mevlana şu cevabı verir:
"AŞKA uçmayacaksan kanat neye yarar?..."


Alıntıdır…

SEVGİ VE DOSTLUK

Şubat 25, 2009 0
SEVGİ VE DOSTLUK

Kavgayı bir yaprağin üzerine yazmak isterdim,
sonbahar gelsin yaprak dökülsün diye.
Öfkeyi bir bulutun üzerine yazmak isterdim,
yağmur yağsın bulut yok olsun diye..
Nefreti karların üzerine yazmak isterdim,
güneş açsın karlar erisin diye..
..ve Dostluğu ve Sevgiyi
yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim
onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye..

Yılmaz GÜNEY

DOSTUMSUN SEN

Şubat 25, 2009 0
DOSTUMSUN SEN
Ellerinde ağladığım dostumsun sen
bir martının telaşında gözlerin
ve ellerin mavinin dogurganlığında
kalbinin sıcaklığında ağladığım
dostumsun sen

şiir okuyorduk beraber anımsıyormusun
ve sonra varlığın varlığıma
sevgili gibi kırlangıçlar uçururdu
telaşlı ve ürkek

bir kenti güzelleştiriyordu şefkatin
ve bizi...
sonra her dokunduğun çocuk
büyüyordu, güzelleşiyordu yeniden

gülün açışı tomurcuğa
hayatın yenilenişi için yeniden
acılarla bezeniyordu yokluğun
hasret mi? özledim desem
ve büyütsem sana doğru tüm imgeleri
sandallarda yelken yapsam gözlerini
uçsam
dokunsam
güzelleşsem
alık yaşamları kırbaçlasam
dokunur musun hasretime?

ellerinde ağladığım dostumsun sen
sımsıkı sarıl hasretime....


Mehmet Şah ERİNCİK
Sevgiylen.net’den alıntıdır.

22 Şubat 2009

TESADÜFLERİ YARATMAK

Şubat 22, 2009 2
TESADÜFLERİ YARATMAK


İstekler / Eksikler / İhtiyaçlar?
Hep sorgulayın kendinizi bu üç kavramla...

Yaşamak bir tesadüf müdür? Yoksa tesadüflerimi yaşamak, yaşamın adı? Tesadüfleri yaratmak mıdır yoksa yaşam? Hepside doğru bence. Dünyaya gelmek bir tesadüf değildir bence. Cahil de olsak, aptal da, eğitilmiş de olsak dünyaya gelmemizin tesadüf olmadığını hepimiz biliriz. Şöyle bir düşünürsek belki istenmedik yanlışlarla dünyaya geldik ama geldik işte hiç bir şey "yoktan var olmaz, var olan şeylerde yok olamaz" bilinciyle yaşadık hep. Fark etsek de fark etmesek de, anlasak da anlamasak ta hep böyle olmuştur yaşamımız.

Doğum, ölüm arası bir dönem yaşam. Hep şuna inanmışımdır; insan yalnız doğar ve yalnız ölür. Doğum ve ölüm arasında kesintiler, olaylar, çokluklar, yalnızlıklar, başlangıçlar, bitişler hep olmuştur. Tesadüfen yaşamak. İnanmıyorum, aslında tesadüfler bir şekilde yaratılmaz mı? İçgüdüsel, yada istediğimiz doğrultusunda yaratmışız tesadüfleri . Bizi en mutlu edende budur yaşamımızda. yarattıklarımızdır . Hiç bir şey tesadüfi olamaz,bazı doğa kanunları hariç .Onlarında nedenleri vardır mutlaka .Sonuçları nedenler hazırlamaz mı?Aslında sürprizler açlıklarımız değil midir? Sürprizler beni şaşırtacağına,hep doyurmuştur. Düşünün ;birine bir şey vermek istiyorsunuz?Bir hediye,çiçek sevgi en önemlisi .Verirken en çok doyan kim?Veren mi,yoksa alan mı?Siz karar verin ..

Aptal değiliz hiçbirimiz,sadece önümüze setler yığılmış , ağır yaşamış bir toplumuz .Törelerimizi, sımsıkı krnep ipleriyle örmüşüz , zor yaşamış da aptallaşmışız çoğu kez .. Hep yasaklar,günahlar ağır basmış yaşamımızda , aslında ne doğru ne yanlış karıştırmışız da, yaşamayı unutmuşuz bu kargaşada .Tesadüfen mi yaşıyoruz?Yoksa nedir bu yaşamın adı?Ben tesadüflerimi hep kendim yarattım da sevdim yaşamı. Kadere boyun eğseydim burada olamazdım .Kader vardır,değiştiremediklerimizdir kaderimiz .Ama,insanoğlu yazgısına müdahale etmeyi bilmelidir ve de, başarı budur diyebiliyorum .Bu da akılla oluyor,duygular da hesaba hep katılmalıdır .Bu iki büyük güç bizi yönetmeli,tek olamaz onun adı bunalım olur,kargaşa olur .Bunalımlar; yaşamımızın bir parçasıdır ama boyun eğmek hiçbirimize yakışmaz ..

