Ş A İ R A N E
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem Yalnızlığın başkenti orası.” – Cemal Süreya “Yaşamak değil, Beni bu telaş öldürecek…” – Özdemir Asaf “Ah, kimselerin vakti yok Durup ince şeyleri anlamaya.” – Gülten Akın “Cıvıl cıvıldı gözleri Yeni dağılmış bir ilkokul gibi.” – Can Yücel “Duyguluysan işin zor, Yaşamda yeniksindir.” – Özdemir Asaf “İçim hem kimsesizdi hem kalabalık.” – Edip Cansever “Hüznümle vedalaşmayı bana öğretmediler.” – Gülten Akın “Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, Başka türlüsü güç.” – Turgut Uyar “Vasiyetimdir: Dalgınlığınıza gelmek istiyorum Ve kaybolmak o dalgınlıkta.” – Didem Madak “İçime gene Yolculuk mu düştü, nedir?” – Orhan Veli “uçurumlar var uçurumlar diyorum ben insanla insan arasında kendiyle kendi arasında.” – Nilgün Marmara “Sen ki saçından tırnağına kadar Bir hürriyete bedelsin.” – Turgut Uyar “Bir buluşma yeridir şimdi hüzünlerimiz.” – Edip Cansever “Bütün renkler aynı hızda kirleniyordu, Birinciliği beyaza verdiler.” – Özdemir Asaf

Bu Blogda Ara

19 Ekim 2026

VAZGEÇME, SABAH VAR

Ekim 19, 2026 4
VAZGEÇME, SABAH VAR


Güzel günlere olan inancını yitirme…
Biliyorum,
bazı geceler vardır,
sabahı hiç gelmeyecek sanırsın.
Duvarlar üstüne üstüne gelir,
sessizlik büyür odanda,
insan kendi kalbinin sesinden bile yorulur.

Öyle zamanlarda
“Geçecek” demek kolaydır başkasına.
Ama sen bilirsin
geçmeyen saatlerin ağırlığını,
kimseye anlatamadığın kırgınlıkları,
gülümserken içine sakladığın
o derin sızıyı…

Yine de vazgeçme.

Çünkü hayat,
her zaman en güzel yüzünü
hemen göstermez insana.
Bazen önce sınar seni,
bazen eksiltir,
bazen elinden tuttuğun ne varsa
birer birer bırakır avuçlarından.

Ama sonra…

Hiç ummadığın bir anda
bir ışık düşer yüreğine.
Bir sabah uyanırsın,
pencereden içeri giren güneş
eskisinden biraz daha sıcak gelir.

Ve anlarsın;

Meğer bitmemiş.
Meğer hayat,
sadece seni başka bir başlangıca hazırlıyormuş.

Öyleyse
bugün ağlıyorsan ağla.
Yorulduysan biraz dinlen.
Kırıldıysan sus.
Ama kendinden vazgeçme.

Çünkü bazı yaralar
iyileşmek için zamana,
bazı umutlar
gerçek olmak için sabra ihtiyaç duyar.

Unutma;

Kış, bahara düşman değildir.
Gece, sabahın düşmanı değildir.
Her karanlığın içinde
gizlice büyüyen bir aydınlık vardır.

Sen yeter ki
kalbinin kapısını tamamen kapatma.

Belki bugün değil,
belki yarın da değil…

Ama bir gün
öyle güzel güleceksin ki,
bugün döktüğün bütün gözyaşlarına
uzaktan bakıp
“İyi ki dayandım,” diyeceksin.

Ve belki o gün
anlayacaksın;

Bazı geceler
sabahı geciktirir,
ama sabahı asla öldüremez.

Bu yüzden
ne olur,
güzel günlere olan inancını yitirme.

Çünkü hayatın
henüz yazılmamış sayfaları var.

Henüz karşılaşmadığın bir iyilik,
henüz duymadığın bir cümle,
henüz sarılmadığın bir insan,
henüz yaşayacağın bir mutluluk var.

Ve belki de
bütün hikâyenin en güzel cümlesi
henüz yazılmadı.

Dayan…

Biraz daha.

Çünkü bazen
insanın hayatı,
tam vazgeçmek üzereyken
yeniden başlar.

Ve sen bilmiyorsun…

Belki de
beklediğin o güzel günler
çoktan yola çıktı.

Sadece
henüz kapını çalmadı.

Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL
Ekim 2026


 

07 Ekim 2026

ÂŞIK SEYRANİ

Ekim 07, 2026 2
ÂŞIK SEYRANİ


Âşık Seyrani (1800-1866), 19. yüzyılda yaşamış en önemli Türk halk ozanlarından ve hiciv (taşlama) ustalarından biridir.

Doğum ve Asıl Adı: Asıl adı Mehmet'tir. Kayseri'nin Develi (eski adıyla Everek) ilçesinde doğmuştur. Doğum tarihi kaynaklarda 1800, 1805 veya 1807 olarak geçer.

  • Eğitimi: Yoksul bir mahalle imamı olan Cafer Efendi'nin oğludur. Memleketinde medrese eğitimi almıştır.

  • Gezileri ve Yaşamı: Bir süre İstanbul'da bulunmuş, ardından Anadolu ve çevre bölgeleri (Halep, Bağdat gibi) gezmiştir. Yaşamı boyunca büyük maddi sıkıntılar ve yoksulluk çekmiştir.

Ölümü: 1866 yılında doğduğu yer olan Develi'de hayatını kaybetmiştir

Âşık Seyranî, köken ve tarikat mensubiyeti olarak doğrudan Alevi-Bektaşi kökenli veya Alevi bir aileden gelmemektedir; Kayseri'nin Develi (Everek) ilçesinde yoksul bir mahalle imamının çocuğu olarak dünyaya gelmiştir ve kaynaklarda genel olarak Nakşibendî / Sünni bir çevreye mensup olduğu belirtilir.

Bununla birlikte, İstanbul'da bulunduğu dönemde Alevi-Bektaşi tekkelerine girip çıkmış, tasavvufi zevki ve bu geleneğin söyleyiş biçimlerini yakından tanımıştır. Bu nedenle şiirlerinde Hz. Ali, Ehl-i Beyt sevgisi ve On İki İmam gibi Alevi-Bektaşi edebiyatında sıkça kullanılan tasavvufi kavramlara ve motiflere genişçe yer vermiştir. Özetle; kendisi doğduğu çevre itibarıyla Alevi değildir, ancak şiirlerinde Alevi-Bektaşi kültüründen ve tasavvufundan etkilenmiş, bu iki kültürü harmanlayan bir halk şairidir.

Hiciv ve Mizah: Seyrani, halk şiirinde özellikle eleştirel mizahın ve taşlamanın (hiciv) zirve isimlerindendir. Dönemindeki aksaklıkları, adaletsizlikleri ve toplumsal bozulmaları cesurca eleştirmiştir.

  • Vezin Kullanımı: Hem halk şiirinin temeli olan hece veznini hem de Divan edebiyatı nazım biçimlerinde kullanılan aruz veznini ustalıkla kulanmıştır.

  • Üslubu: Çağındaki yenilikleri ve toplumsal değişimleri yakından takip ederek şiirlerine yansıtmıştır. Halkın duygularına tercüman olduğu için halk arasında büyük bir saygınlık ve şöhret kazanmıştır.

Âşık Seyrânî, tek bir divan veya kitap oluşturmamış; şiirleri cönklerde, el yazması defterlerde ve halk dilinde günümüze ulaşmış 800’ün üzerinde şiirden (taşlama, koşma, semai,destan,nefes) oluşan bir külliyata sahiptir.

Öne Çıkan Eserleri ve Şiirleri

Seyrânî'nin bilinen en ünlü şiirleri ve halk arasında dilden dile dolaşan eserleri şunlardır: 

  • Eski Libas Gibi ("Eski libas gibi âşıkın gönlü")

  • Âlemde Bir Devir Dönüyor Amma

  • Ağlar Gezerim Aşkın Derdine Düşeli

  • Dünya Olur Bir Gün Harab

  • Muhabbet Yelleri

  • İdris Terziliği İcat Etmeden

  • Eyvah Fukaranın Beli Büküldü

  • Can İpini Ten Yününden

Sanatının Genel Özellikleri

  • Türler: Ağırlıklı olarak hece vezniyle yazdığı koșma, semai, destan ve şathiyeleriyle tanınır; bunun yanı sıra aruz ölçüsüyle yazdığı gazel ve divanları da vardır.

  • Temalar: Toplumsal yergiler (taşlama), rüşvet ve adaletsizlik eleştirileri, aşk, tasavvuf ve hikemiyat (bilgelik) şiirinin temelini oluşturur.

Özetle Seyrânî, edebiyat tarihimizde haksızlıklara karşı halkın sesi olmuş, korkusuzluğu ve keskin zekasıyla "taşlama geleneğinin" simge ismi haline gelmiştir.


Hak yoluna gidenlerin
Asa olsam ellerine
Er pir vasfın edenlerin
Kurban olsam dillerine
Torunuyuz bir dedenin
Tohumuyuz bir bedenin
Münkir ile ceng edenin
Silah olsam bellerine
Bir üstada olsam çırak
Bir olurdu yakın ırak
Kemiğimi yapsam tarak
Yâr zülfünün tellerine
Bir kâmilin yolun tutsam
Aşk oduna yanıp tütsem
Bülbül gibi feryat etsem
Muhabbetin güllerine
Vücudumu kavursalar
Yönüm yâre çevirseler
Harman gibi savursalar
Muhabbetin yellerine
Seyranî kaldır parmağın
Vaktidir Hakka durmağın
Deryaya akan ırmağın
Katre olsam sellerine

Son zamanlarda severek dinlediğim bu şiir Gönül Atalay tarafından bestelenerek müzik platformlarında yerini almıştır. Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz.. 



09 Eylül 2026

ÇOCUKKEN SIRADAN GELEN, ŞİMDİ ÖZLEDİĞİMİZ HER ŞEY

Eylül 09, 2026 4
ÇOCUKKEN SIRADAN GELEN, ŞİMDİ ÖZLEDİĞİMİZ HER ŞEY

 


Biz sıradan zevkleri olan sıradan çocuklardık.

Arka mahallede koşturan, salya sümük eli yüzü kirli

düşünce dizleri kanayan

ağaçtaki meyveyi yıkamadan yiyen

sokağın ablalarına imrenen

komşunun oğluna aşık olup

teyzen, halan, dayın geldiğinde mutlu olan

küçük yaşamları olan sıradan insanlardık

dünyanın ve yaşamanın hakkını veren.

Biri öldüğünde üzülen

yemekten kesilen

oyundan vazgeçen

gerçek insanlardık biz

duyguları olan

gözyaşı akıtan

vicdanlı, namuslu...

büyüğüne saygılı

küçüğünü seven

eş, dost, akraba hatrını bilen

her gece gökte ki yıldızları sayan

ya da yoldan geçen arabaları saymak için pencere önlerinde bekleyen

bazen de anne korkusuna rağmen küçük yaramazlıklar yapan

kimi zaman bir terlik, belki de bir dayak ile karşılık bulan

her şeye rağmen yine de güzel çocuklardık;

güzel çocukluk yaşadık biz..

yarınlar için endişe duymadan

türlü türlü hayalleri olan

vatan millet aşkıyla yanan

güzel çocuklardık biz

bu ülkenin güzel insanlarıydık vesselam.


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

 EYLÜL 2026


04 Eylül 2026

NORMAL SANDIĞIMIZ GARİP ŞEYLER

Eylül 04, 2026 0
 NORMAL SANDIĞIMIZ GARİP ŞEYLER

 

Günlük hayatımızın tüm koşuşturmacası içerisinde, aslında hepimizin telaşının olduğu anlarda bile sıradan, normal karşıladığımız ancak garipsenebilecek pek çok şeye de tanık oluyoruz..

Bilemiyorum belki de sadece bana garip gelen, ama başka insanlar için oldukça sıradan şeyler... Mesela birkaç örnek vermek gerekirse;


_Telefonla konuşurkan ayakta dolaşmak.

Bir insan telefonla konuşurken ne amaçla ayakta dolaşır bunu hala anlamış değilim. Yani konuştuğun insan tam da karşında olsa yine aynı şekilde ayağa kalkıp mı konuşacaksın. Belki bir açıklaması vardır ama bana gerçekten garip geliyor.


_Bir mağazaya girdiğinizde çalışanın “yardımcı olabilir miyim” sözüne karşılık “sadece bakıyorum” demek.

Bu, o sorunun cevabı değil. Neye, kime bakıyorsun. Ajan mısın da bakıyorum diyorsun. Gizli görevin mi var. Alt tarafı girmişsin bir mağazaya kıyafet ya da her neyse ona bakıyorsun. Sanki mağaza senin babanın da her şeyin yerini elinle koymuş gibi bir sen biliyorsun. Gerçekten normal gibi görünse de garipsenecek bir davranış şekli değil mi sizce de!


_Birinin bize el salladığını sanıp karşılık vermek ama aslında arkamızdaki kişiye salladığını fark etmek.