Güçlü olabilmek;özgüvende yatan tek şeydir .Güç fiziksellik,yada madde olamaz,beyin gücü ve de yürek gücü ile taşıyabilmektir gücün adı bence. Beyin ve de yürekle anlam kazanır güç birliği ..Kendi içimizde, sınırsız coşkular heyecanlar koyalım ki mutlu yaşayalım .Dışımıza akseden içimizdeki fırtınalardır,sevgiler ve de coşkulardır. Heyecansız,coşkusuz,karamsar bir dünya düşünemiyorum.. Güzellikler yaşanmalıdır bence,yaşamın adı güzelliklerdir ve de tek değildir,çok şeyde gizlidir görebilene, en önemlisi anlayana .Hep şunu yapmanızı tavsiye ediyorum . Sorgulayın kendinizi, ve de ;


1 .Ne istiyorum?
2.Neye ihtiyacım var ?
3.Eksikliklerim nedir?

aldığınız cevaplar mutluluğunuzu eşitler. Lütfen yapalım bunları,kendi içinizde yaşayın doğrularınızı ve de isteklerinizi . Kendi özgüveninizde sağlayın barışı,huzuru önce .Sonrada çevrenizle bütünleşin işte benim mutluluk reçetem hep bu oldu.Tek şey yetmedi bana çok şey doldurdu huzurumu .

İSTEKLERİMİZ,
EKSİKLİKLERİMİZ ,
İHTİYAÇLARIMIZ;

Bu üç temel kavramı yakınlarıma,okurlarıma,öğrencilerime,mesai arkadaşlarıma hep tavsiye ediyorum .Yani birey olmanın,aile olmanın, toplum olmanın gizliliği burada yok mu sizce?Eğitimin temeli de bu diyorum,ve bu üç temel başlık altında yaşayarak tesadüfleri yaratmanın gerçek sonuçlara beni ulaştırdığını hep yazmak istiyorum ve de yaşamanın bu olduğuna inanıyorum ,sizlere de öneriyorum .Denemeden anlayamayız deneyimler bizi yaratmıyor mu en çok da tesadüfler,yaratabildiğimiz tesadüfler yada fedakarlıklarımız Önce kendimiz için yarattığımız tesadüfler ve de fedakarlıklar , sonrada başkaları için yaptıklarımız anlam katmıyor mu yaşamımıza ?


Nesrin ÖZYAYCI
http://www.nesrinozyayci.com

CEBİ OLMAYAN FİSTAN...

Şubat 22, 2009 0
CEBİ OLMAYAN FİSTAN...

Cep dikmeyi unuttukları bir çocuk fistanı gibiyim;
Bu hasret nereme sığacak? ..

Ellerim boşluğa boşluğa gidiyor...
Dünyada basacak yer bulamayan sarhoşun dolaşık ayakları gibi;
karışık parmaklarım üzerimde sığınacak bir kuytu bulamıyor...
Aklım, yangında gevreyip kalmış son dala tüneyen kuş gibi;
Şaşkın! ..

Sorma...
Bilmiyorum; bir gün kaç gündür,
ve kaç günde biter bir gün? ..
Sorma...
Bilmiyorum; gönül mü sevdadadır,
yoksa sevda mı gönüldedir? ..
Sorma...

Bilmiyorum, hasret nerdedir? ..
Orda mı, burda mı? ..
İçinde midir kişinin, dışında mı? ..
Yani onu bıraktığın yerde midir özleyiş, yoksa senin gittiğin yerde mi? ..
Yoksa, "kendini" götürmediğin zaman mı acır mesafeler?..

Üşüyen bir dinamit kadar çaresizim!..
Açsam sana kollarımı, ısınacağım... Ve ısınacak ortalık, ve duyacak cümle âlem kavuştuğumuzu...
Üşüyen bir dinamit kadar korkuyorum;
Donarak ölemeyeceğimden!..

İşte, belki de bunun için, aynalar; koyunun seyrettiği kasap vitrini gibi!..

Şimdi, ben "nereme" sığayım?..
Değil cebi unutulmuş bir fistan, külliyen bir cep olsam; girebilemem,,, dolabilemem,,, sığabilemem bildiğim mekânlara!..

İpinden göndere çekilmiş gibi, bacağından vitrine asılmış gibi, ve bir branda gibi "bütün" olarak...
Sarılacağım sana...
Ama bilmiyorum, sevda mı yanlış bahçede açılmış bir çiçek gibi; yoksa hasret mi uzak yamaçlarda tütüyor?..
Ceplerim mi olması gereken yerlerde değil; yoksa ben mi?..

Şimdi, niye soruyorsun ki bana; on gün kaç gün eder ve kaç günde biter on gün?..
Bilmiyorum!
Bildiğim; ateş karşıdan ısıtır...
Ve yanarım;
Düşersem içine!

Muammer ERKUL

KIRKINCI ODA

Şubat 22, 2009 0
KIRKINCI ODA

Kırkıncı odanın kapısındayım;
Ne varsa bu kapı arkasındadır.
Açsam, ya açmasam kaygısındayım;
Aklım iki cihan arasındadır.

Kim bilir neler oluyor içerde!
Yarab! İnsan bahtım hangi ellerde?
Ha ben ha masaldaki o şehzade;
Gönlüm bir güzelin sevdasındadır


Cahit Sıtkı TARANCI