Bu hemen hemen hepimizin başına gelmiştir. Yakın zamanda benim de başıma böyle bir şey gelmişti. Karşımda ki kişinin söylediği bir şeyi üstüme alıp cevap vermeye yeltenmem ancak sonrasında başkasına yöneltiğini birkaç saniye içinde anlayıp kendime kızmam ve tuhaf hissetmem.


_Bir yabancıya çarptığımızda özür dilemek ama cansız bir eşyaya çarpınca ona da “pardon” demek.

Bir insana çarptığımızda özür dilemek gayet medenice bir davranış eve ama bunu ya cansız bir eşyaya çarptığımızda ise.. Lise yıllarımda okul dönüşünde arkadaşlarımla birlikte evlerimize kadar yürürdük. Bazen o kadar sakar olurdum ki yine bir gün, arkadaşıma bir şey anlattığım sırada sert bir şeye çarptığımı farkettim ve çok özür dileyerek kendimi geri çektim. Kendimi çekmemle çarptığım şeyin bir ağaç olduğunun farkına vardığımda arkadaşım kahkahalar atmaya başlamıştı. Bu da benim sıklıkla yaptığım sakarlıklardan biriydi ve ardından da özür dilemek adet haline getirdiğim bir davranıştı.


_Market kuyruğunda başka sıraya geçip kendi sıramızın hızlandığını görmek.

Bir markette alış veriş yapmışsınız. Sıraya girmişsiniz. Önünüzde bir sürü insanda sizinle birlikte sırasını bekliyor. Sonra bir bakıyorsunuz ki yan sırada kuyruk daha az oraya geçeyim diyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki kendi sıranız hızlanmış, geçtiğiniz sırada hala bekliyorsunuz. Hepinizin, hepimizin başına gelmiş şeyler bunlar elbette.


İşte bu ve benzeri türlü türlü olaylar aslında normal gibi görünüp garip sayılabilecek şeyler. Neden garip sayılacak diyorum çünkü; bu ve benzeri olaylar sanki hep bizim başımıza geliyormuş gibi hissediyoruz da ondan. Halbuki hepimizin yaşayıp hissedebileceği şeyler öyle değil mi ! Belki de biraz fazla abartıyoruzdur. Belki de asıl garip olan bizizdir kimbilir...


Düşünün bir bakalım. Size de garip gelen şeyler var mı günlük yaşamınız içinde. Neler hissettiriyor ya da düşündürüyor . İsterseniz paylaşabilirsiniz de benimle...


Sevgiyle....


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

29 Ağustos 2026

TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN GÜN: 30 AĞUSTOS

Ağustos 29, 2026 8
TARİHİN AKIŞINI DEĞİŞTİREN GÜN: 30 AĞUSTOS


 

 

BÜYÜK ZAFERİ EN İYİ ANLATAN ŞİİR

…Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmeyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine. (…)
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üstünden Afyon'a doğru. 

…Dağlarda tek
tek
ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki
şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden
güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.
Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saatı sordu.
Paşalar : «Üç,» dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu.
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlıyacaktı. 

…«Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benzeyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim…
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim…»

NAZIM HİKMET KUVAYI MİLLİYE DESTANI'NDAN ALINTIDIR.




10 Temmuz 2026

GİTMEK KUŞLAR İÇİN BİR EĞLENCEYDİ, BİZİM İÇİNSE KOCA BİR BOŞLUK

Temmuz 10, 2026 2
    GİTMEK KUŞLAR İÇİN BİR EĞLENCEYDİ, BİZİM İÇİNSE KOCA BİR BOŞLUK

 



Bugün içimde, dizelerin bile doldurmakta zorlandığı koca bir sessizlik var. Bana şiiri sevdiren, kelimelerin sadece kâğıt üstündeki siyah lekeler değil, kalbe dokunan birer nefes olduğunu öğreten o güzel insan, Ahmet Telli göçüp gitti bu dünyadan. Bir şairin ölümü, sadece bir ömrün sonu değilmiş meğer; onun dizeleriyle büyüyen, teselli bulan, dünyayı onun gözleriyle anlamlandırmaya çalışan bizlerin de içinden bir şeylerin kopup gitmesiymiş.

Herkesin hayatında onu bir yerinden yakalayan, ruhunun kuytularına dokunan bir rehber vardır. Benim rehberim de onun o mağrur, hüzünlü ama bir o kadar da umutlu sesiydi. Ne zaman sığınacak bir liman arasam, ne zaman bu dünyanın haksızlığına, kabalığına karşı içimde bir isyan büyütsem, kendimi hep onun dizelerinde bulurdum.


"Dövüşenler var bu dünyada, rüzgârlar var / Ve kalbini bir mızrak gibi göğe fırlatan çocuklar..." Onun şiirlerinde sadece aşkı, yalnızlığı ya da hüznü bulmadım ben; direnmeyi, ne olursa olsun insan kalabilmeyi, kırıldığımız yerden yeniden yeşermeyi öğrendim. O, bana hüznün de asil bir duygu olduğunu, acının içinden bile nasıl bir parça umut devşirilebileceğini gösterdi. Şiiri sevdiysem, şiirle iyileşebildiysem, bu tamamen onun o naif ve sarsılmaz kalemi sayesindedir.


Şimdi arkasında koca bir külliyat, zihnimize kazınmış yüzlerce dize ve buruk bir yürek bıraktı. "Belki yine geliriz" diyordu bir şiirinde... Gittin işte kaptan. Ama gidişin sadece fiziki bir ayrılık. Çünkü bana kattığın o ilk şiir sevgisi, her dizede çarpan o heyecanlı kalbim olduğu sürece, sen benim için hiç ölmeyeceksin.

Her yağmur yağdığında, her haksızlığa öfkelendiğimde ve her sevdada yine senin sesin yankılanacak içimde.

Güle güle usta, güle güle kalbimin şairi... Bize bıraktığın her bir kelime için sonsuz teşekkürler.

Ruhun şad olsun.


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

&

SOLUK SOLUĞA

"Uçurumlar var diyordun, insanlığın önünde

Ölüm diyordun, her solukta pusuda

Oysa biz bir aşkın tel örgülerinde

Kuşlar gibi çırpınan iki yaralı sığıntıydık."

Çocuksun Sen

"Çocuksun sen sesinin rengi çocuk

Dünyanın bütün sabahları seninle uyansın

Ve her şey seninle başlasın yeniden...

Çocuksun sen, unuttun mu Sınıfta kaldığını hüzün dersinden Ve ne zaman gelsen bir bayram gibi Gözlerinin içi gülerek gelirdin."



BELKİ YİNE GELİRİM

"Gidiyorum bu şehirden, içimde bir çocuk

Ağlıyor, gizlice el sallıyor arkamdan

Gidiyorum, ama gözlerim kalıyor sende

Belki yine gelirim, bir yağmur ikindisinde...

Çünkü bir çığlık gibi büyür içimde

Seni sevmenin o amansız macerası."



HÜZÜN İSYAN OLUR

"Hüzün taze bir ekmek gibi bölüşülürken

Biz o ekmeğin katığına isyanı sürdük

Çünkü bilirdik, hüzün tek başına

Bir yenilgidir karanlığın karşısında."

30 Haziran 2026

AŞK

Haziran 30, 2026 0
AŞK


Aşkın ne olduğunu öğrenmediğimizden zaar

ilk gördüğümüze aşk demişiz heyhat

aşk, dağlara taşlara kazınmadıktan sonra

bahar olsa yüreğinde ne yazar

yaz gelse neye yarar.

Bir de kırılgan kalbin varsa

tozunu attırsan da şu dünyanın

her gördüğünü aşk sandığının

nice dertleri vardır

yandığının...

aşk, öyle kolay olsaydı

sultan olurdun her kalbe

görünmez bir tılsım ekerdin de;

dolaşırdın dilden dile.

Sevmeyi bilenlerin kalbinde

yer arardın kendine.

Kaybettiğin her aşkın ardından

yasını tutardın belki de...



Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

 HAZİRAN 2026


 

18 Haziran 2026

İNSAN HİÇ UÇAR MI !

Haziran 18, 2026 0
   İNSAN HİÇ UÇAR MI !




Kuşlar da uçuyor

insan hiç uçar mı !

Gözden düşünce

Yalnızlığa terkedilince

bir gün olsun kapısı çalınmayınca

ömürden ömür giderken

ölünce...

ölünce insan da uçar kuşlar gibi

özgürlüğüne doğru

herşeyden herkesden uzaklara

belki de

terkedince bu zalim dünyayı

unutur gider derdi tasayı

kaybolur sonsuzluğun içinde

başka alemlerde seyre dalarken

ölür ve uçar insan da

kuşlar gibi...


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

2026

11 Haziran 2026

GÖRÜNMEZ KELEPÇEMİZ: KİŞİSEL HIRSLARIN GÖLGESİNDE YAŞAMAK

Haziran 11, 2026 0
GÖRÜNMEZ KELEPÇEMİZ: KİŞİSEL HIRSLARIN GÖLGESİNDE YAŞAMAK

 



Son zamanlarda durup kendimi, etrafımı, modern dünyanın bitmek bilmeyen o "daha fazlası" histerisini izliyorum. Herkes bir yerlere yetişme, bir şeyleri başarma ve en önemlisi "birileri olma" derdinde. Hepimizin içinde, adına kimi zaman hedef, kimi zaman ideal, çoğunlukla da kibarca "kişisel hırs" dediğimiz o canavar yatıyor.

Peki, bizi büyüttüğünü sandığımız bu hırs, aslında bizi yavaş yavaş tüketen bir virüsse?

Zirve Yanılsaması: Vardığın Yer Sadece Yeni Bir Başlangıç

Hırs, insana muazzam bir illüzyon sunar: “Şu eşiği de geç, o koltuğa da otur, şu kadar parayı da kazan, işte o zaman rahatlayacaksın.” Oysa bu, ufuk çizgisine doğru koşmaya benzer. Yaklaştığını sanırsın ama o hep aynı uzaklıktadır.

Bir dağı tırmanırken sadece zirveye odaklananlar, yol boyunca açan çiçekleri, yüzlerine vuran rüzgârı ve yanlarında yürüyen insanları asla fark edemezler. Zirveye ulaştıklarında ise onları bekleyen şey genellikle büyük bir zafer duygusu değil, "Eee, şimdi ne olacak?" boşluğudur.

Çünkü hırsın doğasında tatmin olmak yoktur. O, ulaştığı her başarıyı anında sıradanlaştırıp gözünü bir sonrakine diken, obur bir duygudur.

Hırs ve Azim Arasındaki İnce Çizgi

Burada kendimize şu dürüst soruyu sormamız gerekiyor: Ben azimli biri miyim, yoksa hırslı mı?

Bu iki kavram toplumda sıkça karıştırılsa da aralarında uçurumlar var.

*Azim; yaratıcıdır, sürece odaklanır, üretmekten keyif alır ve en önemlisi içinde sevgi barındırır. Düştüğünde ayağa kalkacak gücü kendinde bulmaktır.

*Hırs ise; yıkıcıdır, sadece sonuca odaklanır. İçinde sevgi değil, korku ve kıyas barındırır. Başkalarından daha iyi olma dürtüsüyle beslenir. Hırslı insan, kendi değerini sadece kazandığı zaferlerle ölçer.

Hırs, insanı kendi hayatının kölesi yapar. Sizi, "şimdi ve burada" olmanın huzurundan mahrum bırakıp, hiç gelmeyecek bir "gelecekteki mutluluk" vaadiyle uyutur.

Kendimize Dönme Vakti

Günün sonunda, hepimiz bu dünyaya bir kereliğine geliyoruz. Ve hiçbirimiz arkamızda bıraktığımız unvanları, banka hesaplarını veya kazandığımız hırslı savaşları öbür dünyaya götüremiyoruz. Hayat, sadece "başarı hikayelerinden" ibaret olmak için çok kısa ve çok kıymetli.

Sözün özü; hayatı ıskalamamak için hırslarımızın bizi yönetmesine izin vermeyi bırakmalıyız. Başarıyı bir amaç değil, sadece yürüdüğümüz yolun doğal bir getirisi olarak gördüğümüz gün, gerçekten özgürleşeceğiz.

Kendime ve bugünün dünyasında kaybolan herkese küçük bir hatırlatma: Bazen en büyük başarı, sadece sakin kalabilmek ve olduğun halinle yetinebilmektir.



Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

Haziran 2026

18 Mayıs 2026

DURDURALAMAYAN ZAMAN

Mayıs 18, 2026 0
DURDURALAMAYAN ZAMAN
 


Bazen bazı şeyleri gerçekten durduramıyoruz.
Ne zamanı, ne içimizden geçenleri, ne de birine alışmayı…
Her şey akıp gidiyor; insanlar değişiyor, şehirler uzaklaşıyor, sesler yabancılaşıyor. Ama insanın içinde bazı anlar olduğu gibi kalıyor. Bir şarkının tam ortasında, gece uyumadan önce tavana bakarken ya da kalabalığın içinde sebepsizce gelen o boşluk hissinde…
Galiba en çok da zamanı durdurmak istiyoruz.
Bir sofrayı biraz daha uzun sürsün diye yavaş topluyoruz mesela. Sevdiğimiz biri gülerken gözünün içine daha dikkatli bakıyoruz. Çünkü biliyoruz; birazdan o an geçmiş olacak. Ve hiçbir şey aynı haliyle geri dönmeyecek.
İnsan büyüdükçe bunu daha iyi anlıyor.
Hayatın büyük kırılmaları değil bazen, küçücük detaylar can yakıyor. Eskiden her gün konuştuğun biriyle artık sadece “arada sırada” konuşmak… Bir evin kokusunu özlemek… Çocukken uzun gelen yaz akşamlarının şimdi bir kahve molası kadar kısa sürmesi…
Ama yine de güzel bir tarafı var bunun.
Durduramadığımız şeyler bize yaşamayı öğretiyor. Kıymet bilmeyi, sarılmayı, beklemeyi, bazen de sessizce kabullenmeyi… Belki de hayat tam olarak budur; geçeceğini bile bile bir şeyi sevmek.
Ve insan en çok burada yoruluyor zaten.
Kalmasını istediği şeylerle vedalaşa vedalaşa büyüyor.
Yine de içimde küçük bir umut var.
Belki hiçbir şeyi durduramayız ama bazı hisler iz bırakır. Birinin sesi, bir cümle, bir bakış… Yıllar geçse bile insanın içine dokunduğu yerde yaşamaya devam eder.
Sanırım mesele zamanı durdurmak da değil.
Geçip giderken bile gerçekten hissedebilmek.
Bir de bazı hatıralar var…
Üzerinden yıllar geçse bile insanın içinden eksilmiyor.
Mesela eski bir mesajı silmeye kıyamamak gibi. Artık konuşmadığın birinin ses kaydını durup dururken tekrar dinlemek… Çocukluğundaki evin önünden geçince içinin sebepsizce sıkışması… Çünkü insan aslında mekânları değil, orada bıraktığı halini özlüyor.
Eskiden herkes daha yakındı sanki.
Akşam olunca bir evin ışığı yanardı, içeride birileri çay koyardı, televizyon sesi gelirdi mutfaktan… Şimdi aynı insanlar hâlâ yaşıyor belki ama hiçbir şey eski yerinde değil. Aynı masalar kuruluyor ama eksik sandalyeler var artık.
Bazı vedalar da hiç yaşanmıyor aslında.
Kimse “gidiyorum” demiyor. Bir gün son kez görüşmüş oluyorsun ama bunu o an bilmiyorsun. Son kahkaha, son sarılma, son yürüyüş olduğunu yıllar sonra fark ediyorsun. İnsan en çok buna üzülüyor belki de; bazı anların son kez yaşandığını bilememeye…
Bazen eski fotoğraflara bakıyorum.
Bir köşede çocuk halimiz duruyor. Yüzümüzde hiçbir şey bilmemenin huzuru… Hayatın bu kadar yorabileceğini bilmeden gülüyoruz. O fotoğraflardaki insanlara bakınca içim burkuluyor. Çünkü bazılarını kaybettik, bazıları değişti, bazılarıysa hâlâ yaşıyor ama artık eskisi gibi bakmıyor gözlerinin içi.
Ve ne garip…
Bir zamanlar “asla unutamam” dediğimiz acılar bile zamanla sessizleşiyor. Ama tam geçti sanırken bir şarkı çalıyor mesela. Bir koku geliyor burnuna. Ya da biri eski sevdiğin gibi gülüyor. İşte o an anlıyorsun; insan hiçbir şeyi tamamen geride bırakamıyor.
Sanırım kalbimizin içinde küçük bir oda var.
Kimsenin bilmediği, kapısını sadece geceleri açtığımız bir oda… İçinde yarım kalmış konuşmalar, gönderilmeyen mesajlar, özlenen insanlar ve geri dönmeyecek günler duruyor. Ne kadar büyürsek büyüyelim, o oda hiç kapanmıyor.
Ve belki de hayat…
Biraz bununla yaşamayı öğrenmek.
Geçmişe dokunamadan onu sevmeye devam etmek demektir...
Belki bir gün hepimiz bambaşka hayatların içinde kaybolacağız.
Başka şehirlerde uyanacağız, başka insanlarla konuşacağız, başka dertlerle yorulacağız… Ama içimizin bir yerinde hep aynı insanlar yaşayacak. Birlikte güldüğümüz o akşamlar, sabaha kadar edilen sohbetler, çocukluğumuzun telaşsız günleri… Hepsi sessizce bizimle kalacak.
Ve yıllar sonra bile, bir yerde ansızın durup geçmişi düşüneceğiz.
Belki bir pencere kenarında, belki gece herkes uyuduktan sonra… İçimizden birinin adı geçecek. Bir özlem oturacak boğazımıza. Çünkü bazı insanlar gitse bile yok olmuyor. Bazı anılar eskimiyor. Ve insan en çok da geri dönemeyeceğini bildiği şeyleri özlüyor.
Şimdi dönüp bakınca anlıyorum…
Meğer hayat dediğimiz şey; biraz geç kalmakmış, biraz özlemekmiş, biraz da kıymetini tam anlayamadığımız günleri içimizde taşımakmış.
Ve galiba biz, durduramadığımız zamanın içinde;
sevdiklerimizi, anılarımızı ve eski halimizi kaybetmemeye çalışan insanlardık sadece…
Ama yine de ne olursa olsun, iyi ki yaşandı diyebildiğimiz insanlar oldu hayatımızda.
İyi ki bir zamanlar gerçekten güldük.
İyi ki bazı anlar kalbimize bu kadar derin dokundu.
İyi ki,,, iyi ki !...

Hayatınıza dokunan ya da hayatınızın herhangi bir evresinde gelip geçen ve size iyi ki dedirten yaşanmışlıklarınızın, anılarınızın ve size gerrçekten değer veren insanların var olması dileğiyle...


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

Mayıs 2026


19 Mart 2026

NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR? DEĞİL; NE GÜZELDİ O ESKİ BAYRAMLAR!

Mart 19, 2026 4
NEREDE O ESKİ BAYRAMLAR? DEĞİL; NE GÜZELDİ O ESKİ BAYRAMLAR!

 



Şimdilerde bayram denince aklımıza ilk gelen şey "tatil planları" ya da telefonlarımıza düşen hazır mesajlar oluyor. Ama bir anlığına gözlerinizi kapatın ve çocukluğunuza gidin. Hatırlıyor musunuz o tatlı telaşı?

Bayram, günler öncesinden gelirdi eve. Annelerimizin yaptığı o mis kokulu ev baklavalarının şerbeti dökülürken mutfaktan yayılan koku, aslında bayramın ilk habercisiydi. En büyük heyecanımız ise yastığımızın altına sakladığımız o gıcır gıcır bayramlık pabuçlar ve ütüsü bozulmasın diye özenle asılan kıyafetlerdi. Onlarla uyumak, sabahın olmasını dünyanın en büyük sabırsızlığıyla beklemek ne büyük bir servetti meğer.

Sabahın ilk ışıklarıyla evde başlayan o tatlı koşturmaca... Bayram namazından dönen babanın, dedenin elini öpmek için girilen o neşeli sıra. Avuçlarımıza bırakılan o mendillerin içindeki madeni paralar ya da tülbentlerin kenarına iliştirilmiş harçlıklar bizi dünyanın en zengin insanı yapmaya yeterdi.

Kapı kapı dolaşıp şeker topladığımız o sokaklar, sadece komşuların değil, çocuk neşesinin eviydi. "Kim gelmiş?" diye merakla açılan kapıların ardında, her zaman gülen bir yüz ve bir kase dolusu akide şekeri olurdu. Küskünlerin barıştığı, büyüklerin ellerinin hürmetle öpüldüğü, küçüklerin ise sevgiyle kucaklandığı o sofralar; sadece yemek yemek için değil, "bir olmak" için kurulurdu.

Belki dünya değişti, belki biz büyüdük. Ama o eski bayramların ruhu, aslında hala içimizde bir yerlerde o eski pabuçların heyecanıyla bekliyor. Önemli olan mesafeler değil, gönüllerin bir olması.

Bu bayram, sadece mesaj atmak yerine bir sevdiğinizin sesini duymaya, kapısını çalmaya ne dersiniz? Çünkü bayram, paylaştıkça ve hatırladıkça gerçekten bayram oluyor.



Sözün özü; o eski bayramlar aslında takvim yapraklarında kalmadı, biz onları yanımızda taşımayı biraz unuttuk. Bayramı "bayram" yapan ne pahalı sofralar ne de lüks tatillerdi; bizi mutlu eden, bir elin sıcaklığı ve "iyi ki varsın" diyen bir çift gülen gözdü.

Belki o eski pabuçlar artık ayağımıza dar geliyor, belki o kalabalık sofralardaki bazı sandalyeler artık boş... Ama içimizdeki o çocuğu elinden tutup sokağa çıkarabilirsek, bayram neşesini yeniden bulabiliriz. Gelin bu kez sadece geçmişi yad etmekle kalmayalım; sevdiklerimize onları ne kadar çok sevdiğimizi söyleyelim, ellerini sıkıca tutalım ve yeni bayramlarda anlatılacak yeni ve sıcak anılar biriktirelim. Çünkü hayat, paylaştığımız o küçücük samimi anların toplamından ibaret.



Eski bayramların o huzur veren kokusunu, çocuk neşesini ve sevdiklerinizle bir arada olmanın paha biçilemez sıcaklığını kalbinizde hissedeceğiniz şahane bir bayram dilerim. Mesafelerin sadece yollarda kaldığı, gönüllerin birbirine sımsıkı sarıldığı; büyüklerin dualarıyla, küçüklerin neşesiyle şenlenen o eski sofraların tadında bir bayram geçirmeniz dileğiyle... Bayramınız mübarek, her gününüz bayram tadında olsun.



Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

Mart 2026

07 Mart 2026

İYİ OLALIM

Mart 07, 2026 2
   İYİ OLALIM

 


Son paylaşımımın üzerinden epey bir vakit geçmiş .. Tabii ki de boş durmuyorum. Geçen sene başladığım resim kursu bir hayli meşgul ediyor beni ve elbette çok sevgili kitaplarım. İnsanın içinde biriktirdiği, söylemek isteyip de söyleyemediği ne çok şey var. Bazen haykırmak, içindekileri kusmak istiyor ama olmuyor. Kendi adıma konuşmam gerekirse, bazen değil çoğunlukla eski çocukluk günlerime gidiyorum. Sanki o anı tekrardan yaşıyormuş ya da yaşamak istercesine... Size de oluyor mu böyle haller bilemem ama benim sıklıkla olur. Bunun geçmişle bağını koparamamakla ilgili bir durum olduğundan yüzde yüz eminim çünkü kopmasını istemiyorum. Çünkü yarım asırlık ömrümün çoğunluğunda en mutlu ama en mutlu olduğum yıllar çocukluğuma ait yıllardı. Sizler de eminim “evet” diyorsunuzdur içinizden... Neden biliyor musunuz ? Çünkü o yıllarda ne yokluktan, ne kavgalardan, ne kötülerden bihaberdik. Varsa yoksa aklımız oyun oynamakta, arkadaşlarımızla birlikte olmakta, komşunun bahçesinden çalacağımız elmada, annemizden yiyeceğimizi bildiğimiz dayağa rağmen yaramazlıktaydı. Güzel günlerdi.. Belki şu an da sahip olduğumuz bir telefona, bir bilgisayara ya da lüks sınıfına giren şeyler yoktu ama mutluyduk. Biz gerçekten mutlu çocuklardık. Çünkü bizleri yetiştiren anne babalarımız iyi insanlardı. Onlardan merhameti, saygıyı, sevgiyi, dürüst olmayı, kısacası insan olmayı öğrendik. Olmayanlar için yorum kapalı, konuşmak ise abes ile iştigal olmak demektir.

Olamamışların dünyasında yaşamak, aynı havayı solumak, yanyana durmak... Aynı şeyleri düşünmemek ne korkunç bir şey. İşte o yüzden basit bir yaşamın aksine şiddeti, öfkeyi, kötülüğü arzulayanlar ve sırf bunlardan beslenen insanlarla çevrili bir dünya. İnsan korkmuyor değil. Elbette korkacağız. Yaşamımızın, Yaradanın dışında başka birisi tarafından elimizden alınmasından, yollarda korkarak yürümekten, yarına ne olacak diye düşünmeden edememekten ya da gelecek güzel mutlu günlere erişip erişemeyeceğimizden... İyilik ve kötülük... İki kavram. İşte insanlık burada başlıyor. Tarafını seçeceksin illa ki. Ya iyilerden olup kazanacak ya da kötü olup kaybedeceksin. Kötü olup kazanacağını düşünenler aslında büyük bir yanılgının içindeler. Öyle ki şu an onlara her şey yolunda gidiyor gibi gelse de aslında hiç de öyle değil inanın ki. Eğer inançlı bireylerseniz mutlaka kötülerin kaybettiğini ve er ya da geç iyilerin kazandığını bilirsiniz. O yüzden ben iyi olmayı seçiyorum bugünde, yarında... Belki çok fazla şeyim yok ama önemli olan sahip olamadıklarımda değil bana bahşedilen bir avuç mutlulukta. Sevdiklerimle, sevenlerimle ve şu kısacık ömrümde sahip olduğum yaşadığım, hayat bulduğum, beni ben yapan anılarımda. Önemli olan da bu değil mi!

İyi olalım, iyi insanlar, iyi bir toplum... Kötülükten kim ne kazanmış ki !! Hayat denen şu kısacık zamanda kötülükle, öfkeyle, başkalarına verilen zararlarla elimize ne geçecek ki ! Hadi geçti ya sonra ? Bu işin sonrası yok. Sonrası ölüm, sonrası kaybediş... Sonrası yok oluş....


Bugün içimden geldiği gibi yazmak istedim. Çok yazma isteği olmasa da...


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

Mart 2026


12 Ocak 2026

KENDİNLE BARIŞIK OLMAK

Ocak 12, 2026 9
KENDİNLE BARIŞIK OLMAK
Kendinle barışık olmak,
aynaya bakınca kusur saymayı bırakmaktır önce.
Yarım kalmış cümlelerini
geç kalmış sevinçlerini
ve yanlış yerlerde sustuğun anları
aynı masaya oturtabilmektir.
İnsan kendisiyle barıştığında
geçmiş artık bir suç dosyası olmaz;
sadece okunup kapatılmış bir defterdir.
Ne inkâr edersin olanı
ne de sürekli yargılarsın.
“Böyleydim” dersin,
“ve buraya kadar geldim.”
Barış, büyük bir zafer değildir aslında;
her sabah kendine
biraz daha az sert davranmaktır.
Hatalarını savunmadan,
doğrularınla övünmeden
aynı cümlede tutabilmektir kendini.
Kendinle barışık olduğunda
kimsenin onayına yaslanmazsın.
Sessizlik eksiklik değil,
yalnızlık kusur olmaktan çıkar.
İçinde taşıdığın insan
nihayet yorulmadan yürür.
Ve o zaman anlarsın:
Dünyayla aranı düzelten şey
başkaları değil —
kendinle imzaladığın
sessiz bir anlaşmadır.

Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL 
Ocak - 2026

27 Aralık 2025

GEÇMİŞE SAYGIYLA, YARINA İNANÇLA, YENİ YILA MERHABA

Aralık 27, 2025 4
GEÇMİŞE SAYGIYLA, YARINA İNANÇLA, YENİ YILA MERHABA

 


Bir yılı daha geride bırakıyoruz.
Adımlarımızın izini taşıyan sokaklar, içimize çöken sessizlikler, yarım kalan cümleler… Hepsi artık takvimin arka sayfalarında. Ama hiçbir şey gerçekten geride kalmıyor; bazı şeyler sadece bizi şekillendirip usulca yerini alıyor.

Bu yıl bize ne verdiyse, bir bedelle verdi.
Sabretmeyi öğrendik; bazen isteyerek, bazen mecburen.
Kaybetmeyi öğrendik; ama her kaybın içimizde yeni bir boşluk değil, yeni bir derinlik açtığını da.
Susmayı, beklemeyi, yeniden başlamayı…

Şimdi veda ediyoruz.
Bize ağır gelen günlere, artık taşımak istemediğimiz kırgınlıklara, “belki” diye oyaladığımız ihtimallere.
Vedalar acıtmadan olmuyor; ama bazı kapılar kapanmadan yenileri açılmıyor.

Yeni yıl, mucizeler vaat etmiyor belki.
Ama bir ihtimal sunuyor:
Daha dürüst sevinçler, daha sade hayaller, kendimize biraz daha yakın bir hayat.

Yeni yılda umut;
yüksek sesle değil, derin bir nefes gibi gelsin.
Bizi yormayan insanlarla, içimizi incitmeyen hedeflerle, kendimizi eksiltmeden büyüyebileceğimiz yollarla…

Geride kalan her şey için teşekkür ediyoruz.
Bize öğrettikleri için, bizi biz yaptığı için.
Ve şimdi, daha hafif ama daha güçlü bir kalple, yeni yıla doğru yürüyoruz.

Hoş geldin yeni yıl.
Bu kez, kendimize daha nazik olacağız.



Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

27 ARALIK 2025


16 Kasım 2025

HAYAT GEÇİYOR

Kasım 16, 2025 5
HAYAT GEÇİYOR

 

Gözlerimin önünden kayıp gidiyor
güneşin altın yansımaları,
bir kuş kanadının hafifliğiyle
dokunuyor zamana.
Çocukluğumun gülüşleri hâlâ
bahçelerde yankılanıyor,
ama sesler yavaşça soluyor
rüzgârın ardında.
Gençliğim, bir kır çiçeği gibi,
koparıldı ansızın,
kokusu avuçlarımda kaldı,
gözlerimde yarım bir masal gibi...
Şimdi her adımda hissediyorum,
bir gölge uzuyor akşamın içine,
ve ben biliyorum:
Hayat geçiyor,
bir nehrin usul akışıyla,
kalbime ince bir sızı bırakarak.
Ama yine de,
her sabah uyanırken
bir damla ışık düşüyor ruhuma—
belki de hayat,
geçerken bile güzel diye...


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL
Kasım 2025




13 Kasım 2025

HEP BİR EKSİK HEP BİR YARIM

Kasım 13, 2025 4
HEP BİR EKSİK HEP BİR YARIM


Ben bazen bir şarkı dinlerim, dalarım uzaklara.

Bazen bir film sahnesinde takılır kalır aklım, bazen de geçtiğim yollarda...

Geçmişi çizmem, çizemem asla,

Hatırı kalır anılarda,

Belki de varamadığım yarınlarda...

Hüzünlü bir melodi gibi söylenir dururum

Eskidendi çok eskiden

Şimdi değiştim neden diye sorma.

Gözlerimde eski sokaklar,
Adımlarımda unuttuğum şarkılar.
Bir tebessüm takılır dudağıma,
Çünkü hep bir eksik, hep bir yarım var.


Bir yağmur vurur camıma,

Yıkar gider her şeyi

Düşüncelerim silinir

Düşen yaprak misali...


Gözlerimde eski sokaklar,
Adımlarımda unuttuğum şarkılar.
Bir tebessüm takılır dudağıma,
Çünkü hep bir eksik, hep bir yarım var.


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

KASIM 2025

 

08 Kasım 2025

ON KASIM VE HİÇ BITMEYEN ÖZLEM

Kasım 08, 2025 8
ON KASIM VE HİÇ BITMEYEN ÖZLEM

 



​Her yıl takvimler 10 Kasım'ı gösterdiğinde, saatler 09:05'i vurduğunda, yüreklerimizde derin bir sızı, boğazımızda düğümlenen bir hüzün belirir. O an, bir milletin umutla bağlandığı, varoluşunu borçlu olduğu ulu önderini kaybettiği o hazin an yeniden yaşanır. Sirenlerin sesi, sadece bir alarm değil, aynı zamanda o büyük boşluğun, dinmeyen özlemin ortak çığlığıdır.
​Sen bedenen aramızdan ayrılalı yıllar geçti Atam. Ancak bıraktığın miras, kurduğun Cumhuriyet, bize çizdiğin çağdaşlık yolu o kadar büyük ki, seni sadece bir tarih yaprağı olarak değil, yaşayan bir ruh, yolumuzu aydınlatan bir meşale olarak görüyoruz. Her 10 Kasım'da, gözlerimizden akan yaşlar, senin bize kattığın değerin, kurduğun bağımsızlığın ne kadar paha biçilmez olduğunun en saf ifadesidir.
​Bizler, senin "Bütün ümidim gençliktedir" dediğin o gençliğin bir parçası olarak, bu vatanı ve emanetini yaşatma azmiyle doluyuz. Hüzünlüyüz, evet, çünkü senin gibi bir dehayı kaybetmenin acısı hiçbir zaman tam olarak dinmeyecek. Ama aynı zamanda gururluyuz, senin evlatların olmaktan, senin izinden gitmekten.
​Her 10 Kasım, bir yas günü olmaktan çok, anlama, hatırlama ve geleceğe daha sıkı sarılma günüdür.

​Ruhun şad olsun, Büyük Önder

Sana olan sevgimiz ve minnetimiz sonsuzdur.


Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL 

30 Ekim 2025

ZAMANIN ÖTESİNDE DOSTLUK

Ekim 30, 2025 5
ZAMANIN ÖTESİNDE DOSTLUK


"Bazı dostluklar kelimelerden değil, kalpten kurulur…"


Bazı dostluklar vardır, sessizce başlar. Büyük sözler, uzun tanışıklıklar gerekmez; bir bakış, bir kelime, belki de aynı anda aynı şeye gülmek yeterlidir. Hayatın telaşında, insan kalabalıkları arasında o sükûneti bulduğun biri olur. Ve anlarsın, bazı bağlar kelimelerden değil, kalpten kurulur.

Zaman geçer, herkes bir yerlere savrulur. Araya şehirler, işler, mevsimler girer. Ama bazı dostluklar, hiçbir mesafeden etkilenmez. Aylarca konuşmasan da, yeniden bir araya geldiğinde, sanki dün ayrılmışsınız gibi devam eder her şey. Çünkü dostluk, süreklilikte değil; samimiyette yaşar.

Gerçek dostlar, hayatın sessiz tanıkları gibidir. En parlak günlerinde alkış tutmakla yetinmezler; karanlıkta elini bulup sıkı sıkı tutarlar. Sana, “geçer” derler — çünkü bilirler, her şeyin geçeceğini ama senin o anki halinin gerçek olduğunu.

Dostluk, bazen bir fincan kahveye sığar, bazen bir sessizliğe. Her şeyin hızla tüketildiği bu çağda, dost kalabilmek neredeyse bir direniştir. Çünkü dostluk, zamana meydan okumaktır; çıkarın, menfaatin, unutuşun karşısında dimdik durmaktır.

Belki de dostluk dediğimiz şey, iki insanın birbirinde kendini bulma hâlidir. Aynı yaralardan geçmiş, benzer rüzgârlarda savrulmuş iki yürek... Birbirini yargılamadan, tam da olduğu gibi kabullenir. Ve o kabullenişin içinde huzur vardır.

Bugün, bir dostun sesini duymadıysan, ara. Bir fotoğrafa denk geldiysen, gülümse. Çünkü dostluk, hatırlamakla başlar — ve en çok, unutmadığında büyür.

Ve bazen, dostluklar da tıpkı mevsimler gibi değişir. Kimi dostluklar bahardır; kısa ama çiçek kokuludur. Kimi ise kışa benzer; soğuk görünür ama içinde en saf samimiyet gizlidir. Her dostluk, insana bir şey öğretir: kim olduğunu, neye inandığını, kiminle yan yana yürüyebildiğini.

Bazen de yollar ayrılır. Sessizce, suçlamadan, yalnızca hayatın akışına bırakarak… Önce mesajlar seyrekleşir, sonra kelimeler eksilir. Ama bir dostluğu güzelleştiren şey, hep sürmesi değil; yaşandığı zamanın içtenliğidir.
Birlikte gülmüş, birlikte susmuş olmanın bile bir anlamı vardır. Çünkü dostluk, geçmişiyle bile insana iyi gelir.

Gerçek dost, seni senden koruyandır bazen. Yanlış bir kararın eşiğindeyken sessizce durdurur, konuşmadan anlatır.
Ya da sen düştüğünde, el uzatmaz — yanında diz çöker sadece. Çünkü bilir, dostluk bazen “kurtarmak” değil, “orada olmak”tır.

Yıllar sonra bir yerde karşılaştığında, bir gülümseme yeter her şeyi anlatmaya.
O an anlarsın: dostluk, zamanın değil, kalbin hafızasındadır.
Ve ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, o bağ hep bir yerlerde seninle yürür.

Belki de dostluk, insanın yeryüzündeki en sessiz sığınağıdır. Fırtınalar dinmese bile, bir dostun sesiyle yumuşar hayat.
Ve o ses, insana hatırlatır:
“Yalnız değilsin.”

Ve işte dostluk, bütün karmaşasının, sessizliğinin ve gülüşünün ardından, insanın kalbinde yumuşak bir ışık olarak kalır. Her bir hatırası, bir tebessüm, her sessizliği bir sıcaklık taşır. Belki her zaman yan yana olamazsınız, belki yıllar geçer ve yollar ayrı düşer… Ama bilirsin ki, gerçek dostluk hiçbir zaman kaybolmaz; sadece sessizce büyür, seni sen yapan anların içinde yaşar.


O yüzden bir dostuna “merhaba” demekten, eski bir mesajı açmaktan ya da yalnızca onu düşünmekten çekinme. Çünkü dostluk, hayatın karmaşasında küçük ama en değerli mucizelerden biridir. Ve her zaman, kalbin en güvenli köşesinde bir selam bekler.

Kalemimden dökülen dostluklara selamla…



Mehpare ÖĞÜT ŞENGÜL

EKİM 2025